29 Nisan 2013 Pazartesi

Merak eden ve o merakıyla kalanlara

Trakya'dan çıkan şairleri ve yazarları sayarken zorlanabiliriz. Hatta "Trakya'dan şair çıkmaz" da denir. Bunda hakikat payı çok olsa da, arada turnanın gözünden vurulduğu -bu ne cinayettir- da oluyor.

1963 Kırklareli doğumlu şairimiz Birhan Keskin, özellikle 1991-2002 yılları arasında yayımlanan 5 şiir kitabıyla takdirleri toplamıştı. Metis Yayınları da bu 5 kitabı bir araya getirerek 2005 yılında "Kim Bağışlayacak Beni" adıyla şiir severlerle buluşturmuştu.

Bu 5 kitap; Delilirikler (1991), Bakarsın Üzgün Dönerim (1994), Cinayet Kışı (1996), Yirmi Lak Tablet (1999) ve Yeryüzü Halleri'nden (2002).

"Kor bir yankıdan başka nedir ki taş?
Dünyada bir heves değil midir insan?

Yokluk ateşiyle tutunduk varlığa
Çatladık, kırıldık
Ağrıdık.
"

Şairin hakkında araştırma yaparken, bir şiir severin Birhan Keskin'i "Türk şiirinde bir makam" olarak tanımlaması çok hoşuma gitmişti. Şiirleri her ne kadar makam farkı gözetilmeksizin yazılmış olsa da, aslında hissi olarak çok belirgin bir makama sahip. Bazen 3 dizede şiirin lezzetine doyulurken, bazen de koca bir şiir doyuramıyor şiir okuyucusunun doyumsuzluğunu.

"İçimde yeryüzü konuştukça anlıyorum ki
Bölünmüş bir hatırayım ben
Yeryüzüne dağılan.
"

Birhan Keskin şiirlerinde en çok karşılaştığım kelimeler, aslında şairin derdini -dertlerini- özetliyor. Taş, heves, hatıra, kırılmak, insan, toprak, yokluk, acı, şaşkınlık, ruh, köprü, bu kelimelerden bazıları. Kendi derdiyle karşısındakinin derdi arasında öyle güzel bir köprü kuruyor ki şair, geçiyoruz kendimizle kalarak.

"Geç benden, ben dururum, ben beklerim, geç benden,
Ama nereye geçersin benden ben bilemem.

Dediler ki, olgun bir meyve var sabır perdesinin ardında,
Dünya sana sabrı öğretecek, olgun meyvenin tadını da.
"

Kitabın 5 ayrı şiir kitabından meydana geldiğini belirtmiştim, bu geçişlerde karşımıza güzel düzyazılar geliyor. Bir nevi, karşılaşacağımız şiirlerin ana düşüncesi. Madem iştahlandırdım bunu diyerek, bu yazılardan birini paylaşmak da şart oldu.

"İnsan kadife bir hatıradan başka nedir ki? Geçmiş; üstümüzü her gece onunla örttüğümüz... uykuların derininde kor yankılarına düşer gibi olduğumuz ve sonra unuttuğumuz.
...
Ve, insan
Sabahın nemi kadar sessiz olmayı isteyecek.
"

Her şey gayet açık ama bir o kadar da derin Birhan Keskin şiirinde. Tüm şiirlerinin sonunda bir soru var gibi. O da aslında kitabın ismi. Cevabı da kitaptadır belki...

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

27 Nisan 2013 Cumartesi

Yakın tarihe, daha yakından bakmak

Çok partili dönem ve 27 Mayıs Askeri Müdahalesi halen daha tarih araştırmacılarının ve tarih okuyucularının yeterli ilgisine mazhar olamamış, karanlıkta kalmış zamanlar olarak önümüzde duruyor. Halbuki günümüzde dahi ateşi her kesimde hissedilen, ülke gündeminden yarım asırdır katiyen düşmeyen “asker-siyasi” çekişmesinin rövanşist duygularının filizlendiği mühim bir dönemden bahsediyoruz.

1908’de genç bir İttihatçı, 27 Mayıs’ta tutuklu bir cumhurbaşkanı, 12 Eylül’de ise ömrünün son deminde bir kanaat önderi olarak 3 nesil darbeyi tahlil eden Celal Bayar coğrafyamızda gelişen darbeler için “Osmanlı’dan kalma bir gelenek olarak asker-medrese işbirliğinin siyasi güce müdahale etme arzusu” tespitini yapar. Yazarımız H. Emre Oktay’da 27 Mayıs’ın acı hikayesine bu tarihi vurguyu yaparak başlıyor. Öncelikle darbe geleneğinin menşeini ve Osmanlı’nın son dönemindeki benzer askeri müdahaleleri okuyucuya anımsatıyor.

Kendisi de 27 Mayıs’ın mağdur ve merhumlarından Faruk Oktay’ın oğlu olan H. Emre Oktay o dönem yaşadıklarını, yaşayanların ağızlarından birebir kaydettikleri ile harmanlayıp sunuyor. Özellikle 3 dönem boyunca halkın yoğun ilgisine mazhar olmuş ve ezici rakamlar ile iktidara layık görülmüş Adnan Menderes ve arkadaşlarının ne denli soğuk, gayrihukuki ve anti hümanist uygulamalar ile tutsak ve nihayet idam edildiğini etkileyici bir edebi dil ile aktarıyor. Yazar olaya dair fotograflar, vurucu diyaloglar ve betimlemeler ile okuyucularına adeta eş zamanlı bir belgesel, bir dram filmi izletiyor.

Bunun yanında darbe öncesi vaziyet ve İnönü’nün yaklaşımı, Yassıada’da tutukluluk günleri, ordunun tutuklu siyasiler için başlattığı kara propaganda, mahkemeler ve idamlar, darbenin görünen ve görünmeyen sebepleri-sonuçları birer tarihi döküm olarak sunuluyor.

27 Mayıs Askeri Müdahalesi ve Adnan Menderes’in infazı bugünün asker-siyasi çekişmesini kavrayamayanlar için hususiyetle okunması ve idrak edilmesi gereken tarihi süreçlerdir. Bu kitapla beraber malum dönemi özellikle inceleyenler nihayet fark edecektir; iç siyasetimizin son 50 yılı bol miktarda 27 Mayıs hesaplaşması ihtiva etmektedir.

Murat Çınar
twitter.com/muratcnr

24 Nisan 2013 Çarşamba

Kaygı her şeyin başlangıcıdır

"Ruhum ölümsüz yaşamın ardından koşma, olanaklar alanını tüketmeye bak."
- Pindaros

Albert Camus okuyanlarımız bilir, 20. Yüzyıl varoluşçu felsefesi onun fısıldadıkları ile yankılanır. Kitap yukarıdaki alıntı ile başlar. Ve ilk giriş cümlesi ile yaşamın varlığı ve yokluğu üzerinde okuyucuyu sorgulamaya sevk eder:

"Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır: İntihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir."

Kitabın yazılma amacı her ne kadar bir yargıya varmak gibi görünse de; felsefeye yanıt bulmak değildir bence. Camus, II. Dünya Savaşı yıllarında, çağının uyumsuz insanını anlatan bir kitap yazmıştır. Çağımızda da bu uyumsuzluk hâlen devam etmektedir. Bir yandan kurulu dünya düzeni: “evet her şeyimiz var, güzel işlerimiz ve eşlerimiz, arkadaşlarımız” öte yandan; içinden çıkamadığımız “insan” ve “düşünce” . Yaşam bir gün sona erecekse, bunu her şeyden iyi biliyorsak neden yaşıyoruz? İşte, absürt ve uyumsuz insanın hikâyesi asıl burada başlıyor.

"Tanrılar Sisifos’u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkûm etmişlerdi; Sisifos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep."

Kitabın ismi mitolojideki bu öyküden geliyor. Kaderine ve kederine boyun mu eğeceksin, yaşamın tüm değerlerini tadıp, baş mı kaldıracaksın?

Kitabın yazıldığı dönem, II. Dünya Savaşı zamanları; tek başına bunu bile -savaşı gereksiz ve saçma saydığı, intiharın ve ölümlerin çoğaldığı o yıllarda- çağına, yaşananlara, tarihine bir başkaldırı olarak sayabiliriz.

Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı, çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi , çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün “neden?” yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. Başlar, işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edinimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır."

Uyumsuz insan uyumsuzluğun farkına vardığında başkaldırı başlar ve başladığında ise gerisinde diğer soruları getirir; yani gösterdiğin çaba, meydan okuma ile ne kadar ve nasıl yaşayabileceksin?

"Uyanıklığın egemen olduğu yerde, değerler basamağı gereksiz kalır."

"Sevmekle iş bitseydi, her şey fazlasıyla basit olurdu. İnsan ne kadar çok severse, uyumsuz o ölçüde sağlamlaşır."

Camus tüm bu saçmalığı ve uyumsuzluğu anlatırken, ölümlü olduğun bu dünyada didinirken yani, kitabın sonunda intiharı haksız çıkartır. “Sisifos’u dağın eteğinde bırakıyorum! Kişi yükünü eninde sonunda bulur. Ama Sisifos tanrıları yadsıyan ve kayaları kaldıran üstün bağlılığı öğretir. Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insanın yüreğini doldurmaya yeter."

Aslında elimde olsaydı da her satırını yazabilseydim buraya.

Peki, sizce hiçbir şeye sarılıp, sarınmadan yaşayabilir miyiz? Belki yalnızca hiçlikle...

Esin Bozdemir
twitter.com/karakarabatak

22 Nisan 2013 Pazartesi

Kaybetmeden önce değer bilenlere

80 yıl önce bugün binlerce genci, fikirdaşı, şiirlerini hayranlıkla okuyan onlarca insanı peşinden koşturacak, cümlelerin altını çizmekten kalemleri aşınacak kitapların sahibi dünyaya gelmiş. Şiirlerinin bazı dizelerini hava soğuk - ev sıcak fiziki denkleminin meydana getirdiği buğulu camlara yazmışlığım var çoğu zaman… Mesela “…insandan insana şükür ki fark var…” yazmıştım bir keresinde.

Eserleri çok başka, çok farklı, çok mest edicidir Sezai Karakoç’un… Gün Doğmadan, Diriliş Neslinin Amentüsü, Monna Rosa, Düşünceler/Kavramlar… Ama bir tanesinin yeri bende çok ayrıdır. Yitik Cennet

Kitapta Adem, Nuh, İbrahim, Yusuf, Musa, Süleyman, Yahya, İsa ve Son Peygamber'in maddi/manevi hadiselerini zeka ve gönül denklemleriyle harmanlayıp harika bir üslup ile sunmuş. Sezai Karakoç’u diğer yazarlardan ayıran, onu üstün kılan özelliklerden birisi bu üslubu. Tüm şiirleri, tüm kitapları belagat yönünden öyle zengin ki, yazdığı bir cümleyi bazen bütün bir gece boyunca düşündüğüm ve uykuma müdahil olduğu için ona içten içe şükran besleyebiliyorum mesela…

Yitik Cennet’e şu cümleyle başlıyor üstad:

Adem’le Havva’nın Cennette öncesiz sonrasızmışcasına mutlu bir hayatı yaşadıkları zaman gibiydi hayatımız, Batının soluğu bize gelmeden önce…

Bir cümleye bir ansiklopedi yazılır mottosunun müsebbibidir Sezai Karakoç ve bu cümle de bunun ispatı nisbetindedir.

Bazen kendimi ifade etmek için uğraş verdiğim, ama bir türlü beceremediğim zamanlarda da Sezai Karakoç’un cümlelerine sığınmışlığım olmuştur. Bence herkes mutlaka şu hissiyatı yaşamıştır hayatında en az bir kez; “Dağlarda bilinmeyen bir bitkiyi yiyip de ondan gizli ve sürekli bir zehirlenmeyle yüzünün biçimini ve yaşamasının anlamını yitiren bir varlığa mı dönüştük?” Düşün düşün, dur! Sonra yine düşün… Ve yine… Sonra bir silkelen ve ömrü boyunca okurlarına anlattığı gibi “diriliş”i yaşa. Yine Yitik Cennet’te “diriliş” için şöyle bir ifade kullanmıştı:

Düşüş, fizik anlamlı yaşantıya metafizik bir anlam getirecektir. Düşüşsüz hayat, bir fizik akıntısı, bir biyolojik devinimden başka bir şey değil. Ama düşüş bir dirilişi getirirse, hayat, fiziği aşkın bir deneyle zenginleşmiş, transandantal anlamına kavuşmuş olacaktır. Hayat, ıstırap ve azaplardan sonra gelen ruh yücelişlerinin sırrına erecektir.

İşte böyle bir diriliş. Böyle bir küllerinden doğma hali.

Bu düşüşü yaşamaya vesile olan ve baş rolü oynayan şeytanın İslam olmuş bir göz ve akılla nasıl anlatılması gerektiği satır satır okunabiliyor bu kitapta. John Milton’ın Paradise Lost (Kayıp Cennet) yazısında, o döneme kadar İsa’yı yücelten anlayışa karşı çıkıp şeytanın da iyi olduğundan, ama Yaratıcı’nın ona kötü rol verdiği için böyle gözüktüğünden bahseder. Yani koca bir filmde kötü adam rolü şeytana verilmiştir. Bu mantık İslam olan hiçbir mantaliteyle uyum sağlamaz. Galiba Sezai Karakoç Yitik Cennet’i bu dogmaları yerden yere vurmak için yazmış… Ne iyi yapmış. Hem formal, hem deruni her türlü zihni ihtiyacı doğrudan karşılıyor Yitik Cennet

Ve son sözü yine o söylüyor:

Cenneti bulmak için yitirmek gerekiyordu.

Hatice Sarı
twitter.com/hatice_sari

20 Nisan 2013 Cumartesi

Huzursuzuz çok şükür

"İki yakam hiçbir zaman, hiçbir yaşımda bir araya gelmedi. Dünyaya en çok hayretle baktım. Bazen hayret ben oldum ama daha çok seyreden taraftım."
- Bülent Parlak, Dergâh, 276

Sevgili Huzursuzluğum, şair Bülent Parlak'ın Dergâh Dergisi ile başlayan şiir koşusunun ilk etabını tamamladığı, ilk kitabı. Selis Kitaplar tarafından mayıs 2010 itibariyle raflara gönderildi. O günden bugüne tüm huzursuzları daha da huzursuz olmak için çağırıyor. Yangına alevle gitmek de denebilir buna.

"Sana yeniden dirilmiş annemi seyreder gibi bakardım
Çehremde bir sürü göz havari gibi, anons gibi, çarpıntı gibi
Roma yakılırdı yanımda dönüp bakmazdım; ilkçağ, ortaçağ ve sen
Cennetten mi emmiştin sütünü bu güzellik nereden.
"

72 sayfalık, alman otoyolları gibi kazaya mahal vermeyecek titizlikte hazırlanmış huzursuzluk yolculuğunda, okuyucuyu en çok bekleyen şey yüksek konsantrasyon gerektiren ve ne hikmetse kolay ezberlenemeyen dizeler. Ben buna hayret ettim, ama hayret ederken de bir elimle alkış tutarken diğer elimle yakamı gevşettim. Sonra annem yanıma gelip "alkış cahiliye devri âdetidir" demedi, bu duruma bozuldum ve şöyle dedim Bülent Parlak dizelerinin hepsine: Zaten iyi olan taraf iz bırakmaktır, ezberlenmek değil. Şiir ezbere okunmaz. Şimdi toparlanın, gitmiyoruz.

"Soyunup manşet olsam zarar eden bir gazeteye
Örtülse kırbaçta aylak kalmış vücudum
Aklım çelinse,
Zarif bir şekilde ölsem; ilk iş gününde utangaç bir dilencinin
Sovyetlerden medet umanlar gülümsetecekse sizleri
Analarının kanserlerine alışacaksa evlatlar
Simsarlar kandırmayacaksa evine dönen askeri

Kalkın halay çekelim, ben orada öleceğim."

Kitabın bu ilk şiiri olan "Vakit Tamam Olurken Eksik Kalan Bir Şey"de, tüm huzursuzluğunu tanımlıyor Bülent Parlak: Coğrafyayı, vaziyeti, kendini ve kendi gibi olanları. Aynı ritmle nefes almadan ve aldırmadan dizeler devam ediyor. Şiirlerini bize ayakta okutmaya gayret ediyor. İsmet Özel söylemiştir; İstiklâl Marşı'nda olduğu gibi, şiir adamı ayağa kaldırır, kaldırmalıdır. Bülent Parlak da böyle düşünüyor ve "Dünyanın her köşesinde bütün milletler ve orduların, polislerin ayakta dinlediği tek şey varsa o da şiirdir. İstiklâl Marşı'nı bir düşünsene. Ayakta dinletir kendini bize, çünkü ayakta kalma imkânı imler. Ve biz bütün dünyalılar şiiri ayakta dinleriz" diyor. Haklıdır. En az "Noter Huzurunda Ölüm" adlı şiiri kadar haklıdır:

"Yaşamım
Kaza süsü verilmiş bir cinayete benziyor
Affedin beni
Doğmuş olduğum için affedin"

Aslında dönmezdim gittiğim yoldan
Hüzünlü çıraklara denk gelmeseydim.
"

Huzursuzluk aynı zamanda bir gülme biçimidir. Bu yüzden şiirlerin bazıları acı acı güldürür. Guiza'yı hatırlayalım. Acı acı gülen ve güldüren bir forvet idi. Kaçırdığı goller Fenerbahçe taraftarının canını çok acıttı, Guiza'nın her topla buluşması onları huzursuz etti. Galatasaraylı olanlar ise bu duruma acı acı güldü. Her neyse, Guiza neticede acı tatlı bir hatıra olarak kaldı.

"Guiza artık gol kaçırma, üvey taraftarıyım tuttuğum takımların
Magazin sayfalarından seçtiğin sevgililer bak başına dert oluyor
Gündüz tarifesinde ev kızı, gece tarifesinde çıyana dönüşen kızlar
Hiç yoksul olmamış, hiç kış geçirmemiş, çekirdek yemeyi bilmeyen kızlar
...
Evlenmek en çok alışveriş listesidir, bir de geç kalmak eve
Bunu sen de bilirsin: Hepimiz yatakta İspanyoluz Guiza.
"

Okuyucu için en kalıcı hasarlardan biri, kendi fikriyle kaynaşan bir dize okumak olsa gerek. Gazze için oturduğu yerden şiir yazanlara ve elindeki imkânları kullanıp orada burada yayımlayanları anla(ya)mayan ben, "Haritası Kayıp" adlı şiirde şu dizelerle karşılaşıp Bülent Parlak'ı tebrik etmek için elime telefonumu aldım. Numarası yoktu ama şiir çok güzeldi:

"Yani ben Hiroşima'yı duyunca Japon olan ben
Tombul ve yüzü kırışmış kadınları görünce üzülen ben
Kapı pervazlarından geçerken besmeleyi unutunca
Yüzü kızaran köylü adamlardan olmak isteyen ben
Elleri üşüyünce nereye koyacağını bilemeyen ben
Geceleri yatarken kutup ayıları üşümesin diye
Dua eden ben
Dişleri sararmış inşaatçılar yüzünden
Estetik cerrahlarına sarı zarf içinde kınama cezası veren ben
Gazze'ye şiir yazılmaz
Gazze'ye şiir yazılmaz
Gazze'ye şiir yazılmaz."

Neden mi? Şöyle diyor şair Bülent Parlak: "Birileri bombalar altında ölürken, rampalardan atılan füzelerin altında kalırken, akşamları pijamalarımızı giyip çekirdek yiyerek onlara şiir yazmamızı çok doğru bulmuyorum."

Ben de diyecek bir şey bulamıyorum ve tüm huzursuzluğumla susuyorum.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler