13 Ekim 2015 Salı

Karıncanın ayak seslerini işiten kim?

"Ey biçare! Kapı kapalı mı sandın?" 
 - Hazreti Rabiâ-tül Adeviyye

"Gözlerin hep kör kalmayacak; sen kapıyı ara."

- Şeyh Ferîdüddin Attâr


İnsan, anlamının peşine düşmesi gereken bir varlık. Anlamın arayışı kişiyi psikozların, akıl-ruh hastalıklarının ve hatta intiharın eşiğinden kurtarmaya tek başına yeter. Elbette bu arayış yorucu, çetrefilli ve meşakkatli olacaktır. Fakat varılacak nokta neresi olursa olsun, yolda olmak, yolda kalmamayı beraberinde getirir. Muhabbet, yolu güzelleştiren, yolu daha kıymetli kılandır. Bu muhabbet bir şeyhle olursa da o yolculuk hiç bitmesin istenir, bir öyküye dönüşür yollar. Her yol, yeni bir öykü oluverir. "İnsan insanın kurdu değil umududur" der Sadettin Ökten hoca. Muhabbet de dostluğun tohumu olsa gerek. İnsanlık dostluğa dönüşürse umut hep var olacaktır. Korku ve umut arasındaki insan kendine muhabbetle bir ferahlık sahası bulacaktır zira muhabbet, gönüllerin meşkidir. Bir meşkin musiki eserine dönüşmesi için gönüllerin birbirine akması lazımdır. Bu, durarak olmaz. Yola çıkmalı. Yola çıkmak, haklı çıkmaktır. Hakkını, hak ettiğini ancak yolda alırsın. Hakk'ını da yoldaysan bulursun. Kenarda durma, yolda ol. Yolcu ol.

Kendi yolculuğunda Arayıcıların Dost'u ve Kalplerin Açıcısı'na ulaşma gayretiyle New York'ta bir Rufai şeyhine intisap eden Muhyiddin Şekûr, Su Üstüne Yazı Yazmak adlı eseriyle çok önemli bir görevi ifa etmiş görünüyor. Yola çıkmaya, Hakk'ı aramaya ve fakat nereden başlayacağını bilmeyenlere kendi yaşamından öyküler sunuyor. Bu öyküler Hakk'ı, hakkaniyeti, hakikati, gündelik yorgunlukları, dünya kaygısıyla ahiret gerçeğini unutmayı, bir büyüğün karşısında elde edilecekleri, bu öğrenilenlerle hayatı yeni baştan kurgulayabilmeyi anlatıyor, öğütlüyor. Üstelik tüm bunları şikayet etmeden yapıyor. Çünkü şöyle sesleniyor Şekûr:

"Neden şikâyetçi olacaktım ki? O'nun rahmeti, lütfu, ihsanı ve cömertliği her yerde görünüyordu. Şeyh, bir keresinde bana bir insanın öğrenebileceği en önemli şeyi söylemişti. Söylediği şuydu: Senin Allah'la aranda hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey, kendi enaniyetimiz dışında hiçbir şey, araya perde koyamaz... İnsan nerede olursa olsun, kendi nefsini ve Rabbini daha iyi tanıma vesilesi bulabilirdi, mutfak lavabosunun başında bile olsa."

Şekûr, arayışı boyunca iğnelerden borulara, çiçeklerden seyahatlere, arabalardan parklara, keklerden akvaryumlara, ateşten kılıca birçok sınavdan geçiyor. Tüm bu sınavları anlayabilmek için ise kitabın hemen ilk sayfalarında rastlanacak Hz. Mevlâna sözü bir uyarı niteliğinde: Bu bir garibin öyküsüdür; dinlemek ve duyabilmek için de bir garip kulağı gerekir. Gerek üslup gerek öykücü anlatımdaki lezzetli teknikler Muhyiddin Şekûr'u okuyucu karşısında "garip" etmeye yetecektir. Lakin bu karşılaşmada okuyucunun da garip olması gerekmektedir. Garipler yoldaş olursa, öyküler yüzünü dünyadan Allah'a çevirecek, kul da İmam-ı Gazâlî'nin dört öğüdünü hisseder olacaktır: Nefsini bilmek, Rabbini bilmek, dünyanın hakikatini bilmek ve ahiretin hakikatini bilmek.

Fakirin bu yazısında başlık, Şekûr'un şeyhinin bir sözü. Tek başına çok anlam ifade ediyor. Şeyhin modern dünya karşısında modernleşen insanın bunalımlarına dair oldukça kıymetli sözleri var. "Bugunkü putlarımız, televizyon, banka hesapları ve buzdolabıdır" ve "Birleşirsek düşeriz, bölünürsek ayakta kalırız" bunlardan sadece bazıları. Şekûr'la birlikte okuyucu da soracaktır: Nereden başlayacağız? Şeyhin cevabı hazırdır: "Neredeysen oradan başlarsın. Sonra çevredekilere geçersin. Ve sonunda hedefine varırsın."

Muhyiddin Şekûr'un kuvvetli hafızası bizi şeyhin sohbetlerinin tam ortasına bırakıyor. Bir bahçe bu. Dikeni gür güllerden oluşan bir bahçe bu. Hemen tutmamak, önce sindirmek icap ediyor. Zira modern insanın çok uzaktan baktığı fakat göremediği gerçekler bunlar, birer hakikat bekçiliği:

"Buraya Ezel'den gönderildiniz. Şimdi ise tek derdiniz Ebed olmalı. Bu dünyayı dert edinen bu dünyayı alır. Ahireti dert edinen ahireti alır. Ama sizde gururun zerresi kaldıkça hakikatin bâtınına yaklaşamayacağınızı da bilin. Dişiniz ağrıyorsa ya da gözünüzden bir derdiniz varsa ne olmuş yani? Dertlerinizi Allah'la aranıza perde etmekten, onlara O'na kulluğunuza verdiğiniz kıymetten fazlasını vermekten sakının. Hep müteşekkir olun ve bilin ki bu dünyadaki kederleriniz, Allah'ın size bir lûtfudur. Unutmayın ki Kıyamet, güneşin eriyeceği ve insanların, onun yok oluşunun dehşetiyle ve kendi yaptıklarının sonuçlarıyla karşı karşıya gelmektense, yerin dibine batmak için dua edecekleri bir gündür; bir masal değil."

Nitekim şeyh, dünyanın ve dervişin yolunun ayrı olduğunu, kolay kolay bir araya gelmeyeceğini söyler ve ikisinden de yürümenin mümkün olmadığını belirtir. Hazreti İbrahim'in bıçağıyla içimizdeki dünyayı kesip, putlarımızı kırmadıkça da gideceğim yol, dünyanın bizden almak istediği yoldur. Oysa bizim gitmemiz gereken yol, Kâbe'ye doğrudur, yani kalbimize. Üstelik bu yol için arabaya, eve de gerek yoktur. Her gün bir fakirlik elbisesi kafidir.

Neden şeyh? Neden bir mürşid? Neden bir rehber? Modern insanın tasavvuf üzerine ilk sorduğu sorulardan sadece bazıları ama en önemlileri bunlar. Şekûr ise kitabıyla şöyle sesleniyor: "Gerçek Allah erleri kaknüs kuşu kadar ender bulunur ve dünya sahte öğretmenlerle doludur.Yine de Allah'a giden yolda bir rehber gerek,zira rehber olmaksızın ne ene çözülür ne heva ölür..."

Nereden "ben" dersek orada kaybetmeye başlıyoruz. Hep bir şeyleri kendimiz başardığımıza, kendimiz yaptığımıza inanıyoruz. Her birimizin kalbinde put var, oysa Allah'tan başka her şey puttur, biliyoruz. Bunu bilmemize rağmen tavırlarımıza bir yön vermeyerek iyice batıyoruz. Şeyhin öğüdü olan "Eğitici dil, dikkatli kulak ve imanlı kalp" bizlere yetecek. Oysa biz yanımıza hep bir şeytan arıyoruz, günahlarımıza ortak. Şeyhin önemli bir hatırlatması da şöyle: "Rabbi ile insan arasındaki tek elçi insanın amelidir. Kıyamet Günü'nde yanınızda avukatınız olmayacak."

Algılarımız, anlam arayışımız, mücadelemiz ve yolculuğumuz hiç bitmemeli. Yorulmak olmamalı, miskinlik tuzağına yakalanmamalı. Kapılar ve pencereler daima açık olmalı. Çünkü şeyh şöyle söylüyor: "Kapıları ve pencereleri Allah'ın rahmetinin meltemine açık bırakın. Uyanık kalmanın tek yolu, pencereleri açmaktır."

Kitabı bitirdikten sonra hafızama Şekûr'un naklettiklerinden sadece üçünü nakşetmeyi görev bildim. Bunlardan ikisi yazının başında alıntıladığım Hazreti Rabiâ-tül Adeviyye ve Şeyh Ferîdüddin Attâr sözleriydi. İşte korkularım arasında umudumu diri tutmama yetecek bu üç sözden sonuncusuyla yazımı bitirmek isterim: "Fakat kalbim Rabbimin sağır olmadığından emindi. Bir karıncanın bile ayak seslerini işiten O, benim kırık dökük kalbimi de duyar."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder