18 Ocak 2014 Cumartesi

Ahlâkla gel, çünkü insan yalnız ekmekle yaşamaz

Ankara’da ikamet etmekte olanlar bilir. Kış başladığından bu yana Kızılay ve civarında Suriye’den geldiğini söyleyerek dilenen insan sayısında muazzam bir artış var. Suriye’de yaşanan zulüm ve Türkiye’ye iltica etmiş olan insan sayısı mâlumunuzdur. Bu insanların kentin pis caddelerinde dilencilik yapması ise ayrı bir vicdan yaralayıcı mesele. İnsanların bu kişileri, farz edelim öyle olsun, Suriyeliyiz diyerek bizleri aldatıyorlar diye yaftalaması ise kentteki insanların vicdanlarının sızlamasının yaşanan trajedinin popülerliği ile orantılı olduğunu gösteriyor. İnsan vicdanının sızlaması ile “popüler, orantı” gibi ayıp ifadelerin yan yana gelmesi ne kadar üzücü.

Modernleşme aynı zamanda bir ahlâk problemidir. Örnek vermek gerekirse, kuşlar konar da oraları pisletir diye saçaklara ve tabela üstlerine yapılan demirden iğneler modernleşmenin insanlığımıza yönelttiği büyük bir hakarettir. Oysaki biz en muazzam binalarının duvarlarına kuşlara barınak yapan, kuş evleri yapan bir ecdadımız olduğunu biliyoruz. Tabi geçmişe özlem duyarken nostalji fetişizmi yapıp bunu bir ticarî meta haline getirmemek gerekir. Yahut edebiyat parçalamak olarak addettiğimiz, geçmiş üzerinden romantizm devşirme modasına kapılmamalıyız.

Az veya çok hepimizde geçmişe duyulan bir özlem vardır. Siz de takdir edersiniz ki geçmişe duyulan özlem toplumun daha çok muhafazakâr/mütedeyyin dediğimiz kitlesinde görülür. Ancak gel görelim ki geçmişten (gelenekten) en çabuk uzaklaşan ve modern olanı (bid’atı) en çabuk içselleştiren de bu kitle olmuştur. Modernizm bu kitleleri daha çabuk dönüştürmüştür. Ali Bulaç’ın şu ifadeleri bu durumu özetler niteliktedir: ”Türkiye’yi asıl modernleştirecek olan toplumsal kesimler Müslümanlardan başkası değil. Hangi Müslüman, toplumun tarım toplumuna dönmesini istiyor, fabrika kullanımını, modern üretim tekniklerini reddediyor? Anadolu sermayesi ve küçük işletmelerde yavaş varlık gösteren bütün İslâmî gruplar istisnasız en modern üretim tekniklerini kullanmaktadır. Kim şehirlerinin arabalardan ve modern ulaşımdan arındırılıp yerine merkep, at veya deveyle taşımacılığı öneriyor? Araştırma yapılacak olursa, hiç kimsenin kuşkusu olmasın; araba, uçak, vb. ulaşım araçları bir yana; bilgisayar, cep telefonu, televizyon vb. alet kullanımının en çok dindar kesimler arasında yaygın olduğu görülür. Herkesten çok Müslümanlar ‘modern kültür’ü tüketmek istiyor. Onlar… şeylerin içini modernleştirirken dışının geleneksel yapısını muhafaza etme stratejisine dayanıyor.” (Sözleşme Dergisi, Mayıs 1998). Müslümanların düştüğü bu can yakıcı ikilem modernleşmeden kaçarken modernist bir zihin yapısına tutulmakta kendini gösterir.

Muhafazakârların her şeye muadil oluşturma çabası onları ister istemez modernin içine çekiyor. Yani bikiniye alternatif olarak haşema üreterek Müslüman kadını daha çok laik/seküler kişilerin rağbet gösterdiği Akdeniz plajlarına sürmek elbette modern bir tavırdır. Örneklerini çoğaltmak mümkün. Tesettürü kadının sosyal hayatta var olması için bir araç olarak gören modern zihniyet, onu normal hâliyle girmekte zorlanacağı birçok yere muadil kisveler/sıfatlar oluşturarak sokmayı başarmıştır. Bu zihniyet bunalımına en önce Müslümanların dûçâr olmasını azınlıkta kalma korkusuna bağlıyorum. Nureddin Yıldız’ın dediği gibi, “iki korkuyu atmadıktan sonra sabretmek mümkün değil: Ecel korkusu ve azınlık olma korkusu.” Kamusal alanı oluşturan laik/seküler yapı Müslümanları ister istemez o alanın dışına itiyor. Müslümanlar ise bu alana dâhil olabilmek için, ben de buradayım diyebilmek için, istemeyerek de olsa modern bir hâle bürünmek zorunda kalıyorlar. İmamlarımızın müftünün huzuruna çıkarken kravat takıp takım elbise giymesi sanırım bunun en ironik örneklerinden birisini oluşturuyor. Ya da ülkenin gündemini şaşılacak derecede belirleyen meclise başörtüsünün girmesi meselesi. Kanımca meclise başörtülü milletvekillerinin girebilmesi Müslümanların değil sistem içinde dönüşmüş bir zihniyetin zaferiydi.

Sözünü ettiğimiz kitabın ana eksen konusu Müslüman toplumu bir arada tutacak olan ahlâkın lokal olmadığı, bütün insanlığın en temel yaşama/ilişkide bulunma vasıtası olduğudur. Yazarın, “Ahlâkla gel, çünkü insan yalnız ekmekle yaşamaz” sözü ahlâkın kıymetini açıklamaya yetecektir.

Etik ile ahlâkı birbirine karıştırmamak gerekir. Çünkü kavramlarımız nasıl düşüneceğimizi de gösteren metodolojik birer donedir aslında. “Etik”i kabaca pozitif hukuka (o an yürürlükte olan hukuk) aykırı olan eylemler olarak tanımlayabiliriz. Ahlâk ise insana yüklü gelen bir haslettir. Fıtrîdir. Mezkûr kitaptan bir örnekle konuyu daha iyi anlatabiliriz: Yüklü bir bağışı hiçbir kayıt olmadan (fatura, makbuz vs.) yaparsak bu devlet nezdinde vergi kaçırmak anlamına gelecek ve etik bir davranış olmayacaktır. Ancak biz ahlâken “sağ elin verdiğini sol el görmesin” düsturuna bağlıyız ve yaptığımız bağışın da ahlâkî bir değer kazanabilmesi için böyle olması gerekir. Bir başka örnek de biz verelim: Müslüman bir patronun sayesinde servetine servet kattığı işçisini asgari ücret ile çalıştırması evet etiktir çünkü kanunen işçi en az asgari ücret almalıdır. Ancak bu durum ahlâkî değildir. Hele bir de Müslüman patron, işçilerinin maaşlarını düzenli ve zamanında ödediği için mâlum hadis gereği iyi olanı yaptığını düşünüyorsa bu ahlâk istismarıdır. Bu hazin durumu o patrona izah etseniz size piyasa ekonomisinden yakınacaktır. İşte moderne ittibâ etmek tam da bu oluyor. Yaptığın işlerin ahlâk çerçevesine dâhil olamayacağını bildiğin hâlde sanki öyleymiş gibi yapmak ve bu durum yüzüne vurulduğu zaman çağın şartlarından yakınmak. Çağın şartları dediğimiz mefhum spontane gelişmiyor. O şartları katılaştıran da bizleriz. Bunun arkasına saklanmak kendi yalanına inanmak demektir.

Eser Lütfi Bergen’in "Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabından sonra gelen ikinci kitabını oluşturuyor. Bu serinin üçüncü ve son kitabı ise “Kozmosta Yerlilik – Evlerimizi Kaybediyoruz”. Bu üç eser de moderne karşı zihnî bir uyanışa vesile olmaya muktedir. Nitekim kişi içinde bulunduğu durumu eleştiremez. Hele zihnen içinde olduğumuz durumu eleştirebilmek ve tanımak için o zihnî hengâmeden çıkmak gerekir. Tahmin ediyorum ki bu eserler bizi kıskacı altına alan ve zihnimizi işgal için hazır hâle getiren modernizmi daha iyi tanımamıza vesile olacaktır.

Muhammed Faruk Özcan

1 yorum:

  1. İki kitap ta ilgi çekici kitaplar.Listeme aldım.Teşekkür ederim.

    YanıtlayınSil