19 Kasım 2017 Pazar

Kuş dili değil kendi dilimiz

Dergah Yayınları'ndan çıkan Kuş Dili kitabı sadece ismi ile değil kapağı ile de sizi bu kitaba otuz Türk lirası vermenizi sağlıyor. Zaten kitabın içeriğine girdiğinizde hiçbir pişmanlık yaşamadan zevkle okuyorsunuz.

Esasında insanoğlu bu dünyaya geldiği vakitten beri kendini anlamlandırmak amacıyla ağaca, toprağa, taşa, hayvanlara yani kısacası doğaya uzanıyor. Kendini keşfetmek, içindeki hazineyi bulmak için. Böyle bir şeye gerek olmadığı pekala ortada ama neticede insanız işte bir şeyleri anlamlandırmadan, adlandırmadan duramıyoruz. İnsan varlığının bilinmesi için kendinde var olan veya olmasını istediği özellikleri kuşlara yüklemektedir. Hemen hemen her kültürde buna rastlanmaktadır.

Kuş Dili kitabında Şamanizm, Budizm ve İslam dönemlerinde kuşlara atfedilen sembolik değerler incelenmektedir. Kuş; ruh ve kutu, aşkı temsil etmektedir. Kuş aynı zamanda uğursuzluğun ve ölümün de habercisidir. Şamanların Süleyman Peygamberin de kuşların dilini bildiğini kaydedilmekte, şamanların kuş seslerini taklit ettiği görülmektedir.

İslamiyet öncesi dönemde Türklerin eskatalojik (öteki dünya, ölüm sonrası yaşama dair) inanışları arasında kuş ile ruh özdeşleştirilmektedir. Örneğin ‘seni leylekler getirdi’ cümlesini çocuklara sıklıkla kullanırız. Bunun nedeni İslamiyet öncesinde dişi ruhu temsil ettiği düşünülen leylek ve turnaların, hayat veren hayat ağacı ile karşılaştırılması neticesinde leyleklerin bebekleri getirdiğine inanılmaktaymış. Sebk-i Hindi’de kuş tasviri ise hayli ilginçtir. Şaire göre gönül bir kuştur. O yüzden, sevgilinin bakışından hışmından bir kuş gibi korkmaktadır. Şairin vücudu bir kafes, gönlü de o kafesten çıkmak isteyen bir kuştur. Sebk-i Hind’de kuş anlamında “murg” sözcüğü kulllanılmaktadır.

Murg: İnsanın gönlü.
Murg: Avlanması kolay olan kuş.
Murg: Üzüntülü, talihsiz, şikayet eden.

O halde içimize soralım murg insanın gönlünü temsil ediyorsa bir gönlü kazanmak kolay mıdır?

Klasik Türk şiirinde ise rakib (divan şiirinde aşık ve maşuğun yanında yer alır. Aşık ile yarışan ve aşığın nazarında kötü bir kimsedir), deveye, şeytana, köpeğe, tilkiye, eşeğe, akrebe, kargaya, kuzguna, baykuş gibi çirkin/ kötü/ uğursuz kabul edilen hayvanlara benzetilmiştir. Sevgili ise papağana, hümaya, şahbaz gibi güzel kuşlara benzetilmiştir. Örneğin baykuş geceleri kuşları ve yumurtaları onlar uykudayken avlaması (hırsızlık örneği), viranelerde yaşaması pes sesi gibi akla ilk gelen çağrışım olumsuzdur. Ancak Uzak Doğu’da aklı ve bilgeliği temsil ettiği Altay Şamanizim’de Tanrı ile insanlar arasında aracılık eden ve onları kötü ruhlardan koruyan en önemli varlık sayıldığı da bilinir.

Son olarak kitabın belki de en beğendiğim bölümlerinden biri de “Mevlid-i Şerif’te Kuş Adları” başlığıydı. Siz de şaşırdınız değil mi böyle bir bölüm olduğuna. Günlük hayatta sıkça rastladığımız ama rikkat edip tam gönlümüzü açmadığımız için kaçırmış olabiliriz. Neyse o halde bunlar neymiş hep beraber bakalım.

Mevlid-i Şerif’te kuş, bülbül, hüma, keklik, tavus ve tuti olarak geçer. Keklik bir defa Hz. Muhammed (sav.)’in peygamberlik mührünün büyüklüğünü anlatmak için kullanılır:

var-ıdı keklik yumurdasınca ol dahı ezherdi güneşden o resul
[O mühür keklik yumurtası kadar vardı, o peygamber güneşten daha açıktı.] (732)

Bir başka örnek ise Tavus. Tavus kuşu Cebrail’e benzetilmiştir. Hüma kuşu ise Hz. Muhammed (sav.)’e benzetilmiştir.

dünyadan ukbaya hoş saz eyleye
can hüması hakka pervaz eyleye
[Dünyadan ahirete güzelce gitsin, can kuşu Allah’a uçsun.] (807)

İnsan, hayatında eksik ve kusurlar istemez. Oysa hiçbir canlı mükemmel değildir. Ama insanlar sevilmeyen ve istenmeyen kişi ve nesnelere benzetmeler yaparak üzerindeki hasletleri atlatmaya çalışmışlardır. Neticede kötü olarak tasvir edilen kuşlar hiçbir şekilde öyle değillerdir, yaşamlarının gereği davranırlar. Asıl biz de insan olarak yaşamamızın gereğini yerine getirirsek bu alemde huzurla yaşarız.

İnsan olmak umuduyla…

Rumeysa Açıkar
twitter.com/asYemuR000

Şehri biçimlendirmek dünyayı biçimlendirmektir

"dağlardan dönüyorsun o sağır yamaçlardan
çevik bacaklarını getiriyorsun ne çiçek ne de ninni
boz şayaktan poturun dağlarda ne güzeldi
şehre varınca artık meşinler giymelisin
daha esmer
daha kankusturucu
sen o baygın sevgilerin adamı değilsin."
- İsmet Özel, Mazot (1970)

Sanayileşme öncesi devirlerde şehir ile taşra arasına çekilen hat daha çok kültürel alışkanlıklar ve devletin teşkilatlanma noktasındaki ayrımları gösterirse de sanayileşme sonrasında bu ayrım her geçen gün şiddetini artırarak tezahür eden doğanın tahribatı eksenine oturdu. Toplumların yüzyıllar içinde şekillenmiş dünya görüşü, şartların ve köklü arzuların idaresinde meydana getirilen şehirler gitgide yerini kapitalizmin büyüttüğü heva ve hevesin sevkiyle türeyen kentlere bıraktı. Bu dönüşüm yarattığı çeşitli sorunlardan başka, en temelde, bütün oluş ve mevcudiyetiyle kendisine müteveccih olarak varedilmiş doğayı insandan kopararak sürekli nükseden bir iç sıkıntısı üretti.

Kuşkusuz bütün bu olan bitenler zaman içerisinde sanat ve edebiyatın başat meseleleri arasına da girer. Büyük şehirlerde özellikle İstanbul'da kentleşmenin ivme kazanmaya başladığı yıllarda Son Kuşlar (1952) hikayesinin sonunda Sait Faik, gelecekte şehirlerde tabiatın mahvının varacağı boyutlara dair kehanetlerde bulunur. Yaşar Kemal 1978’de okurla buluşan Kuşlar da Gitti eserinde insanda merhamet duygusunun yitimiyle kentleşme arasında bağ kuran bir kurguyla yine benzer bir tahribata dikkat çeker. Mustafa Kutlu’nun 1979 Kasım ayında yayımlanan Yokuşa Akan Sular hikayesindeki şu satırlar kent-taşra ayrımının, günümüzde neredeyse birincil göstergesi haline gelen tabiattan yoksunlaştırılmışlığı etkileyici bir biçimde gözler önüne serer: ‘‘Küçük mavi pembe çiçekler serpilidir. Yeşilin saydam uçları çimenlerde. Su domur domurdur. Çakıllarda eleğimsemalar. Görülmemiş tutulmamış bir güzellik. Kirletilmemiş bir su. Dağlardan ceylanlar iner. Göğün tüllenen kızıllığı laciverde koşarken. Kenarında saygıyla dururlar. Tek dal, tek yaprak kıpırdamaz. Bir ân-ı vahitte kalırlar. Sonra eğilip içerler. Sen bir musluğa eğiliyorsun. Topraktan kopmuş suya. Clor kokuyor elin ayağın. O canım fayanslardan döşüyorsun. Sonra pırıl pırıl sıhhi tesisat armatürleri. Yollar, tarlalar, dağlar aşıyor içine insan sığan borular. Dozerler çalışıyor, türlü kanallar açıyor. Sonra yeni buluşlar, filtreler. Lağım sularından, deniz suyundan yahut o içinde it leşleri yüzen, şişmiş, yumuşamış tüyleri dökülüp pelteleşmiş, karnı deşilip bağırsakları patlamış it leşleri yüzen, beton labirentlerin çöplüklerinden süzülüp gelen su birikintilerinin toplandığı gölcüklerden. Ağır, yağlı üzerinde iri yeşil sineklerin uçuştuğu mülevves gölcüklerden pompalarla basılıp zorla itilen, bir türlü akmayı beceremeyen, “git ak musluklardan” diye kırbaçlanan o maiyi.’’

İtalo Calvino’nun ilk kez 1965 yılında yayımlanan Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler kitabı da safvetini kaybetmemiş vasıfsız bir işçinin gözünden, okurun dikkatini kent üzerine toplayan başka bir eser olarak karşımıza çıkar.

Yirmi öyküden meydana gelen kitapta her bölüm başlık olarak bir mevsimle ve o mevsimde Marcovaldo’nun başından geçen ilginç olayın dokusunu taşıyan bir altbaşlıkla isimlendirilmiştir. Calvino, beş kez yinelenen bir mevsimsel döngüde kent hayatını saf, vasıfsız bir işçi olan Marcovaldo’nun penceresinden resmeder.

Bu Marcovaldo’nun gözleri kent yaşamına az yatkındı; ilanlar, trafik ışıkları, vitrinler, ışıklı tabelalar, yazılar, dikkat çekmek için tasarlanmış olsalar da sanki bir çölün kumlarını tarayan gözlerine hiç takılmazlardı. Buna karşılık bir dalda sararan yaprak, bir kiremitten sarkan kuş tüyü gözünden hiç kaçmazdı; bir atın sırtındaki sineği, bir masada böceklerin açtığı deliği, bir kaldırımda ezilmiş incir kabuğunu görmediği, mevsim değişikliklerini, içindeki özlemleri, yaşamındaki yoksunlukları duyumsadığında kafa yormadığı olmazdı hiç.

Marcovaldo’nun mizacı ve yaşadığı kentle kurduğu alaka hakkında okura kuşatıcı bilgiler veren bu satırlar, onun yaşadığı yerle arasındaki ilişkinin uyumsuzluğuna dair kuvvetli ipuçları verir. Marcovaldo’nun yaşadığı kentle uyumsuzluğu, onun bilinç düzeyi ve toplumda yer aldığı statü dolayısıyla asla bir çatışmaya dönüşmeyecektir. O, adeta kente tutulmuş bir ayna gibidir. Ondan yansıyan görüntüler yeni kentlerin hüviyetinin ana çizgilerini taşır.

Kitabın en etkileyici yanlarından biri, Marcovaldo’nun saf mizacı ve yapısıyla öykülerin dili arasında var olan kusursuz bir tutarlılıktır. Sürekli kurulmuş bir makine gibi yaşamayı telkin eden kentte, kendini bu fasit dairenin dışına çıkaracak en küçük his ve tedaisinin bile hesapsızca hemen peşinden giden Marcovaldo’nun, başından geçen sıradışı ve çok kere de gülünç durumlar içten ve muzip diyebileceğimiz bir dille anlatılır.

İnsanın sabah uyanma anı ve bunun biçimi, kent hayatının etkilerinin yoğun olarak gözlemlenebileceği dakikalar arasındadır. Bedenen uzun çalışma saatlerinin yorgunluğu giderilmemişken baskın veren bir çalar saat sesi, paslı bir havaya açılan pencere. Neredeyse tek özelliği “apar topar” olarak vasfedebileceğimiz bir başlangıç.

Her gün böyle bir sabaha gözlerini açan Marcovaldo’nun bir yaz günü, aklına, gece parkta bir bankta uyuyarak sabah gözlerini yaprakların kımıltısına, gökyüzüne açmak, kuş sesleriyle uyanmak eser. Gidip geceyi parkta geçirir. Ama umduğu gibi olmaz. Hem dışmekan olarak kent hem de içmekan olarak ev, müteradif bir huzursuzluğu taşır çünkü.

…kendi kendine: “Ne olur bir kez de çalar saatin zili, yeni doğan Paolino’nun viyaklaması ya da karım Domitilla’nın öfkeli sesi yerine kuş sesleriyle gözümü açsam,” diyordu ya da: “Basık, havasız bir oda yerine, burada bu canlı yeşilliğin içinde uyuyabilsem, bizimkilerin horlamalarını, sayıklamalarını, sokaktan geçen tramvayın gürültüsünü duymadan, burada sessizlik içinde, sokaktan yansıyan lamba ışığının çizgiler oluşturduğu kapalı perdelerin yapay karanlığı yerine, burada gecenin doğal karanlığı içinde; gözlerimi açtığımda yaprakları, gökyüzünü görebilsem!” Marcovaldo sekiz saatlik –artı fazla çalışma- niteliksiz işçi görevine her sabah bu düşüncelerle başlıyordu.

Bu düşüncesinin akabinde Marcovaldo geceyi parkta geçirmeye gider. Hiçbir şey düşündüğü gibi gelişmez. Uzandığı bankta uyumaya çalıştığı sırada kendisinin umduklarıyla arasına yine kent girer: “Ne yazık ki, böyle yatınca tam bir doğal dinginlik içinde gözlerinin kapanmasını sağlayacak, yalnızca ağaçlardan, gökyüzünden oluşan bir görüntü düşmüyordu gözlerinn önüne; bir ağaç, anıtın üstündeki bir generalin kılıcı, bir başka ağaç, bir ilan tahtası, üçüncü bir ağaç, sonra biraz daha ötede, trafik ışığının peş peşe sarı sarı olarak yanmayı sürdüren aralıklı yapay ayı, kısa aralarla birbirini izliyordu karşısında.

Aşırı tüketimin başlı başına bir fenomen olarak insan hayatına dahil olması bir piyasa olarak kentleşmenin yaygınlaşmasına rastlar. İnsanlar ilanlar ve reklamlarla kuşatılmıştır. Bu, kapitalist ekonomiyi diri tutan en temel dinamiktir. Reklamlar aracılığıyla insanlara, aslında ihtiyacı olmadığı şeyler ihtiyacıymış gibi lanse edilir. Görünürde ihtiyaç olmayan şeylerin ihtiyaç olarak kabullenilmesi süreğen bir kıvamda tutulur böylelikle. Marcovaldo’yla süpermarkette bir alış-veriş esnasında karşılaştığımız hikaye, bir piyasa olarak kenti tüketim alışkanlıkları ekseninde ortaya koyar. Kentte çoğunluğu teşkil eden işçilerin ihtiyaçlarını temin etmede yaşadığı güçlük beri tarafta market arabalarını taşarcasına dolduran insanların varlığı arasında kurulan kontrast kentlerin iktisadi ve sosyal hayatının dengeli olmayan yanlarına dikkat çeker.

Tüketin! Malları elliyor, yerlerine bırakıyor, tekrar alıyor, elleriyle çekiyorlardı; tüketin! Solgun yüzlü tezgahtar kızları tezgahların üstüne çamaşırlar, çamaşırlar yaymak zorunda bırakıyorlardı; tüketin! Renkli sicim çileleri topaç gibi dönüyor, çiçekli kağıt tabakaları kanat çırpar gibi havalanıyor, alınanları her biri fiyonk düğümlü küçük paketler ve küçük paketler, paketler ve paketler, büyük paketler halinde sarmalıyorlardı. (…) artık ellerinden tutulmayan çocuklar kaybolup ağlıyorlardı. Bu akşamlardan birinde Marcovaldo, ailesini dolaşmaya çıkardı. Parasız olduğu için, dolaşma başkalarının alışverişlerine bakmak anlamına geliyordu; para ne kadar çok el değiştirirse, parası olmayanda o kadar çok “Er geç, birazı da benim cebime girecek,” diye umutlanıyordu. Ailesi kalabalık Marcovaldo’nun zaten düşük olan aylığı hemen taksitlere, borçlara gidiyordu. Ama yine de süpermarkette dolaşıp etrafa bakmak güzeldi.

Marcovaldo’nun kentle uyumsuz haline ve bütün tabiat özlemlerine bakarak taşralı abir bünye taşıdığını söylemek mümkün olmaz. Düpedüz bir kentlidir o. Onun aslında arzu ettiği şey, tabiat dekoru mahvedilmemiş bir kentte, bir ağaç gölgesi ve bir parça gökyüzünün altında veya bir su kenarında soluyabilmenin imkanıdır sadece. Yaşadığı kentten çekip gitmeyi hiç hatırına getirmez, bağlıdır ona. Onun yaşadığı şehre bu bağlılığını, bir ağustos ayında imkanı olanların kenti terk ettiği bir sırada, fırsat bu fırsat deyip şehri daha önce fark etmediği çizgileriyle seyretmeye, bazen de onu görmek istediği gibi tahayyül ederek duyumsamaya çıktığında görürüz.

Yılın belirli bir noktasında ağustos ayı başlıyordu. Birden genel duygularda bir değişiklik gözleniyordu. Kenti artık hiç kimse sevmiyordu; daha düne kadar onca sevilen gökdelenler, yaya altgeçitleri, otoparkları sevimsiz, itici oluveriyorlardı. İnsanlar bir an önce kentten gitmekten başka bir şey düşünmez oluyorlardı; trenleri dolduruyor, otoyolları tıkıyorlar, ayın 15’inde hepsi gitmiş oluyordu. Bir kişi dışında. Marcovaldo kenti terk etmeyen tek kentliydi. (…) Sabah kent merkezinde dolaşamaya çıktı. (…) şimdi yapabiliyordu istediğini, üstelik kırmızı ışık yanarken karşıya, hem de yanlamasına geçiyor, alanların orta yerinde duruyordu. Ama aldığı keyfin bu kuraldışı davranışları yapmaktan çok, her şeyi bir başka türlü görmekten kaynaklandığını anladı: sokakları vadi tabanı ya da kurumuş ırmak yatağı gibi, evleri sarp dağ dizileri ya da yalıyar yamaçları gibi görüyordu.

İnsanın yaşadığı şehir dünyada var olan şehirlerden sadece bir şehir veya piyasa olmanın çok ötesinde aslında insanın hayatının tamamını geçirdiği dünyasıdır. Coğrafi küçük ölçüleriyle sınırlılığından öte her gün hayatı yeniden üreteceğimiz bitimsizliğin imkanını taşıyan yegane yer olmalıdır şehir. Bu bakımdan tabiatın mahvıyla ilerleyen bir şehirleşme insanı darlamaktan başka bir bünyeyi intac edemez. Şehri biçimlendirirken aslında bütün bir ömrümüzün bu yerde geçtiği düşünülecek olursa dünyamızı biçimlendirdiğimizi fark ederiz.

Ahmet Çarpar
twitter.com/musahibc

İki usta, çok mektup

"Mapusanelerde ışığıydı hürriyetimin
ekmeğimin katığıydı sürgünde
her biten akşamdaydı, her başlayan günde;
ulu kurtuluş düşü memleketimin."
- Nazım Hikmet, Niyazalant Sömürgesi

Mektup yazmanın samimiyetine inanıyorum; cıvık, mektup yazma üzerine olan nostaljiye ise inanmıyorum.

Mektupla küçükken tanıştım. Aslında, daha o zamanlarda mektup yazmak diye bir şey kalmamıştı; fakat mektubun verdiği samimiyeti fark edebilmiştim. Ben ki; Selimiye’ye girerken caminin heybetiyle birlikte, bu kapıdan Mimar Sinan da girmişti, diye düşünüp hislenen biriyim. Mektup konusunda da böyle düşünmem normal aslında. Mektup aldığım kişinin, benim önümdeki kâğıda dokunmuş olması, o kâğıtla bir süre de olsa hemhâl olmasıdır bana mektubu sevdiren. Tıpkı Mimar Sinan’la farklı yüzyıllarda da olsa aynı kapıdan geçmek gibi. (Burada; “asıl mesele onlar gibi olmakta”, gibi beylik lafları dikkate almıyorum.)

Yazarların, şairlerin velhasıl sanatçıların birbirleriyle mektuplaşmaları edebiyatımız için büyük bir kazançtır. Konuşulanların hâl-hatır sorma, havadis verme meselelerinden sonra edebi, siyasi ve sosyal meselelere gelmesi biz okurlar için büyük şans. Çünkü, özellikle günümüzde ortalıkta dolanan bilgiler içinden doğruyu seçme gayreti zor bir şey. Yığınlara kapılıp gidersek birçok şeyi kaçırabiliriz; fakat okursak, doğru bilgiyi edinme şansımız oldukça yüksek. Örneğin; Nâzım Hikmet’i hâlâ vatan haini olarak gören, “gomunist” diyerek onu aşağıladığını düşünen eski ve yeni kuşaklara Nâzım’ı anlatmak yerine mektuplarını okutmak (en azından belli kısımları) daha doğru bir değerlendirme yapılmasına olanak sağlayabilir. Tabii ki; Necip Fazıl gerici yobaz, İsmet Özel faşist, Nâzım Hikmet komünist, vatan haini diye direten bazı gözü kapalı, üstelik kendini okuryazar tayfasından gören zevatları işin içine katmıyorum.

Yazarların en iyi şekilde, yazdıklarının bütün hâlinde okunmasıyla tanınabileceğini düşünüyorum ve bunun için de en iyi türün mektup ve hatırat olduğuna inanıyorum. Başlarda dediğim samimiyet bahsi burada devreye giriyor. Bir insanın sürekli devam eden mektuplarında samimi olmayacağına inanmıyorum. (keza hatıratlarında da) Belki hapishanedekiler için istisna bir durum olabilir: Mektupları hapishane yönetimince okunduğu için karşısındakine demek istediklerini daha kapalı anlatabilir; fakat bu bile samimiyet bahsini ortadan kaldırmaz.

Nâzım Hikmet ve Kemal Tahir: Türk Edebiyatı’nın en önemli şair ve yazarlarından olan bu ikilinin Nâzım Hikmet tarafından yazılan mektuplarını, Kemal Tahir yayımladı. Daha önce farklı yayınevlerinden neşredilen kitap en son İthaki Yayınları etiketiyle okura sunuldu. Bu ikiliye edebiyatımız için özellikle önem gösteren benim gibi okurlar için, bu mektuplar bulunmaz bir kaynak. Hayıflanmam, Kemal Tahir’in mektuplarını okuyamadığımıza. Keşke İsmet Özel ve Ataol Behramoğlu’nda olduğu gibi, iki taraflı tanık olabilseydik aralarındaki konuşmalara.

Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar” Nâzım Hikmet’in Bursa cezaevinden Çankırı, Çorum, Malatya ve Nevşehir’deki cezaevlerinde bulunan Kemal Tahir’e gönderdiği, ilki 05.12.1940, sonuncusu 25.04.1950 tarihli 234 adet mektup ve telgraftan oluşuyor. Fakat bunlar, ikili arasında gidip gelen mektuplar olmasına rağmen, mektuplarda Raşid Kemalî (Orhan Kemal) ve Piraye de eksik olmuyor. Orhan Kemal, bir dönem Nâzım’ın yanında kaldığı ve okuryazar kesimden olduğu için (ya da o ortama yeni giriyor olduğu için) Nâzım Hikmet’in dikkatini bolca çekiyor ve Kemal Tahir’e Nâzım Hikmet tarafından sık sık övülüyor. Piraye ise, zaten bilmeyen yoktur, Nâzım’ın büyük aşkı. Fakat ben Piraye ve Kemal Tahir’in de bir dost, bir abla kardeş olduklarını bu mektuplar sayesinde öğrendim. Hatta yine İthaki’den neşredilen “Kemal Tahir’den Piraye’ye Mektuplar” adlı bir kitap olduğunun da farkına vardım.

Mektuplardan, bu ikilinin hâlet-i ruhiyelerini, günlük yaşamlarını, uğraşlarını, kişilik özelliklerini, düşüncelerini öğrendiğimiz gibi, devrin siyasi, içtimai, ekonomik vb. birçok özelliğini, hapishane hayatını, kurumların işleyişlerini, Anadolu insanını da öğrenebiliyoruz. Tabii ki Nâzım Hikmet tarafından daha çok tanıklık etsek de, Nâzım’ın yazdıklarından Kemal Tahir ve fikirleri açısından çıkarım yapmak da pek zor olmuyor. Bunların dışında, bu ikilinin edebi dozu yüksek konuşmaları, birbirlerinin eserleri hakkındaki övgü ve tenkitleri mektupların başından sonuna kadar devam ediyor. Sadece Türk Edebiyatı’ndan değil, dünya edebiyatından da önemli kişilerin bu mektuplarda yer alması birçok durumu kavramamız için bir ışık yakıyor. Kısaca bu mektuplarda; Hikmet Kıvılcımlı, Sait Faik, Maksim Gorki, Tolstoy, bolca Fransız romanı ve romancısı ve birçok yazar, şair ismi de geçiyor.

Kitap, Kemal Tahir’in ön sözüyle başlıyor. Tahir burada, bu mektupları yayımlamaya niçin karar verdiğinden bahsediyor ve okurlara bir öneri veriyor:

Okumanıza sunduğumuz bu mektuplar, her şeyden önce, bu boşluktaki yerlerini dolduracaklardır. Bugün yayımlanmalarının nedeni de, Moskova’da kurulan ‘Nazım Hikmet Arşivi’nin gerek çevirip yayımlamak, gerekse şairin sanatı üstünde inceleme yapmak isteyenlerin çalışmalarını sağlamak için mektupları fotokopyalarını istemesidir. Böyle bir isteği uzun boylu karşılıksız bırakmak Nâzım Hikmet’in kendisi ve edebiyat tarihimiz için haksızlık olurdu. Öte yandan, bir Türk Şairinin bir Türk romancısına yazdığı mektupların Türkçeden önce, başka bir dilde –bu dil, şairimize büyük dostluk göstermekle edebiyatımıza da değer vermiş hatırnaz bir komşu memleketin diliyle de olsa- yayımlanmasını doğru bulmadım.

Mektupları okurken –hele genç kuşaklar- şu noktaları göz önünde tutmalıdır: Bunlar, bir mapushaneden bir başka mapushaneye gönderildi. Yazıldıkları sıra, içerde, tek parti idaresi, dışarda, tarihin örneğini görmediği kanlı bir dünya savaşı, var kıyıcılığıyla sürüyordu.”. Görüldüğü gibi, Moskova’nın böyle bir isteği olmasa, biz belki de bu mektupları hiç okuyamayacaktık.

Nâzım Hikmet’i hiç okumadan onun vatanını, milletini, insanlarını sevmeyen bir şair olduğunu iddia edenler, onun hakkında birçok şeyi aslında şiirlerinde bulabileceklerdir. Şiirlerini okumasalar bile Kemal Tahir’e yazdığı mektupları okumak bile şairin vatan sevgisini anlamaya fazlasıyla yetecektir. Nâzım, kendisinin değil, asıl onu hapishaneye tıkanların vatanını sevmediklerini Kemal Tahir’e her fırsatta yazmıştır. Uyduruk nedenlerle hapse atılan şair, bu hâlde bile vatana hizmet etmekten geri kalmamış, ağır hapishane şartlarında iki büyük romancı -Orhan Kemal ve Kemal Tahir- kazandırmıştır bu topraklara. Üstelik birçok mektubunda, Tahir’i teşvik ederek, destekleyerek, hiçbir zaman çalışma azmini kaybetmemesini öğütlemiş, daima Türk Milleti ve Türkiye için çalışmaları gerektiğini tekrarlamıştır. Ayrıca böyle düşünmeyen münevverleri de eleştirmekten geri durmamıştır:

Memleketimiz, halkımız, dünyamız ve insanlarımız için en güzel şiirlerimizi en güzel hikâyelerimizi yazacağız… Rahatlığımızdan, şahsi emniyetimizden yüzümüz kızaracak, dehşetli azap duyacağız, fakat Türk halkına ve dünyamızın insanlarına söyleyebileceklerimizin en güzelini söyleyeceğiz.

Sayın münevverlerimiz arasında her şeyden önce Türk halkının ve yurdunun sahici menfaatlarını düşünmek ve bu sahici menfaatların mahiyetini tayin etmek bahis mevzuu olduğunu düşünen insanlar parmakla sayılacak kadar azdır.

Vatanını ve inşalarını çok seven şair, Tahir’e zaman zaman sitem etmekten de geri durmamıştır. Mektuplarında, hapiste olmasını kabul edemediğini söyleyen, bu durumu sık sık eleştiren şair, vatanını seven insanlar olarak, gördükleri muameleyi hazmedemediğini de yazmıştır:

Sana gayet enteresan bir haber vereyim: Ankara’da biri Alaman, biri Macar iki casus varmış. On beşer yıl ceza giymişler. Ama cezalarını Bahçelievler mahallesinde kiraladıkları bir hususi evde, bir gardiyan ve bir jandarma refakatinde ve çoluk çocukları, ahbap ve arkadaşlarıyla geçiriyorlarmış. Ne âlâ memleket. Casuslar cezalarını bahçeli evlerde çekerler; sonra bizler, yurtlarını ve halklarını en çok seven insanlar hapishane hapishane sürünürüz.

Nâzım Hikmet, hapishanede olduğu yıllarda, genelde çalışkanlığını sürdürmüştür. Sadece edebî anlamda değil; resimler çizmiş, dokuma makinesini işletmiş, bazı el eşyaları alıp satmış; bunlardan başka, çeviriler yapmış, böylece hem Piraye’ye hem Tahir’e az da olsa, devamlı sayılabilecek şekilde para göndermiştir. Edebî anlamda ise; birçok şiir yazmıştır. Örneğin, o ünlü 21-22 şiirleri bu dönemin ürünüdür. Ayrıca mektuplar boyunca, Nâzım’ın en önemli kitaplarından olan “Memleketimden İnsan Manzaraları” kitabının fikrinin nasıl doğduğunun, nasıl geliştiğinin, nasıl sonlandırılmaya çalışıldığının izleğini sürebiliyoruz. Kemal Tahir açısından da hem “Sağırdere”nin hem de birçok öykünün ne şartlarda yazıldığının tanığı oluyoruz. Fakat bu üretken dönem zaman zaman öfke ve ümitsizliğe de dönmüştür. Nazım Hikmet, bir mektubunda bu durumdan şöyle bahseder Tahir’e:

Zaman oluyor ki dünyaya tek bir mitralyöz kurşunu olarak gelmediğime kızıyorum. Kurşun olmak, bu gördüğüm heybetli rüya içinde, şair olmaktan çok daha faydalı, hatta ne bileyim beton bir istihkamın bir çivisi olmak ve hiç olmazsa hayata, realiteye böyle cansız fakat hapisteki şairden çok aktif bir madde olarak karışmak, onun üzerinde müessir olmak.

Edebî mektuplarında çağın sanatının eksiklerini ve yanlışlarını da belirten Nâzım Hikmet, çağdan kopuk bir sanat anlayışını eleştirmiş, bunları söylerken Avrupa’da ortaya çıkan varoluşçuluğa da çatmıştır. Nâzım’a göre sanatçı, bu çağın bütününü ya da bir kısmını eserlerinde aksettirdiği müddetçe vardır.

Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar” bir dönemin önemli bölümünü anlatması bakımından çok kıymetli. Hem edebî hem sosyal hem de magazinel olarak birçok şeyi öğrenebileceğimiz, Nâzım’ın, Tahir’in, Piraye’nin, Orhan Kemal’in ve daha birçok kişinin hem düşüncelerine hem kişiliklerine tanık olabileceğimiz, zaman zaman II. Dünya Savaşı’nın, çok ayrıntılı olmasa da, izini sürebileceğimiz bir kitap. Örneğin Kemal Tahir’in çok iyi şiirler de yazabildiğinden fakat sürekli yazmadığından N.Hikmet şöyle şikâyet ediyor:

Kemal, şiirin çok güzeldi. Şiir yazmamakla eşeklik –affedersin- ediyorsun."

Kitabın önemli gördüğüm özelliklerinden biri, nadir de olsa iki ustanın birbirlerine gönderdikleri fotoğraflara yer verilmesinin yanında, imlâ ve noktalamanın Nâzım Hikmet nasıl kullanmışsa o şekilde kitapta yer alıyor olması. Bu sebeple Nâzım’ın dili nasıl kullandığına da tanıklık etmiş oluyoruz. (İpucu vereyim, şair bol bol imlâ ve noktalama hatası yapıyor.)

Yazının başında mektubun öneminden bahsetmeye çalışmıştım. Şu anda mektup belki çok gereksiz görülüyor fakat mektup olmasaydı da böyle bir eser bize ulaşmayacaktı. Evet, ünlü ve büyük yazarlar mektuplaşsınlar demiyorum ama bundan sonra böyle eserler okuyamayacağımızı da kabul ediyorum. Yoksa ileride “A’dan B’ye e-mailler” gibi eserler mi göreceğiz?

Mehmet Âkif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

17 Kasım 2017 Cuma

Görmeden sevmenin, kontrollü cinnetin romanı

"Her şeyi bilmektense, kendim olmaya çalıştım."
- Platon, Sokrates'in Savunması

"Mutluluk, aklın bittiği yerde başlar."
- Erasmus, Deliliğe Övgü

Dışarıdan bakıldığında bir düşünce kitabı gibi gözüken, ama sayfalar arasına dalınca çok farklı ufukları içinde barındıran kitaplar elbette okumuşuzdur. Ancak bu kitaplar nadirattandır. Mesela Mehmet Efe'den "Mızraksız İlmihal", Nihat Genç'ten "İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?" böyle kitaplardır. Efe karakterler üzerinden 1980'lerin iklimini anlatır, "roman'tik" bir iklim. Hem siyasi hem de kültür yönünden. Dil liriktir, dingindir fakat sarsıcıdır. Genç ise 2000'ler sonrası İslamcılığını anlatır karakterleriyle. Mütedeyyinlik ve muhafazakârlık arasında savrulan müminleri diline dolar. Gayet yerinde eleştiriler yapar yüksek tondaki sesiyle. Her iki romanda da paradoks vardır. Aykırı düşüncelerin ve çelişkilerin toplumsal anlamdaki vaziyeti az veya çok resmedilir. Hasan Yurtoğlu'nun Weysel Paradoksu adlı romanındaysa bu resim, doğrudan Veysel karakterinin beyninin içinden resmedilir. Veysel her seferinde hayatın ve hayatının bir paradoks sayfasını yırtar. Bu yırtma eylemine bizi de şahit eder. Ben yırtıyorum, yırtarken delirmekle delirmemek arasında sabrediyorum, siz de sabredeceksiniz ve beni dinleyeceksiniz der, bir nevî.

Hani bazı fikirleri dinlediğinizde heyecanlanırsınız, yeni bir projeye başlarken 'yükselir'siniz ya da sabah uyandığında o günün 'tatil'den olduğunu anlayınca sevinirsiniz ya, Weysel Paradoksu böyle bir kitap. İlk cümlesinden itibaren heyecanla okunuyor ve bu heyecan hiç dinmiyor. Yazarın üslubu takdire şayan zira bu tip kurguların anlatımında dalgalanmalar olması doğaldır. Bazen dil yorulur, kelime tembellik yapar, düşünce somutlaşır. Bu da kurguyu yorar, hatırlamayı zorlaştırır, takibi güçleştirir. Yurtoğlu olağanüstü bir beceriyle kurmuş romanını. Felsefesini, siyasetini, güncelini, nostaljisini hiç eksik etmemiş. Elbette müziğini de.

Veysel her şeyden maraz çıkaran bir tip değil. Aksine çok düşünen, yoğun düşünen, ince ve nazik bir karakter. Ancak çevresindeki ikilemler, aksilikler zaman zaman fevrî davranmasına sebep olabiliyor. Duygularını dizginlemek için bazen "kendileriyle savaşanlar" arasına katılıyor, bazen de "dost elinden gel olmazsa varılmaz" diyor. İlk paradoksunu da her çocuklukta olduğu gibi babasıyla yaşıyor.

"- Öseme'den kâğıt geldi, sosyalajis kazandı yazıyor. Hocalarına sor bakalım, yanlış bir durum olmasın.
Hemen izah ettim babama.
"- Sosyoloji o baba! Toplumu inceleyen uzmanlık alanı..."
"- Yahu ne bileyim ben! Ne olunuyormuş oradan çıkınca? Bankacı, maliyeci yaparlar mı seni?
"- Lise öğretmeni olunuyor."
Memnun olmamıştı.
"- Hayırlı olsun bakalım." [sf. 21]

Alışkanlıklarını seven, daima aynı insanlarla ve aynı mekânlarda vakit geçirmekten sıkılmayan, gizli bir entelektüel aslında Veysel. Bunun için de "bıraktığınız yerde bulabilirsiniz beni" diyor. Alıştı mı bir şeye, onu seviyor, bağlanıyor ve memnun kalıyor. Pek şikâyet etmiyor bu sevgiden. İlle de açıklama yapmasına gerek varsa bunu bir 'şükretme tarzı' olarak görüyor. Sonra da patlatıyor bombayı: "Şeylerin açık seçikliğine inanıyorum ben. Bulanık zihinler var sadece."

Veysel'e göre can sıkıntısıyla beklemek arasında ince bir çizgi var. Beklemek belki bir bela. Ancak ihtiyaç duyulabilen bir bela. Çünkü insan bekleyince düşünüyor, bekleyince yorumluyor, bekleyince ümit ediyor ve hayal kuruyor. Ve elbette bekleyince âşık oluyor. Veysel de en nihayetinde âşkı buluyor. Potansiyel bir suçlu gibi buluyor, memleketin en meşgul cinayet bürosu gibi yaşıyor bu aşkı. İçine atıyor, dışarı uzatıyor, ortalığı ayağa kaldırıyor, dostunu kendisini anlamamakla suçluyor. Aşk bu. Empatinin hiç işlemeyeceği mevzuların en derini. Sanki aşk onun şeyhi oluyor birdenbire. Dervişliğinde hızlı bir yükseliş -seyr'u sülûk- yaşıyor. "Önce âşık ol sonra sev" buyruğunu tutturup kör bir ressam gibi kendi dünyasını kuruyor. Sensizlik Bilimi'nde profesör oluyor: "Teşbihte hata olmaz, mistiklerin sözünü ettiği aşkı düşün mesela. Bu adamlar Tanrıyı görüp mü âşık oldular, âşık olup mu Tanrıyı gördüler? Âşık Veysel ne gördü? Onu görünce âşık olmadım, âşık olunca onu gördüm ben." [sf. 91]

Gönüldü fermandı, dağlardı, yaralardı derken Veysel bir taraftan aşk yangınını insanî bir çizgide korumaya çalışırken diğer yandan toplumsal kaygılarını bağırıyor. Avaz avaz değil, sessiz ve derinden. Kendin olma gayretinde bazen kendin olamazsın, bazen kendinle başa çıkamazsın diyor ama dönüp dolaşıp 'kaçamazsın kendinden'de duruyor. Kendisini de öyle güzel tarif ediyor ki delirmekle delirmemek arasında kalan birçok okuyucunun burada "aynı ben" diyeceğine eminim: "Çok güzel şarkılar dinledim "gâvurlardan", dehşet filmler yapmış adamlar, tek kelimeyle harikulade romanlar yazmışlar. Aman Allahım! Ya o felsefe kitaplarına ne demeli? Yine de alaturka... Kürkçü dükkânım. Hiçbiri Karacaoğlan'a, Şevki Bey'e yetişemiyor. Ben her seferinde huzuru 'Üç Arkadaş' filminde, Nasrettin Hoca fıkrasında, bir Bektaşi nefesinde bulabiliyorum." [sf. 97]

Felsefenin yanında psikolojiyle de uğraşıyor Veysel. Uğraşmaların en kadimi şüphesiz ki düşünmek ve yorumlamak. O da kimi zaman Weysel Jung oluyor ve "Hayatımın biricik pişmanlığı, kendim olmamdır" deyiveriyor. Has adamlarının Alman olduğundan dem vuruyor ve ideal kadrosunu sahaya sürüyor: Goethe, Hegel, Kant, Marks, Nietzsche, Schopenhauer, Hölderlin, Novalis, Hesse, Heidegger, Simmel. Araya Dostoyevski ile Wittgenstein isimlerini de sıkıştırıyor ve bu sıkıştırma cesaretinden sonra kaleye bir David Hume transferinin yakışacağını düşünüyor. Hayır, hiç de düşündüğünüz gibi değil. Veysel'in kafa yanmıyor. Onu yakan belki de anlam arayışı, hakikat, hikmet, ilim, irfan. Herkes kendince bir kavram bulabilir öyle değil mi? Yeter ki 'kılıf' olmasın.

İlmin bir kıyl ü kâl oluşu Veysel'e Genç Werther'in Acıları'nı hatırlatıyor. Bu hatırlama bir melankoliden ziyade gerçekliğin ta kendisini getiriyor önüne. Hani Werther "Bu durumda olan yalnızca ben değilim. Bütün insanlar umutlarında kandırılıyor, beklentilerinde aldatılıyorlar" diye, işte Veysel de Ahmet Haşim kartını oynuyor ve onun "Melali anlamayan nesle aşina değiliz" sözünü hatırlatıyor.

Kendi yakasını tutup silkeleyen, kendiyle konuşan bir adam olup çıkabiliyor:

"- Benim özlediğim iki sokak ötede oturuyor."
"- Gölgelerle oyalanma, asıl âleme yönel Veysel!" [sf. 134]

Zaman zaman kalendermeşrep edayla bir modern zaman dervişi de olabiliyor:

"- Çok bekletmedim inşallah Kardeşim?"
"- Dostun yolunu beklemekten başka ne işimiz var!" [sf. 135]

Turgut Uyar, Sadri Alışık, Pulp Fiction, Jean Baudrillard... Bir an oluyor ki umutsuzluğun kıyısına varıyor ama gerçekçiliği elden bırakmıyor. Baudrillard'ı o harikulade eseri olan Tüketim Toplumu onu sarsıyor. Her sarsılmanın akabinde büyük bir duygu-düşünce boşalması da yaşıyor:

"Atmaktan, atık... Tanrı, o yüce yaratıcı bizi cennetinden attı. Bu dünya bir çöplük. Her birimiz çöp oğlu çöpleriz. Babalarımızın atıklarıyız. Sonra annelerimiz de atıyor bizi. Böyle geliyoruz dünyaya. Zamanı gelince, vademiz dolunca yine atılacağız. Son kullanma tarihi gelmiş mamuller gibi. Mezar denilen çöp kuyularına dolduracaklar bedenlerimizi. Tanrı, o kozmik çöpçü emrini verene değin orada kalacağız; bekleyeceğiz bin umutla..." [sf. 152]

Türküler tutmasa dünyayla acayip kavgalar edecek. Hiç duyulmamış küfürler söyleyecek. Ama şarkılar alıkoyuyor işte, çoğumuzda olduğu gibi. "Annemin sesi müsaade etmedi buna. Her seferinde onun sesini duydum" diyor Veysel. Anne sesi ya müsaade eder ya da etmez. Dünyayı durdurmak için kafidir o ses çünkü. Tanrıya, hayata, kendine küsme yolunda ilerlerken kişisel tarihinin en zorlu sınavından geçtiğini haykırıyor. Newton'un kafasına düşen elma ayrı, Amasya denmesi ayrı ağlatıyor onu. "Yetiş ya Novalis!" dercesine romantizmin karşısına yas sürecini koyuyor. Neticede o sürecin sonunda kapı yine geleneğe çıkıyor: "Tedbirini terk eyle, takdir Hüdâ'nındır!". Veysel âşık tabi: "Selma yok! O elmalar köşedeki manavındır."

Psikiyatristlere "sevmeyi bilmek şiirdir doktor" diyebilecek kadar koca yürekli ve koca paradokslu olan Veysel; yangın, kor, kül ve ateş derken meçhule giden bir gemi gibi aşk seferinde yol alıyor. Kahramanlık değil onun istediği, meçhul kahraman olmak. Hatta zamanla kahraman sıfatını da atarak sadece meçhul olmak. Çünkü "Aşk, daima çölde olmaktır. Çölde yol almak, çölde kaybolmak..." [sf. 163]

Dünya siyaseti ve güncelin hegemonyası Veysel'in paradokslarının tuzu biberi. Günümüzde paranoya olarak değerlendirilecek ama esaslı birer tokat olan cümleler onun ayakta durmasını sağlıyor her zaman. Mesela televizyona bir defa konuşan adam, doğal olabilir. Ama ikinci kez konuşuyorsa muhakkak bir plana hizmet ediyordur...

Sanki bir bilinç altına inme romanı Weysel Paradoksu. Öyle ki sona doğru giderken çocukluğa iniyor Veysel, hem kendi çocukluğuna hem de dünya çocuklarının çocukluğuna. Yirminci asrın en büyük keşfi olan çocukluğun insanın gelişimindeki rolüne atıfta bulunuyor. Ama kendi topraklarındaki ve yakın coğrafyalardaki vaziyeti de düşünerek. Yani yine gerçekçi bizim Veysel. "Büyüklerin gölgesinde yaşamak zorundaydık. Çocuk olmak, oyunun dışında tutulmak, mahrum bırakılmak demekti" yorumu da bundan. Ömrümüzün belki de üçte ikilik bölümünün "Çocuk muyum?" diye hak ararken ve "Çocuk değilsin!" diye azarlanırken geçmesi de bundan. Veysel devam ediyor:

"Büyürken benimle birlikte büyüyen ve küçülen şeyleri izlemek müthişti. Onların uzaklaşıp kayboluşlarını, ufalıp yok oluşlarını... Bir kelebek için dünya nedir? Sabah veya akşam olması fark eder mi kelebeğe? Güz yahut ilkbahar oluşu, kelebeğin değerlendirmesini nasıl etkiler? Annesini yitirmiş bir kediye, oğlunu yitirmiş kadına nedir dünya?" [sf. 184]

Veysel ismi hepimize görmeden sevmeyi hatırlatıyor. Günümüzde platonik olarak yorumlanan bu sevme biçimi Veysel'in Azrail'e açık çek vermesine kadar yükseliyor. "Ne zaman istersen o zaman al" diyor, zaten her şekilde böyle olacağını bile bile.

Roman Bizim Travma Lokantası'nda sona eriyor. Gurur duyulacak bir paradoks ortaya seriyor Veysel. Oğlunun "babamın paradoksu" diye gururlanacağı, arkadaşlarının "Veysi Paradoksu" diye anacakları, Selma'nın "sevgilimin paradoksu" diye eşe dosta hava atacağı bir paradoks. Veysel'in annesi de "oğlumun paradoksu var" diyecek, bir dikili ağaç var mı diye soran komşu kadına. Komşu kadın da kendince yorumlayacak bu durumu tabi, "bizim oğlan da kooperatife yazılmış" diyecek...

Weysel Paradoksu'nu okurken nasıl heyecanlandıysam, hakkında bir şeyler yazmaktan da o kadar heyecan duydum. Buna inanın. Yoksa gribin ilk gecesinde, üstelik ertesi gün mesai varken bunca cümleyi kurmaktansa bir mandalina soyup yer, yatar uyurdum.

Hasan Yurtoğlu'na ayrı, bu kitabı neşreden Karakum Yayınevi'ne ayrı tebrikler. Ne mutlu okuruna. Bol olsun.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

16 Kasım 2017 Perşembe

Hâlimizle yüzleşme ve öze kavuşma çabası

Her şeyin gittikçe makinalaştığı, mekanikleştiği, manasını kaybederek maddeleştiği, monotonlaşarak sıkıcı bir hal aldığı ve yetmezmiş gibi tüm bunlar, duygu ve düşünlerin dahi vitrinde sergilenebilme potansiyellerinin önemsendiği; plazalarla, lüks markalarla bezeli bir çağın içindeyiz. İnsanın pusulasını kaybettiği bu çağda, bir harita arayışının içinde olması gerektiği, bu yönsüzlüğün içinde bir yöne dönmesi gerektiği bu zamanda bulunmaz bir fırsat İhsan Fazlıoğlu'nun Kendini Bulmak kitabı.

Kitabın kapağını açtığınız ilk andan itibaren bir mağaranın en dar ucundan gittikçe genişleyen dehlizlerle dışarıya çıktığınızı hissedebiliyorsunuz. Kitapta yer alan denemelerin büyük çoğunluğunu edebiyat dergilerindeki daha önce yayımlanan yazılarıyla ve bir kısmını da konferans ve seminerlerde yaptığı konuşmaların düzenlenmiş haliyle oluşturan yazar denemeleri kendilik bilinci, bilgi ve kimlik olacak şekilde üç ana başlıkta toplamış.

Bir şeyin bulunabilmesi için evvela kaybedilmesi gerekir zira henüz kaybedilmemiş bir şeyin bulunma ihtiyacı doğurması mümkün değil. Var olan bir kaybın peşine düştüğünüz ilk sayfasından itibaren her okunan denemenin sonunda adeta bir yap-boz gibi kaybettiğimiz parçaların farkına varabiliyoruz. Ama bunun için kitabın oldukça sakin bir kafa ve ortamda okunması gerekiyor çünkü oldukça yoğun bir şekilde kaleme alınmış, bir kitaptan daha çok bir okulu andırıyor. Kitapta ağırlıklı olarak ene kavramı, yani dış dünyadan daha çok bireyin içinde yer alan dünyanın, özünün, sahip olması gereken şuurun resmi çıkarılıyor meydana. Ve ortaya çıkan resmede kendilik bilinci ismini veriyor İhsan Fazlıoğlu. Kelimelerin lafız ve mefhum gibi iki farklı aşamasının olduğunu vurgulayan yazar lafzın sadece sözcüğün anlamını verirken mefhumun sözcüğün suretini, özünü yansıttığını söylüyor. Sanırım sırf bu yüzdende birçok kelimeyi günlük konuşma dilimize çevirme şansı varken asıl haliyle bırakıyor ki kelimenin özü zarar görmesin.

İnsan ölümden sonrasının varlığını hissedip bilincinde olduğu sürece belli çizgiler sınırlar arasında geçirir hayatını. Hak yemenin fenalığını bilir, israfın külfetini bilir daha önemlisi emredilen(üzerine vazife verilen) şeyleri ve yaklaşmaması gereken sınırların farkında olur. İnanan insansın yani amen-tu(ben iman ettim) diyebilen müslümanın şehrinde de gözlemleyebiliriz bu sınırları: Helal ve haramın belirlediği çizgilerin arasında kalmış bir güzide ahenktir ve bu yüzdende içinde barındırdığı yaşayışın somutluğunu ve sertliğini bu iki kavramın yansımasından elde edilir. İşte İhsan Fazlıoğlu kitabında modernizm adıyla dünyanın insanı sahip olduğu anlamdan temizlemek istediğini fakat bunun zorluğunu bildikleri için öncelikle insan için ölümü önemsiz kılarak ölüm sonrasının hesabını unutturmak amacında olduğunu söylüyor. Bir yola yön tayinini nasıl ki varacağı nokta yaptırıyorsa, yaşamada istikametini yaşamdan sonrası (akıbeti) kazandırır diye geçiyor kitabın satır aralarında. Yol varacak noktasız nasıl bir anlam kaybına uğruyor ve anlamsızlaşıyorsa yaşamda akıbeti yani ölümünün anlamı elinden alındığı zaman öylece bir kayıp olur. Bir akaide sahip misiniz? Bir amen-tu nüz var mı? Buna benzeyen sorularla okurun şuurunu açık tutmayı hedefliyor yazar. Kitabın içinde Taftazani'nin ve Hocazade’nin Hz. Ali’ye nispetle dile getirdikleri şöyle bir tespit var ki paylaşılmazsa olmaz: İnsan üç şeyin peşinde koşar: Nereden-in bilgisi, nerede-nin bilgisi ve nereye-nin bilgisi… (sf. 26) İşte insanın anlamını elinden çekip alabilmek için evvela bu üçlünün parçalanması gerektiğini bilen modern dünya bütün kozlarını insanın köken ve son kavramlarındaki şuurunu yıkmak üzere oynuyor.

Bir cuma hutbesinde duymuştum: "Bizler, bilginin hikmetle buluştuğu, ilmin irfanla yoğrulduğu, âlimin ahlâkla bezendiği bir medeniyetin mensuplarıyız. Medeniyetimizde ilim, aklın ibadeti olarak görülür. İlim, en başta eşyanın hakikatini, varlığın gaye ve hikmetini anlamaya çalışmaktır.". İlimde ancak bilgiyle olur ve bu yüzden bilgiyle alakalı kitapta oldukça önemli atıflara yer veriliyor. Sahip olunan bilgi kişiyi kendisinden ve rabbinden uzaklaştırmamalıdır. Bilgi insanı ancak hikmete taşımalıdır. Pirim Yunus Emre'nin de dediği gibi: "İlim ilim bilmektir / ilim kendini bilmektir.". Yani ortaya çıkan sonuç şu ki kendilik bilincine sahip olmak yolunun bir kısmı da bilgiden geçmektedir. Ayrıca kitapta ele alınan kimlik konusunda da oldukça mühim konulara değinilmiş durumda. Dünyada söz sahibi olmak istediğimiz aşikar bir gerçekken özellikle şu günler de baskın şekilde baskısını hissettiğimiz mütehakkim yani yabancı devletler bunu bir şekilde kabul etmeye yanaşıyorlar o da bizleri özümüzden vazgeçirerek. Bu kesinlikle kabul edilemez bir şey olduğunu bildiğimiz için kılavuzumuz özümüzle söz sahibi olabilmek olmalıdır.

Immanuel Kant’ın da söylediği gibi "makineden fazla bir şey olan insan…" olarak yolumuza devam edebilmemiz için ayağımıza takılan bu modern çağ putlarını aşıp bir an önce halimizle yüzleşip özümüze kavuşmamız gerekmektedir. Kendini bulmanın bu meşakkatli ve uzun yolunda İhsan Fazlıoğlu'nun kitabın takdiminde belirttiği şekilde başarılı şekilde yola koyulmak yolu yurt tutmak ‘yoldaki hataları doğrularına azık kılmak ile mümkündür.’

Hüseyin Yılmaz
h.yilmaz9438@gmail.com

15 Kasım 2017 Çarşamba

İnsanın gerçek, sarsıcı, duygulu hikâyesi

Daniel Keyes, Brooklyn, Newyork’ta doğdu. Master ve doktora derecesini Brooklyn Koleji’nde tamamladı. Ohio Üniversitesi’nde fahri Profesör olan Keyes, Florida’da yaşamaktadır. Yazar bu kitabıyla Hugo ve Nebula ödüllerini kazandı. Ayrıca Oscar ödüllü Charly (1968) adlı filme esin kaynağı olmuştur.

Kitabın adını bir siteden duydum. Kitap hakkındaki okuyucu yorumları ilgi çekiciydi. Bazen okumanız gereken bir eser sizi buluyor. Algernon’a Çiçekler için beni bulan kitaplardan biridir diyebilirim.

Kitap günlük yazıları gibi başlıyor. Sayfanın başında “ilerleme raporu” notuyla gün be gün geçirilen safhaların kaydedildiği kısa yazılar dikkat çekiyor. En fazla 8 yaşlarında bir çocuğun kaleminden çıktığını düşündüğünüz imla hataları, ifade karmaşası kitaba olduğu gibi aktarılmış. Çevirmen notunda bu durumun bilinçli yapıldığı belirtiliyor. Olay örgüsünün işleyişinden de anlıyorsunuz ki bu çok isabetli olmuş.

Genel olarak, konuşmanın jest mimik desteğiyle ifadeyi kolaylaştırdığı, yazarken daha zor olduğunu düşünülür. Bu kitapta birkaç paragrafta "bu ancak yazıyla ifade edilebilirdi!" denilecek türden zekice kurgulanmış bir ayrıntıydı. İlerleyen birkaç sayfadan sonra öğreniyoruz ki aslında o yazıyı yazan bir çocuk değil. 32-33 yaşlarında kaba tabirle kitapta da sıkça moron denilen zekâ geriliği olan genç bir adam.

Fırında çalışıyor Charlie. Ailesi tarafından küçük bir çocukken terk edilmiş. Amcası onu fırıncı arkadaşına emanet etmiş. Çocuk orada bir hayat kurmuş kendisine. Fırıncı müşfik biri. Ama Charlie'nin çevresindeki insanlar genelde alay ediyor.

Kitabın yürek burkan kısımları gibi görünen bu horlanmalardan daha acısı, genç adamın safiyane dünyası içinde kendisiyle alay edenlerin hareketlerini sevgi olarak görmesi. “Bana gülüyorlar çünkü beni seviyorlar” diyor masum hislerle.

Charlie, yetişkin zekâ geriliği olan bireylerin gittiği bir enstitüde eğitim görüyor aynı zamanda. Onunla çok ilgilenen genç hanım öğretmenine çok güveniyor. Tekdüze ilerleyen hayatı, birkaç bilim adamının beyin ameliyatı ile bir farenin genetiğiyle oynamak ve zekâsını değiştirmek konusunda başarılı olmalarının ardından bu operasyonu bir insanda denemek istemesiyle değişiyor. Charlie’nin kız kardeşinden alınan izinler neticesinde Charlie gereken testlerden geçiyor ve ameliyat ediliyor. Buraya kadar spoiler verdiğim düşünülebilir ancak bana göre hikâye buradan sonra başlıyor.

Algernon kitabın diğer kahramanı olan deney faresi. Charlie en masumane hislerle fareyle yarışıyor ve başarısız olduğunda fareye hayranlık duyuyor. Kendisini onunla özdeşleştiriyor ilerleyen zamanlarda.

Kitapta, ameliyat sonrası Charlie'nin gelişimi yazı ve ifade biçiminde izleniyor. Zekâsı o denli üst seviyeye çıkmıştır ki çevresindeki birçok kişi onun yanında kendisini aptal zannedecek kadar kötü hissederler.

Hikâyedeki aşk dokunuşu abartısız. Hikâyeyi ele geçirmemiş. Charlie’nin duygusal gelişimini anlamak için destek niteliğinde işlenmiş. Hikâye çetrefilli bir hal aldığında bile kendisinden ayırmıyor okuru. Orada kalmak ve Algernon ile Charlie'nin bir sonraki gününü bilmek istiyorsunuz.

Hikâyede ‘ben dili’nin kullanılması samimi bir iletişime geçiriyor karakterle.

Kitapta eleştirebilecek bir şey buldum elbette. Algernon’a Çiçekler kitabında son 50 sayfaya gelindiğinde, gereksiz diyaloglar ve kendini tekrar eden meseleler vardı.

Bu romanın filmini de izlemek istedim. 1968 yılında sinemaya aktarılmış hikâye, senaryodaki kopukluklar sebebiyle esere ihanet edildiğini düşündüğüm çalışmalardan biriydi.

Klasik tanımlamaların dışında düşündürdüklerini ele alırsak Algernon’a Çiçekler romanı için şunları söyleyebilirim; Allah vergisi özelliklerimiz kusur olarak görüldüğünde kusurdur. İnsanoğlu kendisi mükemmel/miş gibi, kusurlu olduğunu düşündüğü şeylere müdahale etme hakkını buluyor. Mükemmele ulaşıyor mu peki? Yapay bir mükemmelliği doğal bir kusura tercih eden insanoğlu ne mutlu olabiliyor ne mutlu edebiliyor.

Bilim adamlarının işlerine karışacak değilim. Hastalıklara derman olarak ilaçlar üretmeye çabalayanlar da, yeni hastalıklar icat ederek ilaç sektörüne hizmet edenleri de var. Genetik değişikliklerle insan ırkının aslını neslini bozanlar da var, ölümcül hastalıklara derman olanlar da.

Hikâyede dikkat çeken nokta; aklıselim bir birey, bedenine yapılacak her hangi bir müdahaleye karar veriyorsa saygı duyulabilir. Fakat sağlıklı düşünemeyen birey için bu adaletli olur mu? Algernon’dan (laboratuvar faresinden) ne farkı vardı Charlie’nin (insanın)? Canlıların deneylerde kullanılması meselesi ayrıca bir tartışma konusu!

Algernon’a Çiçekler’den etkileyici satırlar ile sonlansın kitap incelememiz:

Hastaneden çıktım ama daha işe başlamadım. Hiç bişey olmuyo. Bir sürü testen geçtim ve Algernonla yarışlar yaptım. O fareden nefret ediyorum. Her zaman beni yeniyo. Prof. Nemur bu teslerden defalarca geçmem gerektiğini söledi.

"O şaşırmacalar çok aptal. Ve o resimlerde çok aptal. Erkek ve kadınların resimlerini yapmayı seviyorum ama onlar hakında yalanlar söleyemem. Bulmacaları iyi yapamıyorum."

"Bu kadar fazla düşünmiyi denediğimde ve hatırlamıya çalıştığımda baş ağrılarım oluyo. Doktor Strauss bana yardım edeceni söylemişti ama yapmıyo. Bana ne düşünmem gerektim ve ne zaman akıllı olucamı sölemiyo. Sadece beni rahat bi koltuğa yatırıyo ve benimle konuşuyo."

“Bayan Kinnian ünüversitede beni görmeye geliyo. Ona hiç bişey olmadını söylüyorum. Ne zaman akıllı olucam. Bana sabırlı olmalısın Charlie bu tip şeyler zaman alır diyo. Bu çok yavaş olur ve oldunu sen anlayamazsın. Bana Burtun ona iyileştimi söledini söyledi."

"Ben hala bu yarışların ve testlerin aptalca oldunu düşünüyorum.

"Bugün virgülü örendim, bu, bir, virgül (,) nokta, ile, bir kuyruk, Bayan Kinnian, virgülün önemli oldunu çünkü onun yazıyı, düzgünleştirdini söledi, virgül, doru yerinde, olmazsa, bi işadamının çok para kaybedebiliceni söledi, işimden biriktirdim, biraz param var, fazla diil, ve ben nasıl odlunu bilmiyorum, virgül, bunu kaybetmemi, önlüyo, Ve, o, herkesin, virgülü, kullandını sölüyo, büyüzden, bende, kullanıyorum, oda kullanıyo,,, Noktalama, çok? Eğlenceli!

Dilek Erdem
twitter.com/Dilek_Erdem_

Üç günlük ve üç kuruşluk dünyadaki misafirliğimizi gözden geçirmek

Albert Espinosa’nın hayata tutunma hikâyesi. Kanser. Bacağı kesiliyor. Akciğerinin yarısı gidiyor. Karaciğerinin bir parçası da… Ancak o, hepimizden mutlu. Kayıpların esasen birer kazanç olduğunu öğretiyor bize. Öylesine çimdikleyici tavsiyelerde bulunuyor ki… Öylesine kandil oluyor ki… Üç günlük ve üç kuruşluk dünyadaki misafirliğimizi gözden geçirmemiz yolunda muzipçe fiskeler atıyor ruhumuza. Hastahaneler, doktorlar ve hemşireler üzerine keskin gözlemlerini okurken tebessüm etmemeniz ise imkânsız. Hele hele hastahanede yattıysanız ve ziyaret edenleriniz de olduysa veya mezardan önceki son istasyon algısını kafanızdan bir türlü atamıyorsanız okurken zevkten dört köşe olacaksınız. Tam anlamıyla “kafa adam” Espinosa.

Kanser” kelimesinin yaydığı o ürkütücü havayla dalgasını geçmiş Espinosa tatlı tatlı. Susan Sontag’ın çetrefilli cümlelerinde kaybolanlar için bir lunapark şenliği vaat ediyor Sarı Dünya. Birkaç yıl önce ciddi bir ameliyat geçirdiğim ve dört gün hastanede ikamet ettiğim için anlattıklarını daha bir keyif içinde okudum. Kimseye zararı dokunmayan küçük takıntılarımızdan bahsettiği kısımlarda kendinizi boy aynasında görme ihtimaliniz kuvvetle muhtemel. Ölüm ile hayat arasına kurduğu hamakta sallanırken, cin gibi gözleriyle bulutlara bakıp bizi de o ele avuca sığmaz yaşama coşkusuna ortak ediveriyor çaktırmadan, Espinosa.

Bu keyif veren okuma sürecini tatlandıran gayet kıvrak, temiz bir Türkçesi var kitabın. Mütevazı bir mihmandar, sohbeti şeker şurup bir yol arkadaşı… Unutmadan ekleyeyim; ölüm hiç de korkulacak bir şey değil.

Adnan Algın
twitter.com/Exsertus

14 Kasım 2017 Salı

Silik portreler, küçük umutlar

Daha önce çeşitli dergilerde öyküleri yayımlanan Engin Barış Kalkan’ın “Maveraünnehir Nereye Dökülür?" adlı kitabı, İletişim Yayınları’ndan içinde bulunduğumuz yıl yayımlandı. 138 sayfadan oluşan ve genel anlamda birbirinden bağımsız dokuz öykü içeren kitap, yazarın ilk kitabı olma özelliği de taşıyor.

Öykülerinde neşeli, dertsiz tasasız kişilerden ziyade, geçmişle problemleri olan, kendi içinde sorgulamalara girişen karakterleri işleyen yazarın anlatacaklarını duru bir dille aktarması okur nezdinde önemli bir şey. Aslında Engin Barış Kalkan için salt bir öykücüden ziyade, anlatacak şeyleri olan ve çevresine topladığı kişilere hikâyeler anlatan biri de diyebiliriz. Bağırıp çağırmadan, iç dünyasından kopmadan sakince anlattığı hikâyelerinde toplumun ‘üst’ olarak görülen tabakasından ziyade halkın içinden kişilerin öykülerini anlatması, derdini daha iyi açıklaması için olanak sağlamış.

Kalkan’ın hikâyelerinde gördüğümüz önemli bir özellik olan gözlem yeteneği, hemen hemen bütün öykülerde göze çarpıyor. Fakat yazarın yaptığı, görünmeyen bir şeyi ortaya çıkarmak değil, herkesin gözü önündeki bir durumu kendi bakış açısıyla öykü içinde eritmek. Klişe olabilecek bu durumdan, özgün olabildiği için ince bir manevrayla kurtuluyor yazar. Hikâyeler her ne kadar hayatın ‘loser’ diye tabir edilen tabakasını anlatsa da, mizahi anlatımı ve ironiyi birçok öyküsünün satır aralarında yakalayabiliyoruz. Bu durumu abartmadan kullanmış yazar. Hatta bazı hikâyelerinde biraz daha mizahi unsur ve ironi kullansaydı da sırıtmazdı. Yer yer kullanılan argo kelimeleri ise hayatın gerçekliğine bağlıyorum. Kadınlarla iletişimsel problemi olan, göç edip gittiği şehirde tutunamamış, işsiz insanları ve bunların öykülerini anlatırken biraz sokak ağzı kullanması okuyucuyu kitapta tutan önemli unsurlardan.

Öykülerinde birinci tekil kişi bakış açısını kullanan yazar, sadece “Otel Kervansaray” ve “Rabarba” adlı öykülerinde ilahi bakış açısına yer veriyor. Anlatıcı olarak seçtiği ve ‘ben’ dilini kullandığı hiçbir öyküde ise anlatıcının ismini göremiyoruz. Bunu, hayatın parlak, göz önünde, toplumca başarılı olarak addedilen kişilerinden ziyade, daha silik ve varlığı yokluğu pek fark edilmeyen kişileri anlatmasına bağlıyorum. Sanki öyle silikler ki bir isimleri bile yok der gibi yazar. Yazar, kahramanlarını umuttan mahrum da ediyor, Nietzsche’nin dediğine benzer bir şekilde, ‘umut en büyük kötülüktür çünkü işkenceyi uzatır’: “…Çevrilen sayfa seslerini dinleyerek kendisine uzatılacak anahtarı beklerken nasıl göründüğünü bilse, imkân dâhilindeki intihar biçimlerini alt alta sıralar. Ama sonunda hiçbirini uygulayamaz çünkü onması güç bir hastalık taşıyor kafasında. Umudu var. Bugünlerin geçici olduğunu sanıyor.

Hikâyelerinde diyaloga az yer veren yazar, karakterlerini, özellikle de anlatıcılarını iç konuşmalara sevk ediyor. Karakterlerin içsel sorgulamalarla geçmişi ve bulunduğu durumu anlama çabaları hemen her öyküde karşımıza çıkıyor. Yapılan davranışlardan rahatsızlık, endişe hâli, gelecek kaygısı vb. dertler öykülerde karşımıza çıkarken ‘kaybetmişliği’ her zaman hissediyoruz: “Hiç yapmaması gereken bir şey yapıp babasıyla gitme konusunu son defa konuştukları güne dönüyor. Başa sarıp sarıp izlediği video kaydında kayda değer bir ipucu arayan dedektifler gibi. Buradan onu rahatlatacak bir şey çıkaramayacağını hâlâ kabul edemedi.

Engin Barış Kalkan’ın yer ve kişi tasvirleri oldukça başarılı. Özellikle daha önce de değindiğim gibi gözlem yeteneği sonunda bunları başarabildiği aşikâr. Dili yalın ve üslûbu sade kullanmasının yararını burada görüyor yazar. Ayrıca bazı karakterlerinin başka bir hikâyede de karşımıza çıkması kısa süreli de olsa süreğenlik sağlamış. ‘Birbirine değen hayatlar’ durumunu kısa hikâyelerinde başarmış diyebilirim.

Kitabın en iyi öykülerinin son iki öykü olan “İş Meselesi” ve kitaba da adını veren “Maveraünnehir Nereye Dökülür?” adlı öyküler olduğunu söyleyebilirim. Kalkan bunları kitabının sonuna alarak altın vuruş yapmış. Fakat bir eleştirimi belirtmeden geçemeyeceğim. Kitaptaki bazı öykülerde (örneğin Koseçki Gelsin, Özür Dilesin) bitişler aniden olmuş. Bu, sonunu açık bırakmaktan ziyade bıçakla kesilmiş hissi uyandırıyor. Bütün bitişleri son iki öykü gibi olsaydı kitap çok daha başarılı olabilirdi. Bu yüzden de kitabın en zayıf öyküsünün üçüncü öykü olan “Koseçki Gelsin, Özür Dilesin” adlı öykü olduğunu düşünüyorum.

Genel anlamda toparlayacak olursak, İletişim Yayınları bence iyi öykücüler çıkarmaya devam ediyor. Engin Barış Kalkan, tarz olarak edebiyatımızdaki bazı isimleri andırsa da özgün bir şekilde ilerleyecektir. Daha uzun hikâyeler ya da roman türünde de başarılı eserler verebileceğini düşünüyorum.

Mehmet Âkif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

Bizi oluşturan parçaların tamamı belleğimizle doğrudan ilişkilidir

"Var olmak, algılanmış olmaktır."
- Berkeley

Bir sabah uyansanız ve o güne dek yaptığınız, düşündüğünüz ya da öğrendiğiniz hiçbir şeyi hatırlamasanız, ne olur? Bu kişi hâlâ siz olur musunuz? "Bellek Yanılgısı: Hatırlama, Unutma ve Sahte Anılar Üzerine Bir İnceleme" isimli kitabın giriş bölümündeki bu çarpıcı soru, bellek hakkında tedirgin eden bir tartışmanın da fitilini ateşliyor. Belleğimizi ve anılarımızı sorgulamaya başladığımızda kim olduğumuzla ilgili bir şüpheciliğe kendimizi kaptırmamız işten bile değil. “Kendimiz”, nelerden oluşuruz? Anılarımız, alışkanlıklarımız, sevdiğimiz şeyler, sevmediklerimiz çocukluğumuz vs., bizi oluşturan parçaların tamamı belleğimizle doğrudan ilişkilidir. Ve belleğimizde ortaya çıkabilecek olası bir kayıp, kendimizi de kaybetmemizin yolunu açabilir.

Kitabın yazarı Dr. Julia Shaw, adli psikoloji konusundaki uzmanlığı ve kriminoloji bölümündeki öğretim üyeliği göreviyle paralel olarak ‘sahte anılar’ ile ilgileniyor. Peki, nedir bu sahte anılar? Aslında hiç yapılmamış bir konuşmayı, yaşanmamış bir olayı gerçekmiş gibi hatırladığımız bazı zamanlar olabilir. “Masallama” olarak isimlendirilen sahte anılar, özellikle erken dönem çocukluk anılarımızın güvenilirliğinin masaya yatırılması gerektiğini öne sürüyor. Ancak tüm bu belirsizliğe rağmen, erken dönem çocukluk anıları, insanın kendi olma sürecini en çok şekillendiren anılarıdır. Ne tuhaf bir belirsizlik, değil mi?

Çocukların en sevdiği aktivitelerden biri, sihirbaz gösterileridir. Şapkadan çıkan tavşanlar, güvencine dönüşen mendiller, cebimize nasıl girdiğini bilmediğimiz nesneler; sihirbaz görülmeyeni gören, kaybedilenleri bulan kişidir adeta. Ancak gerçekler pek de öyle değil. Büyüyünce hepimizin öğrendiği gibi, aslında sihir diye bir şey yoktur. Ünlü sihirbaz Jason Latimer, yıllar boyunca gösterilerinde sihir kullanmadığını açıklıyor; bilimi, algısal beklentilerimizi yanıltmakta kullandığını belirtiyor. Algılarımız, bildiklerimiz üzerinde bu kadar etkili mi?

Algılarımızın bizi ne kadar yanlış yönlendirebileceğinin en büyük örneklerinden birini, 2015 yılında birlikte tecrübe ettik. Sosyal medyada #thedress etiketiyle bir fotoğraf dolaşmaya başladı. Ancak garip olan, fotoğrafa bakan kişilerin bir kısmı elbiseyi mavi-siyah görürken, diğer kısmı altın-beyaz görüyordu: “Aslında bu elbise vakası, algısal sistemlerin genellikle evrensel gözükmesine rağmen, hepimizin dünyayı nasıl farklı şekilde gördüğümüze dair bir iletişim ortamı yaratmıştı.

Sosyolojik yorumları bir tarafa bıraktığımız, elimizde hayli önemli bir soru kalıyor: Peki, bu algısal farklılık nasıl mümkün oluyor? Bu işin arkasında da bir “sihir” var mı diye merak ediyorsanız, Bellek Yanılgısı’nı okumaya devam edin. Elbise vakasının bilimsel çalışmalar üzerindeki etkileri sizi epey şaşırtabilir.

Kitaptaki bir diğer tartışma, insan beyninin ne kadar bilgi depolayabildiği sorusunun yanıtı üzerine sürdürülüyor. Birçoğumuzun bellek sihirbazı olarak adlandırdığı, her şeyi kaydeden ve hatırlayan insanlar “hipertimezi” isimli bir sendroma sahip. Günümüze dek, dünyanın çeşitli yerlerinde 56 hipertimezi vakası tespit edilmiş durumda. Hipertimezi sendromlular, muazzam bir hatırlama becerisine sahiptirler. Genel kanı, hipertimezinin doğuştan geldiği yönünde olsa da bu konuda aydınlatılmayı bekleyen birçok nokta var.

Bir diğer dikkat çeken konu, çalışma hayatında son on yılda inanılmaz önemli hale getirilen multitasking, yani aynı anda birden fazla işi yapma meselesi. Günümüzde birçok iş ilanı ‘aynı anda, birden farklı işi/projeyi/çalışmayı sürdürebilen’ elemanlar arıyor. Multitasking, ayın elemanı olmanın ön koşuluna dönüşmüş durumda. Ancak multitasking sahiden sandığımız kadar değerli ve verimli mi? Bundan 15 yıl önce, öğretmenler hem televizyon izleyip hem ders çalışmanın öğrenme üzerine bozucu etkisiyle ilgili kafamızı şişiriyordu. Keza, müzik dinlerken test çözmek de asla önerilmeyen bir yöntemdi. Ne değişti de aynı anda birden fazla şey yapmak bir meziyet haline geldi? Bu sorunun cevabı, akıllı teknolojilerin hayatımıza girişiyle paralel. Son dönemde yürütülen bilimsel araştırmalardan da anlaşılacağı üzere, aynı anda birden fazla işle ilgilenmek bir beceri değil, olası bir sorunun başlıca nedeni olabilir. Dolayısıyla bir yandan çalışırken diğer yandan lise arkadaşınızın düğün fotoğraflarına bakmak ve bunu direktörlerinize çaktırmamak sandığınız kadar iyi bir şey olmayabilir.

Yukarıda kısa kısa da aktarmaya çalıştığım gibi, Bellek Yanılgısı bizi sıkıcı bilimsel soruşturmalara hapsetmiyor. Ele aldığı meseleleri, hepimizin bir şekilde dahil olduğu çağdaş konular çerçevesinde açıklıyor. Ve bu kitap aracılığıyla bir kez daha fark ediyorum ki beyin ve bellek üzerine konuşacak, öğrenecek, anlatacak daha çok şey var. Bellek Yanılgısı: Hatırlama, Unutma ve Sahte Anılar Üzerine Bir İnceleme, bu alandaki okuma hevesini besleyecek kitapların başında geliyor. Okuru bol olsun!

Özge Uysal
twitter.com/ozgelerinuysal
* Bu yazı daha evvel edebiyathaber.net'te yayınlanmıştır.

12 Kasım 2017 Pazar

Mahalleden apartmana, ergenlikten babaya: "illallah" dedirten hayat

"El benim dâmen senin ey rahmeten li’l-âlemin 
Şöhretim isyan benim sen afv ile meşhûrsun."
- Buhurîzâde Mustafa Itrî

"Bir mevsim-i bahârına geldik ki âlemin
Bülbül hamûş havz tehî gülistan harâb."

- Keçecizâde İzzet Molla

Son yıllarda mahalle ile apartman arasında kalmışlığı, bazen de bozkır insanının yaşamını şahane bir kurgu ve lezzetli bir üslupla okurlara adeta hediye eden üç isim ve üç kitap saymaya kalksam şöyle olurdu: Engin Ergönültaş (Minare Gölgesi), Ethem Baran (Evlerimiz Poyraza Bakar), Mustafa Çiftci (Bozkırda Altmışaltı). Şimdi bu listenin başına, evet en üstüne yeni bir isimle kitabını yazıyorum: Eyüp Aygün Tayşir ve 4 Hane 1 Teslim. Bu tür kitaplar ve elbette isimler nadirattan olduğu için, haklarını da teslim etmek gerektiği için, sıkça söz etmek gerekir ama öyle kuru kuruna değil, derinleşerek. Uzaklaştığımız 'o' iklimleri hesaba katarak, kelimeleri hesapsızca harcamayarak.

Tayşir'in kitabını çıkar çıkmaz, kapağı ve ismi karşısında yüksek bir merak duyarak almıştım. Temmuz 2016'ydı. Ne zaman okudum? Şöyle; bir sabah iş yerinde e-postama bir duyuru düştü. Söz konusu duyuruda 4 Hane 1 Teslim'in ikinci baskısını yaptığı haber veriliyordu. Eh, bu kez golü yemiştim işte. Her zaman kıyıda köşede mi kalacaktı benim merakla aldığım kitaplar? Sadece ben mi okuyup 'sinsi sinsi' yazacaktım ilkin? Gol günün en erken saatlerinde geldiğinden akşam eve varır varmaz başlamıştım okumaya kitabı. "Tüm babalara..." ithafıyla başlıyordu. Buyur sana ikinci gol. Hemen ardındaki sayfada üçüncü golün 'müjdecisi' bir Ece Ayhan dizesi: "Bismillah tû Hafız Post / insanoğlu babasızdır."

4 Hane 1 Teslim, tamı tamına 408 sayfa. Türk okuyucusu için bu rakamlarda sayfa okumak ancak yabancı romanlar için 'kabul edilebilir' görülüyor, hâlâ. Tayşir bunu hiç umursamamış. Zaten yazım tekniği ve fikir kurgusu da hiç öyle 150-200 sayfa kabul edecek şekilde değil. Hani derler ya "yazar çok uzatmış, kısa kesebilirdi". Dizi mi bu kardeşim? Ama bakın orası da ayrı, bu kitabın dizisi olur. Hem de çok iyi olur. Usta ellerle elbette. Neyse, 'ekran sektörü' şimdilik bizi aşar, kitaba dönelim.

Sabri, doğar doğmaz ölüme doğan bir çocuk. Etrafındaki herkes hayatın sıkıntılarından, yaşanılan kıyamet zamanından, para derdinden, geçim problemlerinden bahsediyor. Gerilim ve sıkıntı artarak sürüyor. Annesi Nalân ne kadar oğlunu iyi koşullarda yetiştirmek istese de olmuyor. İlk evliliği fiyasko olduğundan ikinci bir evliliğe yelken açıyor. Baki'yle giriştikleri -kelimenin tam manasıyla giriştikleri- bu evlilik oldukça yakıcı ve yıkıcı oluyor, o da 'yarım' kalıyor. Hır, gür, yaka paça, bam güm geçiyor günler. Arada bir bahçede kara bir kedi selâm veriyor Sabri'ye, ömür geçiyor der gibi. Burada bir Ece Ayhan şiiri hatıra gelmeli: "Geçer sokaktan bakışsız bir Kedi Kara. Çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. Kanatları sığmamış."

Anneanne, Muhlise Hanım. 'Evinin harcına da içine de bir buğday tanesi kadar haram karışmasına engel olmaya ant içmiş' bir kadın. Elektrik kesildiğinde asla kaçak yollara başvurmayan, daima mum yak(tır)an bir kadın. Doğup büyüdüğü yörenin aksanıyla konuşuyor. Derdi ev. Müteahhit gelse de oturdukları gecekonduya 'çökse', onlara da başka bir yerde daire verse yahut iki küçük dairelik para. Biri kira, biri ikametgâh olsa... Torununa menkıbeler anlatıyor, hikâyeler, rivâyetler sık sık: "Sene ne anladayim eyi dinne bag! Birgün bir serhoş bir evlıyenin mezarina ebdesd bozmuş, bag eyi dinne buni babam annadırdi, cinler dudmış bu edami, sebbaha gadar dop gibi ırdan ıraya admışlar, daşlara vıra vıra barambarca idmişler. İlisi de gurdlar guşlar yimiş. Bir golunu bılmışlar da edamın, yera izinden danımış garısi." [sf. 160]

Dedesiz olur mu? Raşit dünyanın en sert dedesi. Öyle otoriter falan değil. İnsanlardan nefret edercesine yaşıyor. Gelene geçene fırça. Toruna tokat, Muhlise Hanım'a küfür. Tek derdi kahvede fosur fosur sigara içmek bir de namazları kaçırmamak. Baki'nin babası Agâh Bey, Avrupa görmüş adam. Hakikati arıyor hem de nasıl aramak. İnançla inançsızlık arasında sıkışıp kalsa da hiç yiğitliğe necaset sürdürmüyor. "Tüm bu hayat, imtihan meselesi" diyor her ne kadar bu imtihandan hiç hoşlanmasa da. Roman içinde sık sık 'hepimizin' sorularını soruyor, elbette kendi cevaplandırarak. Eşi Emel Hanım kritik bir mevkide. Ne zaman ne yapacağı belli olmuyor. Bazen para pula sevdalı bazen hayatın anlamına. En çok da oğlu Baki'nin deli hâllerini düzeltmekle uğraşıyor. Arada Sabri'nin arkadaşları da var akrabalarında. Zihni yoracak kadar çok karakter yok. Üstelik bu karakterler çok belirgin özellikleriyle okuyucunun zihninde yerini alıyor. Hatta keyifli bir yol olarak ben sevdiğim tiyatroculara rol veriyorum yüz, mizaç olarak. Okuması daha sürükleyici olabiliyor.

Sabri gecekondu çocuğu ama Teneke Mahallesi değişiyor. Diğer tarafta Nişantaşı var. Bir de İstanbul'un 'nefis' yeri olan boğazlar, sahiller. Kitabın adındaki gibi dört hane değiştiriyor. Her hanede aynı sorunlar. Ama bir taraftan büyüyor, erkeklik devreye giriyor. Eskiden suratını asarak ya da ağlayarak geçtiği sorunlar bir bakmış ki içinde serpilip büyümüş. Kendisini kendisiyle konuşurken bulabiliyor. Çok güzel kitaplara denk geliyor, onları okuyarak yeni sorular ve cevaplar keşfediyor. Kimseye belli etmeden serpilen bir çiçek gibi. Ama dikenleri var, çok yaralı. Birçok yazar ona 'yardım etmeye' çalışsa da en çok Gabriel Garcia Marquez'i seviyor. Bazen bir meyhanede oturuyorlar karşılıklı, konuşuyorlar Gabo'yla.

Yazarın psikolojiyle ve müzikle yoğun ilgisi olduğu metinlerden anlaşılıyor. Agâh Bey karakteri bu anlamda önemli. Tahlilleri Freud'un "insanın tüm özellikleri genetiktir" tezini hatırlatır cinsten. Nalan ise çoğu zaman Türk sanat müziği ile teskin oluyor. Burada yazarın gelenekle olan bağı dikkat çekiyor. Her bölümün başındaki epigrafların çoğu bu duruma birer işaret. Mesela bir bölümün başındaki Tanpınar cümleleri şöyle, Mahur Beste'den: "Bize ulûhiyetin çehresini veren Hamdullah'ın yazısı, Itrî'nin Tekbîr'i, kim olduğunu bilmediğimiz bir işçinin yaptığı mihraptır."

Muhlise Hanım'ın başlarda Turgut Özal'a sempati besleyip sonraları ona isyan etmesi, insanımızın sevgisinin kendi menfaatleri doğrultusunda nasıl değişebildiğini hatırlatıyor. Burada ölüm devreye giriyor ve kişi isyan ettiği şahsı öyle veya böyle affediyor, affedebiliyor. Bu da yine insanımızın merhamet duygusuyla alakalı: "Evet, Cumhurbaşkanı Özal ansızın ölüvermişti. Gerçi o yol o kadar çok insan ölmüş ya da katledilmişti ki sanki Azrail fazla mesai yapıyordu. Fakat en çok Özal'ın ölümüne hayret edilmişti. Herkes şaşırmış, lig maçları iptal edildi diye sinirlenenler olmuş, sevenleri üzülmüş ama kimse sağlığında rahmetliye durmadan bela okuyan Muhlise Hanım kadar ağlamamıştı. Sanki suçluluk duyar gibi, günlerce ağlamıştı kadın ve hakkını da, "kader" diyerek helal etmişti. Toprağın sadece ölü bedeni değil, o bedenin yaşarken yaptıklarını da örtmesi gerektiğine inananlardandı. Nazarında ölüler, en savunmasız ve çaresiz olanlardı şu âlemde. Suçlamalara yanıt veremezler, suçlarını kabul edip özür dileyemezler, izleri silemezler, geri alamazlar, yarına erteledikleri hiçbir şeyi gerçekleştiremezler, ayıplarını örtemez, değişikliklere uyum sağlayamaz, hatta kendilerinden geriye kalan tek nesne olan bir altın diş ağızlarından sökülürken dahi isyan edemezlerdi. İşte bu yüzden, ölülerin ardından konuşulmamasını, ölüye saygı gösterilmesini istemişti eskiler. Bir hesap varsa Allah görürdü öte dünyada." [sf. 315]

Romanın ana kahramanı Sabri de elbette farkındaydı her şeyin. İnsanların bu hızlı değişmelerinin. Vefasızlıkların, acımasızlıkların, hayatın vahşiliğinin. Kimseye, ana baba dahil hiç kimseye güvenmemesinin son derece normalleşmesinin. Doğal olan toprağa yakınlık yerine gittikçe yukarılara yükselmenin kişinin nefsiyle olan doğru orantısının. Arsızlıkla mal mülk düşkünlüğünün. Yeri gelince Allah'ı sık sık anmak gerektiğini ifade edenlerin her 'fırsat'ta Allah'ı unuttuklarının. Her şeyin farkındaydı. "Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar" dizesi gibi şairin. Bu yüzden kendisiyle yaptığı konuşmalarda, kendisiyle yaptığı görüşmelerde, sorgulamalarında hep bu yönde yaptığı okumaların ve fikirlerin derinliği vardı.

"İnsan küçük bir çocukken, hayat mücadelesi içinde debelenip dururken kendisine yapılanları anlayamıyor. Ebeveynler, 'Çocuktur anlamaz,' diyerek fütursuzca yaşıyor, yaşatıyor. Evet çocuk o an anlamıyor ama unutmuyor da. Ve bir gün, hatırladığı bir gün anlıyor. Ne zaman ki kıyıya çıkıyor, kayanın üzerine oturuyor, işte o zaman anlayabiliyor ancak, kendisini kim itti. Ben de geç anladım niye debelenip durduğumu, suya nasıl düştüğümü." [sf. 385]

"Küçükken, daha henüz yeşerirken gelip basıyorlar üzerimize, sonra boy atarken bile canımız yanıyor. Her dilde, o dilin en içli şarkılarına tutulmamız da bundan belki." [sf. 386]

Sabri'nin bu düşünceler eşliğinde adeta felsefi bir ders verdiği sayfalara yukarıda bahsettiğim gibi müzik de eşlik ediyor. Bazen Fuzûlî'den "öyle ser-mestem ki idrâk etmezem dünyâ nedir / ben kimem sâki olan kimdir mey-i sahbâ nedir" bazen de Harabî'den "ey sofi dünyayı boş mu sanırsın / her zamanın vardır bir peygamberi" ya da "Hakk'a hiçbir layık mekân yok iken / hanemize aldık mihman eyledik".

Yeri geldiğinde Sabri'nin 'unutulmaz' aforizmaları da oluyor masada kendiyle ya da Gabo'yla dertleşirken. "Babasızlık insanı peygamber yapar!" diye coşuyor, sonra durulup tekrar coşuyor: "Büyük sözü dinlemeyenin taş kesildiğinin ispatıdır heykeller..."

Kitabın müthiş finali; adının, kapağının, kurgusunun hakkını veriyor. Elbette finalden hiç bahsetmeyeceğim ama finalin fon müziğinden bahsetmezsem müzik sevgime haksızlık etmiş olurum. En iyisi mi güftesi Cemâlî Nâbedit'e, bestesi Sadettin Kaynak'a ait o harika muhayyer kürdî eserle bitireyim: "Akşam yine gölgen, yine gölgen, yine akşam / gölgen neyi görsem neyi sevsem neye baksam."*

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf
* Özer Özel ve Dilek Türkan yorumları naçizane tavsiyemdir.