21 Şubat 2018 Çarşamba

En ciddi mesele: gönül aynasını parlatmak

"Muzaffer Efendi bir sohbetinde 'Biz kırk haramiler gibiyiz. Kalp çalarız' diyor. Tosun Baba da bizim kalbimizi çaldı."
- Yurdaer Doğanata (AKWA)

15 Şubat 2018 tarihinde, Amerika'daki Cerrahî Dergâhı'nın postnişini Tosun Bekir Bayraktaroğlu, nam-ı diğer Tosun Baba vefat etti. Allah sırrını takdis etsin. Onun hayat hikâyesinin okunabileceği "Amerika'da Bir Türk" kitabı, hem bir insanın manevî arayışına hem de bu arayış farkındalığına erişmesinden evvelki sınavlarına dair çok kıymetli bir kitap. Bu kitapta Tosun Baba'nın özellikle Muzaffer Efendi'den hilafet alana kadarki yaşamı çok dikkatimi çekmiş, kendisini kilometrelerce uzaktan da olsa takip etmeye çalışmıştım. O esnada Sufi Kitap önce "Bil! Bul! Ol!" (Şubat 2016) sonra da "Gönül Çerağını Uyandırmak" (Eylül 2017) kitabını neşretti. İlkini çıktığında, ikincisini Tosun Baba'nın vefat ettiği gün almıştım. Bir vefat haberi, ne zamandır okumak istediğim kitaplardan birini seçmemi işaret etti. Tosun Baba'nın yirmi yıldır dervişlerine ettiği nasihatlerinden birkaç tanesini içeren Gönül Çerağını Uyandırmak'ı seçtim ve bir gecede bitirdim.

Kitap sanki bir vasiyet gibi. İki bölüme ayrılmış. "İnci Yetiştirmek: Güzel Ahlak İçin Bir Rehber" ve "Aynayı Parlatmak: Dervişlerin İç Dünyalarına Dair". Hemen anlaşılıyor ki Tosun Baba sohbetlerinde her zaman güzel ahlakı ve iyi insan olmayı üzerine basarak irdelemiş. Modern zamanlarda insanın iç dünyasını kazımasının zorluklarını bilmiş bir şeyh olarak da sık sık Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri'nin nasihatlerine başvurmuş. Burada, efendisinin öğüdünü dinlediği apaçık. Zira Muzaffer Efendi ona hilafet ve irşat görevi verirken şaşırıp "bizim ne haddimize" diye telaşa kapılan Tosun Baba'ya "Bizim dediklerimizi heybeye at, zamanı gelince ve lazım olunca oradan alıp kullanırsın." demiş. Tosun Baba da birçok sohbetinde hem 'büyükler'in yazdıklarından ve konuştuklarından istifade etmiş, aktarmış. Temiz, saf ve yalın bir yol bu. Hakiki bir yol. Bilhassa geçmişiyle hâlâ tanışamayanlar için pratik, heyecan verici bir yol.

İlk bölüm adı gibi, küçük bir rehber. Küçük burada mütevazı bir sıfat çünkü içindeki bilgilere erişmek, onları anlayıp özümsemek ve hayata geçirmek büyük bir emeği gerektiriyor. "İşin zor kısmı, zayıflığımızı, batıl istikamette olduğumuzu kabul etmek ve hastalığın sebeplerini araştırmak" diyor Tosun Baba ve şu kritik önerilerde buluyor: "Sebepler; toplum, arkadaşlar, hatta aile, dış etkiler veya kişinin kendi hataları, cehalet, kibir ve hırs olabilir. O zaman bu sebepleri ortadan kaldırmaya çalışmalıyız; mekânımızı, hayat tarzımızı ve kendimizi değiştirmeliyiz. En zoru ise kendimizi değiştirmektir. Hiçbir bahane bulmadan ve kendimize acımadan halimizden utanmalıyız. Kendimizi yalnızken ve halk içinde suçlamalı ve nefsin hoşuna gitmeyecek rahatsız edici işler yapmalıyız. Cimriyseniz, dışarı çıkın ve tüm paranızı harcayın, güvenlik duygunuzu dehşete düşürün. Korkaksanız, korku hissinizi tetikleyecek tehlikelere atılın, ancak tedbiri ihmal etmeyin. Genellikle hastalığın zıddıyla tedavi edildiğini unutmayın."

Arkadaş, yoldaş, sırdaş. Bunların hayatta ne kadar önemli bir yerde olduğunu anlatıyor Tosun Baba. Çünkü kendi hayatında, bilhassa sanatla olan ilişkisinde, çevresindeki insanların derbederliği ve hovarda yaşamı onda öylesine izler bırakmış ki arkadaş seçimini çok önemsiyor. Buna iş ve evlilik hayatı da eşlik ediyor elbette: "Allah için arkadaş edinin. Bu dünya O'ndan O'na bir yolculuktur ve bu yolculuk zor ve tehlikelerle doludur. Tek başına yol alınamaz; ama tek amacı eğlence, servet, gençlik ve güç kullanarak keyif çatmak olan kişiyle de yola çıkılmaz. Böyle bir yolda kısa zamanda keskin görüşünü kaybedersin, şakalar tat vermez ve gücün tükenir. Bu bulanık hususiyetlere dayanan dostluk nefrete dönüşebilir. İhtiyacınız olan kişi, bu yola Allah rızası için çıkmış ve sizi de aynı amaçla yol arkadaşı olarak seçmiş kişidir."

Nefsin altmış sekiz kusuru, evin bir duvarına asılıp sık sık okunması gereken bir metin. İlk madde ucun: manevi makamdan gurur duyma. Sonrasında riya, kibir, haset, cimrilik, kin, küfür geliyor. Özünde iyi insan olabilmeyi ve davranışları güzel biçimlendirmeyi öğütleyen çok güzel bir kılavuz bu metin. Özellikle son altı kusur; işte, evde, sokakta bizim için savunma stratejisi olabilecek güzellikte: Düşmanınızla arkadaşmış gibi davranmak, işinde dürüst olmamak, başkalarına tuzak kurmak, Allah'ı unutma derecesinde dünyayla özdeşleşmek, insanların acısından zevk almak, hatalarından ötürü esef etmemek.

Sünnet vurgusunu sohbetlerinde Resul-i Ekrem'in dualarıyla pekiştiren Tosun Baba, bazı kritik dualarla nefes aldırıyor ve bu dualara sık sık başvurmamız gerektiğini hatırlatıyor. Bu dualardan birinin altını kuvvetlice çizmişim, sanırım çevremde en çok rastladığım ve fazla etkilenip öfkeye, kine dönüştürdüğüm için: "Allahümme inni eûzü bike min eş-şikâki ve'n-nifâki ve sûil-ahlâki. Allah'ım! Düşmanlıktan, iki yüzlülükten ve kötü ahlaktan sana sığınırım."

Kitabın ikinci bölümü tasavvufi okumalar yapmış herkesin aşina olduğu metinleri içeriyor. Özellikle varlığın yedi mertebesi ve nefsin şehirleri. Hakikate ulaşmak için iki adım başlığında 'yola girmek' için iki soruyu kendimize sormamız gerektiğini ifade ediyor Tosun Baba. Sorulardan ilki şöyle: Kalbinizle ve ruhunuzla bu dünyaya bağlılıktan ve ahirette cennete girme arzusundan feragat edebilir misiniz? İkinci soru dervişliğin kolay lokma olmadığına verilecek yüzlerce misalden biri aslında: Nefsiniz, egonuz, diğer insanların sizin hakkınızda düşündüğü şeylerle ilgili endişlerinizden bir adım uzaklaşabilir mi? Bugün bir sohbet esnasında namaz kıldığını söylerken eğilip bükülen, bir parça sakal bıraktığı için acaba hakkımda ne düşünülür diye endişlere düşen, kazancını temin ederken ilk meselenin helal olmasına özen göstermeyen biz modern zaman insanları için ne hakikatli sorular öyle değil mi? Bu soruları aşan, aşabilen muhakkak yola çıkar. Elbette bir 'rehber'in yoldaşlığıyla.

Kitabın son metinlerinden yedi vadi, Feridüddin Attar'ın Mantıku't Tayr isimli eserlerinden uyarlanmış. Çaba ve gönülden istemek üzerine kurulu. Çerağı uyandırmak başlıklı yazı ise Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin bir mektubundan adapte edilmiş. Tosun Baba, mürşidi -Allah ondan razı olsun- Muzaffer Ozak'ın öğüdünü o kadar özümsemiş ki birçok kaynaktan yararlanmış, o kaynakları kullanarak yazmış, yorumlamış ve sohbetlerinde anlatmış.

Gönül aynasını parlatmak mesele. Asıl hikâye ondan sonra başlıyor. Parlatmayı düşleyen aslında yola çıkmış oluyor. Parlatmak için bir şeyler yapan aslında yola girmiş oluyor. Gönül aynası parlamaya başladığında perdeler de kalkmaya başlıyor, benlik kabuğu çatlıyor, nefsin zehirleri akıyor, hakikat ışıldıyor. Tosun Baba kitabını şöyle bitiriyor: "Eğer O'ndan, O'nunla O'nu dilersen, ilahî sırların nuru gönül aynana düşecektir."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

20 Şubat 2018 Salı

Sokrates’in İnadı: Euthyphron, Kriton Diyalogları ve Sokrates’in Savunması üzerine bir deneme

“Daidalos’un ustalığından ya da Tantalos’un servetinden daha çok isterdim sözlerimin yerinde durmasını, hatta sabit kalmasını.”
- Euthyphron, Dindarlık Üzerine

“Sokrates felsefeyi gökten yere indiren, onu şehirlere yerleştiren, evlerin içine sokan ve yaşam, yaşam tarzı, iyi ve kötü hakkında araştırma yapmaya zorlayan ilk kişiydi.”
- Cicero

Platon, Euthyphron (Ötifron, Yunancada “düz, doğru düşünceli” anlamına gelir) diyalogunda “tek bildiğinin hiçbir şey bilmediği” olan Sokrates ile “dindarlığa ve dinsizliğe ait tanrısal yasaların” bilgisine sahip olduğuna iman etmiş Euthyphron’nun Basilleus’un sarayında karşılaşmalarını ve “dindarlık üzerine” olan konuşmalarını aktarır. Sokrates “gençleri yoldan çıkarmak ve kentin tapındığı tanrılara tapınmamak” ile suçlanırken, Euthyphron Atinalıların kişinin babasını dava etmesinin dine uygun olmayan bir davranış olarak görmesine ve kendisini ayıplamasına karşın babasını cinayet işlediği gerekçesi ile dava etmiştir. Bu davranışı İle tanrıların gazabına uğramaktan veya günaha girmekten çekinmeyen Euthyphron’nun kendince sağlam bir delili vardır. Çünkü tanrıların “en iyisi ve en adaletlisi” olduğuna inanılan Zeus kendi babası Kronos’u haksız yere oğullarını yuttuğu için zincire vurmuştur. Atinalıların Zeus’un yaptığının doğru bulurken benzer bir durumda olan kendi davası ile ilgili çelişki içinde olduklarını savunur. İşte tam bu noktada Sokrates’in verdiği cevap bütün bu diyalogun özünü oluşturur. “Benim için suçlamada bulunmalarının nedeni de bu olabilir mi Euthyphron, birisi çıkıp da tanrılar hakkında böyle çelişkili şeyler söylediğinde söylediklerini bir türlü kabullenemem olabilir mi?

Kendisinin neden savunma yapmak zorunda bırakıldığını böylece ifade eden Sokrates bilgiç Euthyphron’dan kendisine dine uygun olanın ne olduğunu öğretmesini ister. Metin bundan sonrasında sokratik diyalektiğin güzel bir örneği şeklinde gelişir ve nihayetinde Euthyphron’nun kaçar gibi oradan uzaklaşmasıyla sonlanır. Diğer sokratik dönem diyaloglarında da benzerlerine tesadüf edildiği üzere insanlara bilgisizliklerini göstermek isteyen Sokrat diyaloglarında konunun özünü teşkil edecek hususu en iyi bildiğini iddia eden bir Atinalıya soru sormak marifetiyle bilgisizliğinin farkına varmasını sağlamaya çalışır. Sokrates bu Atinalı numuneleri düşüncelerinden vazgeçirmek niyetinde değildir. Aksine doğruyu bulup çıkarmaları için yol gösterir. Sokrat muhataplarına bilgiyi direk vermek yerine onların bir nevi zihinlerinde bilgiyi doğurmasını sağlama gayretindedir. Metin bu yönüyle dine uygunluk, dine aykırılık, dine uygun olanın dine uygun olduğu için mi tanrılar tarafından sevildiği yoksa tanrılar tarafından sevildiği için mi dine uygun olduğu, saygının mı korkunun mu önce geldiği, dindarlığın ne olup ne olmadığı gibi konularda hakikatin ne olduğundan çok Euthyphron’nun bilgisinin hakikatten ne kadar uzak olduğunun ispatıdır. Mesela dine uygun olan ile dine aykırı olanın ne olduğunu soran Sokrates “tanrıların sevdiği şey dine uygundur, sevmediği şey ise dine aykırı” cevabını aldıktan sonra “…ama Euthyphron, tanrıların birbiriyle kavga ettiklerini, anlaşmazlığa düştüklerini, hatta aralarında düşmanlık olduğunu söylemiyor muyuz?.. O zaman bu ifadeye göre aynı şeyler hem dine uygun hem dine aykırı olmalı... Senin şimdi babanı cezalandırmak için yaptığın şeye bakalım; bunu yapman Zeus’un hoşuna gidiyor, Kronos ve Ouranos’un nefretini çekiyorsa…” şeklinde süre gelen sorularıyla Euthyphron’u köşeye sıkıştırır.


Bana kalırsa Atinalılar bir insanın akıllı olup olmamasını hiç de umursamaz, yeter ki o insan kendi bildiklerini başkasına öğretmeye kalkmasın.” diyen Sokrates, Euthyphron ve onun gibilere hakikate giden yolu gösterirken bu yol gösterme serencamının onu icbar edeceği hakikati tüm açıklığıyla haykırır; “Büyük bir nefret doğdu bana karşı iyice bilin bu gerçeği. Beni mahkûm edecek şey işte budur.

Devlet adamları, ozanlar, sanatkârlar… Bütün bu insanlarla bilgeliğin ne olduğuna dair konuşan Sokrates “diğerlerine, hem de pek çok insana, özelliklede kendilerine” bilge göründüklerini ama “hiç de öyle olmadıklarını hiçbir şey bilmedikleri halde kendilerini biliyormuş zannettiklerini kendisinin en azından bilmediğinin farkında olduğu için bu insanlardan daha bilge göründüğünü ve tüm bu süre gelen konuşmalar neticesinde insanlara bilmediklerini gösterdiği için birçok azılı düşman edindiğini” anlatır. Sokrates pratik bir felsefeye geçişin öncüsüdür yani hayat tarzı ile fikirleri birbirinden ayrılmaz niteliktedir. Mahkeme heyetinin arzu ettiği şeklide bir savunma yapmanın kendini ölümden kurtaracağını biliyorken o savunmasında ikna edici olanı değil doğru olanı anlatır. Bunun Sokrates’in ruh ve bedene dair felsefesi ile ilgisi yadsınamaz bir gerçektir. İnfazından birkaç saat önce geçtiği düşünülen Phaidon diyalogunda savunduğu gibi ona göre esas olan ruhtur ve beden ise ancak araçtır. Ölümü “ruhun başka bir yere göçmesi” olarak tanımlayan filozof idam edilmeyi değerlerinden ödün vermeye tercih edecek kadar teorik ve pratik ayrımını kendi yaşamından çıkarmıştır. Yine felsefeyi terk etmesi veya sürülmesi karşılığında hayatını bağışlanacağı ihtimaline karşı o hakikatin arkasında durma pahasına ölümü tercih etmiştir. Ölmeden bir gün önce kendisini kaçırmak için hapishaneye gelen arkadaşı Kriton ile olan diyalogunda da “daha önce söylediğim sözleri, böyle bir duruma düştüm diye yabana atamam” diyerek bu teklifi reddetmiştir. Çünkü Sokrates’e göre “hiçbir şeklide bile bile eğrilik etmemek ve eğriliğe eğrilikle karşılık vermemek gerekir.” Yine o bireyin devlet ile “zorla ve aldatılmadan berî, kısa zamanda karara zorlanmamış” bir sözleşme üzere olduğunu ve ne pahasına olursa olsun en başından mutabık olunan bu sözleşmeyi delemeyeceğini savunduğu için baldıran zehrini diğer ihtimallere tercih etmiştir.

Taha Selçuk
twitter.com/ecztaha

Yeni sözler bulmak lazım şimdi

Sevgili okur!

Bu, sana kanatlandırdığım ikinci mektup. Kim bilir hangi denizin kıyısında eyleşiyor sesin, sözün? Kim bilir hangi suskuyu çoğaltıyor kelimelerin? Okumak için uygun vakti kolluyorsun, değil mi? Günlük hayatın dağdağasından sakınmak istediğin bir yanı var çünkü kitapların. Onlara gözün gibi bakıyorsun. Her birinine ayrı ayrı dokunurken, asıl “dokunanın” onlar olduğunu kavrıyorsun. Okumadığın zaman, “Ortam tozlu ve kireç kokuyor. Elde ettiğin tüm verilerden çıkan sonucu paylaş. Göçük altındasın.

Köşesiz Adam” gibi, “Her gece, uyumadan önce mutlaka bir Çehov öyküsü okurum. Rafa gelişigüzel uzanır, elime gelen ilk kitabından rasgele bir öykü seçerim.” dediğini duyar gibiyim şimdi!

İnsan enkazına hayat üflemişti tek sözüyle.” diyen bir kitap var elimde: Temiz Kâğıdı... İçindeki öykülerden bazıları: “Sıkça Sorulan Sorular”, “Başlangıcın Sonu”, “Ustalara Saygı”, “Köşesiz Adam”, “Uzun Hikâye, Karışık”, “İki Portre, Bir Savaş”, “Hiç Kimsenin Bu Dünyada Yoktur Selameti”, “Beynamaz”, “Dil Yarası” ve “Son Dedaist”...

Yazarı, 1984 Sivas doğumlu Mustafa Çevikdoğan. Ğ, Natama, İzafi, Çün’, Nepal Fanzin gibi yayınlarda öyküleri yer almış. Temiz Kâğıdı, ilk kitabı. Hani, yazmasalar inanması zor. Kitapta, farklı tarzları denemekten kaçınmayan ve ne istediğini bilen bir yazarın ustalıklı dili karşılıyor bizi çünkü.

Başlangıcın Sonu” buna güzel bir örnek: “Yüzünü göremese de mutfaktan gelen kahvaltı sesleri ve kokuları -çekmeceden alınan çatal bıçak, çaydanlığın tutturduğu ıslık, tahta kaşıkla tavanın tıkırtısı, şıpıdık terliklerle mutfak ve yemek masası arasında seri gidiş gelişler, kızarmış ekmek ve sahanda yanmış tereyağı- annenin varlığının açık delilleriydi.

Öykülerinde birbirinden farklı birçok konuya değiniyor yazar. Bunu yaparken bazen ironik bir dil kullanıyor, bazen nostaljik... Hüznü de hissediyoruz, hayatla geçilen dalgayı da. Yanı başımızda karşılaştığımız nice tip, sayfalar arasından el sallıyor bize. Ah! Şu köşebaşındaki “Hacı Amca” mesela... Ne kadar da “tanıdık”.

Sorularla, sorgulamalarla yokluyor yazar kimi zaman zihnimizi. “İki Portre, Bir Savaş”taki gibi cevabını kendisi veriyor yine: “... peki, nedir bizi zehirleyen? Bizatihi hayatın kendisi. Kurduğumuz bu saçma düzenin teferruatları içinde boğuluyoruz. Hayat sağlığımızı bozuyor. Maaş kuyruklarından petrol savaşlarına, yardım kampanyalarından bozuk kaldırımlara, duvarlarına çiçek resimleri çizilmiş trafolara kadar büyük küçük her şey bu kokuşmuşluğun neticesi.”. Kimi zaman da iç kanırtan gerçeklikleri “Allahını Seven Maşallah Desin”deki gibi pat diye vuruyor yüzümüze. “Kimse sevdiğiyle evlenmez, bu yüzden evlilikler de ikinci eldir. Hayatın orasına burasına dizilerden uyarlanma dramlar sokuşturulur. Zaten hayatlar da kullanılmıştır. Çocuklar anne babanın yaşadığının aynını yaşar.

Güzel bir kitaptan dem vurmaktı muradım sevgili okur! Farz et ki oturmuşuz, karşılıklı kahve içiyoruz; bir menengiç kahvesi ya da dibek kahvesi... Denize bakarken, okuduklarımızdan söz ediyoruz. Fonda “Sonsuzluk ve Bir Gün”ün film müziği duyuluyor; “Denizin Kıyısında”... Rüzgâr esiyor, kendini usulca bırakıyorsun ona. “Yaz!” diyorsun, “Bunu yazmalısın!”. Yazıyorum işte. “Sıkça Sorulan Sorular” ile... “Kayıtlara geçsin diye söylüyorum, yaşarken kayda değer hiçbir şey olmadı.

Ben buradayım sayın yazar, sen neredesin acaba?” diye soruyorsun. Bir yandan içimdeki denize bakıyorum; bir yandan Temiz Kâğıdı’ndaki şu sözlerinin altını çiziyorum Sevgili Okur: “Yeni sözler bulmak lazım şimdi, yeni arzuların peşinden koşmak, bırakmak, başkalarına sarılmak, iman etmek...” Diyorum ki, yeni sözler bulmak için aramak lazım. Unutma ki “aramakla bulunmaz ancak bulanlar hep arayanlardır.” Belki de bulmak için yola düşenlerdir. Haydi düşelim!..

Merve Koçak Kurt
twitter.com/mervekocakkurt
* Bu yazı daha evvel Karar Kitap'ta yayınlanmıştır.

19 Şubat 2018 Pazartesi

Türkiye’de hidayet romancılığının serencamı

“Anne, asri bir hayat içinde, o hayatın icaplarına göre yaşayan, fakat yaşadığı bu hayat tarzını beğenmeyen, benimsemeyen, temiz bir genç kızla evlenip, onu istemediği o hayattan kurtarmak mı daha sevaptır? Yoksa küçük yaşından beri dini emirlere riayetkâr bir şekilde yetişmiş bir genç kızla evlenmek mi? Elbette yaşadığı hayatı benimseyen ve o hayattan kurtulmak için çırpınan bir kışı o hayattan kurtarmak ve onu ıslah etmek daha büyük sevaptır."
- Şule Yüksel Şenler, Huzur Sokağı

Romanlar sadece kurgulandıkları olayı anlatmaz. Yazarı hakkında verdiği bilginin yanında yazıldığı dönemin sosyo-kültürel atmosferi, siyasi yapısı ve ekonomik durumunu da yansıtır. Bu bilgilendirmeyi özelliklerine göre dönemlere ayırmak veya kategorize etmek eserin karakteristik yapısını ortaya koyar. Örneğin Osmanlı’nın son dönemlerini Tanzimat edebiyatı, Cumhuriyet’in kuruluş sürecini ele alan yazın milli edebiyat olarak tanımlanır. Cumhuriyet projesi bağlamında ‘muasırlaşma’ hamlesinin kırsal ayağı olarak başlatılan Köy Enstitüleri’nin bağrından neşet eden edebiyat ‘köy romancılığı’ şeklinde tanımlanır. Bunlardan biri olan hidayet romancılığını yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra İslami kesimin içinden ortaya çıkan edebiyatı tanımlamak için kullanılır. 1950’lerden itibaren görülmeye başlanan (görece) serbestliğin içinden çıkan ‘yerli’ edebiyatın asıl hüviyetini 60’ların sonlarından itibaren kazanmıştır.

İslamcı Popülist Kültüre Eleştirel Bakış alt başlığıyla Okur Kitaplığı tarafından neşredilen yüz kırk dört sayfalık Bellekteki Huriler adlı kitabı Ahmet Sait Akçay kaleme almış. Akçay, eserine “hidayet romanları bir modernlik deneyimi olarak okunabilir mi” diye sorarak giriş yapıyor. Aslında bu temel soru genel olarak kitabın da düşünsel omurgasını oluşturuyor. Yazar, alanında nadir olan bu eleştirel çalışmasıyla 1960’ların sonlarından itibaren önemli bir okur kitlesine kavuşan hidayet romanlarının kırk yıllık serencamını (ilk baskı 2006) gözler önüne seriyor. Akçay, hidayet romanlarının ortaya çıkış süreci, toplumsal işlevi, içeriğindeki unsurların anlamsal karşılığı gibi konulara değinerek romanlarda yer alan karakterlerin farklı bağlamlarda analizini yapıyor. Bu yanıyla önde gelen hidayet romanlarından kesitler sunuyor ve yazarları hakkında değerlendirmelerini okuyucuyla buluşturuyor.

Kitap önsöz hariç on bölümden oluşuyor. İçerikleri hakkında ilgi çekici detayları barındıran bölüm başlıkları şöyle: Giriş Olarak, Epikten Fanteziye İslamcı Söylemin Şarkısı, Bellekteki Huriler: Kapak Kızları, Kutsalın Popüler Kültüre İndirgenmesi, Bir Kimlik Sorunsalı Olarak Hidayet, İslamcılık ve Kurtuluş Savaşı, İslamcı Kadın Yazarlarda “İslamcılık ve Hidayet” Kurgusu, İslamcılığın Edebiyatı ya da Bir Yanılsamayı Gidermek, Mahremiyetin Aşınması: Kamusallıktan Özele, Edebiyatın Vicdanı: Başörtüsü.

Önsözde yaptığı kısa değerlendirmede, “bir deneyime dayanmayan hidayet romanlarının İslamcılar tarafından alternatif bir modernite üretme girişimi olarak sunulmasının sorunlara yol açtığını” belirten yazar romanlara aktarılan ama gerçek hayatta sorunlara neden olan din anlayışının altını çiziyor. Ele alınan kesimin toplumsal kodlarını açığa çıkarması bakımından oldukça başarılı olan çalışma hidayet romanlarındaki erkek ve kadın rollerinin toplumsal cinsiyetçi zihniyetle dağıtıldığını açıkça ortaya koyuyor. Benzer şekilde yazarların da analizini yapan Akçay, roman yazarının kadın ya da erkek olmasının çok fazla bir şey değiştirmediğini, kadın yazarların romanlarında erkek yazarlar kadar toplumsal cinsiyetçi bir çizgi benimsediğini ve rollerin dağılımında erkek egemen bir bakış açısıyla olayların kurgulandığını ortaya koyuyor. Buradaki en önemli noktalardan birisi, toplumsal yaşamda bir karşılığı bulunmayan karakterlerin idealize edilerek sunulmasıdır. Bu açıdan idealize edilen karakter esasında yazarın muhayyilesindeki ideal karakter ve/veya yazarın da müntesibi olduğu cemaat ya da tarikat oluşumlarının önerdiği dindar prototiptir.

Hidayet romancılığının ilk örnekleri olan Hekimoğlu İsmail’in (1932) Minyeli Abdullah’ı (1967), Şule Yüksel Şenler’in (1938) Huzur Sokağı (1969) ve Hüseyin Karatay’ın (1937) Kıbrıslı’sı (1970) bu edebiyat anlayışına dair genel bir çerçeve çizmektedir. Roman(lar) dinle alakası olmayan dünyevi bir kız ve kızın dikkatini çekerek “hidayetine vesile olan” dindar bir erkek üzerinden işlenmektedir. Bu genel çerçeve hidayet romanlarının olmazsa olmazıdır. Romanlardaki kadın figür günahla özdeşleştirilmiş, mahremiyet olgusuna önem vermeyen, her daim terbiye edilmesi gereken, heveslerinin, arzularının peşinden giden ve en önemlisi ‘kurtarılması’ gerekendir. Erkek figür ise dindar, ağır başlı, az konuşan, bilgili, terbiyeli ve son derece nezaketlidir. Kadın her zaman cezbedici, dişil ve yoldan çıkarıcı, erkek her zaman düşünceli, yakışıklı ve takvalıdır. Yukarıdaki üçlüye daha sonra Ahmet Günbay Yıldız, İsmail Fatih Ceylan, Üstün İnanç, Emine Şenlikoğlu, Sevim Asımgil, Şerife Katırcı ve Halit Ertuğrul gibi yazarlar katılmıştır. Bu yazarlar dönemin en fazla okunanları olmakla birlikte hidayet romanlarını fantezi ya da bilimkurgu tarzında kurgulayan ve doğal olarak daha az okunanları da olmuştur. Hidayet romanlarının edebi açıdan son derece yetersiz olmasının hedef kitle nezdinde önemi yoktur. Zira hidayet romanı yazarının ve okurunun böyle bir kaygısı bulunmamaktadır. Bütün amaç safları daha da sıklaştırarak modernite karşısında çaresiz olan kitlenin dağılmamasını sağlayacak retoriği oluşturarak ‘cihat’ etmektir. Süreci siyasi ve toplumsal dinamikler ekseninde değerlendiren Akçay, hidayet romanlarındaki mantığın en son ‘sır’ temalı dizilerle kendini gösterdiğini belirtiyor. Müslümanların bu tür dizilere itibar etme nedenini “kaybedilen naifliğin arayışı” olarak tanımlayan yazar, Minyeli Abdullah’tan bu yana hidayet romancılığının popüler kültürün de etkisinde kalarak hem imge hem de dil açısından dönüşümler yaşadığını vurguluyor.

Akçay’a göre hidayet romancılığı siyasal olarak elde edilemeyen ya da bazı nedenlerle yapılamayan cihadın farklı şekilde yapılmasıdır. Yazar İslam’ın kendisine verdiği tebliğ emrini hidayet romanı üzerinden göstermektedir. Dolayısıyla hidayet romanları İslamcıların ütopik-totaliter düşüncelerinin bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır ve bir dönem Müslümanlar üzerinde fikir kitaplarından da etkili hâle gelebilmiştir. Diğer taraftan hidayet romanları kuşaklar arası çatışmalar açısından terapi görevi üstlenerek dönem Müslümanı için bir kimlik sorunsalına dönüşmüştür. Modernleşmeni karşısında şaşkınlığa düşerek kimlik bunalımı yaşayan Müslümanlar için hidayet kavramı moderniteye gard alıştır. Bu süreçte erkeğe düşen görevlerden biri de kadın için dindar bir alan oluşturarak onu içine hapsetmektir. Müslüman erkek bu görevi yerine getirirken ilk aklına gelen tarihsel yapı içindeki rollerdir ve bu rolleri tarihselliği içinde dondurarak dönemine transfer etmiştir. Aynı kaynaklardan aynı saikle beslenen kadının asli görevi ise erkeğin sözünden çıkmamaktır.

Hidayet romanlarının ortaya çıkış sürecinde İslamcıların tepkisel duruşlarının yanı sıra bazı boşluklar da etkili olmuştur. Cumhuriyet’in ilanı sonrası ortaya konulan edebi eserlerde yer verilen Müslüman imajı buradaki tepkinin ana nedenlerindendir. Özellikle köy romancılığında sık sık kullanılan imam karakteri üzerinden kurgulanan dindar Müslümanın dinle alakası bulunmamaktadır. Buradaki anlatıma tepki gösteren dindar yazarlar savunma refleksiyle karşı koyarken karşı tarafın yaptığını yapmaktan geri durmamıştır. Hidayet romanlarındaki din ile mesafeli karakterler Batılı modern birey kadar Cumhuriyet’in aydın profilli vatandaşıdır. O dönem devletin idari ve siyasi kadrolarında çok fazla yer alamayan Müslümanlar oluşan otorite boşluğunu doldurmak için hidayet romanlarını kullanmıştır. Kurgular üzerinden ‘dava’yı destekleyerek ve ideal Müslüman karakterini rol model şeklinde bayraklaştırarak geleceğe dair ümidi canlı tutmaya çalışmışlardır. Rasim Özdenören, Ekmel Ali Okur, Raif Cilasun ve Talat Uzunyayla gibi bazı yazarlar ana akımdan ayrışan bir dil benimsemiş olsa da temel düşünce İslami duyarlılıktır. Tüm bunların yanında çok az da olsa itiraf bağlamında İslami camiaya karşı içten tepkisel çıkışlar olmuş fakat etkisi çok sınırlı kalmıştır.

Modernitenin sebep olduğu siyasi ve toplumsal çalkantılarının yanında tarihi romanlar da hidayet romanı bağlamında ele alınmaktadır. Yazar bu duruma dair günümüzde çatışmasını çok daha fazla gördüğümüz önemli bir tespit yapıyor. Kurtuluş Savaşı’nın konu edildiği hidayet romanlarındaki karakterler dindarlığıyla öne çıkmaktadır. Hidayet romancılığı, dini bir form verdiği Kurtuluş Savaşı üzerinden Kemalist yazarların eserleriyle hesaplaşma içindedir ve “çalınan tarihini” geri almaya çalışmaktadır. Kemalist anlayış açısından kazanılan savaş sekülarizm ile açıklanırken hidayet romancılığı için savaşı kazandıran dindir.

Akçay hidayet romanlarının kapaklarına dikkat çekerek anlamsal karşılığını üzerinde duruyor. Neredeyse tüm romanların kapağını güzel bir kız bulunmaktadır. Çoğunluğu sarışın ve renkli gözlü olan bu kızlar ağır makyajlı resmedilmektedir. Yazar, kapak içinde takvadan bahsederken kapakta yer verilen genç ve güzel kızın ne anlama gelebileceğini sorguluyor ve çıkarımlarını “satış kaygısı, bilinçaltındaki huri imajının dışavurumu, Müslümanların burjuva özlemi veya yazarın cinsel arzusunun simgesel olarak ortaya çıkışı olabilir” şeklinde sıralıyor. Yazara göre romanlarda seçilen mekânların süslü ve albenili oluşu da bilinçaltındaki cennet imajına bir gönderme olarak açıklanabilir. Akçay’ın dikkat çektiği bir diğer nokta ise takva ve mahremiyetin önemsendiği izlenimi verilen romanların paradoksal içeriğidir. Kadın karakterlerin hayatları en ince detaylarına kadar ortaya konularak mahremiyet hiçe sayılırken takva ehli gösterilen erkek karakterler kendilerine namahrem olan kadınlarla (mahremmiş gibi) içli dışlı olabilmekte ve bu rahatça anlatılmaktadır. Bu bağlamda hidayet romanı yazarının durumu çok daha ilginçtir. Zira gerçekle alakası olmayan buradaki kurgu yazarın fantezisi olmaktan başka bir şey değildir.

Eser yakın bir dönemin İslami kesimini sadece siyasi ve sosyo-kültürel açıdan değil entelektüel açıdan da değerlendirerek önemli veriler ortaya koyuyor ve Müslümanların geride bıraktığımız yarım yüz yılda geçtiği düşünsel aşamayı gözler önüne seriyor. Bu yanıyla kitabın Müslümanların sadece bugünkü din ve toplum algısını anlamak adına olduğu kadar tarihsel açıdan da kültürel bilinçaltını görmek bağlamında oldukça önemli bir çalışma olduğunu söyleyebiliriz. Kitap bittiğinde değerlendirilmesi gereken en önemli detay günümüz Müslümanlarının İslami anlayışı ve yaşayışıyla hidayet romanlarında ele alınan Müslüman karakterinin karşılaştırılması olacaktır.

Not: Kitapta başörtüsü bağlamında yer alan bölümler kasten esgeçilmiştir.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

İslam ne kadar sosyalist? Sosyalizm ne kadar İslami?

"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın."
- 3/ÂLİ İMRÂN-103 

"O gün o altın ve gümüşlerin üstü cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacak: 'İşte bu kendi canınız için saklayıp biriktirdiğiniz şeydir. Haydi şimdi tadın bakalım şu biriktirdiğiniz şeyin tadını!' denilecek."
- 9/TEVBE-35

"O gün onlar kabirlerinden meydana fırlarlar. Kendilerinin hiçbir şeyi Allah'a karşı gizli kalmaz. Bugün mülk kimindir? Tek ve kahhar olan Allah'ındır."
- 40/MU'MİN-16

Soru çok açık ancak cevabına dair yetkin bir kitap okumadık, okuyamıyoruz. Necip Fazıl'ın temas ettiği noktadan bakarsak Sosyalizm'den tiksiniriz, Nurettin Topçu'nun temas ettiği noktaları takip edersek İslam'la sosyalizm arasında ciddi yakınlıklar görebiliriz. İsmet Özel'in ihtida ettikten sonraki yorumunu ("Neden sosyalist olduysam o yüzden Müslüman oldum") okursak ilgimiz artabilir bu meseleye. Ama yine de dişe dokunur bir eser yok elimizde. Ayetlerle, hadislerle misaller verecek, çakışan ve ayrışan noktaları belirginleştirecek, ciddi düşünce etkisi yapacak bir kitap yok.

2017'nin sonlarına doğru Ayrıntı Yayınevi'nin Cağaloğlu'ndaki dükkanında yeni çıkanlara bakınırken görmüştüm S. Müşir Hüseyin Kidvai'nin İslam ve Sosyalizm'ini. Her aldığım 'yeni çıkan'da olduğu gibi biraz bekletmiştim kütüphanemde. Sonra da bir cumartesi günü sindire sindire okuyup bitirmiştim bu 128 sayfalık kitabı. Çok akıcı, bol misalli ama olsa olsa bir 'başlangıç' kitabı. Çünkü Kidvai bir ayet ya da hadis aktarıp akabinde kendi yorumunu pek katmamış. Ancak belirli konularda ayet ve hadis seçerken çok yerinde davranmış.

Kidvai kitabın girişinde, maksadını şöyle açıklıyor: "Biz Müslümanlar için sosyalizm, bireylerin endüstriyel ya da iktisadi, idari ya da siyasi, toplumsal ya da dini olsun, hayatın tüm veçhelerinde evrensel esenliği ve genel refahı temin edecek bir bakış açısından örgütlü, sürekli ve ahenkli işbirliği anlamına gelir. Bu işbirliği ne kadar kapsayıcı, kardeşçe ve eşit olarak dengelenmişse, sosyalizmin muhteviyatı da o kadar iyi olacaktır."

Görüldüğü gibi bu cümlelerden sonra Kidvai'nin kitabı boyunca sosyalizmle İslâm dinin esaslarını birbirine yakınlaştırma çabasında hem dini yüceltme hem de sosyalizmin İslâm'dan uzak bir şey değil aksine tam içinde olan bir 'çaba' olduğunu gösterme var. İslâm'da sosyalizm, dini rütellerdeki sosyalizm, İslâmî hayırseverlik, İslâmi kardeşlik, İslâm ve sosyalizmin esasları gibi konulardan ibaret olan ilk bölüm, kitabın niyetini de bu doğrultuda açık ediyor. Kidvai Hz. Muhammed'den önceki Arap toplumunun halini kısaca anlattıktan sonra Hz. Muhammed'in sosyalizmi, hayatı ve misyonu, dini sosyalizmi, ev hayatındaki sosyalizmi, demokratik yönetimi, sosyalizan emirleri ve uyarıları gibi konuları çeşitli ayetler ve hadisler eşliğinde irdeliyor. Müminler için bu ayetler ve hadisler birçok şey ifade edebilir. Ancak Kidvai'nin temel prensibi bu ayetleri ve hadisleri sosyalizm içinde değerlendirmek ve öyle değerlendirilmesini sağlamak.

Mesela Muhammed'in Sosyalist Müritleri başlıklı dördüncü bölümde evvela Hz. Ebu Bekir Sıddık'tan misaller veriliyor. "Ebu Bekir Sıddık, İslam birliğinin lideri olarak seçildiğinde, şu manaya gelen sözlerle toplum önüne çıkmıştı" hatırlatması yapıyor Kidvai: "Başınıza geçmiş olmam, içinizden benden iyisi yoktur demek değildir. Benim nezdimde zayıf da kuvvetli de birdir; benim derdim her ikisine de adaletli davranmaktır. Ben aklıma ve arzuma göre hareket etmeye yetkili değilim. Şu halde ben, eğer iyilik edersem bana yardım ediniz. Ve eğer doğru yoldan çıkarsam beni doğru yola çağırınız."

Ebu Bekir'i 'sosyalist bir lider' olarak tanımlayan Kidvai'nin Hz. Ömer bahsinde de misalleri aynı doğrultuda. Burada Profesör Ockley'den 'bu sosyalist lider' için şunları naklediyor: "Beytülmalda para biriksin diye hiçbir vakit tasarrufa gitmedi, onun yerine her cuma gecesi parayı, çeşitli ihtiyaçları doğrultusunda, Ebu Bekir'in yöntemine yeğlenecek bir yöntemle halka bölüştürdü; zira Ebu Bekir paylaşım oranlarını paydaşların hak edip etmemelerine göre belirliyordu; ancak Ömer yalnızca ihtiyaca bakmıştır, zira ona göre 'Allah'ın bizlere bu dünyada verdiği nimetler ihtiyaçlarımızın giderilmesi içindir, erdemi ödüllendirmek için değil. Çünkü erdemin esas karşılığı ahirettedir.'"

İslami sosyalizm örnekleri bölümünde 'demokratin ruhun izleri'ni takip eden Kidvai, orduyu 'Müslüman Halk Ordusu' olarak tanımlıyor ve "Müslümanların çoğunluğunun zırhı bile yokken, coşkuları her şeyi onların önüne sermiştir. Ömer'in halk ordusuyla gerçekleştirdiği fetihlerin zindelikleri, kapsamları ve hızları itibariyle tarihte eşi benzeri yoktur." diyor. Osmanlılardan Memlüklere dek çoğu zaman zenginliğiyle, sayısıyla övünen ve övülen Hristiyan ordularına karşı malı ve mülkü az olan Müslüman ordularının kazanmasını sosyalizmdeki bir olma, birlik olmakla eş tutar. Ona göre bir olduktan ve parçalanmadıktan sonra daima toplum kazanır, toprak kazanır.

Kidvai, din ve sosyalizm üzerine düşüncelerini açıklarken Ernest Renan'dan Giuseppe Mazzini'ye, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'den 'bu sayfaların yazarının büyük saygı duyduğu' dediği S.H. Butler'a kadar birçok isimden kısa alıntılar veriyor. Din ve sosyalizmin birlikteliği konusunda kendi genel yorumu ise şöyle: "Sosyalizm ancak her birey, hayvanlar ya da kuşların yaptığı gibi kendisi için değil ama cemaat ya da toplum için yaşadığında kusursuz hale gelebilir. Bu doğal olarak bireyler nezdinde büyük miktarda özveriyi gerektirir ve özveri için birtakım yüksek teşvik yok ise, hiçbir insanın ve tabi hiçbir hayvanın, kendi çıkarlarından başkalarının yararına vazgeçmesi ya da başkalarına herhangi bir mukabele ya da tazminat beklemeksizin yardım etmesi beklenemez."

Ayrıntıları görmeye ve göstermeye çabalayan, İslam ve sosyalizm bağlamında önemli birliktelikler sunan bir düşünür Kidvai. Hindistan'ın önde gelen Pan-İslamcı fikir adamlarından biri. Osmanlılarla ve II. Abdülhamid'le irtibatları olmuş. 1897-1904 arasında İngiltere'de hukuk eğitimi almış. 1903 yılında Londra'da kurulan İttihad-ı İslam cemiyetinin kurucuları arasında yer alıyor. 1924 yılında Londra'da vefat etmiş. Kitabının başına Londra İttihad-ı İslam Cemiyeti'nin ve İslam İttihadı Hareketinin Hedefleri'ni koymuş. İlk madde dikkat çekici: İslam dünyasının dinsel, toplumsal, ahlaki ve entelektüel ilerleyişini teşvik etmek. Günümüzdeki en yoğun ihtiyaçlardan biri. Açıklama ve Gidişat yazısını 1912'de Srinagar'da kaleme almış. Bu metinde İngilizlerle İran'a ve Türkiye'ye dair çarpıcı ifadeler var. Bu kısa kitap, İslam ve Sosyalizm konusunda başlangıç noktasında konuşuyor ama etkisi sürüyor.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

17 Şubat 2018 Cumartesi

İstanbullu bir şairden öyküler

Tek bir zorum var, ayıp değil ya, bu odada uzun boylu kalamıyorum. Yatıp uyuyamıyorum, yüreğim kazınıyor, hesap kitaptaki toplam yanlış çıkıyor çoğu; bu sabah erken treniyle Maden’e giden iki bacanak vardı, 100 lira bozdurdular, paranın üstünü noksan verdim. Pantolonum ütü tutmuyor, mektuplarım kayboluyor postada.” (sf. 112)

Serde gençliğin olduğu dönemler sadece şiir kitapları edinirdim. O zamanlar roman ve tarih kitapları zoraki tercihim olurdu. Artık kitap tercihlerim yoğunluklu olarak düşünce, eleştiri, araştırma ve araya serpiştirdiğim roman ve denemeler üzerine oluyor. Bu anlamda en az okuduğum tür öykü kitaplarıdır diyebilirim. Bir sebebi olduğundan değil. Okunacak o kadar çok kitap varken sıra gelmiyor zannımca.

Kısa bir süre önce sevgili Yağız Gönüler kendi eserlerinin de bulunduğu bir kitap buketini şahsıma hediye olarak gönderdi. Bu vesileyle kendisine teşekkür etmiş olayım. Sayesinde uzun süredir okumadığım bir öykü kitabını okumak nasip oldu. Şiire meraklı olduğum dönemlerde ismini gördüğüm ama öyle uzun uzadıya okudum diyemeyeceğim Metin Eloğlu’nun (1927-1985) öykülerinden oluşan yüz kırk yedi sayfalık hüzünlü bir kitap. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan İstanbullu adlı eseri uzun uğraşları sonucunda Turgay Anar hazırlamış. Metin Eloğlu’nun hayatı ve edebi kişiliği hakkında bilgilerin yer verildiği önsöz kısmında kitabı hazırlama sürecini anlatan Turgay Anar öyküleri toparlarken epey zorlanmış. Eser, farklı dergi ve gazetelerde 1944 ve 1985 yılları arasında yayınlamış yirmi beş öykü kronolojik olarak sıralanarak oluşturulmuş. Bir kısmı müstear isimle yazılmış öykülerin dili, bakış açısı ve tekrarları dikkate alındığında aynı elden çıktığı hemen belli oluyor.

Kitabın isminin İstanbullu olmasının nedenini, Metin Eloğlu’nun hem bir İstanbul “tiryakisi” olması hem de öykülerinde bu şehre ve manzaralarına fazlaca yer vermesi olarak belirten Anar, “eğer Metin Eloğlu’na sorabilme imkânı olsaydı bu ismi tasvip etmezdi” diyor. Turgay Anar’ın, “onun şiirlerinde görülen zengin ve temiz Türkçesi çok bilinmeyen öykücülüğüne de yansımıştır” vurgusunu unutmamakta fayda var. Zira Eloğlu’nun dil konusundaki yetkinliği eseri okudukça çok daha net görülüyor. Gerek artık kullanılmayan kelimeler gerekse yazarın melezleştirerek oluşturduğu kelimelerle kurduğu cümleleri okumak oldukça keyifli. Yalnız burada bir detayı söylemek gerekiyor. Artık kullanılmayan diye tanımladığım kelimeler ağdalı diyebileceğimiz Eski Türkçe ya da Osmanlıca kelimelerinden oluşmuyor. Bu dil sokak ağzı ya da argo olarak tanımlanabilir fakat farklı bölgelerde kullanılan yerel ağızlarda kullanılan kelimeler demek daha doğru olacaktır diye düşünüyorum. Çocukken köyde sıkça kulağıma çalınan ama bugün İstanbul Türkçesiyle törpülenmemiş ve ancak belirli bir yaşın üzerindeki insanlardan duyabildiğim kelimelere tekrar tanık olmaktan bahsediyorum. Örneğin bugün ‘bıldır’, ‘tuluk’, ‘palamar’, ‘sepken’, ‘zembil’ gibi kelimeleri kaç kişiden duyabilirsiniz? Kitaptan bağımsız olarak, biraz abartılı dursa da, bir statü aracına dönüştürülen İstanbul Türkçesinin çoğulcu dili tektipleştirerek fakirleştirdiği düşüncesi üzerinde kafa yormak gerekiyor sanırım. Metin Eloğlu’nun ‘kurduğu’ arı Türkçe yanında büyük bir ustalıkla melezleştirerek oluşturduğu kelimeler anlamı genişleterek metne büyük bir zenginlik katıyor. Edebiyat dünyası içinde olduğu dönemi göz önüne alırsak kullandığı dilin saflığı insanı gerçekten şaşırtıyor. Bu yanıyla dönemin İstanbul’unun sokaklarında kullanılan dil ve sosyal yapıya da kısmen tanık olunabilir.

Kitaptaki öyküler karamsar bir özelliğe sahip. Her bir öyküde baştan sona aynı şiddette devam eden olumsuz olaylar, Anar’ın deyişiyle “karışık teknik, sen-öyküsel anlatım ve gerçek üstü yönelimlerle” aktarılıyor. Metin Eloğlu herhangi bir şeyi idealize etmeye, kanıtlamaya ya da dikte etmeye çalışmıyor. Turgay Anar onun bu tavrını şöyle tanımlıyor: “Onun şiirlerinden yola çakarak, öykülerine projeksiyon tutmak mümkündür. Çünkü Metin Eloğlu’nun işi gücü, öykülerle insanlara ahlak dersi vermek, doğru bir yol göstermek türünden iddia, kaygı ve amaç taşımaz.”. Eloğlu’nun öykülerinde yer verdiği kahramanlar rahatsız edici bir koyvermişlik içinde yaşıyor. En hallicesi bile acı ve ıstırap çekerken görülüyor. İnsanı rahatsız eden durum sadece yaşanılan çaresizlik değil. Öykülere konu olan insanlar ölçüsüz bir şekilde hayatın daha kötü olması için çaba sarf ediyor gibi görüntü veriyor. Öykülerde kadının bir zevk nesnesine dönüştürüldüğünü ve neredeyse tüm erkeklerin en hafif tabirle âlemci olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan yazar hayatın gerçeklerini acımasızca ve tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor denilebilir lakin bu gerekçe öykülerin rahatsız edici yanını ortadan kaldırmıyor. Net bir sonuca bağlanmayan her bir öykü benzer yaşanmışlıkların içerisinde küçük bir kesiti gözler önüne sererek bir başka öyküye yol alıyor. Geride bırakılan öyküdeki yaşantının aynen devam ettiği izlenimi insanın olabildiğince değersizleştiğini hissettiriyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

16 Şubat 2018 Cuma

Spor tarihine farklı bakan ve derinleştiren kitap

Radyoyla olan ilişkimizin son 20 yılda azalan bir eğri göstermesinin başlıca sebebi sosyal medyanın kuvvetlenmesi olsa gerek. Biraz da sadece dinlemekle yetinmeyip izlemek istememiz de olabilir. Oysa bir dönem radyo programlarıyla yaşardık. Spor programlarının da müzik programlarının da en kalitelileri; belki mekanın rahatlığından ve özgürlüğündan olsa gerek radyolarda yer alırdı. Toplu taşımadan başka bir araç kullanmayan birisi olarak Youtube ve Spotify gibi uygulamaların radyonun yerini çoktan aldığını görebiliyorum. Radyo belki de gülünç geliyor artık insanlara. Oysa hikâyesi varsa programın, çok güzel bir anı olarak kalabiliyor hafızada.

Ateş Arabaları; çekirdek dinleyici kitlesi olan, kalıcı izler bırakmış, sporumuzun ihtiyacı olan düşünme ve eleştirme noktasında ufuk açıcı bir radyo programıydı. NTV radyosunda yayın yapardı. 2014 Sedat Simavi Ödülleri'nde En İyi Radyo Programı dalında birincilik kazanmıştı.

Bir Galatasaraylı olarak Avrupa zaferlerinde aklımda kalan seslerin çoğunun Ercan Taner'e ait olması sebebiyle kendisine özel bir samimiyetim var. Çocukluğun izlerini takip edince Ercan Taner'le sık sık yollarımız kesişiyor. Mert Aydın'ı ise işini gerçekten iş olarak benimsemiş ve böylece bilgisini sürekli derinleştirmiş bir insan olarak tarif edebilirim. Yazıları ve televizyon programları vesilesiyle uzun bir dönem takip etmiş, sonra da ülkemizdeki futbol ortamının seviyesizleşmesi sebebiyle tüm yazarlardan uzaklaştığım gibi kendisinden de uzaklaşmıştım. Ateş Arabaları daha sonra kitap hâline getirildi ve NTV Yayınları tarafından yayınlandı. Sonra da baskılar tükendi, bulunmaz oldu. Zaten NTV Yayınları da kapandı. Şubat 2018'de Profil Kitap'ın yeniden bastığını görünce iştahlandım, bir solukta okudum. Ercan Taner'in önsözde dediği gibi geçmişi yeniden yaşatan ve günümüze farklı bakış getiren bir kitap Ateş Arabaları. 

Kitap her ne kadar futbol alakalı olsa da içinde edebiyat, sinema; yani kitaplar ve filmler de geniş bir yer buluyor. Futbolla ilgili konuşmalarda, belirli bir takımın şehir tarihi de inceleniyor, tribün vaziyeti de. Bazı konu başlıklarından örnek verelim: "Asla Yalnız Yürümeyeceksin: Liverpool ve The Beatles", "Umberto Eco, Spor Kitapları, Wembley", "Nadia Comenaci, Sepp Maier, 70'ler ve Terör", "Kuzeyde Bir Spor Ülkesi: İsveç", "80'li Yıllar", "İki Futbol Devi: Barcelona ve Milan", "İki Gol Makinesi: Gerd Müller ve Lionel Messi", "60'lı Yıllar: George Best, The Beatles, JFK", "Dünya Kupası Tarihinden Sayfalar", "Kitaplar, Filmler, Geçmiş Zamanların Parlak Takımları", "Didier Drogba, Ben Johnson, Albert Camus, Baba Hakkı", "Irkçılık, Avrupa Futbolu, Sahada Gelen Ölümler", "Erdoğan Arıca, Naim Süleymanoğlu", "Laureus Ödülleri, Superbowl"...

Sadece Liverpool'un stadı Anfield Road'da değil, birçok statta çalınan, çok hoş bir şarkıdır You Will Never Walk Alone. Hikayesi ise şöyle:

Mert Aydın: "Şarkı aslında Liverpool için yazılmış bir şarkı değil. 1945 yılında Rodgers ve Hammerstein'ın, o efsane müzikaller döneminin iki büyük isminin Carousel isimli müzikallerinde yer alan bir şarkı. Orada eşini kaybeden bir kadına kuzeninin tesellisi. "Sana destek olacağız" anlamında söylediği bir şarkı."
Ercan Taner: "O şarkı oradan Anfiel Road'a gidiyor."
Mert  Aydın: "Nasıl gidiyor? Yıl 1963... Aslında önce 60'ların başında ilginç bir şekilde Manchester United tribünlerinde bu şarkı ilk kez söylenmeye başlıyor. Ama 1963'te Liverpool'lu bir grup Gerry & The Pacemakers bu şarkısı albümlerinde okuyorlar ve daha sonra ilginç bir şey oluyor. Stadın DJ'i, Anfield'da maçlardan önce tribünlere şarkılar çalan DJ, BBC'de o sırada ilk 10'da olan, haftanın en iyi 10 şarkısını sırayla çalıyor ve birinci sıraya geldiğinde You Will Never Walk Alone'u tüm tribünler birlikte söylüyor. Şarkı ilk 10'dan indikten sonra bile tribünler söylemeye devam ediyor. En sonunda Bill Shankly'nin de -o zamanki Liverpool menajeri- onayıyla şarkı bir anlamda neredeyse resmi Liverpool şarkısı halini alıyor."

Radyodaki sohbetin futboldan ansızın edebiyata geçmesi, hem futbol hem de edebiyat sever bir dinleyici için oldukça şaşırtıcı. Mesela Dünya kupaları ve Avrupa kupaları tarihinden bahsederken bir anda Umberto Eco ve onun efsanevî Ortaçağ kitabının bahse konu edilmesi şahane. Ardından 'iyi futbol dilencisi', çok sevdiğim Eduardo Galeano ile onun nefis kitabı Gölgede ve Güneşte Futbol'a değinilmesi pek güzel: "Galeano bir izleyici ama eli kalem tutan bir futbol izleyicisi. Zaman zaman çok amatörce yorumlar da okuyorsunuz. Yani amatörce yorum derken, normal bizim "kahvehane" yorumu dediğimiz yorumlardan da okuyorsunuz. Çünkü zaten profesyonel futbol yorumcusu olma gibi bir hedefi ve iddiası yok. Ama o kadar keyifle yazıyor ki siz de keyifle okuyabiliyorsunuz o belki de çok basit görünen yorumları."

Portekiz ve Hollanda futbolu, özellikle "futbolcu fabrikası" olmalarıyla meşhur. Bu anlamda kitaptaki Benfica, Porto, Sporting Lizbon konulu sayfalar oldukça zenginleştirici. Yine İsveç hakkındaki uzun sohbet de böyle. "İnsanlar ekmek keserken parmağını kesse ambulans giden bir ülkeden bahsediyoruz" diyor Ercan Taner. Ama öyle hikayeler anlatılıyor ki biz Türkler bunları pek bilmiyoruz. Mesela İsveç'te futbol terörünün yüksek boyutlarda olduğunu hiç bilmiyoruz. Tekrar Portekiz'e dönecek olursak, Mert Aydın ilginç bir 'lanet hikâyesi'nden bahsediyor: "Benfica ile ilgili şöyle bir lanet var, ilginç bir şey. Benfica 1961 ve 1962 Şampiyon Kulüpler Kupası'nda üst üste iki yıl Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazanıyor. 61'de Barcelona'yı, 62'de Real Madrid'i yenerek. Hani o efsane Madrid'i.. Takımın başında Macar kökenli çok önemli bir futbol direktörü var: Bela Guttman. Benfica ikinci şampiyonluktan sonra Bela Guttman'la yollarını ayırıyor. Guttman da beddua ediyor, diyor ki umarım benden sonra hiç Avrupa şampiyonluğu kazanamazsınız... Benfica 1963'te Milan'la, 1965'te İnter'le, 1968'de Manchester United'la, 1988'de PSV Eidhoven ile ve 1990'da Milan'la Şampiyon Kulüpler Kupası finali oynadı ve hiç birini kazanamadı."

Futbolun endüstriyelleşmesinin sadece taraftarları değil, sporun içinden sesleri de rahatsız ettiğini bilmek gelecek adına umut verici. Mert Aydın bu konuda önemli yorumlar yapıyor. Bir dönem şampiyon takımın alkışlanması gerektiğine dair yapılan yorumların şu anda çok geçersiz olduğunu, henüz o ortamı hazırlayacak ögelerin azlığını ifade ediyor. Diğer taraftan eskiden olduğu gibi derbiden önceki gecelerde 400-500 kişinin bir araya gelip dövüşmesinden artık eser kalmadığını da söylüyor. 

Kitaplardan bahsedilirken Mert Aydın ilginç bir konuyu açıyor: O zamanlar henüz anılarını yazmayan Yılmaz Vural, tecrübeleri ve anıları... Kuzeyden güneye, doğudan batıya birçok şehir tanıdı, takım çalıştırdı; insanlar, coğrafyalar, davranışlar ve daha nice konu. Nitekim yazdı da Vural. İnadım İnat dedi. Sadece o değil diğer birçok futbol emekçisi yazsa, okusak diye yorumluyor Aydın. Çok da haklı. Ancak maalesef ki spor insanları arasında eli kalem tutan isimler pek yok bizde. Belki olanlar da kendilerini gizliyorlar. Eşe dosta kitap yazdıranlar da vardır elbette... Ercan Taner'in kitap konusunda önerdiği isimlerden biri de Simon Kuper. Özellikle de Ajax, Hollandalılar ve Savaş. 

İşlenen konulardan biri de ırkçılık. Bu önemli konu hakkında, pek düşünülmeyen noktalara temas etmiş Ercan Taner ve Mert Aydın. Taner'in yorumu şöyle: "Irkçılar şunu da belirledi: Futbol her şeyin aynası. Futbol sahalarında yapılacak her şey dünya tarafından görülecek. Yani ırkçı propagandanın içinde bu da yer alıyor. Almanya olsun, İtalya olsun, İspanya'sı olsun. Bu yüzden bu tür ülkelerde bu tarz eylemlerin yapılması için stadyumlar seçiliyor. Stad dışında da sizin yabancı olduğunuzu anladıkları anda, hele siyahî olduğunuzu gördükleri takdirde onların arasına düşerseniz yapacak bir şey kalmıyor; ya hakarete uğruyorsunuz ya da darpla karşı karşıya kalıyorsunuz."

Burada İtalya futbolundan bir gerçeği de hatırlatmak gerek. SS Lazio takımı meşhurdur, bilinir. 1900 yılında İtalyan ordusundan bir grup subay kuruyor Lazio'yu. Takımın en önemli destekçisi ise dönemin İtalya diktatörü Benito Mussolini. Her ne kadar takımın isminde SS harfleri Societa Sportiva olarak resmî kayıtlara geçse de aslında bu harfler Waffen SS 'hatırası'nı yaşatıyor. Waffen SS, SS'in tıpkı Gestapo ve Totenkopf Division gibi bir kolu. Heinrich Himmler tarafından kuruluyor. Giyimleriyle şık, elit ve daha çok 'ajan işi' icraatlarıyla ünlü. Elbette ırkçıydılar ve çok fazla faili meçhul cinayete adları karışmıştı. İtalya'da birçok takım Societa Sportiva kısaltması olan SS harflerini kullandı ama II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra Waffen SS akla geliyor diye kaldırdılar. Dolayısıyla Lazio, kulübün kuruluş politikasını ve kurucularını koruyor, tribünü incelendiğinde bu açık biçimde görülür. Hatta bazen ırkçı futbolcuları kadrolarına katıp onları takım kaptanı bile yapıyorlar; Paolo Di Canio gibi. Bu noktada The Sun'daki Richard Forrester imzalı yazı okunabilir.

Ercan Taner'in anlattığı, ırkçılığın tam karşısında bir adamın, Bob Marley'in bir hikâyesiyle bu konunun ağır havasını dağıtalım: "Bob Marley top oynarken ayağında, sol başparmağında bir yara çıkıyor. Ona doktora gitmesi gerektiğini söylüyorlar, çünkü geçmiyor yara. ''Geçer geçer'' diyor ve en sonunda doktora gidiyor. Doktor ''eşine ender rastlanan bir kansere yakalanmışsın'' diyor. Deriyle ilgili olarak parmağını kesmek gerekiyor. Bob Marley inancına göre mezara ayağının ya da hiçbir uzvunun kesilmeden girmesi taraftarıydı. Böylece tedaviyi kesinlikle reddediyor ünlü şarkıcı. Operasyon geçirmesi için bayağı uğraşıyorlar, kabul etmiyor. Daha sonra ABD'ye inerken uçakta fenalaşıp hayata veda ediyor. Bir maç... futbol uğruna ayağında çıkan bir yara belki onun için bir işaret olabilirdi. Ama kaderine razı olmuş ve hayatını kaybetmiş."

Ateş Arabaları kitabı, ismini Hugh Hudson imzalı 1981 yapımı filmden alıyor, Chariots of Fire. Filmin 4 oscar ödüllü olduğunu belirtelim. Biri Yahudi diğeri Hıristiyan iki İngiliz atletin, 1924 Paris Olimpiyatları'ndaki hikâyesini anlatır, çok güçlü bir filmdir. Kitapla birlikte tavsiye ederim.

Yağız Gönüler

14 Şubat 2018 Çarşamba

Bir baba, bir dost: Nâzım Hikmet'i daha iyi anlamak

“Babanın rolü yüz öğretmeninkine bedeldir."
- George Herbert

Edebiyat dünyası, çocukluğunda veya yetişkinliğinde babasıyla türlü problemler yaşayan yazarlarla doludur. Franz Kafka, Cemal Süreya, Dostoyevski bir çırpıda sayabileceğimiz isimlerdendir. Bu problemlerin başında farklı dünya görüşleri, siyasi ayrımlar, dinî farklılaşmalar gelebilir fakat bu anlaşmazlıklardan çok iyi eserler de çıkmıştır.

Nâzım Hikmet’in Memet Fuat’a cezaevinden yazdığı mektuplardan gördüğümüz ise daha farklı bir baba oğul ilişkisinin olduğudur. Sadece Nâzım Hikmet’in yazdıklarını okuyabilsek de, Memet Fuat’ın da babasına karşı bir sevgisinin olduğunu hissedebiliyoruz. Memet Fuat Nâzım Hikmet’in öz oğlu olmasa dahi karşılıklı ve sağlıklı bu baba oğul ilişkisi, örnek alınabilecek bir baba oğul iletişimi de sunuyor bizlere. Üstelik, Nâzım’ın, Memet Fuat’ın annesi Piraye’yi aldatmasına rağmen, Fuat’ın Nâzım’la iletişimini kesmemesi de aralarındaki bağın kuvvetli olduğunu gösteriyor. Tabii ki bu duruma herkes aynı tepkiyi vermez, ekstrem bir durumdur ancak kuvvetli bir bağ olduğunu da inkâr edemeyiz.

Sözcükler Yayınları’ndan ilk basımı 2016 yılında yapılan “Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar” kitabı, asıl ilk baskısını 1968’de Memet Fuat’ın sahibi olduğu de Yayınevi’nden yapmıştır. 150 sayfadan oluşan kitap, 1943-1950 yılları arasında Bursa cezaevinde bulunan Nâzım Hikmet tarafından oğluna yazılan, uzunlukları birbirinden farklı 53 mektuptan ve bu mektuplarda isimleri geçen bazı şiirlerin kitabın sonuna eklenmesinden oluşuyor.

Kitabın ilk yayımcısı Memet Fuat, kitabın başındaki “Birkaç Söz” adlı yazısında, mektuplarda kırıcı olmasın diye çıkarılan bir iki cümlenin, bir iki adın ötesinde herhangi bir değişiklik olmadığını söylüyor. Daha önce İthaki Yayınları’ndan neşredilen Nâzım Hikmet’in yazdığı “Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar” adlı eserde, hem hiç değişiklik olmamıştı hem de mektuplar nasıl yazıldıysa o şekilde basılmıştı. Bu sebeple birçok harf hatası dahi görüyorduk. Bu tür eserlerde yapılan değişiklikleri pek olumlu göremesem de, kitabın değeri olduğu yerinde duruyor. En önemli Türk şairlerinden biri olan Nâzım Hikmet’in, öz oğlu olmadığı halde nasıl bir sahiplenmeyle Memet Fuat’a mektuplar yazdığını bu kitap ve Memet Fuat olmasaydı öğrenemeyecektik.

Mektupları okurken ön planda hissedilen ilk şey sevgi ve bunun hemen yanında edebiyattır. Kendisi de bir edebiyatçı olan Memet Fuat’ı teşvik eden, yol gösteren, eserlerindeki hataları düzelten kişi büyük şair Nâzım Hikmet’tir. Memet Fuat’ın da şansı Nâzım’ın oğlu olmasıdır. Bursa cezaevinden Kemal Tahir ve Orhan Kemal gibi iki romancı yetiştiren Nâzım Hikmet, aynı zamanda oğlunu da yetiştirmiştir. Bu açıdan baktığımızda ‘verimli hapishane yılları’ gibi görünse de, eğer dışarıda olsaydı neler olabileceğini tahmin etmek zor değil. Zaten kendi de Memet Fuat’a sürekli, hapishaneden ancak bu kadar yardım edebildiğini ve dışarıda olsaydı çok daha iyi işler yapabileceklerini söylüyor.

Nâzım oğluna her zaman sevgi sözcükleriyle ve cümleleriyle yaklaşıyor. Memo dediği oğluna, büyük aşkı Piraye’ye duyduğu sevginin hemen yanında yer veriyor: “Dünyada en çok sevdiğim insanlardan biri anandır ve senin sevgin hemen bunun yanındadır ve ondan ayrılmaz.” “Sana oğlum derken içimin nasıl saadetle dolduğunu henüz kestiremeyecek kadar gençsin.

Kitap 93. sayfaya ve 34. mektuba kadar edebiyat ve hayat ekseninde dönüyor. Edebiyat açısından Nâzım’ın özel bir hayranlık beslediği Gorki, Şolohov, Balzac, Zola gibi isimler yer buluyor. Bu isimlerin mutlaka okunması gerektiğini oğluna söyleyen Nâzım Hikmet, bu yazarlarla ilgili tespitleri de ona yazıyor. İlk mektupla son mektup arasında yedi yıl var. Bu süreç, Memet Fuat’ın 17-24 yaş arasına denk geliyor. Yani yazı hayatına yeni yeni başladığı yıllar. Bu açıdan onun yazı hayatının temelini Nâzım Hikmet ve onun önerdiği yazarların belirlediğini söyleyebiliriz. Burada Nâzım’ın ilginç tespitlerinin de bulunduğunu ve birçok kişinin bu tespitlere katılmayacağını söyleyebiliriz. Özellikle dünya yazınında önemli yerde bulunan Andre Gide ve Proust hakkında dediklerine birçok kişi katılmayacaktır:

Romanı, hikâyeyi boş bir gevezelik, ukalalık doldurmak sanalar mütereddilerdir. Bilhassa bu son harpten önceki kısır Fransız romanının tesiri altında kalanlardır. Halbuki yine bu harpten önce hiç de kısır olmayan bir Fransız romanı vardı ki –onun en iyi mümessillerinden biri Andre Malraux’dur (Andre Maurois değil) ve dilimize çevrilmiş İnsanlığın Hali diye bir de kitabı vardır ve okumanı tavsiye ederim –işte bu verimli romancılığı değil de, Andre Gide’lerin, Prosut’ların filan hazım zamanları gevezeliğini okuyanlar ve onun tesiri altında kalanlar elbette ki sana o yanlış sözü söylerler.

İkili arasındaki mektuplardan hayat hakkında çıkarımlar da yapabiliyoruz. İstemediği bir tercümeyi parasız kaldığı için yapmak zorunda kalan Nâzım Hikmet, aslında hemen hemen 70 yıl öncesinden teknoloji çağındaki insanın durumunu da görüyor ve istemediği işlerde çalışanların varlığından bahsediyor. “Ne yaparsın, bugünkü dünyada insanların büyük bir çoğunluğu sevmediği işleri yaparak hayatlarını kazanmak zorundadırlar” diyerek oğlunun böyle bir durumda kalmamasını temenni ediyor. Mektupların hemen birçoğundan Nâzım Hikmet’in Memet Fuat’ı düzgün, onurlu ve iyi bir edebiyatçı olarak yetiştirme telâşında olduğunu görüyoruz. Bu, onu tenkit ederken de överken de mektuplara yansıyor. Muhtemelen bunu en iyi anlayan kişi Memet Fuat olmuştur.

Nâzım Hikmet’in, Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda siyasetin daha çok konuşulduğunu ve edebî konuların seviyesinin daha yüksek olduğunu okuyanlar görecektir. Oğluna yazdığı mektuplarda ise siyaset neredeyse hiç yok ve edebî konular daha açık ve seviyesi biraz daha düşük olarak tartışılmış. Bunun böyle olması da gayet doğal aslında. Fakat her iki durumda da Nâzım Hikmet’in edebiyata verdiği yoğun önemi fark edebiliyoruz. ‘Kurtuluş edebiyatta’ ilkesiyle hareket ediyor Nâzım ve bunun için sadece kendi yazdıklarına değil çevresinde bu işlerle uğraşan birçok kişiye yardım etme telâşına giriyor.

Kitabın 93. sayfasından sonra mektupların konuları biraz değişiyor. Piraye’yi dayısının kızı Münevver Berk’e âşık olarak aldatan Nâzım Hikmet, Münevver’in de kocasına dönmesiyle iyice yalnız kalıyor. Tabii bu süreçten sonra Piraye de Nâzım’a mektup yazmayı kesiyor ve Nâzım Hikmet’in oğluna yazdığı mektupların çoğunda Piraye’den haber alma telâşı başlıyor. Kendini, yaptığı şeyden dolayı “Bir an önce gebermeyi isteyecek kadar kendi kendimden iğreniyorum ve kendime karşı, fert insan olarak kendime karşı en ufak bir saygım kalmadı” ve “Ben dünyanın en iyi, en yiğit, en namuslu insanını, annemizi arkadan bıçaklamış, bunu yaparken de sırf kendi belden aşağısının zebunu olmuş, iradesiz domuzun biriyim” şeklinde tanımlıyor. Ara ara edebiyattan, Memet Fuat’ın edebî hayatından, hikâyelerinden konuşsalar da aslında tek isteği Piraye’yle barışmak olan Nâzım Hikmet’in çaresizliği mektuplarda net şekilde mevcut. Şaşırtıcı olan ise Memet Fuat’ın, annesini aldatan Nâzım Hikmet’le iletişimini devam ettirmesi. Birçok kişi için vicdan sorgulaması yaptıracak bu durumda keşke Memet Fuat’ın neler düşündüğünü öğrenebilseydik.

İlk mektuplarda daha çok bir baba oğul mektuplaşmasını görürken son mektuplara yaklaştıkça iki edebiyatçının mektuplarına şahit oluyoruz. Mektuplarda sıkça karşılaştığımız magazinsel durumlara bu mektuplarda çok rastlamıyoruz ve en azından 93. sayfaya kadar daha yoğun edebiyat ve hayat temalı yazılar okuyoruz. Bunları Nâzım Hikmet’in yazmış olması tabii ki değerini artırıyor bu mektupların. Şairin Piraye, K. Tahir ve oğluna yazdığı mektupları aslında bir bütün olarak okumak gerekiyor. Bunları okuduğumuzda bir eş olarak, bir baba olarak ve bir dost olarak şair Nâzım Hikmet’i daha iyi anlayabiliriz. Zaten bir insanı mektup ve hatıratlarından başka en iyi nasıl tanıyabiliriz ki?

Mehmet Âkif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

"Ben buradayım ey okuyucu, sen neredesin?"

Türkiye’de postmodern edebiyat denildiğinde başta gelen isimlerden biri Oğuz Atay’dır (1934-1977). 43 gibi erken bir yaşta hayata gözlerini yuman Atay’ın eserleri –başta Tutunamayanlar olmak üzere- edebiyat camiasında büyük etki bırakmış ve özellikle ölümünden sonra daha bir ün ve anlam kazanmıştır. Geçen süreçte bu anlam derinliğinin giderek artan bir genişleme arz ettiğini söylemek mümkün. Sanki bu günleri tahmin eden Oğuz Atay “ben buradayım ey okuyucu, sen neredesin” diye sorarak ilerideki okuyucularına işaret etmiş gibidir. Gelinen noktada yazar tarafından tekil olarak sorulan sorunun okur tarafında çoğul bir yankı bulduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla Atay’ın sorusuna giderek daha fazla bireyin cevap verdiğini görüyoruz. Artık Atay’a “buradayız ey yazar” diyebilen bir kitle oluşmuştur. Sağlığında Atay’ın kitapları pek ilgi görmemiş olması ancak geçen süreç içinde durum tam tersine dönmesi Atay’ın zamanı ve toplumu okumadaki başarısını gözler önüne seriyor. Oğuz Atay, eserlerinde, toplumun içinde hep var olan ancak daha önce cesurca irdelenememiş karakterleri, konuları ve toplumsal sancıları anlatır. Cümlelerine Batılılaşma ya da yabancılaşma sürecindeki bireylerin yaşamları, toplumdan kopuşları ve özellikle iç çelişkileri mükemmel bir şekilde sindirilmiştir. Buradaki sorunlu yapı sadece Batılılaşma ile sınırlı değildir. Geleneksel düşünce ve yaşam biçimi de yeterince nasibini almaktadır. Yapıtları eleştiri, mizah ve ironi barındırır.

Başta belirtildiği üzere, Türkiye’de postmodern edebiyat denilince akla gelen ilk isimlerdendir Oğuz Atay. Postmodernizmin en tipik özelliği belirsizlikler durumu ya da süreci olmasıdır. Jean-François Lyotard’ın (1924-1998) ilk defa felsefi zemine taşıyarak “dil oyunları üzerinden bilginin elde edilişinin ve mahiyetinin değişmesi sonucu ortaya çıkan durum” olarak tanımladığı postmodernizm olgusu dokunduğu her alanı benzer şekilde etkilemektedir. Postmodernist algının ürettiği yaşam biçiminin hayatın tüm alanlarında oluşturduğu gibi postmodern edebiyatta da mekân ve zaman netliği yoktur. Okur bir postmodern edebiyat örneğiyle karşılaştığında zamanın ya da mekânın neresinde olduğunu çok fazla bilmez veya bu durumla ilgilenmez ya da yazıda mekânın ve zamansal uzamın önemi yoktur. Olayın geçtiği yer ve tarih çoğunlukla okurun muhayyilesine bırakılır, geçişleri okurun yapmasına izin verilir. Bir anlamda postmodern yazın mekânsızdır ve zamanın tamamına içkindir diyebiliriz. Zira zaman şeridi içinde geçmiş, şimdi ve gelecek arasında ve mekânda ani geçişler olur ve bu durum olayın akışı içerisinde normalleştirilir. Modernizmin kesinlik arz eden ve rasyonalizm ile pozitivizmi hayatın merkezine taşıyan katı-ilkesel durumuna tepki olarak ortaya çıktığı söylenilen postmodernizmde her şey rölativizm üzerine kuruludur. Dolayısıyla aynı anda sayılamayacak kadar çok alternatif vardır ve hepsi aynı oranda doğrudur. Bu durum paradoksal bir işleyişi de beraberinde getirir. Lyotard’ın sözünü ettiği dil oyunları burada devreye girmektedir. Postmodernizmin “ne olsa gider” (everything goes) olarak tanımlanan mottosuna uygun olarak postmodern edebiyatta hikâyenin kesinliği bulunmaz ve her an her şey doğrudur. Hayatın merkezinden çıkarılan rasyonalizm ve pozitivizmin yerine görecelilik yerleştirilmiştir Aslında bu bir çözümden ziyade kaostur. Hiç de postmodern olmayan “ordo ab chao” (kaostan gelen düzen) tabirinin yeniden yorumlanmış hâli gibidir.

Oğuz Atay eserlerinde tarihi, kültürel değerleri ve toplumsal gerçekliğinden uzak düşerek yaşamaya çalışan -“tutunamayan”- insanların bunalımlı hayatlarını işler. Diğer taraftan bu değerlerin ve gerçekliğin kesinliği de muallaktadır. Bu durum tam da -o dönem net olarak adı konmamış olsa bile- postmodernist dönemin tanımlanmaya çalışıldığı sürece denk gelmiştir. Modernizmin ortaya çıkardığı kapitalist yaşam biçimi ve emperyalist siyasi sistem insanlık için daha çok felaketler getirmiş gibidir ve postmodenizm görünüşte buna itiraz etmektedir. Batı için çok daha anlaşılır olan ve itiraz edildiğinde desteklenebilen bu durum Batı haricindeki toplumlarda dayatılmış sorunların kabulünü doğurur. Batı toplumları dışındaki toplumlar iki yönlü kıskaç altındadır adeta. Bir yandan muallakta ve tartışmalı olan öz değerlerinden soyutlanmaktayken diğer yandan baştan sorunlu Batı algısının dayatılmasına maruz kalarak suni bir problem yumağının içine dâhil olmaktadır. İşte Atay’ın ele aldığı karakterler, bir yandan yabancısı olduğu yaşam biçiminin dayatılması sonucu ortaya çıkan bunalımdaki sancıyı çekerken diğer yandan da tartışmalı öz değerlerinden soyutlanarak amansız bir boşlukta savrulmaktadır. Bu insanlar yabancıları oldukları bu hayata tutunamamaktadırlar.

Yukarıdaki anlatımın tipik bir örneğini gördüğümüz Oyunlarla Yaşayanlar, Oğuz Atay’ın yazdığı tek tiyatro eseridir. İletişim Yayınları tarafından neşredilen eser yüz on sayfa olmasına karşın içeriği oldukça zengin. Emekliye ayrılmış bir tarih öğretmeni, ailesi ve birkaç dostu üzerinden Türkiye'nin vatandaş ve aydın profilinin resmedildiği eser baştan sona doğru ironi seviyesi artarak devam eden bir kurguya sahip. Atay bu eserinde, geçmişinden koparılmış ve değerlerinden yalıtılmış bir topluma dayatılan hayat tarzının yaşattığı sarsıntıları aktarmaya çalışıyor. Çocuğundan gencine, orta yaşlısından ihtiyarına, kadınından erkeğine ve mekteplisinden alaylısına kadar toplumun her kesiminden birey aynı yaşam şartları içerisinde farklı gibi gözüken ama temelde benzer bir bunalım yaşamaktadır. Bu bunalıma kuşak çatışması diyebileceğimiz gerginlikler de eklenince durum daha da karmaşık hâle geliyor. Sözü edilen bunalım ve gerginlik durumu eserin arka kapağındaki tanıtım yazısında “Tanzimat’tan itibaren” diyerek başlayan sürece işaret ediyor olsa da bu coğrafyadaki insanların sorunları bağlamında Tanzimat’tan öncesiyle de yüzleşilmesi bir başka zorunluluktur diyebiliriz.

Kurumsal olarak Tanzimat ile birlikte Batılılaşmaya ve modernleşmeye başlamış, toplumsal olarak da Cumhuriyet’ten sonra Batılılaşma ve modernleşmenin kurumsal dayatmalarına boyun eğerek kabul etmiştir bu topraklar. Cumhuriyet’in kuruluşu ile genele yayılarak hız ve şiddet kazanan bu süreç geçmiş ile olan bağları zayıflatılan toplumun yukarıdan aşağıya tanzim edildiği bir ortam ya da yapı meydana getirmiştir. Dünyadaki tüm örneklerinde olduğu gibi, sosyal yapının siyasi erk tarafından yukarıdan aşağıya doğru düzenlenmesi sorunlu toplumsal yapıların ortaya çıkmasına neden olduğu bir gerçektir. Tarih boyunca imparatorluklardan totaliter hatta demokratik yönetimlere kadar bu yöntemin uygulandığı tüm siyasi yapılar aynı sonucu vermiş, toplum iktidar tarafından dizayn edilerek iktidarın varlığını meşrulaştırma ve gücünü pekiştirme yöntemine tabii tutulmuştur. Bu uygulama modern dönemde çok daha etkin ve şiddetli yapılmışsa da postmodern olarak nitelendirilen dönemde geçişler daha soft, daha yumuşak olmuş fakat sonuç değişmemiş, toplum ve iktidar hiyerarşisi aynı kalmıştır. Modern dönemdeki sert söylem ve tutum postmodern dönemde yanılsamalı bir retoriğe dönüşmüştür. Aradaki en temel ayırım ya da dikkate değer tek fark budur aslında.

Oyunlarla Yaşayanlar adlı eserde de bunu görüyoruz. Toplum konformist retoriğe mahkûm edilerek geçmişi tahrif edilmekte ve geleceği ipotek altına alınmaktadır. Üzerine düşeni yap(a)mayan sıradan vatandaş bu durumun çok da farkında olmayabilir. Bu durumun farkında olması gerekenler toplumun aydınlarıdır ve aydınlar toplumu bilinçlendirmeye yönelik faaliyetlerde bulunmalıdır. Felsefe, sanat ve edebiyat bu anlamda toplumu bilinçlendirme amaçlı kullanılmadığından sorunlar saçaklanarak büyümektedir. Ortaya çıkan sorunların en önde gelen sorumluları bir toplumun düşünür, sanatçı ve edebiyatçıları, yani aydınlarıdır. Aydınların içinde olduğu bu çelişkili durum bazı düşünürler tarafından kavramsallaştırılarak ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu kavramsallaştırmaların belki de en yerinde olanı Julien Benda’nın (1867-1956) “Aydınların İhaneti” ve Antonio Gramsci’nin (1891-1937) “Organik Aydın” tanımlarıdır. Her iki tanımlamada da üzerlerine düşen görevi yerine ‘getirmeyen’ aydınların, iktidarın toplum üzerindeki denetim, kontrol ve yaptırım gücünün toplum tarafından kanıksanmasına, sermaye dâhil güç odaklarının eylemlerinin toplum nezdinde meşrulaştırılmasına katkı sağladığı belirtilmektedir. Oğuz Atay’ın eserinde aydınların bu durumunu net olarak görebilmekteyiz zira eserdeki başkarakter (emekli tarih öğretmeni) kendisine buradaki aydının misyonunu yüklemektedir. Esasında aydın üzerine oluşturulan bu dil de postmodernizme modernizmden miras kalmış paradoksal bir dil oyunudur ve süreç her halükarda bir kısırdöngü içindedir.

Eserde aile içi ilişkiler ele alınarak giderek artan yozlaşma ve yabancılaşmaya da örnek veriliyor. Bilindiği gibi yabancılaşma kişinin ya da toplumun kendi değerlerinden (fıtrattan) uzaklaşması anlamına gelmektedir. Yozlaşmaya yol açan bu durum suni değerler ve yanılsamalarla sağlanmaktadır. Ebeveyn ve çocuklar arasındaki ilişkiler geleneksel yapının dışına çıkmıştır. Gelenek ve modern arasında tutarlı bir ilişki kurulamamakta, her iki yapı mevcut sistemin çarkları arasında ezilmektedir. Eser, buradaki savrulmanın neden olduğu eski ve yeni arasındaki çatışmayla meydana gelen karmaşık durumu okuyucuya vermek üzere kurgulanmış. Gerçeklerle kurgular birbirine karıştığından insanların gerçek ve kurgu ayırımı yapması zorlaşmıştır. Bu bağlamda, yaşananlara gönderme yapılan eserin ismi oldukça manidar. Zira her birey kendi gerçekliğini sanal olarak kurgulayarak (bir oyunun içinde) yaşamaya çalışmakta ve kişiler arası ilişkiler pasifleşmektedir. Eserde seçilen karakterler, kelimeler ve kavramlar bilinçli olarak seçilmiştir şüphesiz. Örneğin emekli bir tarih öğretmeni üzerinden anlatılan tarihi konular gerçekte sunulan tarihe (bir anlamda tahrife) atıf yapmaktadır. Geleneği donmuş şekilde temsil eden yaşlı karakter şimdi ile geçmiş arasındaki kopukluğu işaret eder. Emekli öğretmeninin karısı hiçbir şeyden habersiz hayat meşgalesi içinde yaşamaya (geçinmeye) çalışan vatandaşı simgeler. Evin oğlu ‘zamane’ gençliğinin önemsemez ve aldırmaz tavrının bir yansımasıdır. Başkarakterin dostu olarak gösterilen iki erkek ve bir kadın tiyatro sanatçısıdır ve onlar da kendi gerçekliklerinde yaşamaktadırlar. Halkın farkında olmadığı gerçekleri yazdığı tiyatro metinleriyle anlatmak isteyen emekli öğretmen yazdığı metinleri tiyatro sanatçısı arkadaşlarıyla sahnelemeye çalışmaktadır. En trajik nokta ise ailesinin çektiği sıkıntılardan bağımsız olarak kendi gerçekliğinde yaşamakta ısrar eden emekli öğretmenin kurguladığı oyundan çıkmamak için direnmesidir. Kitabı genel olarak ele aldığımızda başkarakterin kurguladığı gerçeklik, o zamana kadarki edinimlerinden oluşturulduğundan başka bir kurgunun kendisidir aslında. Sık sık gerçeği bulduğunu ve insanlara bunu ulaştırması gerektiğini belirten emekli öğretmen de bu durumun farkında değildir. Eserde tiyatro üzerinden gerçek ve kurgu karmaşası oluşturarak anlamlı bir alegori yapmaktadır Oğuz Atay. Zira tiyatroda canlandırılanlar her ne kadar gerçeğe yakın olsa veya gerçeği işaret etse de gerçek değildir. Bir yerden sonra tümüyle retoriktir ve perde kapandığında oyuncular gerçek hayatlarına dönmek zorunda kalır. Fakat Oyunlarla Yaşayanlar’da öyle olmuyor.

Tiyatro içinde tiyatro diyebileceğimiz ve bir absürt komedi olarak nitelendirebileceğimiz Oyunlarla Yaşayanlar’da kasvetli bir hikâye kara mizahla oldukça zenginleştirilmiş. Bu anlatım okumayı eğlenceli hâle getirmekle birlikte değindiği konuların ve hayattaki karşılıklarının ne kadar saçma ya da anlamlı olduğunun görülmesini sağlıyor. Buradaki belirsizlik, anlamsızlık ve çelişkiler günümüz insanının özellikleriyle örtüşüyor diyebiliriz. Yaşadıklarının, bireyler ve toplumlar tarafından kanıksanmasını sağlayan bu özellik(ler) sistemin devamlılığının ve meşruiyetinin teminatı haline gelmiş durumda. Gerçeklikleri karikatürize ederek anlatan eser okura kurgulanmış bir oyun içinde yaşadığı hissini veriyor. Oğuz Atay, yaşanılan gerçekliğin birileri tarafından kurgulanan bir oyun olma ihtimalini ironik bir şekilde ortaya koyuyor. Öyle ki, bir türlü bitip gerçeğe dönülemeyen bir oyun bu.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

11 Şubat 2018 Pazar

İnsan cesetleri üzerinde süren bir yaşam:
Auschwitz ve Dachau

İkinci Dünya Savaşı ile ilgili o günlerden bu yana birçok film çekildi, kitap yazıldı. Şüphe yok ki bunların içinde insana en çok tesir edenler, hikâyelerini birebir içerden, yani toplama kamplarından alanlar oldu.

Benim okuduklarım içinde en etkilileri, herkesin en azından adını duyduğu, Kosinski’nin kült eseri “Boyalı Kuş” ve adı nispeten daha az duyulan Viktor Frankl’ın “İnsanın Anlam Arayışı”dır. Boyalı Kuş, direkt kamplardan ziyade savaşın genel havasını bize yansıtırken, İnsanın Anlam Arayışı bize, toplama kampının içinden savaşın götürdüklerini, vahşeti, tutukluların psikolojisini ve acımasızlığı anlatıyordu. “Taşlaşan Dünya”da bu iki durumu da görebilmek mümkündür diyebilirim. Bu açıdan hem kamp dışı hayatı hem de kamplardaki havayı içerden yansıtıyor eser. Aylak Adam Yayınları tarafından 2016 yılında yayımlanan (İlk baskı 1981’de Yazko Yayınları’ndan yapılmış) Taşlaşan Dünya, anlatı türünde bir eserdir. Teknik açıdan roman türünün özelliklerini çok göstermese de otobiyografik bir roman demek de yanlış olmaz.

Kitaba geçmeden önce yazar Tadeusz Borowski’nin hayatına kısaca değinmek faydalı olacaktır: 1922 yılında SSCB’ye bağlı Ukrayna’da doğan yazar, Nazi işgali altındaki Polonya’da ve Varşova Üniversitesi’nde eğitim alır. 1943’te yakalanarak önce Auschwitz’e, sonra da Dachau toplama kamplarına gönderilir. Kızılordu’nun bu bölgeleri kurtarmasıyla özgürlüğüne kavuşur fakat 29 yaşında kendi hayatına son verir. Taşlaşan Dünya adlı eseriyle soykırım edebiyatının dünya çapındaki ustalarından biri kabul edilir Borowski. Kitap bu minvalde, başkarakter Tadek’in bakış açısından ilerler. Savaş henüz bulundukları yere gelmeden önce inşaat malzemeleri satan bir firmada çalışan Tadek’in gözlemleri, bize savaş devam ederken oluşan sosyal hayat, toplumsal ilişkiler, geçim kaygısı vb. açısından bilgi sağlayacak yeterliliktedir.

Kitap, ana bölümler ve birbiriyle bağıntılı alt bölümler halinde ilerliyor; fakat bir roman bütünlüğü bulmak zor. O yüzden anlatı demek daha doğru olacaktır. Her bölüm Tadek’e değen bir kişiyle veya olayla bağ kurularak yazılmış. Bir bölümün kendisinden önceki bölümlerle sıkı bir ilişki içinde olduğunu söyleyemesek de cılız bağlarla birbirine tutturulması, bize kronolojik bir okuma yapma imkânı sağlıyor. İlk bölüm ve son iki bölüm dışında tamamen kamp hayatını anlatan kitap, Tadek’in gözünden savaşla, sefaletle, fakirlikle ve Nazi subayları ile ilgili bize birçok bilgi de veriyor. Tadek, güçsüz insanların gaz odalarına ve sonra da yakılmak üzere krematoryumlara götürülmelerinin ve güçlülerin kamplarda çalıştırılmasının tutuklular üzerindeki etkisini şöyle açıklıyor: “…Herkes farkında işin. Daha bir iyileşmiş, daha bir küçülmüş görünsünler diye yaralarını temizliyorlar gizli gizli, sargılarını çözüp, adalelerine masaj yapıyorlar, adalelerini suyla ıslatıyorlar. Hep akşam yoklamasında daha sağlıklı daha güçlü görünebilmek için. Can pazarı bu! Böyle savaşıyorlar canlarını kurtarmak için. Ötekilere gelince, onlar hepten boş vermiş. Yalnız kırbaç yedikleri zaman kımıldıyorlar şöyle. Kırbaçtan kurtulabileceklerini sanıyorlar kımıldadılar mı.

Dünya tarihinde en büyük vahşetler ve kıyımlar sıralaması yapsak, İkinci Dünya Savaşı üst sıralarda kendine yer bulacaktır. Sudan sebeplerle tutuklanan, hatta bazen sebep dahi gösterilmeden esir kamplarına alınıp orada ölümüne, aç ve susuz çalıştırılan esirlerin, güçsüz düştüklerinde krematoryumlarda yakıldığı bir vahşeti, sonrasında kaleme almak her insanın yapabileceği bir şey değildir. Kamplardan kurtulanlar açısından baktığımızda, değil bir şeyler yazmak, normal hayata geçildiğinde sağlam bir psikolojiyle hayatını devam ettirmek bile çok zordur. Tadeusz Borowski yazmış; fakat intiharını sadece yazmak için geciktirdiğini düşünüyorum. Normalde de şair, öykü yazarı ve gazeteci olan Borowski’nin bu kitabı son bir hamleyle dünyaya sunup veda etmesi, kampların insan psikolojisini erittiğine net bir örnektir. Hatta Tadek’in (yani yazarın) kampa ilk girdiğindeki umutvari davranışlarının sonradan umutsuzluğa dönüşmesi kampların, Nazi subaylarının ve ortamın acımasızlığını gösteriyor: “Pencereden buz gibi ve ıslak bir hava doluyordu içeriye. Gökyüzü o arada adamakıllı kararmış, hemen hemen kapkara olmuştu. Gökyüzü ile pencere arasındaki bir parçacık dünya, altın sarısı bir toz gibi ışıldıyordu. Cezaevinin bütün ampulleri yanıyordu hâlâ ve ampullerin ışığı arasından, çok uzaklardaki yitik yıldızlar şöyle böyle görünüyordu. ‘Şu güzelim dünya…’ dedim hafif bir sesle Mlavski’ye. ‘Ne var ki bizim için değil, biz o dünyadan değiliz artık.’

Trajedinin anlatıldığı kitaplarda umut her zaman vardır; çünkü insan umutsuz yaşayamaz. Gerek Boyalı Kuş'ta gerek İnsanın Anlam Arayışı'nda ve birçok kitapta olduğu gibi Taşlaşan Dünya'da da umut hissedilir. Fakat kitaptaki bazı karakterlerin saf umut göstermesine rağmen Tadek’in karamsar olması, gördükleri karşısında umudunu yitirmesi anlaşılmayacak bir şey de değildir. Çünkü acı çok büyüktür: “Yeni ve başka dünya gelsin diye oturuyoruz belki de burada. Bu yeni dünyanın günün birinde geleceğine, insan haklarının insanlara yeniden döneceğine umut beslemesek, kampta bir gün bile oturur muyduk sanıyorsun? İnsanların gaz odalarına yürümesini emreden, onları ayaklanma tasarılarından alıkoyan şey, umuttur. Onları ölümcül bir hale sokan, onları duygusuzlaştıran şey, umuttur. Analar çocuklarını tanımazlıktan geliyorsa, kadınlar kendilerini bir parçacık ekmeğe satıyorsa, erkekler adam öldürüyorsa, bunların nedeni, umuttur. Hayatın her yeni gününde onları savaşmaya iten şey, umuttur. Çünkü her yeni gün, bakarsın özgürlüğü beraberinde getirir.

İnsanların akıl almaz işkencelere maruz kaldığını gören Tadek, kampta birçok kez kendini iç sorgulamalara ve tarihi sorgulamaya verir. Günlük hayatın akışında yaptığı işlerle ilgili kıyaslamalar yapar ve çıkmazlara girer, psikolojisinin günden güne bozulmasına engel olamaz: “Toprağın altında, toprağın üzerinde çalışıyoruz, dam altında, açık havada, yağmur altında çalışıyoruz, kazam ve kürekle, taşocağında, kayan şerit önünde, çalışıyoruz. Çimento torbalarını taşıyor, tuğlaları istif ediyor, ray döşüyor, toprak kuruyor, toprak bastırıyoruz… Yeni, tiksinti veren bir uygarlığın temel taşlarını döşüyoruz. Antik Çağ’ın ne mene bir şey olduğunu ancak şimdi keşfedebildim. O Mısır piramitleri, o antik tapınaklar, o Yunan anıtları… Hepsi de iğrenç cinayetler! Eski Roma’nın yolları ne kadar kan içti kim bilir, sınır duvarlarından, kent yapılarından ne kadar kan damladı? Kölelerin alnına mülkiyet mührünün basıldığı, kaçmaya girişen kölelerin çarmıha gerilerek cezalandırıldığı antik çağ! Özgür olanların kölelere karşı suikast düzenlediği Antik Çağ!

Borowski’nin anlatısı -konu zaten yeterince trajik olduğu için- bize o zamanları hissettiriyor. Yazar, şairliğinin de vermiş olduğu yetiyle istediklerini sade bir dille aktarmakta zorlanmamış; fakat dilinin sadeliğine rağmen özellikle kitabın ilk bölümündeki betimlemelerinin yoğunluğu, bana bir Fransız klasiği okuyormuş hissi verdi. İnsan tasvirlerinden ziyade çevre tasvirlerinin yoğunluğu dikkat çekiyor. Eğer yazar, ilk bölümdeki betimleme yoğunluğunu -betimlemelerde başarılı olmasına rağmen- kitabın ilerleyen bölümlerinde de gösterseydi, okuru kitaptan koparabilirdi.

Çeviriye de değinmek gereklidir diye düşünüyorum. Zeyyat Selimoğlu genel olarak baktığımızda kötü bir çeviri yapmamış; ancak iyi de demek zor. Ortalama bir çeviriyle okuyoruz kitabı. Çok daha iyi bir çeviriyi hak ediyor bu kitap. Aslında bu durumu olumsuz gösteren bir unsur da yayınevinin editöryel hataları. Kitapta azımsanamayacak derecede noktalama işareti hatası –özellikle virgül- var ki, bu durum okuru yorabiliyor. Bu olumsuzluklara rağmen yapıtın büyüklüğü yerinde sağlam bir şekilde duruyor. Taşlaşan Dünya'nın daha da bilinmesi ve farkına varılması edebiyatımız için tercüme eserler bakımından bir kazanç olacaktır.

Mehmet Âkif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10