İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2025 Salı

Modern çağın sorunlarına irfani çözümler

“Hak geldi, batıl yok olup gitti; batıl her zaman yok olmaya mahkumdur.”
- İsra:81

Rene Guenon, modern çağı dünya için bir bunalım dönemi olarak görmektedir. Nakıb El- Attas'a göre ise bugünün modern Batı uygarlığının ileriye sürdükleri çağlar boyunca insanlığın karşı karşıya kaldığı en ciddi ve tahripkâr tehdittir. Merkezin Tanrı’dan insana kaydırıldığı, geleneğin sürekliliğinin kırıldığı, ruhani arayışın gölgelediği ve bunun sonucunda insan uygarlığının çöküşünü başlattığı için, hümanizm temelinde, estetik ve din dışı bilimlerle meşgul Batı modernizmi psikolojik olarak yozlaşmış, entelektüel ve manevi olarak iflas etmiştir. İslami ilimler uzmanı ve mütefekkir Seyyid Hüseyin Nasr’da, İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı adlı eserinde; Modern çağın ortaya çıkardığı sorunları, bu sorunların çözümlenmesinde günümüz insanının içinde bulunduğu durumun açıklanmasını ve modern uygarlığı meydana getiren tüm ögelerin uzlaşımcı kurallara veya duygusal tercihlere göre değil de hakikate göre yargılanmasına olanak verecek İslami öğretileri uygulama yollarını arıyor.

1933 yılında Tahran’da doğan Seyyid Hüseyin Nasr, ilk öğrenimini İran’da tamamlamasının ardından üniversite eğitimi için Amerika’ya gitti. Massachusetts Institute of Technology’de matematik ve fizik okudu. Batılı filozofların bilimi fiziksel gerçekliğin doğasını keşfin vasıtası olarak görmediklerini öğrenmesi onu Batı felsefesi ve bilim tarihi çalışmaya yönlendirdi. Karşılaştırmalı dinler alanındaki araştırmalarında René Guénon’un eserleriyle karşılaşması ise onun için bir dönüm noktası oldu. Doktorasını Harvard Üniversitesi’nde İslam kozmolojisi ve bilim alanında yaptığı araştırmasıyla tamamladı. Bir dönem ülkesi İran’a dönen Nasr, Tahran Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde bilim tarihi ve bilim felsefesi dersleri verdi. Bu sırada İslâm geleneksel düşüncesi alanında Seyyid Muhammed Kazım Asrar, Seyyid Ebü’l-Hasan Kazvinî ve Muhammed Tabatabâî’nin verdiği derslere katıldı. 1979 yılında Amerika’ya dönen Seyyid Hüseyin Nasr 1984 yılında bu yana George Washington Üniversitesi’nde İslami Araştırmalar profesörü olarak görevini sürdürmektedir. Gelenekselci ekolün önde gelen isimlerinden olan Seyyid Hüseyin Nasr karşılaştırmalı din, din-bilim ilişkileri özelinde İslam bilimi ve bilim felsefesi alanlarında çalışmalarına devam etmektedir.

Seyyid Hüseyin Nasr’ın beş bölümden oluşan çalışması ilk olarak modern Batı insanın bugünkü durumuna odaklanıyor ve Batı’nın insanı Merkez’den ve varlık dairesinin ekseninden uzaklaştıran konulara değiniyor. Yazar bunun temel sebebinin: “Semavi olana isyan etmiş olan modern insanın İslam’da olduğu gibi Kalbi Aklın (Intellect) ışığına değil de duyuların verilerini elekten geçiren insan aklının gücüne dayalı bir bilim görüşünü benimsemesi” olduğunu söylüyor. Yalnızca akla dayanan bilimin ve ürettiği bilginin insanı asli olana ulaştırmasının mümkün olmadığını savunuyor. Schuon’un deyimiyle: “Modern bilim, öznede rasyonalist, nesnede materyalist tavrı ile bizim durumumuzu açıklamaya çalışır. Ama ilahi manada ve hakiki alem hakkında hiçbir şey söyleyemez. Mekân, zaman, madde, enerji gibi kavramların ilahi derinliklerine dalmaya çalışan profan bilimler, bunların içeriğindeki “hikmet”i unutur.” Allah-u Teâlâ Kur’an-ı Kerimde: “Onların kalpleri vardır onlarla aklederler”. der. (Hac, 46) Seyyid Hüseyin Nasr “kalb” kelimesini buradaki anlamıyla insanın kavrama, bilme ve algılama sağlıklı hüküm verme yeteneği olan “akıl” manasına gelen tanımını kabul ediyor ve ancak asli bilgiye bu yolla ulaşılabileceğine inanıyor. İbnü’l Arabi’nin de dediği gibi: “Bilgi kalpten gelen edinime muhtaçtır; bilen kalptir, bilinen de kalbin edindiğidir."

Sonrasında ise bu kez yönünü bugünün dünyasında yaşayan Çağdaş Müslüman’a çeviriyor ve günümüz Müslümanlarının çıkmazlarını ele alıyor. Müslümanların modern Batı insanından farklı olarak hala aşkın boyutu kaybetmemiş olan toplumlarda yaşamına devam ediyor olmasına karşın, modern dünya karşısında Batı’ya kıyasla geleneksel olandan çok daha fazla şey kaybetmesi sonucunda Doğu’da meydana gelen yıkım çok daha hızlı ve yıkıcı olduğunu belirtiyor. İslam öğretilerinin anti tezi olan modern Batı’nın dünya görüşü karşısında düşünce, eğitim, görsel ve işitsel sanatlar gibi birçok alanda düştüğü bunalımı anlatan Nasr, bu okumayı yapan tüm Müslümanların aklına düşen o soruyu da sormaktan çekinmiyor: “Müslümanların hayatında bu açmaz var olmak zorunda mıdır?” “Neden Müslümanlar modern medeniyeti kendi geleneklerinin ilkelerine göre değerlendirip, bu ilkelere aykırı olan yönlerini reddetmiyorlar?"

Çalışmasında felsefe ve metafizik açısından bir Doğu ve Batı karşılaştırması da yapan Nasr, hikmetin ortak dilinin yitirildiği modern dünyada anlamlı bir karşılaştırma yapabilmek için ilk şartın Doğu’nun ve Batı’nın dini ve metafizik geleneklerinin yapılarını ve anlam düzeylerini bütünüyle tanımaktan geçtiğini belirtiyor. Batı’nın Hikmet’ten soyulmuş salt akla dayalı ve fiziki bir nitelik olarak insanı merkeze alan felsefesi ile İmam Gazzali’nin; “Aklın varlık alemindeki seyrinin bir diğer adı” olan Doğu felsefesi arasında derinlemesine yapılacak karşılaştırmalı bir çalışmanın modern dünyayı oluşturan yaygın yanılgılar karışımını sileceğini düşünüyor. Aksi takdirde farklı ilham düzeylerinin tamamıyla karıştırıldığı Tolstoy ile Mahatma Gandi’nin ya da Nietzsche ve Mevlâna Celaleddin Rumi’nin aynı kefeye konduğu karmakarışık bir hal alan sığ ve kolaycı sentezlerle karşı karşıya kalabiliyoruz.

Mahmud Erol Kılıç’a göre “Günümüzün modern insanının en büyük problemi 'bağlantısı' olmamasıdır. Modern düşünce 'bağlantısız' sayarak insanı çırılçıplak halde, ortada bırakmıştır. Oysa insanın varlığın birliği ve bütünlüğü dahilinde çok önemli bir bağlantı içinde var olması gerekir. Bu ise ilahi bir bağlantıdır. Seyyid Hüseyin Nasr da “Semadan inmiş bulunan ve kaynaklarında İlahi olanın özel bir tezahürüyle özdeşleşen ilkeler dizisini ve bu ilkelerin farklı zaman birimlerinde ve farklı koşullarda belli bir insan topluluğuna indirilmesi ve uygulanması” olan geleneğin; “Kim olduğunu unutmuş ve kendi varlık dairesinin kenarında yaşayan modern insan için Merkez’den neşet eden ve insanın kenardan Merkez’e dönmesini sağlayabilecek yegâne çağrı olduğunu” savunuyor kitabında. Gelenek özelinde ise tasavvufu modern insan için bir yol gösterici olarak tanımlıyor, zira tasavvuf hayatın amacını, gayesini gösteren ve anlamını bulmanın yoludur. Mahmud Erol Kılıç’ın da dediği gibi: “Mananın kendisi Allah’tır; hayata anlam veren Allah’tır ve O’nsuz mana olamaz. Manadan O çıkarılmaya çalışılırsa hayatın anlamı kopar gider, insan da doğa da kendini kaybeder, tamamen rayından çıkar. Bu yüzden manadan uzak bir anlayışın hüküm sürdüğü modern zamanlarda kendimizi bulmanın yolu gelenekten geçer."

Kitabın bir bölümünde modern insanın en büyük sorunlarından birisi olarak gördüğü düşünce ve eylemi birbirinden ayıran, eylemin düşünceye olan üstünlüğünün kabulü konusu üzerine eğilen Seyyid Hüseyin Nasr’ın düşüncelerinden istifade ettiği Rene Guenon bir adım daha ileri gidiyor: “Olayların bugünkü durumunda Doğu- Batı karşıtlığının, Doğu’nun derin düşünmeyi eylemden üstün tutmasından, buna karşılık modern Batı’nın da eylemin derin düşünmeye olan üstünlüğünü kabul etmesinden ibaret olduğunu” söylüyor. “Her fırsatta eylemin üstünlüğünü açıklamakla yetinmeyen Batı, eylemi tek kaygı yapacak ve gerçek mahiyetini bilmediği ya da bilmezlikten geldiği düşüncenin bütün değerlerini inkar edecek bir noktaya ulaşmıştır. Onlar bilgi konusunda, yansımalı bilgi diyebileceğimiz sadece akli ve istidlali bilgiyi, yani dolaylı ve eksik bilgiyi göz önünde bulunduruyorlar ve giderek bu aşağı seviyeli bilgiye bile ancak pratik amaçlarına yararlı olduğu ölçüde değer veriyorlar. Eylemin içine eylemi aşan her şeyi inkar edecek derecede girdiklerinden, bizzat eylemin ilke yokluğundan, önemsiz olduğu kadar verimsiz bir telaşa dönüştüğünü fark etmiyorlar. İşte modern çağın en çok göze çarpan özelliği de budur: Ardı arkası kesilmeyen bir telaş, sürekli değişim ve bizzat olayların kendisiyle birlikte sürüklendiği, durmadan artan hız gereksinimleri..." Bu durumun meydana getirdiği denge yitimi insanı kendi varlık dairesinden uzaklaştırıp, eylemlerini anlamsız ve kopuk bir hale getiriyor. Yazar bu sorunun İslamiyet'teki düşünce ve eylem arasındaki ahenk ile giderilebileceğini öne sürüyor ve İslami öğretilerde düşüncenin üstünlüğü açık bir biçimde kabul ederken, eyleme de layık olduğu yeri veren örnekler sunuyor.

Seyyid Hüseyin Nasr, günümüz İslam dünyasında İslam’ın durumuna göz atarken Çağdaş Arap dünyası ve kendi doğup büyüdüğü topraklar olan İran’da İslam’ın dünü ve bugünü üzerinden örnekler vermekle yetiniyor. Sonrasında çeşitli İslam ülkelerinde modernleşmiş olmalarına rağmen, hala İslam’la ve tarihiyle ilgisini koparmayan Müslümanların zihinlerinde modernizmin doğurduğu daha spesifik sorunlara göz atıyor. Bunun içinde modernleşmiş Müslüman’ın din ve tarihi bir gerçeklik olarak İslam’ın bütünü karşısında takındığı tavrı yansıtan üç sözcük üzerine odaklanıyor; “çöküş”, “sapma” ve “yeniden doğuş”. Modern Batı’ya göre İslam dünyasının “çöküş” olarak adlandırdığı dönemi ele alarak başlayan yazar, bu çöküşün neye göre ve hangi ölçüye göre uygulandığını sorguluyor zira bu belirlemeler yapılırken yalnızca Batı’nın değerler sisteminin kullanıldığını ve bunun açtığı sorunlar ile yok saymaları sıralıyor. “Yeniden doğuş” un ise Rönesans’a atıfta bulunularak her alanda fütursuzca kullanıldığını, halbuki bu söylemin yani İslami Rönesans’ın insan tarihinin belli bir anında moda olmuş herhangi bir şeyin doğuşu veya yeniden doğuşu değil, gerçekten İslami nitelikteki ilkelerin yeniden uygulanmasıyla olacağını savını öne sürüyor.

Ve son olarak, modern Batı’nın çağdaş Müslüman’a karşı zihni ve manevi düzlemde meydan okuyuşlarına ve bu meydan okuyuşlara karşılık vermede İslam geleneğinin oynayabileceği role değiniyor ve şöyle bitiriyor: “Her şeyden önce, İslam ve İslam medeniyetini korumak için, İslam geleneğinin bilinçli ve zihni düzeyde savunması yapılmalıdır. Bunun yanı sıra, modern dünya ve taşıdığı yanlışlıklarla eksiklikler, tam bir zihni eleştiriden geçirilmelidir. Bugünkü değişim temposunun hızı nedeniyle, eğer Müslümanlar aynı çıkmaz sokağa, hatta daha da kötüsüne girmek istemiyorlarsa, Batı’nın izlediği yolda gitmeyi hiçbir zaman ümit etmemelidirler. Müslüman aydınlar tam bir güvenle Batı’nın bu kitapta sözünü ettiğimiz ve daha başka pek çok meydan okuyuşuna göğüs germelidirler."

Bugün Seyyid Hüseyin Nasr’ın bu çalışmayı kaleme almasının üzerinden tam yarım asır geçti. İlk yazılışından çeyrek asır sonra gerek İslami coğrafyada yaşanan değişimler gerekse Batı’nın Doğu’ya meydan okuyuşlarındaki değişimlerden dolayı yazar kitabın yeni baskısında gerekli değişiklikleri yaptığını hatta kitapta yer alan iki bölümü yeniden kaleme aldığını belirtiyordu. Üzerinden geçen yıllarda entelektüel sezgiyi tanımayan ve inkar etmekte ısrar eden gerçek manada bir “gelenek”ten yoksun, şüphe ve iç çelişkisi içerisindeki Batı kültür ve uygarlığının doymak bilmeyen, açgözlü ve sınırı olmayan yolculuğuna hız kesmeden devam ederken, günümüzdeki meydan okuyuşlarına karşı yeni sözlere ihtiyacımız olduğu aşikardır.

Neslihan Erarslanoğlu
x.com/nerarslanoglu