21 Aralık 2022 Çarşamba

Çocuk ve Allah ve Dağlarca

TS. Eliot, bir şiirinde, "Rüzgâr çıktı ve susturdu bütün çanları/Hayatla ölüm arasında sallanıp duran" der. Ölüm, bir bakıma ifadenin donması, dilin bitmesidir. Ölünce yüzdeki ifade donar, dil susar, derin, belirsiz bir sessizlik başlar.

Dil susar lakin, susan adına 'eser'i konuşmayı sürdürür. Esasen, eseri konuşan bir sanatçının kendisinin susması gerekir. Fazıl Hüsnü'nün ölümünü duyunca bunu düşündüm. Yüzelliye yakın kitap yazmasına karşın, biz onu, hep Çocuk ve Allah'ın şairi olarak andık, anıyoruz. Demek ki insan, dünyaya bir meseleyi söylemek üzere geliyor. Bir anlamda da, ilk söylediği ile son söyleyeceğini haber vermiş oluyor. Sonradan söyledikleri, ilk söylediğinin açılımından ibaret kalıyor. Dağlarca da, sözgelimi, uzun ömrünce şu dizeleri tekrarlamak üzere dünyaya gelmiş gibiydi: "Bir kuştu/Allı allı bir kuş/Her tüyüne bir çiçek bağladılar/Uçmadı o/Bir kuştu/Mavili mavili bir kuş/Her tüyüne bir boncuk bağladılar/Uçmadı o/Bir kuştu/Yeşilli yeşilli bir kuş/Her tüyüne bir çocuk kordelası bağladılar/Uçtu o."

Dağlarca'nın ruhu, tüyüne çocuk kordelası bağlanmış bir kuş gibi asıl yuvasına döndü. Yunus Emre'mizin deyişiyle, "bu can gövdeye konuktur/bir gün olur çıka gide/kafesten kuş uçmuş gibi." Batı dram geleneğinde, ölüm trajik olanın merkezindedir. Biz ise ölümü 'asude bir bahar ülkesi' olarak görürüz. Bir kezinde, rahmetli Bülent Oran, sonu ayrılık ve ölümle biten filmleri de seyircinin sevdiğini, bunun nedenini çok düşündüğünü söylemiş ve şöyle açıklamıştı: "Sevgililerin filmin sonunda ölmesi, kavuşamaması, tabii filmin gişesi açısından da bir risktir. Ama, bizim seyircimizin bilinçaltında bir ebediyet fikri olduğundan, düşünürdü ki, bu dünyada kavuşamayan sevgililer, çektikleri acıların ödülü olarak, ahirette kavuşacaklardır. Bu yüzden sonu tatsız biten filmlerimiz de çok seyirci toplardı."

Bu, ölümü sevgiliye kavuşma eşiği olarak görenlerin filmi ve seyircisidir. Dağlarca da, bir süre önce, Murat Tokay'a verdiği mülakatta kalbindeki o muazzam inançtan söz etmişti. Böylesi bir umudu ve imanı olmayan bir şair Çocuk ve Allah diyemez. Ve şu dizeleri söyleyemez: "Çocuklar korkunç Allah'ım/Elleri,yüzleri,saçları/Uyurlar bütün gece/Yok sana ihtiyaçları./Çocuklar korkunç Allah'ım/Bebek yaparlar haçları/Aşina değiller hatıramıza/Severken aynı ağaçları."

Bizim hatıramıza aşina olmamaları, biatlarının yeni olmasındandır. Bilgelik sözlüğümüzde, yetkin(leşmiş) insan için, 'insan-ı kadim' ifadesi de kullanılır. Kadim insan, ebedi çocukluk halini ima eder. Çocuk saftır ve biatı her dem tazedir. Ebedi çocukluk halini koruyanlar, dünyaya çocuksu, yani 'gelişmemiş' bir bilinçle bakmazlar, aksine soyutlama yeteneği gelişmiş, hem parçayı hem bütünü aynı anda görebilen bir bütüncüllükle bakarlar. Bilinç geliştikçe saflığın korunması, insanın en çetin yokuşudur. Bunu başaranlarda, Yunus Emre'nin dediği gibi, "her dem yeni doğarız/bizden kim usanası" sırrı işler.

Dağlarca'da böylesi bir ruh, bir eda ve dil vardı. Onun, farkında olmaksızın, özel bir çaba göstermeksizin, geleneksel bilgeliğin kokusunu taşıyan bir şiir dili inşa etmiş olması, zaten bunu yeterince gösterir. Şairin, bir çocuğun ve bir bilgenin hayretiyle dünyaya bakmasının en canlı örneklerinden biri, Dağlarca'dır.

Bir kezinde TRT'deki bir kuşak programda kendisiyle söyleşi yapmak için aradığımda uzun uzun dinlemiş, ardından, "Evladım beni bağışlayın, ben, mankenlerin şunların bunların göründüğü, konuştuğu bir ekranda bulunmak istemiyorum. Televizyonu sevmiyorum. Orada hiçbir şeyi samimi bulmuyorum." demişti. Passolini, yıllar önce, "Ortaöğretim ve televizyon tümüyle yürürlükten kaldırılmalıdır." demişti. Dağlarca'nın tepkisinde de benzer bir saflık vardır. Bu saflığı, modern zamanların birçok edebiyatçısı yitirmiştir. Edebiyat, geleneksel dönemlerde en sahih iletişim ortamı iken, modern zamanlarda en kirli ve en sahte ortamlardan biri haline gelmeyi başarabilmişse, bunun en önemli nedeni, bizatihi, ediplerin edepli olmaması, edebiyatın edep kökeninden uzaklaşmış olmasıdır. Geçenlerde bir söyleşisinde Murat Belge, bizde, edebiyatın edep kökünden gelmesini, zengin, çeşitli ve derinlikli üretmenin engeli olarak gördüğünü söylemişti. Bunu, daha çok, dram geleneği açısından anlamlı bir yorum olarak görmek isterim. Zira dram bizatihi çatışmaya, varlığın negatif kutbunun müdahil olmasına bağlıdır. Bizim geleneksel irfanımız şeytan ve onun temsil ettiği değerlerin özerk, ontolojik bir konumu olmadığı gibi, dil ve söylem düzeyinde de müdahil değildirler. Bu bakımdan bizim geleneğimiz Batılı tarzda dramaya yabancıdır. Bizim dilimiz ve kurgumuz daha çok lirik ve epiktir. Dağlarca bu lirik damarın günümüzdeki en gürbüz, en zengin örneklerinden biri idi.

Şiirimizde kendine has oluşun, samimiyetin, öte ile ilişki kurma sancılarının, saflığın, kirlenmemeye, ruhunu koruyarak yaşamaya çalışmanın isimlerinden biridir. Bunu, modern şiirimizde kâmil manada Sezai Karakoç'ta buluruz. Şiirimizin, geleneksel bilgelikle kopmuş olan bağlarını tekrar kuran, kurucu şair Karakoç'tur. Fazıl Hüsnü, ona akraba şairlerdendir. Çocuk ve Allah, çocuğun biatının taze oluşunu keşfederek bizi ruhumuzun yaralandığı olağan âlemlerden çekip alır, olağanüstü âleme doğru taşır: "Kocaman yıldızlar altında ufacık dünyamız/Ve minnacık bir 'hane'': Kokar kır çiçekleri gün ağarmadan/Anısız, uykusuz/Kokar nane."

"Ta öncelerden beri mestolmuş herkes/Bir bakıma her şey 'mestane''/Hayal edilir nazlı yar yönlerden/Aşk ile kuşlar süzülür/Değişir gökler şahane."

"Farkında değil gönül/Sanki hepten divane/İçimizden, dışımızdan/Geçer vakit/Zalim, zalimane!'"

Âleme böylesi bir yerden bakabilmek için gündelik olanın içinde yitip giden psişik bir bilinç düzeyinden ruhun dünyasına doğru taşınmış olmak gerekir. Çünkü böylesi bir resim ancak ruhla, iç gözle görülebilir. Dağlarca'nın gündelik ve sıradan olanın içinden bizi bir anda böylesi sürprizlerle çekip alması, şiirinin öte bir yerde, içimizdeki o yerle ilişkisinden dolayıdır.

Dağlarca, tek başına bizim geleneksel şiirimizdeki o berrak Türkçeyi, o sesi ve saflığı, içtenliği, imgeler dünyasını toplayabilmiş, yüzlerce, binlerce şiire imza atmış bir şiir dünyası idi. Tokay'ın yaptığı söyleşide, "ben, yarısı şiir olan bir yaratığım" diyordu. Gerçekten de, Dağlarca'nın hamuru şiirle karılmıştı. "Yüreğinde ünlü korsanların şırıldadığı" bir su idi: "Ya Allah / Ya Allah derim ki / Titrerim / Kara sesimden / Ya Allah. / Ya su / Akar da aydınlığın uzak anılarımdan / Şırıldar yüreğimde ünlü korsanların dalgaları. / Yüce sultanların kılıçları parlar yüzümde / Ya su, anlıyor musun? (...) Yıldızlar kötü olacakların üçgenlerinde / Yok etmiş üç yönü. / Yedi yönü var etmiş mutsuz kişiliğinde yıldızlar, / Ama uyukluyorum işte / Ya dönence, ağlamak dururken. / Ya hurma, tadın yok gayri, / Nice saklasan yalnızlığı / Koyu yeşilliğini büyütsen nice, / Yitmiş güzelliğimiz / Ya hurma, elim ayağım acı. (...) Ya toprak ko beni gideyim gideyim, / Varmışların ardına öcül öcül. / Ve küçücük ve eski ve yırtık bayraklar arasından, / Ya gök / Al beni."

Sadık Yalsızuçanlar
twitter.com/yalszuanlar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder