4 Mayıs 2017 Perşembe

Bir futbol kitabından çok daha gollüsü

"Savaştan sonra ülkeyi toparlayan odur. Altmışlı yılları gerçekten anlayan tek kişi Cruyff'tu."
- Louis van Gaal

"Tarzınız yüzünden takdir görmek kadar güzel bir ödül yoktur."
- Johan Cruyff

Biz 'gökdelen çalışanları'nı bu ruhsuz ve çetrefilli yaşamın kendine has dünyasından kurtaran yegane tutku; futbol. Yer bulup da kahvaltı etmek için kurulduğunuz masada dijital dünyanın yenilikleri ve kuaför ücretleri arasından sizi kurtaracak bir futbol tutkunu bulursanız çok şanslısınız... 4 Mayıs 2017 sabahı, yaş ortalaması olağanüstü derecede küçük olan Ajax'ın Lyon'u 4-1'lik skorla nasıl ezdiği üzerine konuşurken, Hollanda futbolundaki altyapı, vizyon ve planlama meselelerine değinmemek olmazdı.

İster 70'lerde, ister 80'lerde, ister 90'larda doğmuş olun; bir Hollandalı futbolcu muhakkak kalbinizde diğerlerinden daha fazla yer kaplamıştır. Gözlüklü olduğum için mi bilmiyorum; Edgar Davids'le başlamıştı portakalların futboluna olan merakım. Daha sonra Milan, Barcelona, Arsenal gibi takımlarda yer alan Hollandalı oyuncuklarla derinleşmişti. Şimdilerde ülkemizde ne yapacağı belli olmayan üç topçu saymaya kalksam, üçü de Hollandalı mesela: Wesley Sneijder, Ryan BabelRobin van Persie. Sahi neydi Hollandalıları ve onların futbolunu bu kadar sıra dışı yapan şey(ler)?

Total futbol ruhuyla, bölümlerin sıralı değil forma gibi düşünerek numaralandırıldığı acayip bir kitap: Harika Portakal. Mesela kitabın 97. sayfasında başlayan Demokrasi bölümüne 1 numara verilmiş. Ondan önceki Kavisler bölümünün numarası 10. Bir Aspirin Al bölümüne 9 numara uygun görülmüş. 6 üzerinden 5 verilen bölümün adı aslında içeriği bağırıyor: Frank, Patrick, Frank, Jaap, Patrick, Paul...

İthaki Yayınları'nın Futbol Kültürü kitapları arasında çıkan Harika Portakal: Hollanda Futbolunun Nevrotik Dehası, bir David Winner eseri. Yazar, nezaketi bol bir abi olsa gerek ki Türkçe baskı için özel bir önsöz yazmış. Uğur Vardan'ın sunuş yazısı da bu turuncu kitabı daha sevimli yapmış. 320 sayfa boyunca tüm entelektüel altyapısı, estetik tarafı ve özgünlüğüyle, Hollanda futbolu avucunuzda. İster baştan başlayıp okuyun, ister rastgele. Neticede futbol da öyledir, her şey ansızın gelir.

1960'larda Hollanda'da Provo adıyla yeni bir hareket ortaya çıkar. Sistemden rahatsızlık duyan birkaç hippi, mizah dolu çalışmalarla uyuduğunu söyledikleri toplumlarını uyandırmaya çalıştılar. Kendilerini "kapitalizme, komünizme, faşizme, bürokrasiye, militarizme, profesyonelliğe, dogmacılığa ve otoriteye karşı" olarak nitelendiren Provoların yapmaya çalıştığı -belki de yaptığı- bu kültürel devrim, futbola da yansıdı. Karel Gabrel anlatıyor: "Cruyff bizler için, John Lennon İngiltere'de nasılsa öyle bir örnekti. Bizim neslimize özgü bir mantıkla konuşuyordu. Çok para kazanabileceğinin, fakat aynı zamanda kariyerinin de sona erebileceğinin farkındaydı. İnsanların para vererek izlemek isteyeceği ve mütemadiyen tartışmayı sevdiği birçok yeteneği olduğunu biliyordu. Şöyle meşhur sözleri vardı: Kariyerim sona erdiğinde fırıncıya gidip merhaba, ben Johan Cruyff, bana ekmek versene, diyemem!.. Cruyff her türlü kavgayı veriyordu çünkü bütün bir neslin sorduğu soruyu sormaya başlamıştı: Bu düzen neden böyle?"

David Winner, uzun süren ve oldukça keyifli sayfalar boyunca bir kültürel devrimle futbol devrimi arasında bağlantı var mı yok mu sorgulamış. Aynı yerde ve zamanda gerçekleşmesi dışında hiçbir bağlantısı olmayan bu devrimlerarası iletişim için Hollanda balesinden Rudi van Dantzig, herkesten farklı olarak şu yorumu yapmış: "Altmışlardan önce insanlar tiyatroyla, müzikle, edebiyatla ilgilenirdi ama dansla ilgilenmezdi. Sonra birden bedensel ustalık gerektiren sanatlara karşı yoğun bir ilgi baş gösterdi: Futbola ve baleye. Salonlar bir anda dolup taşar oldu ve dansa müthiş meraklı bir takipçi kitlesi ortaya çıktı. Genç nesil artık kasavetli bir toplum istemiyordu. Deli dolu bir yaşam sürmeye yönelik bu patlamayı hissedebiliyordunuz. Yeni dünyaya ayak uydurmaya, eski kısıtlamalardan kurtulmaya yönelik arzuyu..."

Anlaşıldığı kadarıyla Johan Cruyff, futbolun sanatsal yönlerini keşfetmiş ve bu keşfini de herkese göstermek istemiş, göstermiş de. Diğerlerinin aksine ve yazarın deyimiyle baby boom jenerasyonuna üye olmasına rağmen saç uzatarak, pop dinleyerek ve çok fazla içki içerek düzene başkaldırmaktan çok uzakmış. Ailesine düşkün ve dindarmış. Yani eğlencesine değil, düzeni gerçekten eleştiren ve ciddi bir değişimin destekçisi olan Provoların başında geliyormuş Cruyff. Bir örnek: KNVB (Koninklijke Nederlandse Voetbalbond, Kraliyet Hollanda Futbol Federasyonu) ile Adidas'ın yaptığı anlaşmaya göre, Hollanda milli takımı futbolcuları sadece Adidas'ın verdiği kramponları giyebilirken, Cruyff bu anlaşmayı hiçe sayarak Puma kramponlarıyla sahaya çıkmış. Hatta 1974 Dünya Kupası'nda Adidas'ın o dönemin klişesi üç çizgili formaları yerine iki çizgisi olan bir forma giyip sahaya çıkmış. Kimse de bir şey diyememiş, yapamamış. Sebebi belli. Hollanda'nın sahadaki en önemli sanatçıymış Cruyff ve uzun yıllara damgasını vurmuş, nice gence örnek teşkil etmiş. Louis van Gaal, onun hakkında şöyle demiş: "Hollandalılar sistemle bireysel yaratıcılığı harmanlayabildikleri anda en üst seviyeye çıkar. Johan Cruyff ise bunun baş temsilcisidir. Savaştan sonra bu ülkeyi toparlayan odur. Bence altmışlı yılları gerçekten anlayan tek kişi Cruyff'tu."

1174 tarihinde Papa III. Alexander tarafından aziz ilan edilen, Fransız başkeşiş Clairvauxlu Bernard, "Tanrı nedir? Tanrı uzunluktur, yüksekliktir, genişliktir, derinliktir" demiş. David Winner, Hollanda futbolunun en belirleyici unsurunun alan kavramı olduğunu belirtiyor. "Hiçbir takım futbolunu Hollandalılar gibi soyut, mimari ve ölçülü bir üslupla tahayyül etmemiş veya yapılandırmamıştır" derken aslında 19. yüzyılın Amsterdamlı inşaat mühendisi Cornelis Lely ile Rinus Michels'li ve Johan Cruyff'lu Hollanda futbolunun atılımını vurguluyor. Lely nasıl denizden olağanüstü boyutta toprak kazma sistemini meydana getirdiyse, Michels-Cruyff ikilisi de futbol sahasını enine-boyuna kullanma noktasında harikalar yaratmıştı. Ne alaka demeyin. İngiliz antropolog Mark Turin, Britanya ile Hollanda'yı havadan görüntülerle karşılaştırmış ve Hollanda'yı "şekillerin mozaik gibi dizildiği, parçaların birbirine muntazam bir şekilde geçtiği bir düzen ve sükûn, akıl ve muhakeme âlemi" olarak yorumlamıştır. Hollanda'da yolların, arazi ve çiftlik içlerinden geçmediğini, toprağın denize karşı biteviye bir mücadele verdiğini, "düzene ve zapturapta dayalı Protestan ahlâkıyla bir şekilde iç içe geçmiş bir çukuristan (nether-land)" olarak değerlendirmiştir. Akıllıca tasarımların, pratik çözümlerin ve sahiden insanın zamanına değer katan planlamaların güçlendiği Hollanda toplumunda, tüm bu anlatılardan Dennis Bergkamp'ı ne kadar uzak tutabiliriz? Cruyff'un pas mucizesinin belki de son temsilcilerinden biri olan Bergkamp'ın Anelka'ya oynadığı yılları hatırlatıyor Winner. Gözünüzde canlandırın: Orta sahasının biraz gerisinden, rakip yarı alanın çapraz köşesine doğru falsolu atılan bir Bergkamp pası, olduğu yerden şimşek gibi 'çıkan' Anelka. Evet, pas ve gol. İşte Hollanda'nın toprak sistemi zihninin yeşil sahaya yansıyan bilinci. Düşünce dünyanızı neler zenginleştiriyorsa yalnız sahada değil, bal mumu heykeli inşa ederken de orkestra şefliği yaparken de aynı zenginliği gösterirseniz. Bergkamp da tıpkı Cruyff gibi sanatçıydı. Bana inanmıyorsanız eski matematikçi, Amsterdam Üniversitesi Sanat Tarihi Enstitüsü'nden Dr. Rob Ruurs'u dinleyin: "Meslektaşlarımın çoğu arasında Dennis Bergkamp gibi birinin kesinlikle büyük bir sanatçı olduğuna dair bir kanaat var. Bu durum Bergkamp'ın alanı kullanış biçiminden kaynaklanıyor."

İçinde Van Hanegem'den Marco van Basten'e, Ruud Gullit'ten Johan Neeskens'e, Frank Rijkaard'dan Jaap Stam'a, Ronald Koeman'dan Frank de Boer'a, Edwin van der Sar'dan Ruud van Nistelrooy'a mucizevi, entelektüel, sanatsal bir futbol tarihinden bahsediyoruz. İçinde sadece futbol olmaması kadar doğal bir şey yok bu kitabın. Dolayısıyla Ajax ve Feyenoord tribünlerine yansıyan İsrail-Filistin meselesi de var metinler arasında, sömürge ülkesi olup Hollanda futboluna nice yıldızlar kazandırmış Surinam da var, II. Dünya Savaşı da, Kennedy'nin ölümü de... Kanaatimce, kitabın sadece %20'si doğrudan futbol. Geri kalanı o kadar lezzetli alıntılarla, hatıralarla ve bilgilerle dolu ki roman, şiir yahut bir tarih kitabı ancak bu kadar keyifle okunabilirdi diyorum. İthaki Yayınları'na, azılı bir futbol tutkunu olarak bu kitabı dilimize kazandırdıkları için hususi teşekkür ediyorum.

"1975 yılının sıcak bir yaz gününde Wim van Hanegem'e sevgili Feyenoord'undan ayrılıp yüksek bir ücret karşılığında Fransız kulübü Marsilya'ya geçmesi için teklifte bulundu. Van Hanegem ne yapacağını bilemiyordu, bu yüzden karısı Truus'la, en iyi arkadaşı (ve eski orta saha oyuncusu) Wim Jansen'le ve Jansen'in karısıyla konuşmak için Zeeland'daki bir adaya gitti. Dörtlü piknik malzemelerini alıp sahile gitti ve dört saat boyunca konuyu enine boyuna tartıştı. Sonunda Van Hanegem oylama teklif etti: İki kişi gitmesi, iki kişi kalması için oy kullandı. Bu yüzden Van Hanegem köpeğine döndü: "Karar veremiyoruz. İş sana kaldı. Marsilya'ya gitmek istiyorsan havla." Köpek ve Van Hanegem birkaç dakika birbirine baktı. Köpek hareket etmedi. "Tamam," dedi Wim, "gitmek istemiyor. Kalıyoruz."

Harika Portakal'ın Demokrasi adlı bölümün tamamıydı okuduğunuz. Bir paragraf, bir bölüm ve oldukça güzel, yeterli bir anekdot...

Bu kitabın bir futbol kitabından çok daha fazlası olduğunu düşünüyorum. Okuyucuda bir süre sonra "unutulmaz bir derbiyi yeniden izleme" heyecanı uyandırıp, kendini yeniden okutabileceğine inanıyorum. Yeniden ayağa kaldıracağını ve yaşam için yeni mücadele cepheleri açacağını. Çünkü total futbolun mucidi Rinus Michels haklı: Futbol savaştır.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme