24 Mayıs 2018 Perşembe

Aidiyetin, geleneğin, inancın paramparça edildiği zamanlarda yeniden Âkif Emre okumak

23 Mayıs 2017'de, 60 yaşındayken kalp krizi neticesinde vefat etmişti Âkif Emre. Bir fotoğraf paylaşılmıştı çalışma masasından; çay ve poğaça. Tıpkı yaşamı ve duruşu gibi. Sade, yalın, gerçek. O fotoğrafı hiç unutamıyorum ve o fotoğrafın yaşadığım şu hayatta nerede durduğunu çoğu zaman unutuyorum. Yeni bir ülkede yaşıyoruz sahi, yeni düşünceler, yeni duruşlar ve eskiye dair her şeyin unutuluşu. Eskiyle olan bütün irtibatın koparılışı, yok edilişi ve bir daha hatırlanmaması için her şeyin yapılması. Sürekli yeni şeyler söyleme ve yeni şeyler bekleme telaşı. Şöyle der Âkif Emre: "Yeni bir şey söylemek eski/meyen değerler üzerinden mümkündür."

Büyüyenay Yayınları, Emre'nin 'İz'ler ve Çizgisiz Defter kitaplarını neşretmişti 2015 ve 2016'da. Vefatından sonraysa Müstağrip Aydınlar Yüzyılı, ondan geriye kalan diğer metinleri de okuyabilmemize imkân sağladı. Alt başlığı, içeriğini oldukça güzel ifade ediyor: Gölgeli kelimeler, ödünç alınmış hayaller. Şimdilerde Göstergeler yeniden neşredildi, 21 yıl aradan sonra gazete yazılarıyla yeniden aramızda. Yeni Şafak’ta yayınlanan ilk yazısı "Ne okuyorsan 'o'sun" başlığını taşıyordu. Yani ilk paragrafta bahsetmeye çalıştığım 'unutma' hâlini topyekûn bir reddediş. Rahmet olsun her daim.

Müstağrip Aydınlar Yüzyılı, şu bölümlere sahip: Bir Teklif Bir İtiraz, Nîm-demokrat Devrin Muhasebesi, Bir Yeryüzü Tasarımı, Sekülerleşme Sınavı, Muhafazakar Neyi Muhafaza Eder?, Etnisite, Muhasebe. Peşinden eksiksiz bir dizin, 312 sayfa. Doya doya okumak, notlar almak. Bilhassa son dönemlerimiz üzerindeki perdeleri elden geldiğince aralayan, söküp atan yazılar. Şöyle en yakın zamanlarımıza yönelik bir yorumu hemen okuyalım: "Bir Müslüman'ın Müslümanlığından dolayı tek başına iktidarda olması, gücü elinde tutması, konumunun meşruiyetini sağlaması için yeterli değildir. İnanmış biri, güç ve iktidar ilişkileri bağlamında, ancak temel tasarımı, ilkeleri, adalet ve ahlâklı olması sebebiyle faziletli olur. Aksi durumda Müslüman olduğu için iktidarı zaten hak ettiği, o ne yaparsa doğruyu yapacağı vehmine kapılması kaçınılmaz. Bu durum kendine ve dolayısıyla iktidara tapınmayı gerektirir."

Âkif Emre'nin yalnız Türkiye'yi değil dünyayı yorumladığı pencere, İslamcılık penceresi. Günümüzde 'aynı' İslamcılığı kavramış, özümsemiz ve savunmuş insan sayısı ise belki bir elin parmağını geçmiyordur aydınlar arasında. Çünkü günümüzde İslamcılık, Muhafazakârlığa dönüşmüş ve dolayısıyla Amerikan menfaatleri neyi gerektiriyorsa o doğrultuda çalışmayı, üretmeyi, düşünmeyi gerektirecek bir hâl almış durumda. Epey oluyor. Artık her bir köşe yazarı otoriteye dönüşmüş, 'büyük oyun'u göre göre gözleri şaşı olduğundan televizyon ve belediye kapılarında proje kapmaya yönelmiş, sırtına mehter marşını yükleyip "Ortadoğu bizim!" diye haykıran birer sanal komando olmuş durumda. 6 Şubat 2016'da "Türk tipi oryantalist esatir" başlıklı yazısında “Ortadoğu'nun tapusu bizde, retoriğine sığınan muhafazakâr kesim, ne bu tapuyu okuyacak belgelere sahiptir ne de bunları elde edecek çalışma ciddiyetine ve azmine" demişti. Gerçek Hayat'ın internet sitesinde 16 Haziran 2016 tarihinde görünen bir yazı ise "Ortadoğu’nun tapusu bizde" diyordu okuyucuya. Tam da Âkif Emre'nin tarif ettiği aydın(!) tipi ve onun düşüncesi(?) bu. Gelinen son nokta, Müstağrip Aydınlar Yüzyılı'nda şöyle yer buluyor: "Türkiye'de yaşanan dönüşümle hesaplaşmadan modern, ılımlı, küresel kapitalizmle uyumlu bir modeli ihraç etmenin ve bunun sonuçlarını görmenin dayanılmaz hazzını yaşamak... Muhafazakar entelijansiyanın halet-i ruhiyesi bununla açıklanabilir. Buna 'tarihi derinlik' sosu ve 'neo-Osmanlı' perspektifi eklediğinizde entelektüel iştihanız daha da kabaracaktır."

Son dönemin hikâyesini aidiyetin, geleneğin, inancın parça parça departmanlaştığı seküler muhafazakarlık hali olarak tanımlıyor Emre. Bu hikayede kaybedenleri, mazlumları, darda ve zorda kalmışları hatırlamayan, kendinden başkasını yok sayan, olanı biteni sorgulamayan ve en büyük derdi pastadan kendine düşecek pay olan kitle için "bir büyük misyonla efsunlanmak ne dini davranıştır, ne de dini düşünüşle bağdaşır." diyor. Bir takım insanların inançlarından dolayı kendilerini üstün tutmasının, gücü ve iktidarı elinde barındırmayı hak olarak görmesinin neticesinde kibir, öfke ve nefrete bir davranış biçimi hâline geldi ve toplumsal hayatımızın her yanı siyasetin kirli yüzüne (temiz yüzü var mı?) bulandı. Gösteriş ve görgüsüzlük, nasibin ve nimetin karşılığı oluverdi. Başörtülü bir kadının beşyüz bin Türk lirasını aşan tutarlarda ciplere, araçlara binmesi eleştirildiğinde, kıskançlık ve haset söz konusu edildi. Devir rozet ve danışmanlık devri. Statükonun ve servetin dostluğu görenleri şaşkına çeviriyor: "İnsanların kazanıp helalinden harcamaları ile lümpen, saygısız bir şekilde servetini gösteriş vesilesi yapması arasında fark var. En azından toplumsal planda sergilenen sonradan görme zenginlik alametlerinin, değişimden çok yozlaşma işareti olduğu söylenebilir... İnançlarından dolayı taşıdıkları üstünlük duygusu ile güç ve iktidar sahibi olmanın getirdiği kibir görüntüsü toplumsal hayata hemen yansıyor. Üstelik daha önce karşı çıktıkları tüm davranış biçimlerini sergileyerek. İşte bu hal toplumsal değişim değil bir ahlâki çürümedir. Servetin nasıl kazanıldığı kadar nasıl harcandığı da Müslüman için sorgulanması gereken ölçüdür. Gösteriş, başkalarını yok sayan kibir, büyüklük ve de her taraftan taşan görgüsüzlük... Bu göstergeler bile değişim denilen şeyin mutlaka iyi olmadığını, tutuculukla, erdemin, ahlâkın korunma kaygısının farklı olduğunu gösterir."

Âkif Emre, kendi pusulasınca baktı dünyaya. Bu da tehlikeleri, tehditleri, tarzları ve tavırları öngörülebilir hâle getirdi çoğu zaman. Yalnız İslâm dünyasının dertlerini değil, tıpkı İslâm'ın buyur ettiği bütün insanlığın iyiliği ve güzelliği için düşündü, yazdı. Kötülüğe müdahale eden, foyayı meydana çıkaran, çakallığı ve hokkabazlığı affetmeyen tavrı ve yazıları, vefatına dek istikametine en ufak halel getirmedi. Sorularını sorarken günceli sorguladı ama geleceğin de yakasını bırakmadı. Hatta öyle sorular sordu ki bu sorular herkesin endişenmesi ve sabah-akşam düşünmesi gereken sorular oldu, tıpkı "Müslümanlık bu topraklar için ne ifade ediyor? sorusu, tüm bu hengâme içinde 'gelecek nesillere nasıl bir Müslümanlık algısı şekillendiriyoruz?' sorusundan bağımsız değil. Her şey olup bittikten sonra 'kayıp kazanç aritmetiğine hapsedilmiş bir Müslümanlık mı' yoksa 'yarınlara İslâm adına ne söylüyoruz' kaygısı mı Müslümanca sorumluluğumuzun ölçüsü olacak?" gibi.

Vefat sene-i devriyesinde Büyüyenay Yayınları'nın sosyal medya hesaplarından çok kısa bir metin yayınlandı. "Evet tam bir yıl oldu. Ardından dönen fırıldakları ve arabesk ağızları görse ne derdi diye düşünürüm hep. Şunu dediğini duyar gibi olurum: "O Zarf" işte. Allah'tan rahmet diliyorum. Ailesine ve dostlara da sabırlar." yazılmıştı. Metindeki 'O Zarf'ı anlamak için Hece dergisinin Nisan 2014 sayısına bakılmalı. Bulamayanlar, Mustafa Kirenci'nin Mimar ve Mühendis dergisinin 99. sayısındaki (Ocak-Şubat 2018) yazısına bakabilirler, şuradan. Kısaca: 1990'lı yılların başında bir gazete ortamına lüks kâğıda basılı bir davetiye gelir. Her şey o davetiyeden sonra kademe kademe değişiverir. Mesela: "Sarı saman kâğıdından mamul, mürekkep kokan dergilerin gözden ırak bir köşesine ismini yazdırmaktan ürkenler reklam afişlerinde boy göstermeye çabuk alışacaklardı. Matbaadan paket paket dergi taşıyan kalem erbabı, artık reklam ajansı yönetmeye başlamıştı. Son sayıya bir yazı yetiştirmek için âdeta doğum sancısı çeken, çayhane köşelerinde vatan kurtaranlar, deniz manzaralı ofislerde reklam sloganı bulmak için geniş salonları arşınlarken bulacaklardı kendilerini..."

Her şey bittiğinde (siyasal kavgalar, kamplaşmalar ve hatta savaşlar) geriye kalan insanların hayatla olan bağlantılarının ne durumda olacağını merak edecek kadar büyük bir yüreği vardı Âkif Emre'nin. Yazdıkları bu sebeple hâlâ nefes aldırıyor, ilham veriyor.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

21 Mayıs 2018 Pazartesi

Sıra dışı 'o boşluk'tan dünyaya bakış

Satırlar insanı aniden şaşkına çevirir. Bazı kitaplar vardır böyle, kurgudan müteşekkil bir dünyaya bakarken buluruz kendimizi. Sayfalara eğilirsin, kulağını dayarsın. İnsana, gerçeğe, hayata, nasıl yaklaşacağını fısıldar adeta. Elinde barutla ateşe doğru yürüyen birine yordam öğretir. Kılavuz gibidir. Birtakım işaretleri derinlemesine irdelemeyi öğretir mesela. “Şu an sen mi beni okuyorsun, ben mi seni?” demiş Doğan Yarıcı. “Gazetede gördüm, beni uyandıran gül dört nokta beş şiddetinde bir sarsıntı.” Birdenbire söz konusu bireye -okura- yükleniyor. Damardan yakalıyor adeta. “Neyin okuruyum ben?” sorusunu çarçabuk zihnimden geçiriyorum. Varoluşun neresinde olduğumuza dair bir afallama durumu bu. “Mangal kömürü. Bir kez bütünüyle yandıktan sonra tekrar yanmanın olasılığı.” Aynı yanlışa tekrar düşer gibi “kömür” ve “yanmak” kelimeleriyle bizi sınıyor yazar.

Teyzemi gördüm.” diyor yazar. “Birazına tanığım, ömrünün çoğunu çarşaflar, nevresimler, yastık ve yorgan kılıfları, evlatları muntazam olsun diye harcamış.

Birbirine benzer teyzeleri imliyor. Dilerseniz öyküsel bir dünyaya kapı aralayabiliyorsunuz. “Pencereden, seksen yıllık sağlıklı bir hayat. Çinko tavanlı, rutubetli, büyük beton binaların arasında sıkışıp kalmış. Varla yok arası. Dışarıya bakınca sürekli bir yaşam görünüyor. Ne aldatıcı! İçeriyi yaratan insan.” Fazla zorlanmıyorsunuz. Gerçek resmedilmiş. Neyi kaybettiğimizin farkındadır yazar. “Samsun ve Ordu yavaşça geçti sol yanımdan gece.” Otobüs, insan, şehir… Yetmez derseniz; bir de gece…

Tehlikeli bir cümle bizi iki şehrin arasına sıkıştırıyor. Yavaşça oluyor bu. Yolcu ne düşünüyor? Bunu asla bilemiyoruz. Belki tahmin yürütüyoruz. “Sürekli göç eden kuşlar, bugün günlerden ne? diye sormuyor.” İnsanın göçebesi, göçmen kuşlara karşı her zaman bin-sıfır önde diyor yazar aslında. “Trafik levhaları sürekli, çok azına uyumadım, hepsi doğuyu, doğruyu gösteriyordu.” Yönü doğuya bakan birinin kaygısız olacağından emin. Doğan Yarıcı öykü, deneme, şiirden sonra sıra dışı bir roman ile karşımızda yky’den çıkan kitabıyla hacimli bir çalışmaya imza atmış. Modern mesneviyi anımsatıyor aslında. “Bir çift gördüm, tekti.” O kadar uyumlu ki bu çift, “beraber” açılıyor okura. “Bazı sorular, vitrinlerde. Biz bütün bu kitapları niye okuduk, bu müzikleri neden dinledik, bu filmler niçin yapıldı?

Yazar bize bir şey önermiyor giderken. Okura güveniyor demek ki: “Önerebileceğim bir şey yok. Şöyle bir biçim, şu tür çözümler, en iyisi ve doğrusu budur diyebileceğim, kalanlar için. Ben gitmek istiyorum, dönmek zorunda kalana dek. Gitmek için nedenlerim var, dönmek için yok, şimdilik. Gerisini siz halledersiniz.

Meral Afacan Bayrak
twitter.com/tarcnckmaz

20 Mayıs 2018 Pazar

Sorunlarla yaşıyorsan çocukluğunu gözden geçir

Çocukken anne-babanızdan korkar mıydınız? Anne-babanıza duygularınızı ve isteklerinizi ifade etmekten çekinir miydiniz? Şimdiki yaşamınızda anne-babanızla fikir ayrılığına düştüğüzde üzüntü ve endişe yaşıyor musunuz? Anne-babanız hâlâ her şeyinize karışıyorlar mı? Bu sorulara cevabınız evetse, çocukluğunuzla ilgili çözülmesi gereken çok ciddi sorunları yüklenmiş hâlde yaşıyorsunuz demektir.

DostoyevskiKaramazov Kardeşler'de Alyoşa'yı öyle bir konuşturur ki roman ansızın roman olmaktan çıkar. Ciddi bir derse dönüşür. Şöyle der Alyoşa: "Şunu bilin ki, şu dünyada yaşamak için iyi bir anıdan, özellikle çocuklukta yaşanmış, ana baba ocağıyla ilgili güzel bir anıdan daha yüce, daha güçlü, daha sağlam, daha yararlı bir şey yoktur. Size terbiye konusunda birçok şeyler söyleyeceklerdir. Oysa belki de çocukluktan bu yana içinizde sakladığınız güzel, kutsal bir anı, belki de terbiyenin en güzel şeklidir. Bir insan bu çeşit birçok anıları toplayıp hayata atılırsa ömrünün sonuna dek kurtulmuş olur. Eğer yüreğimizde sadece bir tek güzel anı kalmışsa o bile bir gün bizim için kurtuluş çaresi olacaktır."

Uzun bir alıntıyla başladık ancak yaşam da zaten upuzun bir alıntıdır, biz ona şerh düşmek için çabalarız. İşte çocukluk da yaşamın kaynağıdır. Yaşam denen o uzun alıntı tüm kaynağını çocuklukta bulur. Kaynak nedir? Bitip tükenmeyen bir su da olabilir kaynak, sürekli başvurulan bir rehber de. Canlı-cansız yaşamının gizemi çocuklukta birikmiştir. Ebeveynlerin ektiği tohumlar çocukluktan itibaren yaşamın her anında farklı biçimde kendini gösterir. Ekilen her tohumun faydalı, verimli olacağını düşünüyorsak büyük bir yanılgıya düşeriz. Öncelikle şunu bilmeliyiz: Çocuk olmak bir haktır. Bir insan çocuk olamadıysa, çocukluğunu tam manasıyla yaşayamadıysa gelecek hayatında çok büyük zorluklarla, sıkıntılarla ve engellerle karşılaşacaktır. Hem ruhsal hem de fiziksel olarak.

Dilimize Ailedeki Şeytan Üçgeni ve Duygusal Şantaj kitapları çevrilen terapist Susan Forward'ın en önemli kitabı hiç şüphe yok ki Zor Bir Ailede BüyümekCraig Buck'la birlikte hazırladıkları bu kitap, "Geçmişi Onarmanın ve Hayatını Geri Kazanmanın Yolları" alt başlığını taşıyor. Kitabın ilk kısmı toksik anne-babaları tanımlıyor. 6 tip toksik anne-baba var. Sürekli kendi problemlerine odaklanıp çocuklarını küçük annelere-babalara dönüştüren yetersiz anne babalar. Çocukların hayatlarına manipülasyonla, suçluluk duygusu katarak ve çok fazla karışarak yön veren kontrolcüler. Alkol ve uyuşturucu gibi bağımlılıkları sebebiyle çocuk sahibi olduğunu bile unutan alkolikler. Çocuklarını sözleriyle döven, sürekli küçümseyen ve aşağılayan sözel tacizciler. İçlerindeki öfkeyi kontrol edemeyip çocuklarını döven fiziksel tacizciler. Yaş ve cinsiyet gözetmeden ahlâk yoksunu bir tavırla cinsel tacizde bulunan, baştan çıkarmaya çalışan ve çocukluğun masumiyetini yok eden cinsel tacizciler. Kitabın ikinci kısmı hangi tip toksik anne-baba ile büyüdüyseniz onun özelinde tedavi yöntemleri ve pratikler sunuyor. İletişim Yayınları'ndan Şubat 2018'de 7. baskısını yapan kitap 327 sayfa ve çok kolay okunabiliyor. Forward şu noktanın üzerine sık sık basıyor: Çocukluğunuzda başınızdan geçenlerden siz sorumlu değilsiniz, sorumlu olduğunuzu düşündüğünüz sürece geleceğiniz daima sorunlu olacaktır, şimdi bir şeyler yapmaya başlarsanız hem geleceğinizi hem de kendi çocuğunuzun geleceğini kurtarabilirsiniz. Çünkü ailenin sadece maddi değil manevi bir mirasıd da vardır. Öfke babadan oğula ve toruna geçebilir. Diktatörlük anneden toruna geçebilir. Bu zincir kırılmadan sağlığa ve huzura kavuşmak mümkün değildir.

Kitabın en etkileyici tarafı, diğer terapistlerin aksine yüzleşmeyi önemsemesi. 55 yaşındaki bir insan çocukken yaşadıkları sebebiyle hayatında ciddi tıkanıklıklar yaşıyorsa, gerektiğinde 45 yıl öncesine dönüp babasıyla-annesiyle hesaplaşmalı diyor Forward. Bu yüz yüze de olabilir, mektupla da olabilir, birinin gözetiminde de olabilir. Şayet anne-baba öldüyse, onları temsil edecek bir sandalye, fotoğraf ya da başka bir şeyle bu yüzleşme sağlanabilir. Başlarda "ilginç" gibi görünen bu pratiğe dair kitapta o kadar çok sonuç hikâyesi var ki insanın okurken tüyleri diken diken olabiliyor.

Çocukken yaşadıklarımızın şiddetinin ve açtığı yaraların farkında olmayabiliriz. Ancak Forward uyarıyor, "ne kadar başarılı olursa olsun, zamanında hasara uğramış her yetişkinin özünde aslında bu çaresiz ve korku dolu çocuk vardır" diyor. Yukarıda manevi mirastan bahsetmiştik, işte terapiye katılan bir danışanın ifadeleri: "Yaşadığım hayatı yaşamaya devam etmek istemiyorum. Kızgın olmak, korkmak istemiyorum. Fakat ne zaman olumlu bir - iki adım atıp kendime bakmaya başlasam, bir şekilde mahvediyorum. Sanki acıdan vazgeçmeye korkuyorum. Acı tanıdık bir duygu."

İnsanın tanıdık olduğu tüm duygular çocukluğuyla ilgilidir. Çünkü önce çocukken tanışırız duygularla. Korkuyla, neşeyle, öfkeyle, mutlulukla, endişeyle, huzurla. Ancak hangi duyguyu nasıl öğrendiğimiz çok önemlidir. "Bir anne baba bir yandan çocuğunu döverken bir yandan ona sevgi sözü veriyorsa; aralarında koparılması çok zor ve çocuk gelişimine aykırı bir ebeveyn çocuk ilişkisi gelişir." derken yazar küçük ama kıymetine paha biçilemez bir örnek de veriyor: "Çocuklarınızdan özür dilediğiniz zaman, onlara kendi duygu ve algılarına güvenmeyi öğretiyorsunuz."

Erkek adam ağlamaz, bizim toplumumuzdaki en tehlikeli ifadelerden biridir. Ağlamanın, kederin, hüznün ve üzüntünün cinsiyeti yoktur. Çocuk eğer gülmesi ve ağlaması gereken bir yerde engellendiyse, neşelenmenin de yas tutmanın da ne olduğunu bilemeyeceğinden çok büyük ruhsal açmazlarla yaşamına devam etmek zorunda kalır. İşin kötüsü bunun kolay kolay farkında da olmaz. Çevresinde bir profesyonel ya da insan psikolojisine meraklı biri yoksa belki de asla. Geçtiğimiz günlerde bir dostum, son zamanlarda kardeşinde önemli bir dikkat bozukluğu ve yalnız kalamama gibi durumların ortaya çıktığını, eksiden hiç arayıp sormayan kardeşinin şimdi her gün aramaya başladığını söyledi. Bu konuda hiçbir uzmanlığım olmamasına rağmen okuduklarımdan ve öğrendiklerimden yola çıkarak birkaç soru sordum. Çıkan sonuç şu oldu: kardeşimiz babasının vefatından hemen yurt dışına, eğitimine dönmek durumunda kalmış. Yani yas sürecini yaşamadan bilinçaltına bu acıyı sürekli bastırmış. Üstelik yurt dışında da yalnız yaşıyormuş. Derken yıllar geçmiş ve fiziksel bozukluklar çıkmış ortaya. İşte Susan Forward da sayfalar boyunca bundan bahsediyor. Birçok fiziksel bozukluk aslında birer sonuçtur. Çocukken yaşanan eksikliklerin ya da aşırılıkların sonucu.

Pandora'nın kutusu çocuklukla meselesi olan herkes için ayağa kaldıracak bir paragrafla bitirelim: "Artık bir seçme şansınız var. Çocukluğunuzu yaşayamadan üzerinize birçok sorumluluğun yüklendiğini itiraf edin. Bu sorumlulukların ağırlığı altında hayat enerjinizin haksız yere azaldığını kabul edin. Kendinize bu şansı tanırsanız, birden varlığının farkında olmadığınız bir hayat gücü rezervine kavuşacaksınız. Bu hayat gücünü şimdiye kadar toksik anne-babanız için harcadınız. Artık bu güçten yararlanma sırası sizde."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Almaya çalışırken ödenen bedel: hayat

Batılı paradigma içinde serpilen Siyasal İslam’ın henüz irtifa kaybetmediği, patlamış bir balon gibi sönmediği aksine ziyadesiyle ümit vaat ettiği dönemlerdi. Amerika bir süre önce Sovyetlere karşı desteklediği Afganistan’ı işgal etmişti ve bizim coğrafyada Afgan cihadı miti köpürtülüyordu. ‘Amerikalıların desteğiyle’ Ruslara dünyanın kaç bucak olduğunu gösteren mücahitler şimdi Amerika’ya da haddini bildirecekti. Tam da bu dönemler bizdeki siyasallaşmış İslami kesim sisteme entegre olabilmek için kırk takla atarken, siyasallaşamamış İslami kesim asırlık ezberini tekrar ediyor, hilafetin ve silahlı mücadelenin şartlılığından, düzenin gayriislamiliğinden girip demokratik devletin tağutluğundan, destek verenin kâfirliğinden çıkıyordu. Müslümanlar bir birlik olsaydı neler yapacaklardı neler! Birlik olunması konusunda birlik olan ümmet birliğin bir araya geleceği yer/fikir/hareket konusunda birlik olamıyordu. Hepsi İslam’a diye kendi kliğine, kendi tandansına, kendi mezhebine, kendi meşrebine, kendi görüşüne, kendi dergâhına, kendi tekkesine, kendi hocasına, kendi şeyhine çağırıyordu –ki hâlâ da değişen bir şey yok. Değişen bir şey yok demişken, Said Halim Paşa’nın (1865-1921) Buhranlarımız ve Son Eserleri adlı yüz yıl öncesini anlatan kitabı bölgenin zihniyetinde asırlardır değişen bir şeyin olmadığını çok güzel özetliyor.

Konuya dönersek, ABD Afganistan’ı işgal ettiğinde kanın hızlı aktığı çağlarımdaydım. Sokaktaki vatandaşın derdi yine geçimdi –bu da değişmemiş- fakat özellikle camilerin çay ocağındaki abiler hararetle Amerika’nın Afganistan’ı işgalini konuşuyordu. Kabul edilemez bir zulümdü bu yaşananlar. Daha önemlisi Müslümanların izzeti ayaklar altındaydı, böyle yaşanmazdı. Her birinin ağzından silahlı cihat etmenin yüceliği ve farziyeti dökülüyor, arkasından sigaralar yakılıyor, çaylar tazeleniyordu. Cihat kavramını kategorize ederek uygulamadaki farklılıkları meşrulaştıranlar da yok değildi elbette fakat konumuz onlar değil. Yine o günlerden bir gün sıklıkla gittiğim caminin çay ocağında aynı konu başını almış gidiyordu. Zannedersin önümüzdeki çayların son yudumlarını almadan kalkıp Kabil’e gireceğiz. Yarım ağızla da söylense gidenlerin olduğunu duyuyorduk. Bir süre önce İran’a, Bosna’ya, Çeçenistan’a gidenlerin anlatıldığı hikâyelere yenileri ekleniyor, konuşmalar hak vermeler ve hayıflanmalar arasında gidip geliyordu. Söylemlerdeki çelişkiye dayanamayan birkaç yeni yetme olarak “madem meselenin İslami açıdan karşılığı bu, neden gitmiyoruz” deyivermiştik. Şu an hatırlıyorum da, ilginç bir ruh haliydi. Öyle ki birisi kalkın gidelim dese geri durmayacak kişiler tanıyordum. Serzeniş-soru arası bu söylemimiz “öyle damdan düşer gibi olmaz, filan hoca efendiden izin çıkmadıkça gidemeyiz” şeklinde karşılık bulmuştu. “Tırnağının üzerinde kâinatı temaşa eden şeyh efendiler” “Müslümanların izzetinin ayaklar altına alınışını” orada göremiyorlardı sanırım. Gerçi buna gerek de yoktu, postmodern dönemdeydik ve artık savaşlar televizyondan canlı yayınlanıyordu. Bu laçkalığı anlamam çok uzun sürmemişti fakat meselenin sosyo-kültürel ve psikolojik boyutunu anlamam için biraz daha zaman geçmesi gerekmişti. Teoriyle pratik ve/veya vahiy ile amel arasındaki uçurum inancı sarsar nitelikteydi. Silahlı cihadın kutsallığı üzerine edindiğim onca bilgi, dinlediğim vaaz, okuduğum yazı ve Müslümanların uyumsuz tavrı büyük bir sorun olduğunu gösteriyordu. Bu süreçte cihadın farz olduğunu düşünen ama iş uygulamaya gelince geri duranların ruh halini az çok anlamıştım ama hâlâ eksik olan bir şeyler vardı. Yahya Konuk müstear ismiyle Bülend Tokgöz’ün yazdığı Bosna’dan Afganistan’a Cihadın Mahrem Hikâyesi adlı özeleştiri içeren çalışma havsalamdaki kopuk yanıtların büyük bölümünü birbirine bağlamıştı. Kitap her şeyden önce bölgeye dair sosyolojik bir değerlendirme içeriyordu ve insanın daha doğrusu -özellikle de cihada giden- Müslümanların psikolojileri hakkında önemli açılımlar sunuyordu. Bülend Tokgöz en kısa haliyle gerek yönetim kademesindeki gerekse asker pozisyonundaki mücahitlerin yeterli İslami bilgiye ve savaşacak teknik anlayışa sahip olmadıklarını söylüyordu. Söylediği diğer bir önemli şey ise cihada gelenlerin gelmeden önceki hayatlarında içe kapanık, pasif, başarısız, ötekileştirilmiş, tutunamamış, çoğunlukla psikolojik sorunları olan bunalımlı karakterler oluşuydu. Dolayısıyla cihat bölgesindeki davranışları da bu minvalde oluyordu. Zaten geldikleri yerde umduklarını da bulamıyorlardı. Nasıl ki cihadı zorunluluk olarak gören ama bir şekilde gitmemeyi seçenlerin ruh hâlini görerek anlamıştım, Bülend Tokgöz’ün eseri de cihada gidenlerin (en azından çoğunluğunun) ruh halini anlamama yardımcı olmuştu. Konu hakkında daha detaylı bilgi için İslam’ın Psikanalizi eseriyle Müslümanların bilinçaltını (ve dinamiklerini) göstermeye çalışan Fethi Benslama’nın (1951) kısa bir süre önce yayınlanan Ölüm Siyaseti: Cihatçı "Üst-Müslümanlar" isimli eserine bakılabilir. Benslama, DAEŞ özelinde ele aldığı konuyu psikanalitik açıdan irdeliyor ve “Cihatçı Üst-Müslümanlar”ın sahip olduğu psikolojiye dair tespit ve çıkarımlarını yaptığı klinik çalışmalarla destekliyor. Bu bağlamda köktenci diye tanımlanan örgütlere (daha iyi ve/veya işe yarar bir Müslüman olmak için) katılan kişilerin psikolojik durumlarını analiz eden yazarın söyledikleri çok önemli. Özellikle bu eğilimi gösterenlerin çoğunluğunun belirli bir yaş aralığında olması ve hayata karşı hayal kırıklığına uğramaları ortak noktaları olarak göze çarpıyor. Gitmemeyi seçenlerin sisteme uyumu sağladığından henüz (modern) hayatla olan bağlarını koparmadığı görülüyor. Buradaki pragmatist uyum kısmen ‘başarı’ ya da ötelenen-ütopist bir ‘ümit’ olarak ele alınabilir.

Bu uzun giriş Bedel isimli kitaba dair değerlendirme içindi. April Yayınları tarafından neşredilen Bedel, Elliot Ackerman’a ait bir roman. İki yüz yirmi iki sayfalık eseri Türkçeye Algan Sezgintüredi çevirmiş. Genel çerçevede yazar hayatın bir bedel olduğunu anlatıyor diyebiliriz: Almaya çalışırken ödenen bir bedel… Elliot Ackerman, hikâyenin geçtiği Afganistan’da görev yapmış bir ABD’li. Esere bu açıdan baktığımızda bölgenin sosyolojik, coğrafi ve kültürel durumunu iyi tahlil ettiği görülüyor. Diğer taraftan Afganistan ve savaş denildiğinde akla ilk gelen cihat oluyor fakat kitapta bildiğimiz manada cihat kavramına çok fazla vurgu bulunmuyor. Savaşan kesimlerin kendi bölgelerindeki gücü elinde bulundurmak isteyen örgütümsü yapılar olduğunu görüyoruz. Cihat kavramı yerine ise kültürel yapı ve gelenekler öne çıkarılıyor. Kullanılan yanlı dilden ziyade anlatılanların gerçeklerle büyük oranda örtüşüyor olması asıl rahatsız edici durum. Yazarın romanı propaganda amaçlı yazdığı söylenebilir elbette. Tıpkı Bülend Tokgöz’ün cihat kavramını ve mücahitleri itibarsızlaştırmakla suçlanması gibi. Fakat cihat adı altında yapılanlar ve sonuçları değerlendirildiğinde hiç de iç açıcı bir manzara çıkmıyor ortaya. Bu yüzden esere salt roman olarak bakmak ne kadar sorunluysa katıksız propaganda malzemesi olarak bakmak da o denli sorunlu diye düşünüyorum.

Elliot Ackerman, Afganistan’ın neredeyse tamamında süregiden savaşın lokal bir bölgedeki yansımalarını ele alıyor. Birbirine üstünlük kurmaya çalışan küçük askeri grupların (çete de denilebilir) rutin hayatı nasıl sekteye uğrattığı görülüyor. Bu gruplar yer yer tehdit ettikleri halkı katletmekten çekinmeyecek derecede gözleri dönmüş haldedir. Böylesi bir saldırıda ailesini kaybeden onlu yaşlardaki Aziz ve bir iki yaş büyük abisi Ali köylerinden ayrılmak durumunda kalıyor. Birkaç yıl gâh dilenerek gâh pazarda ayak işleri yaparak idare etmeye çalışıyorlar. Bu süreçte savaşan gruplar arasındaki çatışmalar hız kesmeden devam ediyor. Ali’nin az da olsa büyük olması sorumluluk almasını neden oluyor. Aziz babasının intikamını almaları gerektiğini düşünürken Ali onun okumasının gerektiğini söylüyor ve medreseye gönderiyor. Aziz, kültürlerinde bedel denilen ve şerefle özdeşleşmiş önemli bir uygulama olan intikamı almamalarını anlayamıyor fakat abisine de karşı çıkamıyor. Bir gün pazaryerine yapılan saldırıda Ali ağır şekilde yaralanıyor. Aziz’in hastanede tanıştığı bir asker kendi gruplarına katılması karşılığında abisine iyi bakılacağının garantisini veriyor. Başka çıkar yol bulamayan Aziz bir yandan ayağını kaybeden Ali’nin bakımı bir yandan da hem babası hem de abisi adına bedel almak için paralı askerlik yapmaya başlıyor. Gittiği askeri bölgede kendisi gibi bedel alarak şereflerini kurtarmak için gelen gençlerle karşılaşıyor. Bir yandan abisinin bakımı için para kazanma zorunluluğu bir yandan da geleneğe bağlılığın getirdiği idealist bir ruhla asker olan Aziz kısa sürede savaşın iç yüzüne tanık oluyor. Savaşan insanlardaki bıkkınlığa rağmen çaresizce devam edişlerini görüyor.

Aziz, ailesinin şerefini kurtarmak için intikam almak istediği kişi dışında kimseyle sorunu olmadığını düşünse de şartlar onu fazlasını yapmaya itiyor. Tanık olduğu olaylar bölgedeki savaşın farklı ideallere ve/veya davaya sahip düşmanlar arasında olmadığını gösteriyor. Bağlı olduğu komutanın savaşıyor gözüktüğü kişilere gizlice destek veriyor olmasının nedenini anlaması zaman alıyor. Komutan bölgeyi kontrol altında tutmak için bir düşman meydana getiriyor ve el altından destekliyor. Bu süreçte Amerikalıların savaşan gruplara silah, para ve giyecek-yiyecek desteği sağladığını fark ediyor. Savaş para kazandıran bir iş koluna dönüştürüldüğünden insanların da bunu kanıksadığı görülüyor. Ali’nin şeref meselesi olarak gördüğü savaş kârlı bir sektöre dönüşmüştür. Öyle ki, savaşan tarafların para kazanmak ve yaşamlarını devam ettirmek için savaşın bitmemesi gerektiğine inanmaktadır. Barışın gelmeyeceğini, özellikle askerlerin eliyle mümkün olamayacağını söyleyen bu insanlara göre para kazanmak ve hayatların devam ettirmek için savaş devam etmelidir. Barışı istemek faydasız değil ayrıca ahmaklıktır. Çünkü savaşarak sadece para değil güç de kazanılır. Savaşı bitirecek yegâne şey daha büyük bir savaştır.

Açıkçası romanın alt metni (ya da yazarın amacı) kitabın hemen başındaki alıntıdan belli oluyor. Buhari’den (810-870) “Harp hileden ibarettir.” şeklinde yapılan alıntı, Müslümanların bilinçaltının ortaya koymaya çalışan yazarın (ve temsil ettiği düşüncenin) bilinçaltını gayriihtiyari ortaya koyuyor. Buradan hareketle, İslami bir değer olan cihat kavramıyla kültürel/geleneksel bir değer olan bedel kavramı ilişkilendirilmeye ve/veya birbirinin anlam içeriğine indirgenmeye çalışıldığı açıkça görülüyor. Afganistan’da veya İslam coğrafyasının herhangi bir yerinde Müslümanların düşünce ve davranışlarının temelinde dini bir referans olduğu bilgisi veriliyor veya izlenimi oluşturuluyor. Hile yapmak bu bölgedeki insanların hayat anlayışı şeklinde bir sonuç çıkıyor ortaya. Fakat yukarıda da değindiğim gibi, adil olacaksak eğer, bu algının oluşmasında en az Batılılar kadar Müslümanların da etkisi/payı olduğunu söylemek gerekiyor. Tarih boyunca olduğu gibi bugün de birçok dini değerin Müslümanlar tarafından araçsallaştırılarak çıkar için kullanıldığı açıkça ortada olan bir durum. Eserde de bunu görüyoruz. Ayrıca üzerinde durulabilecek bir başka konu ise Müslümanların hayatında dinin gerçekten nerede durduğu meselesi diyebiliriz. Örneğin romanın kahramanları kolaylıkla yalan söyleyebiliyor, birbirini aldatabiliyor veya rahatlıkla alkol alabiliyor ya da günün önemli bir parçası olan namaz gibi unsurlardan hemen hemen hiç bahsedilmiyor. Bu anlamda yazarı suçlamamak gerekiyor zira coğrafyaya baktığımızda çizilen resmin gerçeklik payının son derece fazla olduğu görüyoruz. Kısacası din Müslümanların hayatında kültürel bir aidiyetten başka anlam taşımıyor. Zaten benzer metinlerde İslami öğelerin egzotik bir aksesuar olarak yer verildiğine tanık oluyoruz. Yerel kültürün, kıyafetlerin ve coğrafi özelliklerin insanlar üzerindeki yansımaları oryantalist bir bakışla sunuluyor.

Romanda dikkat çekilebilecek önemli bir detay Amerika’nın üstlendiği rol diyebiliriz. Maddi imkânlarını kullanan ABD aynı coğrafyanın insanlarını birbiriyle savaştırarak bölgede üstünlük kurarak siyasi ve ekonomik kazanımlarını devam ettiriyor. Bu yıkıcı rol başta ABD olmak üzere Batı’nın kurumsallaşmış ve artık değişmeyen yapısal özelliğinden kaynaklanıyor. Üstelik Batı, sebep olduğu yıkımı kendisine kurtarıcı misyonu vererek yapıyor. Ele geçirdiği epistemolojik üstünlüğü ontolojik üstünlüğe dönüştürebiliyor. Daha önemli olan diğer bir detay ise bölge insanının ortaya koyduğu pragmatist ve saldırgan hatta vahşi tavır. Aynı değerlere sahip bölge insanı üstünlüğü ele geçirmek için birbiriyle savaşıyor. İnsan öldürmenin bu kadar ucuzlaştığı bir yerde işlenen tüm cürümlerin dava adı altında kutsanarak yapılıyor olmasının akla ve vicdana uyar hiçbir açıklaması olamaz. Bu coğrafya hiçbir ilkeye dayanmayan bu sorunlu anlayış yüzünden Batı’nın uygulamalarına maruz kalıyor. Fakat asıl mesele şu ki, Batı bu coğrafyadan el-eteğini çekse bile içimizdeki ilkesizliği ilke edinmiş iktidar sevdalılarının onlardan aşağı kalmayacak olması gerçeğiyle birlikte yaşıyoruz. Bu acı gerçek inanç ya da ideoloji meselesinden öte bir kültür ve zihniyet sorunu olarak içimizde duruyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

14 Mayıs 2018 Pazartesi

Bir şehrin şarkısı susturulunca

Kadim şehirler, yerlerini ruhsuz kentlere bıraktı. Yağız Gönüler’in Şarkısı Biten Şehir adlı kitabı tam da bu noktayı anlatıyor. Şehirlerin kadim ahenklerinin bittiği, mahallelerin yerini apartman ve sitelerin aldığı bir zamanda Gönüler bize “Neyi kaybettiğini hatırla” ihtarında bulunuyor.

Nasıl şehirlerde yaşadığımız nasıl insanlar olduğumuzdan bağımsız bir soru değil. Hacı Bayramı Veli, “Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında” derken şehrin inşasıyla o şehirde yaşayan şahsiyetlerin yetiştirilmesi arasındaki bağı vurgular. Bu noktada bizim dahi yapıldığımız beton ve çelik arasındaki yerimizin sorgulanması gerekiyor. Yağız Gönüler’in Şarkısı Biten Şehir adlı kitabı bu sorgulanmanın tezahürlerinden biri.

Tabii ki şehirlerin hangi malzeme ile yapıldığından daha önemli ve kritik olan soru “Şehirlerimiz hangi düşüncenin ürünü?” sorusu ve kitap da tam bu sorudan başlıyor. Yağız Gönüler; Turgut Cansever, Sadettin Ökten, Akif Emre, İbrahim Zeyd Gerçik gibi bu soruyu mesele haline getiren yazarların eserlerini esaslı bir şekilde okuyarak kitap boyunca bu sorunun peşine düşüyor.

Şarkısı Biten Şehir'in bir güzelliği de röportajlar. Yağız Gönüler, “ben” diye başlayıp “ben” diye bitiren biri değil. Yaptığı alıntıları küçük müdalelerle kendisinin kılmaya tenezzül etmiyor ve kitabını bir kütüphanenin kapısı kılıyor. Aynı şekilde de Semih Akşeker ve Sinan Yılmaz gibi isimlerle yaptığı röportajlara bu kitapta yer vererek, kitabın kendi sesinden ibaret kalmamasını sağlıyor. Şarkısı Biten Şehir kendisiyle yetinmeyen okurunu bir kütüphanenin eşiğine götürüp, yol gösteren bir kitap. Kolay, kestirme, pratik ve pragmatik çözümler sunmuyor. Zaten son yüz-yüz elli yılda başımıza ne geldiyse “günü kurtarmayı” amaçlayan pratik ve pragmatik reçetelerin astarı yüzünden pahalıya gelen çözümlerinden gelmedi mi?

Şehri birbirinden soyut tek tek konutların bir toplamı olarak görüp tanımlamak zannediyorum ki düştüğümüz en büyük tuzaklardan biri. Şehrin şarkısını susturan da bence tam olarak bu zaten. Burhan Eren’in Turgut Cansever ile yaptığı söyleşi kitabın son sözünü teşkil ediyor. Cansever bu söyleşide “Ortak güzellik duygusu temelidir. Osmanlı toplumunun ortak güzellik değerleri vahşi Batı değerleri ithal edilerek Türk aydınları tarafından tahrip edilmiştir. O zaman Sinan’ın eserleri toplumdan tecrit edilmiş, taş yığını haline düşürülmüşlerdir. Bu değerler allak bullak edildi. Ne için? Paris’e benzemek için. Hangi Paris’e? Bonapart’ın isyan edebilecek Fransız halkını top ateşine tutup bastırabilmek için tasarladığı Paris’e… Bu değerleri ve eserleri görmemizi engelleyen en önemli gözlük, Batılılaşma gözlüğüdür, apartmancılıktır.” diyerek şarkıyı kimin veya neyin susturduğunu ifşa ediyor. Söz şehirleşmeden açılınca mesele, kişisel cehalet ve hırslarla izah edilebilecek kadar basit olmaktan çıkıyor. Yağız Gönüler’in kaleminden okursak mesele tam olarak şudur: “Küreselleşmenin dünya kentleri üzerindeki hâkimiyeti farklı ellerle ama aynı taktiklerle sürüyor. Büyük kentlerin en doğusuna, batısına, kuzeyine ve güneyine “yerleştirme/kaçırma” taktiği. Bu taktikte hedef kitle önce suburbia’daki gibi orta sınıftı. Ancak piyasa koşulları, azgın inşaat rantları, toprağın işgâli ve öngörülemeyen genişleme; kent coğrafyasıyla birlikte o kentte yaşayan sınıfları da birbirinden hızlı biçimde uzaklaştırdı. Artık aynı blokta oturduğu görülen ailelerin birbirlerinden çok farklı yaşamları, hiç olmazsa hayalleri var. Eskiden bir mahalleyi paylaşan ailelerin hepsinin ortak hayalleri olduğu, bir kahvehane sohbetine kulak vermekle kolayca anlaşılabilir bir şeydi.

Şarkısı Biten Şehir bir nostalji kitabı değil bir ihtar kitabı. Unutmanın konforuna ve teslimiyetine karşı yazılmış bir hatırlatma kitabı. Evet, ihtar etmek rahatsız edicidir. Zira hatırlatmak sorumlulukları gündeme getirmektir. Yağız Gönüler, kitabında bize hangi şarkıdan mahrum kaldığımızı ihtar ediyor. Şarkısı Biten Şehir bu yüzden kıymetli bir çalışma…

Suavi Kemal Yazgıç
twitter.com/suavikemal
* Bu yazı daha evvel Arka Kapak dergisinin 31. sayısında yayınlanmıştır.

10 Mayıs 2018 Perşembe

Modernitenin ütopya arayışının distopyaya dönüşmesi

Yıllar önce S.M. Nakib el-Attas’ın (1931) İslam ve Laisizm adlı eserini okuduğumda muhayyilemdeki Batı felsefesinde entelektüel manadan bir gedik açılmıştı. Attas düşüncelerini daha sonra okuduğum İslam, Sekülerizm ve Geleceğin Felsefesi adlı eserinde daha da derinleştiriyordu. Gerek İslam ve Laisizm gerekse İslam, Sekülarizm Ve Geleceğin Felsefesi adlı eserlerinde birçok önemli şey söylüyordu yazar lakin benim en çok dikkatimi çekenlerden birisi, Batı düşüncesi ve hayatının Rönesans, Reformlar ve Aydınlanma sonrası laik (ya da seküler) bir biçim kazandığı düşüncesinin İslami açıdan doğru olmadığıydı. Attas’a göre zaten Hıristiyanlık insan eliyle tahrif edildiğinden yani ilahi özelliğini kaybettiğinden teknik olarak laik (ya da seküler) durumdaydı. Dolayısıyla modernizm ile ortaya çıkan yeni durum laik/seküler düşüncenin biraz daha katı hâle gelerek kabuk değiştirmesiydi. Daha sonra eserlerini büyük bir zevkle (ama hep rezervli) okuduğum Ali Şeriati (1933-1977) karşıma çıkmıştı. Şeriati’yi hala aynı zevk ve rezervle okurum zira muazzam bir paragrafın yanına öyle dogmatik bir görüş iliştiriyor ki insan şaşırmadan edemiyor. Ama benim için asıl önemli olan Şeriati’nin hemen hemen her eserinde Attas’ın bu projeksiyonunu Müslümanların tarihine de tutuyor ve düşüncesini “Dine Karşı Din” şeklinde billurlaştırıyor olmasıydı.

İslam düşüncesi bir yana modernizm ve postmodernizm ekseninde gerçekleştirdiğim okumalarım Batı felsefesinin seyrini göstermişti. Burada ismini anamayacağım kadar çok olan bu değerli eleştiri ve değerlendirmelerin hemen hemen hepsi Batı felsefesine içkin olduğundan farklı bir bakış açısının eksikliğini hissediyordum. Yaklaşık yüz elli yıldır İslam dünyasının Batı eleştirileri bulunuyor fakat büyük çoğunluğu yüzeyselliği aşamayan, özgünlüğe ulaşamayan ve eskiyi kutsayan basmakalıp eleştiriler. Açıkçası Attas ve Şeriati’den sonra Mustafa Aydın’ın Moderniteye Dışarıdan Bakmak ve Abdurrahman Arslan’ın Modern Dünyada Müslümanlar isimli kitapları zihnimdeki muğlaklığa iyi gelmişti. Sanırım bu bağlamda Malik Bin Nebi’yi de (1905-1973) söylemem gerekiyor. Konuyla ilgili okumalarım bunlarla sınırlı değil elbette fakat modernizm ve postmodernizme dair düşüncelerimde bu eserler önemli köşe taşlarıdır diyebilirim.

Doğu ya da Batı fark etmiyor, teorik olan şey insan vasıtasıyla pratiğe dönüştürüldüğünde aslını kaybetmeye mahkûm oluyor. Zira insan, ilkesel bir çerçeve çizen teoriyi eğilim ve zaaflarına kurban ederek bambaşka bir olguya dönüştürüyor. Bir anlamda insanlık tarihi de diyebileceğimiz dinler tarihini ve -kısmen- ideolojilerin teori-pratik paradoksunu bu durumu kanıtlayan panoramik bir örnek olarak görmek mümkün. Meselenin geldiği noktada insan bu değişim ve dönüşümü nasıl gerçekleştiriyor sorusunun yanıtı önem kazanıyor. Müslümanların tarihini bu anlamda okumak oldukça zor gibi görünüyor. Belki de hem entelektüel manada yetersiz hem de kültürel anlamda hazırlıksız olduğumuz için henüz çok erken diyebiliriz. Fakat Batı tarihi uzun süredir hem kendi içinden hem de harici eleştirilere açık bulunuyor. Durmayışını da gelen eleştirileri kullanarak yolunu açmaya devam edişine bağlayabiliriz. Yalnız buradaki eleştirel bakışı gerçekleştirebilmek belirli bir yetkinliğe ve özgünlüğe sahip olmaktan geçiyor. Etkisi de bu özelliklerden kaynaklanıyor elbette.

Mahya Yayıncılık etiketiyle kısa süre önce yayınlanan Seküler Aklın Haritası bu yetkinliği ve özgünlüğü bünyesinde barındıran bir kitap. Mısırlı bir akademisyen olan Haccac Ali imzasını taşıyan "Modernitenin Tanrısız Ütopya Arayışı" alt başlıklı eseri Türkçeye Selim Sezer kazandırmış. İki yüz seksen sekiz sayfalık eser sunuş ve sonuç kısımları hariç altı bölümden oluşuyor. Ayrıca kitabın sonunda müellifin çalışmasını gerçekleştirirken fikirlerinden faydalandığı Zygmunt Bauman (1925-2017) ve Aldülvehhab Messiri (1938-2008) ile olan yazışmalarının/görüşmelerinin yer aldığı iki ek ve çalışmayı okurken başvurulabilecek ‘Terimler Sözlüğü’ bulunuyor.

Haccac Ali çalışmasını Bauman ve Messiri’nin modernite/modernizm ve postmodernite/postmodernizm ile ilgili görüşlerini temele yerleştirerek gerçekleştiriyor. Amacını, Batılı seküler paradigmanın düşünsel haritasını süreç içinde kullanılan metaforlar aracılığıyla çıkarmak olarak belirten yazar, Bauman ve Messiri’nin bu konudaki görüşlerinin birçok yönde örtüştüğü tespitini yapıyor. Açıkçası eserin ağır içeriğinin belirli bir altyapı gerektirdiğini söylemeliyim zira hem atıflardan hem de çıkarımlardan anlamlı sonuçlar ele edebilmek bütünlükçü bir Batı felsefesi tarihi bilmeyle doğru orantılı. Özellikle Aydınlanma sonrasındaki felsefi yaklaşımların meydana getirdiği Batı kültürüne olan vukufiyet önem kazanıyor. Diğer taraftan bu durum, bizler gibi Batı dışı toplumların da hasbelkader maruz kaldığı modernizmin felsefi kökenlerinin ve sonuçlarının bilincine varmış olmak olarak da tarif edilebilir.

Haccac Ali, süreci ele alırken sekülarist modernist düşüncenin Tanrı’yı dünyadan/hayattan soyutlayarak insanı ve doğayı kutsamasıyla başladığını belirtiyor. Böylelikle dinin etkisi ortadan kaldırılarak laik/seküler düşüncenin temelleri atılıyor. Yeni kutsallar olan insan ve doğa üzerinden hümanizmin ve doğa(l) kanunlarının geçerliliğine vurgu yapıyor. Dinin tahakkümünden kurtarılan insan kendini gerçekleştirmektedir ve amaç insanlığı kendine yaraşır bir hayata taşımaktır. Sonraki aşamalarda bu kutsamadan en çok payını alan rasyonellik yani akılcılık oluyor. Akılcılığın ortaya çıkardığı yeni durumda belirleyici olarak bilimsellik öne çıkıyor ve pozitivist anlayış kendini gösteriyor. Tüm bu aşamalarla birlikte insanın manevi yönü ortadan kaldırılarak materyalist bir anlayış geliştiriliyor. Başta kutsanarak tanrılaştırılan insan doğanın bir parçası mesabesine, bir nesneye indirgeniyor ve verilen kutsallık elinden alınıyor. Hemen arkasından doğa fethedilecek, kontrol altına alınacak bir nesneye indirgeniyor ve böylelikle doğaya atfedilen kutsallık da onunla birlikte yok ediliyor. Sonuçta materyalizm ve bilimselliğin kutsandığı bir anlayış olan “modernite” ortaya çıkıyor.

Değişen dünya algısını ortaya koymaya çalışan Haccac Ali, Bauman ve Messiri’ye atıfla vurguladığı kavramlar olan “organizmacı” ve “mekanist” şeklindeki metaforların Batılı seküler paradigmanın insanı ve dünyayı/doğayı yorumlama biçimleri olduğunu belirtiyor. İnsanı (ve doğayı) bir makine olarak algılayan mekanist anlayış ya da insanı doğanın sıradan bir parçası olarak gören organizmacı anlayış ontolojik anlamda insanı basitleştirmiştir. Haccac’a göre gerek liberal düşünce ve kapitalizm gerekse sosyalist düşünce ve komünizm farklı gibi görünse de aynı kaynaklardan beslendiğinden materyalist birer ütopik ideoloji haline gelmiştir. Modernitenin birer yansıması olan bu oluşumlar iddia ettiği ve/veya vadettiği gibi insanlık için daha iyi bir hayat sunamamış aksine çok daha büyük sorunların çıkmasına neden olmuştur. Asıl önemli olan ise, seküler aklın paradigmasının oluşturduğu modernite bundan başka bir yere de çıkamayacaktır. Başka bir deyişle söylemek gerekirse, insanı özgürleştirmeyi, mutluluğu, refahı, ilerlemeyi, kısacası ‘dünyada cenneti kurmayı’ vadeden modernitenin insanlık için daha büyük sorunlar ortaya çıkarması onun yanlış anlaşılmasından ya da uygulamalardaki hatalardan kaynaklanmamaktadır. Gelinen nokta modernitenin sonucundan ziyade zorunluluğudur.

Modernitenin ortaya çıkardığı sorunlu yapıya getirilen eleştiriler postmodernitenin oluşmasına yol açmıştır fakat postmodernite değerlendirildiğinde modernite için duyulan çekincelerin hemen hemen hepsinin oluştuğu görülmektedir. Dolayısıyla, moderniteden postmoderniteye geçiş sorunları çözememiş, hatta farklı bağlamlarda büyütmüştür. Jürgen Habermas’ın (1929) “modernizm; tamamlanmamış proje” şeklindeki değerlendirmesi önemli bir noktaya temas ediyor. Modernitenin yıkıcı sonuçlarına karşın bir ümit olarak ortaya çıkan postmoderniteye rağmen değişen çok fazla bir şeyin olmaması bir yana postmodernite yapısöküme tabii tutulduğunda moderniteye formunu veren seküler aklın postmodernitenin de aslını oluşturduğu görülür. Haccac Ali moderniteden postmoderniteye geçişi Bauman ve Messiri’den aldığı kavramlar aracılığıyla ortaya koyuyor. Bauman’a göre moderniteden postmoderniteye geçiş “katı modernite”den “akışkan modernite”ye geçiştir. Bu tanımlar Bauman’ın modernizm/modernite görüşlerinin birer özeti gibidir. Modernitedeki kesinlik ve katılık postmodernitede muğlaklığa ve akışkanlığa dönüşmüştür. Benzer şekilde Messiri ise bu süreci “katı rasyonel materyalizm”den “akışkan irrasyonel materyalizm”e geçiş şeklinde tanımlıyor. Messiri’ye göre modernite ile metafizikten soyutlanan Batılı paradigma tümüyle materyalist bir form kazanmıştır ve süreç her halükarda maddeci olarak devam etmektedir. Sonuç itibariyle her iki tanımda da görülen şey, modernitenin en baştan kazandığı seküler aklın postmodern denilen dönemde de devam ettiği yönündedir. Sürece sadece bizatihi sekülarizmin metafizik boyutu eklenmiştir.

Haccac Ali bu aşamalar gerçekleşmesinde -çalışmanın da temel noktası olan- metaforların önemine ve etkisine dikkat çekerek seküler aklın haritası dediği olguyu ortaya koymaya çalışıyor. Örneğin Aydınlanma bir metafordur ve çağrıştırdığı şeyler nedeniyle insanlığın ilerlemesine, gelişmesine, özgürleşmesine atıf yapmaktadır. Benzer şekilde ilerleme, gelişme, akılcılık, bilim, hümanizm, pozitivizm, ulusçuluk gibi kavramların her biri aynı amaca hizmet eden metaforlardır. Fakat gelinen noktada insanlık Aydınlanma düşüncesinin vaatlerinden ve/veya iddialarından çok uzaktadır. Değerlendirmelerinde Bauman ve Messiri’nin kavramlaştırmalarından yardım alan Haccac Ali, ortaya çıkan seküler düşüncenin dini ekarte ederek dinsel terimleri kendine içkin olarak ama eski bağlamlarıyla birlikte kullandığını ortaya koymaya çalışıyor. Mesela seküler düşünce ‘dünyada cenneti kurmak’ gibi bir misyonla insanlığın karşısına çıkıyor. Cenneti kurmak dini bir metafordur ve öteki dünyayla bağını keserek somut dünya için böyle bir söylemde bulunmak modernist aklın insanlığı nasıl etkisi altına aldığını açıkça göstermektedir. Metaforlar, insandaki metafizik/mistik/manevi alanın soyutlanarak oluşturulan modernist düşüncede yeni bir dinsel dilin varlığını ortaya koymaktadır. İnsanda içkin/aşkın olarak bulunan manevi boşluk bu şekilde doldurulmaya çalışılmaktadır. Konu hakkında Bauman ve Messiri dışında birçok düşünüre de atıflar yapan Haccac Ali, kültürel saptamanın yapılabilmesi için kavramsal haritalandırılmanın oluşturulması gerektiğinin belirtiyor. Ona göre coğrafi haritalandırmanın yeryüzünün fiziki yapısına dair işlevinin beşeri alandaki karşılığı kavramsal haritalandırmadır ve Batı düşüncesinin kavramsal haritalandırılması da moderniteyle başlayan sekülerleşme sürecinin yapısöküme uğratılarak metaforların karşılıklarının ortaya konulmasıyla gerçekleştirilebilir. Zira modernitenin kullandığı metaforlar her ne kadar soyut görünseler de ampirik değerlerle desteklenen somut birer gerçekliğe karşılık gelirler. Bu metaforlar sayesinde ontolojik anlayış epistemolojik olarak yeniden şekillendirilerek bir yanılsama oluşturulmaktadır. Dolayısıyla sekülarizm bir illüzyondur ve Batı bu illüzyon ile diğer toplumları etkilemeye çalışmaktadır. Sekülerleşen Batı diğer toplumları hatta kendi içinde sorunlu gördüğü grupları bir yandan kendisiyle özdeşleşmeye, ilerlemeye, özgürleşmeye davet ederken bir yandan da ötekileştirmeye ve tahakküm altına almaya çalışmakta, gerekirse yok etmekte beis görmemektedir. Batı’nın bu tutumu alterenatif olarak sunulan postmodern dönemde de misliyle devam etmiştir ve aynı yanılsama yine metaforlar üzerinden oluşturulmaktadır.

Çok kapsamlı bir konunun oldukça yetkin bir şekilde ele alındığı bir eser olan Seküler Aklın Haritası’nı başta sosyal bilimciler olmak üzere Batı düşüncesine ilgi duyanlar severek okuyacaktır. Gerek yapılan atıflar gerekse ufuk açıcı çıkarımları nedeniyle çalışmanın birkaç kez okunarak gerçek manada sindirilebileceğini düşünüyorum.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

9 Mayıs 2018 Çarşamba

Bir film yaşamla ne kadar iç içedir?

"Neticede olan çocuklara oluyor doktor. Herkes yaptığının cezasını çekiyor, çocuklarsa büyüklerin günahını."
- Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)

Filmler ve diziler bizim hayatımıza işledikçe, hayatımızla bir temas kurdukça kalıcı olurlar. Hikâyenin gerçekçiliği, gördüğümüz detayların felsefi ya da mistik tarafları, dilin zengin biçimde kullanımı o filmleri ve dizileri sevmemizde önemli sebepler olabilir. Bazen sade ve akıcı, bazen de yoğun ve yorucu filmler ruhumuzu ayağa kaldırır. Türk dizi tarihinden birkaç örnek vermek gerekirse; Bizimkiler, Süper Baba, Ekmek Teknesi, İkinci Bahar, Avrupa Yakası, Behzat Ç, Ezel, İçerde, Suskunlar, Leyla ile Mecnun, son dönemde Çukur, Şahsiyet ve Dip bu anlamda kıymetli diye düşünüyorum.

Diziler şimdilerde çok tartışılan süreleri sebebiyle hayatımızda daha geniş yer kaplıyor. Üstelik bazıları birkaç yıl sürüyor. Filmlerin ise süresi neredeyse belli, vizyondan sonra neredeyse unutuluyor. Bazıları hariç elbette. Bunları saymakla bitiremeyiz ama aklıma gelenlerden birkaçını hemen sıralamak isterim: Selvi Boylum Al Yazmalım, Yol, Eşkıya, Masumiyet, Gemide, Tabutta Rövaşata, Kader, Gönül Yarası, Babam ve Oğlum, Av MevsimiDevrim Arabaları, Ağır Roman, Kış Uykusu, Kelebeğin Rüyası, Nefes, Daha...

Ercan Kesal, son yıllarda hayatımıza en kritik yerlerinden temas eden hikâyeler, denemeler, romanlar kaleme almakla kalmadı bir de yazdığı senaryolarla, oynadığı filmlerle ve dizilerle hayatımızda şimdiden kalıcı bir iz bıraktı. Bir Zamanlar Anadolu'da, yönetmen koltuğunda Nuri Bilge Ceylan'ın oturduğu ve senaryo ekibinde Ercan Kesal'ın da yer aldığı önemli bir filmdi. Neden önemliydi? Çünkü ölümün, hayatın içinde nasıl bir yerde durduğuna dokunmak ve bu dokunuşu yaparken gerçekçiliği korumak, o gerçeklikteki felsefeyi konuşturmak, her karakterin izleyicide iz bırakması, çok önemli birer meziyet.

Ercan Kesal, doktorluğunun henüz başında taşrada görev alır. Farklı topraklar, farklı insanlar, farklı iklimler. Şüphesiz taşranın yaşattıkları farklıdır, çoğu zaman da insanın yazım sürecini etkiler. Nitekim Kesal'ın tüp kitaplarında bunu zaten görüyoruz. Filmde ise tamamen içine giriyoruz hikâyenin, yaşıyoruz. Çünkü yönetmen ve oyuncular yaşatıyor. Zamanı, geçmişi tadıyoruz. Hikâyenin hem acımasızlığını hem de doğallığını uzun uzun yaşıyoruz. Zaten film de kısa düşünülen ama uzun geçilen, yavaş geçilen bir sürecin hediyesi. Zaten Kesal bu sürece bizi de dâhil ediyor, söylüyor: "Korkmadan, uzun uzun, hayattaki gibi yazmak gerek, onu anladım."

Biraz senaryo yazımıyla ilgilenen, diğer yandan derinlikli filmlere merak duyan biri olarak günceyi önemli notlar alarak okudum. Kesal buna zorluyor okuyucuyu. Eğer diyor böyle işlere girişeceksen, şu şu işleri ciddiye al, şunlarıysa daha ciddiye al. Elli, yüz, belki beş yüz sayfa yazsan da başa dönebilirsin bunu unutma. Yeniden yazabilirsin. Başa dönmek zaten yeniden ayaklanmak için bir nefes değil midir? "Ben kalbime döneceğim" der şair, "fokurdayıp pörtlemek için."

Hangi şair? Sen Nehri'nin kenarında Kesal bize söylesin kimmiş o şair: "Gece 12'den sonra Paris'te yemek yiyecek yerler bulmak çok zor. Gözünü sevdiğimin İstanbul'u. Şimdi nohutlu pilav ya da Bambi'den döner dürüm olsa ne güzel yenirdi. Kapanmak üzere olan bir fast foodçudan kola, patates ve çizburger alıp Sen Nehri'nin kenarına oturduk. Tuhaf ve uçlarda gezilen bir gündü. Sen Nehri'nin ışıltılarına dalgın dalgın bakarken İsmet Özel'den bir dize geldi dilimin ucuna: "Ben ne büyük bir dalgınlıkla bakmış olmalıyım ki hayata"..."

İsmet Özel demişken, filmden önce şu repliği hatırlayalım:
"Ya doktor, bir insan bi başkasını cezalandırmak için hakkaten kendini öldürebilir mi doktor? Olabilir mi böyle bir şey ya, he?
- Zaten intiharların çoğu başka birini cezalandırmak için yapılmıyor mu, savcı bey?
"

Şimdi de İsmet Özel'in şu cümlelerini: "40 yaşıma kadar hep intiharı düşündüm, ama 40 yaşımdan itibaren insanların intihar etmeye değmeyeceklerini düşünmeye başladım. Bana göre intihar, geride kalanlara yönelik ağır bir suçlamadır. Bu mesajı verebileceğin tıynette insan olmadığını düşününce de intihar etmiyorsun."

Yirmi beş yıl önce doktor Ercan Kesal'ın yaşadığı bir anı, bir olay filmin meselesi. Cinayet, katil, maktul, savcı, polis, jandarma, muhtar, şoför, doktor, anne, çocuk. Karakterler az ve öz. Kesal filmde muhtar rolüne bürünüyor. Üzerindeki giysileri seçmek için çarşıya gitmesi, oyuncu seçimi, cast zorlukları, senaryonunu matematiği ve elbette çekim günlerindeyken yirmi beş yıl öncesine dönmesini sade biçimde anlatıyor. Mekan ve zaman arasında varlık bu kez de kamera yoluyla sancıyor: "Bu filmde, çok hunharca işlenmiş bir cinayetin aslında ne kadar sıradan (kendi içinde barındırdığı hikâyesiyle birlikte) algılanıp, ne kadar sakince gündelik hayatın hayhuyu içinde emilebileceğini, aslında herkesin kendi hikâyesini, kendini ne kadar önemsediğini, herkesin kendi "cinayetinin" peşinde ya da pençesinde bir garip yolculuğunu (hayat yolculuğunu) sürdürmekte olduğunu göstereceğiz. Bir şey söylemeyeceğiz. Kahramanlarımız yeteri kadar geveze ve herkes kadar suskun olacak. Hayat zaten böyle bir şey... Onu olduğundan daha farklı, daha şiddetli ya da daha uyumlu anlatmaya çalışmanın bir âlemi yok ki..."

Bir aile babası ve doktor olarak Kesal'ın kendine ait yoğunluğu film sürecine de yansıyor. Eşini ve oğlu Poyraz'ı özlüyor, sık sık evine gidiyor. Annesi ve babası için de yollara düşüyor yine sık sık, onları da ziyaret ediyor ve böylece yine geçmişle şimdi arasında keşifler yapma imkânı buluyor. Bazen de öylece duruyor, izliyor, yorum yapmadan hayatın akışındaki lezzeti tadıyor. 'Şimdi ve burada'nın farkındalığı, kalbin özgürlüğü: "Hava çok güzel. Annem, babam hâlâ hayatta ve şu evin üst katında benim oğlum var, annesiyle uyuyor. Allahım sana şükürler olsun."

Bir roman, bir günce ya da ders notları olarak okunabilir Evvel Zaman. Bir filmin inşa sürecinde diyaloglar kurabilmenin zorluğu ve yararlanabilecek kitaplar, isimler neler olabilir gibi soruların cevapları da zaman zaman çıkıyor sayfalar içinden. Bir film bizi çok yere götürür, götürmeli. Bu, filmin matematiğinden daha da mühim. 'Sinemanın şairi' Kieslowski, "İnsanlar kurallara uymak, düzenlerini korumak ve yaşamlarını sürdürmek için değil daha yüce şeyler için yaratılmıştır. Ben onun peşindeyim." demiş. Ben bu yazıyı yazarken Erkan Oğur, Derya Türkan, İlkin Deniz üçlüsünün harikulade albümü Dokunmak'ı en başından dinledim. Bir plazanın tepesinden toprağa yeniden dokunabilmenin heyecanını koklamaya çalıştım seslerin, filmin ve güncenin etkisiyle.

Ellerine sağlık Ercan Kesal ve elbette Nuri Bilge Ceylan, bir kez daha.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

8 Mayıs 2018 Salı

Kaybolan çocukluk

Çocuğu anlamak, insanı anlamaktır. Çocuğu düşünmek, insanı düşünmektir. Çocuğu konuşmak, insanı konuşmaktır.” Peki, bizler çocuğa dair neler yapıyoruz hayatımızda? Dijital kalelerimizin ardındaki dünyalarına hapsedilen çocuklar, özlerinde var olan ağaca çıkma, denize taş atma, sokakta oyun oynama yetilerini gün geçtikçe daha da kaybediyorlar. Ağaçlara, sulara, dağlara, ateşe anlamlar yükleyip onların da ruhları olduğunu düşünen ataların torunları bugün tablet ile TV arasında sıkışmış, ateşi evde yanan set üstü ocaktan; suyu musluktan; dağları ise televizyonlardan izliyor artık. Sokaklar ise çoktan kaybedilmiş durumda.

Evet 90’lı yıllarda son maçına çıkan çocuklar, beşte devre onda biter derken bunu kastetmiyorlardı belki ama vinçler, iş makinaları ve beton yığınları onuncu golünü çoktan attı bile. Mağlup olan çocuklar ise şimdilerde büyüdüler ve baba oldular. İşte o son golü yiyen takımın belki de en önemli oyuncusuydu Yağız Gönüler. Yazar kimliği ile babalık duygusunu birleştirerek cümlelerini ilmik ilmik nakşetmiş Unuttun Ama Çocuktun kitabında. Bir babanın endişelerinin anlatıldığı eser; dil, mekân, zaman, teknoloji, bir soruşturma başlıkları altında beş bölüme ayrılmış. Bu bölümlerde birçok düşünürü, yazarı, çocuk eğitimiyle ilgili akademisyeni görebiliyoruz. Turgut Cansever’i okuyoruz mesela. Ufki şehirlere duyulan hasret aslında geleceğimize dair duyduğumuz kaygıların bir sonucu. Çünkü ufki şehirde Türk mahalleleri var, bize ait sokaklar, oyun alanları var. Bu oyun alanları girişlerinde tabelası olmayan ancak çocukların yaratıcılıklarıyla şekillenen boş araziler, üzerine çıkılacak ağaçlar, kenarında oynanacak dereler, nehirler… Gülten Akın: “Evleri yüksek kurdular / cama, betona boğdular / usumuzdaydı unuttuk / topraktan uzakta kaldı / toprağa bağlı olanlar” derken ne kadar da haklıydı… Yola gidenin ardından eldeki tasla toprağa su döken teyzeler şimdilerde dedikodu programları izler oldular. Çocuklara aktarılacak olan kültürel birikim hurdacıya sattığımız tel dolapların içine yüklendi ve gitti. Amerikan mutfak adı verilen ve bir aralar ülkemizde de moda hâline gelen mutfak tipi, mutfakları fabrika gibi işleten Türk kadınına önce birer mikrodalga fırın aldırdı ve sonra düzen bozuldu. Geleneklerinden uzaklaşan milletler, kısa zaman içerisinde küreselleşmenin ağına düşmüş birer örümcek hâline geliyorlar. Bu bağlamda; geleneğin ve kültürün taşıyıcısı olan aile kurumuna yönelik analizleriyle de kitabın ayrı bir önemi bulunmaktadır.

Gönüler’in bir önceki kitabı olan ve yine Karakum Yayınevi tarafından yayımlanan Şarkısı Biten Şehir’de, yazarın ayrıntılı bir incelemeyle ele aldığı kent algısı temasına bu kitapta az da olsa yer verilmiş. Çocukluğumuzun en haşarı dönemlerinde çok gürültü yapınca bazı amcaların ve teyzelerin “gidin ötede oynayın” sözlerini anımsatıyor bizlere ve ekliyor; aslında ötesi denilen yer, olmayan bir mekân ve hiç yaşanılmaması gereken bir zaman dilimini işaret ediyordu. Dolayısıyla zaman ve mekâna dair yazılarda da çocukluğun ve şehirlerin yok oluşundan dem vuruluyor. Teknoloji, kitabın dördüncü bölümü ve burada teknoloji ile çocuğun belki de çocukluğun soğuk savaşından söz eden Gönüler, hafızaların tükendiğini ve dikkatlerin dağıldığından yakınıyor. Yakınmalar, hatalar, sıkıntılar; peki çözüm yolu nerede? Kitabın beşinci ve son kısmı işte kitapta söz konusu olan çocuk-şehir-medeniyet üçlemesine dair sorunlara çözüm önerileri sunuyor. Bu çözümler sıralanırken ebeveynlerin hataları da okuyucuya aktarılıyor. Bu bölümde yazar, alanlarında uzman olan birçok kişiyle söyleşmiş. Prof. Dr. Erol Göka, Prof. Dr. Kemal Sayar, Psikolog Cihan Çelik, çocuk eğitimi konusunda yazarın röportaj yaptığı isimler arasında yer alıyor. Çözüm önerileri arasında çocukları 3T’den uzak tutmak da var. Ne mi bunlar? Televizyon, tablet, telefon. Bunları kontrol etmeli, çocuğu doğaya çıkarmalı, sohbet etmesini sağlamalı… Çünkü doğada nesli tükenen ağaçlar, otlar ya da hayvanlar değil; nesli tükenen varlık: insanın ta kendisi. Akranlarından çok ekranları gören çocuk ne derece mutlu olabilir? Ne ile yetinebilir? Bir musibetin bin nasihatten daha etkili olduğunu savunan ataların bu sözündeki hikmet şuydu aslında: yaşa, deneyimle, kaybet ve yeniden ayağa kalk. Oysaki şimdi hiçbir şeyi tecrübe edemeyen çocuk kaybetmeye tahammül bile edemiyor, sonuç ise hüsran. Gönüler’in kitabını okuyan her anne, baba, eğitimci öncelikle kendi iç hesaplaşmasını yapmak zorunda kalıyor. Yazarın eleştirileri aslında okurun kendi kendine soru sormasına neden oluyor? Çünkü kitapta anlatılan başkasının değil bizzat okurun öyküsüdür ve okuyucu da bu öykü içerisinde hangi rolde olduğunu tespit ederek kendi boy aynasına bakmak zorundadır.

Kitap, arka kapağında da yazdığı gibi özetle “Geleceğe dair hayal kurarken çocuklardan ve çocukluktan bahsetmiyorsak, o gelecekten umut bekleyemeyiz. İçinde çocuğun ve çocukluğun olmadığı bir gelecek hayali, umutsuz ve ruhsuz bir geleceği işaret eder. Çocuklarımızı böyle bir geleceğe teslim edemeyiz. Onlara dair sorular sorarak işe başlamalıyız. Eğer doğru çözümler arıyorsak en önce doğru soruları sorabilme yeteneği kazanmalıyız. Eleştirmeyi, derinlemesine düşünmeyi asla terk etmemeliyiz. Bu çağda sorulacak doğru soruların hepsinde olduğu gibi aranacak cevaplar arasında da çocuklar ve çocukluk muhakkak yer almalıdır.” ana fikri doğrultusunda kaleme alınmış. Kitap, tüm büyümüş çocuklara unuttukları bir şeyi bir zamanlar çocuk olduklarını hatırlatıyor. Nâzım’ın dediği gibi, ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz ya da dünyamıza inecek ölüm. Bizler; çocuklarımıza teneffüs ettikleri bu yaşamı güzel kılmak, dünyayı daha da yaşanabilir bir yer yapabilmek için emek vermeye devam ettikçe, umut var olacaktır. Çocukların şeker yiyebilme ümidini yüreğinde saklı tutan eğitimcilerin ve özellikle de babaların bu kitabı okuduktan sonra endişelerinden sıyrılacağını söyleyebilirim.

Ömer Ünal
omerunalturkce87@gmail.com
* Bu yazı daha evvel Aydınlık Kitap'ta yayınlanmıştır.

6 Mayıs 2018 Pazar

Deneme vadisinde yeni bir soluk: Ötekiler Günü

Hayat Ağacı dergisi editörü Tekin Şener’in, “Ötekiler Günü: Dil Bahçesinde Cümle Tarhları” adlı deneme kitabı geçtiğimiz aylarda Karakum Yayınları arasından çıktı. Tekin Şener uzun yıllardır yöneticiliğini yaptığı, şehir dergisi hüviyetindeki Hayat Ağacı’nın aynı zamanda önde gelen kalemlerinden biri olması hasebiyle gerek yazı kudretinden gerekse üslûbundan haberdar olduğumuz bir yazar idi. Ne ki onun edebiyatımızın estetik ve ustalık yönünden özellik arz eden bir türü olan denemede bu kadar kıvrak ve derûnî bir üsluba da sahip olduğunun farkında değildik. Bu çalışması bizim için hayranlık uyandırıcı bir eser olarak ortaya çıktı.

Deneme kuşkusuz ki, az kullanılmakla birlikte önemli bir türdür. Bilindiği üzere, deneme türü yazılarda belli bir konu veya düşünce genellikle şahsî bir görüş şeklinde ortaya konulur. Kesin yargılara varmaktan ziyade okuyucunun o konu üzerinde düşünmesi ya da bir bakış açısı kazanması hedeflenir. İşlenen konularda herhangi bir sınırlama zorunluluğunun olmadığı bu edebî türde yazar, kendi kendiyle konuşur havasındadır. Ataç’ın söyleyişiyle “Ben’in ülkesidir.”. Bu nedenle deneme; felsefî boyutu bir yana; bir açıdan söyleşi, bir açıdan eleştiri, bir bakıma da deyini çeşnisi verir.

Denemenin babası dünya edebiyatında Montaigne’dir. “Denemeler” adını verdiği yazıları (ki bunların yazılışı 1580- 95 arasıdır) bu yolda adeta bir çığır açmıştır. Onun denemeleri, Avrupa’da Rönesans’la ortaya çıkan yeni bir hayat anlayışının ve dünya görüşünün ürünleri olarak kabul edilir. Kişisellik ya da birey özgürlüğü gibi kavramlar, henüz oluşmaya başlayan burjuvazinin felsefesinin bir anlamda temel ilkeleridir de. Burjuvazinin çağdaş bir kültür oluşturması, yeni değer ölçüleri getirmesiyle sağlanacaktır ki, işte bu görevi “deneme” üstlenmiştir.

Bize gelince… Bizde deneme türü Tanzimat’tan sonra görülür. Ne var ki; Şinasi gibi, Namık Kemal gibi Tanzimat yazarlarının dahi başarılı birer denemeci oldukları söylenemez. Zira onlarda görülen şey, Avrupa’da olduğu gibi düşünce üretilmesi değil, doğrudan bilgi aktarımıdır. Onların, Avrupa’da görülen yapısal değişimi bizzat yaşamamalarını veya işin ayrımında olmamalarını bunun nedeni olarak ortaya koyabiliriz. Birey kavramına yabancıdırlar, bireyselleşmenin ayrımında da değildirler. Bu yüzden temeli Edebiyat-ı Cedide’de atılmış denemenin, ilk olgun örnekleri 1908 Meşrutiyetinden sonra Cenap Şahabettin, Ahmet Rasim, Yakup Kadri gibi yazarlar tarafından verilmiştir. Türkçede denemenin asıl geliştiği dönem Cumhuriyet’tir ve bu vadide akla gelen en önemli isim de tartışmasız Nurullah Ataç’tır. Diğer bir önemli deneme yazarı da Sabahattin Eyüboğlu’dur. Ataç daha ziyade edebiyatın çevresinde dolaşırken Eyüboğlu bir kültürü bütünüyle ele almaya çalışır.

Evrensel ve ulusal düzeyde bahsettiğimiz bu deneme ustalarına, çok fazla tanınmayan fakat kaleminin yetkinliğiyle diğerlerinden aşağı kalmayan Muhlis Nafiz Günay’ı da eklemek gerekir. Rahmetli Günay daha ziyade şiir, roman, öykü gibi fazlaca bilinen edebî formlarda ürünler vermiş olmakla birlikte, çok yaman bir deneme ustasıydı. Onun gerek kitaplaşamamış birçok yazılarında ve özellikle köşe yazılarında yaşam, ölüm, cinsellik, özgürlük, hümanizma, siyasal oluşumlar vb. konularda kaleme aldığı özgün metinlerin yüksek edebî estetiği ve düşünsel boyutu vardır. Tekin Şener, Muhlis Günay’la aynı şehirde yaşayan ve bu türü ustaca kullanan bir diğer kalem erbabıdır. Aralarındaki mevcut kuşak farkına rağmen, Şener’in denemeleri Muhlis Nafiz Bey’in denemelerini kimi yerde aşan bir yetkinlik düzeyindedir. Bu vadide araştırma yapacak olanların bu iki kalem ustasının ve bu toprağın yetiştirdiği diğer denemecilerin ürünlerini ele alırken bu gerçeği daha iyi kavrayacağı kuşkusuzdur. Bu gerçeğin en somut ifadesi ve kanıtı elbette ki Tekin Şener’in denemelerinden imkânlar nisbetinde yapacağımız alıntılarla daha iyi kendini gösterecektir. Zira denemelerinde yazar; çok ilginç, realist, kimi yerde sorgulayıcı kimi yerde sergileyici bir gözlem gücüyle, pürfelsefî ve mantıksal bir fikir örgüsü içinde konuları ele almıştır. Bu fikrî bütünlüğü sağlayan en başat unsurun dil olduğu kuşkusuzdur. Nitekim yazar denemelerinin fikrî altyapısını oluştururken bunları okuyucusuna en estetik şekilde sunabilme gayesiyle dili de bir mücevher ustası titizliği ile işlemiştir. Bu cümleden olarak yazıların hemen hiçbirinde herhangi bir dil yanlışına, bir anlatım potluğuna, bir ifade düşüklüğüne tesadüf etmek mümkün değildir. Bu kitaptaki denemeleri değerli ve benzerlerinden farklı kılan en önemli özellik elbette ki bu dil yapısıdır. Günümüz yazı hayatında birbirine ekleştirdiği üç cümlenin zamanlamasını bile ayarlayamayan sözüm ona kalem sahiplerinin arz- ı endam ettiğine maalesef tanık olmaktayız. Her konuda olduğu gibi yazı tekniğinde de muhteva ile şekil birlikte ele alınmasına rağmen, şeklin muhtevadan önde olduğu genellikle kabul gören bir gerçektir. Ötekiler Günü’ndeki denemelerde bu gerçeğin göz ardı edilmediği yakınen görülmektedir. İşte örnekleri:

Her çocuk, başta ailesi olmak üzere yakın ve uzak çevresinden aldığı sevgiyi, nefreti, mutluluğu ve acıyı kendi varlığında büyüterek geleceğe taşır. Onlara bugün verdiğimiz iyilikler, güzellikler yarın bize katlanarak dönecektir; tıpkı kötülükler ve yoksunluklar gibi…” sh. 13.

Bir mecburiyetler silsilesine ve boyun eğişler manzumesine dönüşüyor hayatımız, farkında mısınız?” sh. 32.

Sınaî kapitalizmin ürettiğine yabancı kıldığı insan, enformatik tüketim çağında tükettiğine de yabancı hâle geldi.” sh. 33.

Fizikî ve zihnî varlığımız, yani bir bütün olarak insanî varoluşumuz; şöyle bir göz ucuyla bakmaya, uzaktan soğukça dokunmaya, kulak vermeye, tadına bakmaya indirgeniyor. Bir eşyaya, bir ürüne etiket fiyatının ötesinde bir değer atfetmiyoruz artık.” sh. 33.

Hayatımızda müziğin birincil faaliyet olarak değil, yan faaliyet olarak yeri var.” sh. 35.

Birbirimize hiç benzemediğimiz hâlde, çok benziyormuş gibi yaşıyoruz.” sh. 37.

Serî üretimden serî tüketime, oradan da serî kültüre adım adım geçiyoruz. Çoktan seçmeli eğitim sisteminin tornasından geçen nesillerde giderek çoktan seçmeli bir dünya tasavvuru gelişiyor.” sh. 37.

Medenî izlere bakarak dünya maceramızı, kalıcı olanla geçici olanı, fena ile bekayı daha derinden kavrayabiliriz.” sh. 46.

Nimetleri ve külfetleri bol olan ciddî bir iştir bu ülkede yaşamak; onu sahiplenmek, sakini ve hamisi olmak…” sh. 50.

İnsan varlığının en kırılgan üç yanı ve en savunmasız noktaları; kalbi, hayalhanesi ve gururudur. Dünya ile alışverişimizin titreşimleri bu noktalara düşer.” sh. 63.

Hayal etmekle hayalperest olmak, gururunu sakınmakla megaloman olmak ve kalbini açmakla melankoliye düşmek arasında derece farkı değil mahiyet farkı vardır.” sh. 64.

Gurur, gönül ve hayal; irade ve aklın denetimine alındıkları ölçüde ehlileşir.” sh. 64.

İnsan için dünyadaki asıl müşkül, aynı anda birkaç sahnede boy gösterme gereği ve sahnelerin de sürekli değişiyor oluşudur.” sh. 87.

İnsanın değeri, anlık onaylarla değil geniş zamandaki kabullerle tesbit edilir.” Sh. 99.

Bitmez tükenmez değişmenin, sonsuz çeşitliliğin, sürekli oluşun ve bozuluşun ve bin bir tezadın bahçesidir hayat…” sh.105.

Alıntılar örnek kabilinden. Oysa alıntılanmaya hatta abartısız söylüyorum çerçevelenip duvara asmaya layık öyle çok aforizma var ki kitapta…

Neylersin ki vakit dar olsa gerek zira gün akşam oldu. İyisi mi her okur kendine düşenlerin bir seçkisini yapsın ve bu ibretamiz fikir bahçesinden nasiplensin. Şahsen, bunca yılın amansız bir okuru olarak Ötekiler Günü’nden çok etkilendim. Darısı bütün okurların başına…

Halûk Çağdaş

5 Mayıs 2018 Cumartesi

Bir deneme nasıl (iyi) yazılır?

"Yazmaya başlamanın bir yolunu bulmak önemlidir; yoksa bulaşık yıkamak, dünyanın en önemli işi hâline gelir."
- Natalie Goldberg, Writing Down the Bones

20 Nisan 2018 tarihli Millî Gazete'nin Kültür-Sanat sayfasında "Denemenin lezzeti" başlıklı bir yazı yazmıştım ve şu sorulara bir kitap eşliğinde cevap aramıştım: Neden deneme okuruz? Deneme okuyucusunun beklentileri nelerdir? Yazarlar neden deneme yazmak isterler? Deneme dediğimiz yazma eylemi insana neler katabilir?

Bu sorulara verilecek cevaplar arasında deneme yazım tekniklerine ve kurallarına dair bir şey bulmak güçtür. Fakat bunlarla ilgili olarak hem öğrenciler hem de deneme yazmak isteyen herkes için son dönemde Alfa Kitap tarafından dilimize birçok eseri kazandırılan Nigel Warburton'ın 116 sayfalık hızla okunabilecek bir mini-rehberi var: Deneme Yazmanın Temel Kuralları.

Warburton'ı her ne kadar felsefeye dair kitaplarıyla tanıyor olsak da bu kitaptaki kolay okunabilir üslubu ve felsefe yapmadan felsefeye iştahlandıran tekniği takdire şayan. Elbette bunun için 1990'dan bu yana çeviriler yapan Ahmet Fehmi Yıldırım'ı da tebrik etmek gerekiyor.

Giriş yazısında bu kitabın nasıl kullanılabileceğini ifade ediyor yazar. Okumakla yetinmemek gerektiğini ve yazmaya dair yapılacak pratiklerde niteliğin nicelikten daha önemli olduğunu vurguluyor. On deneme yazdım demektense bir deneme yazdım demeli ama gayet güzel yazabilmeli. Peki nasıl? On bölümde adım adım "iyi deneme"ye götürüyor yazar. Henüz ilk bölümde deneme yazmanın eğitimin kalbi olduğunu hatırlatıyor. Yani deneme, ismi her ne kadar ciddiyetsizmiş gibi görünse de oldukça ciddi bir iş. Deneyip geçmek mümkün değil, bir kez daha denemeli, bir kez daha ve bir kez daha. Çünkü düşünen insan bir defada bırakmaz. "Yazmak bir tür düşünmedir" diyor yazar. Yazmak ve düşünmek için de iyi alışkanlıklar elde etmenin çok önemli olduğunu söylüyor: "Beceriler, iyi alışkanlıklara dayanır. Alışkanlıklar, genellikle daha önce defalarca tekrarlandığı için uzun uzadıya düşünmeye gerek görülmeyen davranış biçimleridir. İyi bir alışkanlık edindiniz mi, yaşam daha kolaylaşır. Ama bu aşamaya geçmek, genellikle öz-disiplin gerektirir. Bir işi kötü yapmanın garantili bir ödülü yoktur. Kötü alışkanlıkları sürekli tekrarlamak, alışkanlıklardan kopmayı daha da zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Günde birkaç dakikalık doğru pratik bile, yeteneğinizi dönüştürebilir. Etkili pratiğin sırrı, doğru şeyler yapmak ve iyi yapmaktır: Harcadığınız saatler oranında ödüllendirilmezsiniz. Hatta kötü alışkanlıkları güçlendirebilirsiniz; ama yüksek nitelikli pratik her zaman geliştirmeyi getirir."

Warburton'ın ikinci bölümde detaylandırdığı ama her bölümde muhakkak hatırlattığı bir konu: yazmaya başlamak. Çünkü bir an evvel başlanmadığı zaman başka her şey yapılabiliyor. Yazar tıkanıklığı, yazma acizliği, korku, sıkıntı, panik gibi psikolojik meseleleri yıkabilmenin tek yolu yazmaya bir an evvel başlamak. Saçma olabilir, komik olabilir, felsefî olabilir belki de bir reklam metni olabilir. Bir sakız bile paketinden çıktığında taş gibidir, tükürüğümüzle birlikte yumuşar ve sonrasında onla oynamaya başlarız. Bu oynama esnasında çene kaslarımızın geliştiğini ve hatta kalori harcadığımızı pek düşünmeyiz bile. Dil de böyledir. Kâğıdı ve kalemi karşısında görünce taş kesilir ancak tükürükle (düşünceyle) buluşunca sökülür...

Üçüncü bölüm belki de en kritik bölüm. Eğer yazılan deneme bir soruyla başlıyorsa, yani bir sorun anlatıyorsa, meselesi varsa mutlaka cevabı da olmalı. Bir deneme okuru asla kolay kolay affetmez. O denemenin sonunda ciddi bir cevap yoksa, son kez okunuyor olabilirsiniz. Dördüncü bölümde araştırma ve planlama meselesi var. "Neyi bilmeniz gerektiğini keşfedin" diyor yazar. Konu ne olursa olsun saatlerce, günlerce, aylarca ve hatta yıllarca araştırma yapmak gerekebilir. Ömrünü sadece bir kitap için harcamış nice büyük hoca, âlim mevcuttur. Beşinci bölümde neredeyse ilkokuldan itibaren öğrendiğimiz giriş-gelişme-sonuç bölümlerinden bahsediyor yazar. "En iyi başlangıç satırları, kesin ve konunun özüne uygun olanlardır" diyor ve şöyle devam ediyor: "Çoğu kez, yazarın sorulan soruyla ilgili bakış açısını ya da vardığı sonucu özetler ve denemeyi o noktadan ileriye götürürler. Denemenin geri kalan kısmı, o sonuç için bir savunma inşa eder."

Deneme Yazmanın Temel Kuralları; gerekçe açıklamak, intihal-alıntı-referans, yazma sanatı, sınav denemesi ve yazınızı iyileştiren bölümleriyle son buluyor. Her bölüm için oldukça iyi örnekler ve "kilit noktalar" finali var. Yazar hiç üşenmemiş (tıpkı söylediği kurallardaki gibi) ve bazı klişe örneklerini bile sıralamış. Cinsiyetçi dil konusunda uyarılarda bulunmuş. Hemen akabinde de zor yazılan ve yazarken sık hata yapılan kelimelere dair bir yanlış/doğru listesi vermiş. Şık bir hareket.

Yazınızı iyileştirin bölümünde çok önemli bir kontrol sorusu listesi var. Bir deneme yazıldıktan sonra bu kontrol soruları gözden geçirilir ve cevapsız kalmadığı görülürse, o deneme büyük olasılıkla başarılıdır. Burada yazarın önemli bir önerisi var: "Geri bildirimi ciddiye alın. Kötü alışkanlıkları saptayıp yok edin; iyilerini güçlendirin."

Kitabın sonunda kaynakça dışında ek okumalar yapılabilecek bir liste de mevcut. Gayet başarılı bir kural kitabı diye düşünüyorum. Öğrenciler ya da deneme yazmaya meraklı olan herkes bu kitaptan yararlanabilir, kendilerini geliştirebilirler.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf