21 Mart 2017 Salı

Geleneksellikle modernlik arasında bir aşk

Edebiyat, bulunduğu dönemin zihniyetinden, toplumdaki olaylardan oldukça etkilenen bir alandır. Toplum, edebiyatın hamurudur; ona gerekli malzemeyi sağlaması konusunda ise edebiyat sosyal çevrenin mayasıdır. İkisi sürekli bir etkileşim halinde olup, mevcut olan sorunları, durumları ve duyguları ele almışlardır.

Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra, 1940’lı yıllarda sanatın toplum için yapıldığı döneme eserleriyle damgasını vuran Sabahattin Ali, toplumcu gerçekçi yazar olarak anılmıştır. Edebiyattaki bu akım, maddi\materyalist düzende bulunan insanın, toplumla olan ilişkisini yani daha çok manevi yönünü esasa alır. İnceleyeceğimiz bu kitap da realist bir bakış açısı ile birtakım ideolojileri içinde barındıran tutumla izah edilmeye çalışılmıştır.

Maupassant tarzı öyküleriyle ve Kuyucaklı Yusuf romanıyla ün kazanan Sabahattin Ali, eserlerinde daha çok bireyselliğe, kişinin ruh haline ve duygularına önem vermiş, böylece Anadolu insanına yeni bir edebi perspektif kazandırmıştır. Yazar, roman ve öykülerinde öyle bir gözlem gücüne sahiptir ki, insanın kendisini bile tanımlamakta zorlandığı hâlini ustaca tasvir etmeyi başarmıştır. Özellikle aşkın tema olarak seçildiği kitaplarında, psikolojik tahlillere verilen ağırlık okuyucuya sanki o anı yaşıyormuş hissini verir. Belki de bu sebepten gerçekçi yazar kategorisindedir, Ali.

Yazarın, İçimizdeki Şeytan adlı eserinde de bu ögelere sıkça rastlamak mümkündür. Realist bakış açısının üsluba yansıdığı şekliyle akıcı bir anlatım sunar, okurlarına. Cumhuriyet kavramının henüz sindirilememişliği, hayata getirdiği yeniliklere adapte olamayan halkın uyum sağlama çabaları, toplumda meydana gelen Aydın - Anadolu sınıf ayrımı, romanda belirli karakterler üzerinden verilmeye çalışılmıştır. Sabahattin Ali, aydın kesim olarak nitelendirilen sınıfın temsilcisini Ömer karakteri üzerinden; Anadolu’nun bağrından gelen Macide isimli karakterle bir aşk döngüsünü geleneksellikle modernliği mukayese ederek anlatır.

Hikaye, Ömer ile arkadaşı Nihat’ın Kadıköy vapurunda felsefi sorgulamalarla yaptıkları tartışmaların mevzuyu birden günü kurtarma çabasına getirdikleri anda vuku bulur. İskeleye yaklaşmakta olan vapurda, Ömer’in gözleri bir kıza isabet etmiş ve ondan müthiş bir şekilde etkilenmiştir. İlk görüşte aşk deyip, kızla konuşmak için giderken kendisine doğru bir kadının seslendiğini işitir. Meğerse bu kadın, Ömer’in hoşlandığı kızın yanındaki akrabası Emine Hanım’dır. Ömer’i yanında bulunan Macide isimli kızla tanıştırıp, evine misafirliğe davet eder. Bu rastlantı Ömer’de tarifsiz bir mutluluk yaşatır. Balıkesir’de ailesiyle birlikte yaşayan Macide, müziğe olan istidadıyla herkesin dikkatini çekmiş, gelişmesi için de Emine Teyzesi onu İstanbul’a kendi yanına getirmiştir. Hem güzelliğiyle hem de başarısıyla hocalarının da hayran olmaktan alıkoyamadığı Macide, kendisi de belli etmeden Bedri adındaki müzik öğretmeninden hoşlanır. İkisinin de birbirinde gönlü vardır ama ortada bir şey yoktur. Bu durum Bedri’nin tayininin çıkıp başka yere gitmesine kadar sürmüş, sonra da gözden uzak olan gönülden ırak olur hesabıyla, açılmamış o sayfa kapanmıştır.

Ömer, Emine Teyzenin davetine icabet etmiş, büyük bir heyecanla evlerine gitmiştir. Bu gidiş gelişleri sıklaştırmıştır. Çünkü Macide İstanbul’da konservatuvara başlamış ve Emine Teyzenin evinde ikamet etmektedir. Ömer de yine onu görebilmek için meyhaneden çıkıp evlerine doğru gitmiş ama bu kez kara bir haberle karşılaşmıştır. Macide’nin babası vefat etmiş ve bunu ondan şu anlık için gizlemişlerdir. Ömer ise ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette kalmıştır. Sonra kıza, ev ahalisi bu hüzünlü akıbeti anlatmaya çalışmış, bunu duyan Macide odasına çekilerek yalnız kalmayı tercih etmiş ve gece boyu ağlamıştır.

Ertesi sabah Ömer, Macide’yi evden alıp önce kahvaltıya sonra da okula götürür. Tekrar akşam için buluşurlar ve arta arda süren bu görüşmeler Macide’nin eve geç gelmesine sebep olur. Haliyle ev halkı bu durumdan şikayetçidir. Çünkü bir yerde Macide için Balıkesir’den gelen para kesilmiştir. Macide’yi bu konuda uyarırlar. Onun da ailesinin yanına gitmeye gönlü yoktur; aile bağlarıyla pek hoşnut değildir. Ömer’in tam da bu zamanda ona ilgi göstermesi Macide’yi de ona bağlanması noktasına götürür. Ömer artık dayanamaz ve Macide’ye açılır. Evdekilerden de azar işitmesi ağrına gider, gece bavulunu toplayıp nereye gideceğini bilmeksizin, güçlü bir şekilde yola düşer. Ömer’e de bu durum sanki ayan olmuştur, kötü şeyler sezmiş ve evin önünden ayrılmamıştır. Ömer’i birden karşısında gören Macide şaşkınlıkla koluna girer ve sorgusuz sualsiz, onun götürdüğü yere gider. Ömer pansiyon gibi bir yerde başka dine, uyruğa, çoklu kültüre mensup bir evin odasında tek başına yaşamaktadır. Bekar evi olduğundandır ki odası çok dağınık, loş bir ortamdır. Bu yüzden eve yaklaştıkça Ömer’in korkusu da tedirginlikle baş gösterir: Acaba Macide benim bu halimi, parasızlığımı, evin dağınıklığını görse benden soğur mu?

Günler çok geçmeden maddi sıkınlar zaten kendisini hatırlatır. Her zaman kapısını çaldığı veznedara da vaziyetini anlatır. Veznedarın kendisi de kurallara uygun olmayan bir şey yaptığı için sıkışık durumdadır, düşüncelidir de… Ama Ömer’i sevdiğinden yüreği dayanmaz, sizin daha çok ihtiyacınız vardır, diyerek bir miktar borç verir. Ömer ve Macide beraber yaşadıkları süre zarfında hep başkalarının desteği üzerine geçimlerini sürdürmüşlerdir.

Ömer postanede çalıştığı daire arkadaşlarına evlendiğini söyler, tebrikleri kabul eder. Tabii herkes buna şaşırır. Ortada, nikah gibi resmi işlem yoktur. Meşru olmayan bir ilişki, bir birliktelik vardır. Ömer de bunu çok normalmiş gibi herkese anlatır. Ama topum açısından bakıldığında büyük bir ahlaki sorunu içinde barındırır. Bu mevzu etik olarak değerlendirilip, tartışmaya ucu açıktır.

Bir gün Ömer, eve gelirken Nihat ve Profesör Hikmet ile karşılaşır. Onlar da evliliklerini tebrik etmek için gelmişlerdir. Belki de gelini görerek, gözleriyle inanmak istemişlerdir. Evi çekip düzene getiren evin hanımı Macide, bu misafirlerden pek hoşlanmaz. Nihat, Ömer’in veznedarın başına gelenleri anlatması üzerine ondan tehditle para almasını ister. Ömer de buna karşı çıkar. Ama sonra şartlar onu bu yola sevk eder.

Devamlı davetlerde bulunan Profesör Hikmet, Ömer ve eşi Macide’yi bir akşam eğlencesine, yemeğine çağırır. Gitmeye pek de istekli değildir Macide. O ortamdan o kadar sıkılmıştır ki her defasında eve dönmeyi düşünür. Zaten çekingen, asosyal bir yapıya sahiptir, bir de üstüne hoşlanmadığı bir grupta bulunması onu daha da sıkkın bir hale sürüklemiştir. Bununla kalmayıp eşinin arkadaşlarının tacizine uğraması ortamın iğrençliğini körüklemiştir. Derken, Ömer’in birine el ettiğini onu masaya davet ettiğini ve bu kişinin de eski hocası Bedri Bey olduğunu görür. Bedri ailesinin geçimini sağlamak ve hasta ablasını iyileştirmek için öğretmenliği bırakmış ve o mekanın saz ekibinde çalışmaya başlamıştır. Bedri, arkadaşını bir zamanlar özel bir şeyler hissettiği öğrencisiyle beraber görünce şaşırır. Asıl şoku da onların evli olduklarını duyduğunda yaşar. Macide’nin o an yüreğine düşen kıvılcım herkesi ateşin çemberine alır. Ama kocasını çok sever Macide, ona teslim olmuştur, ona bağlanmıştır.

Bedri de yeni evli olan bu çifte maddi açıdan yardım edenler kervanına katılır. Çünkü Ömer’in Macide’yi mutlu etmediğini düşünür. Hala sevdiğini, unutamadığını anladığımız öğrencisi için Ömer’e borç verir. Önceden de olduğu gibi Bedri yine duygularını açığa vurmaz. Ömer aralarında bir şey olduğunu düşünür ve şüpheye kapılır. Bir gün eve geldiğinde karısıyla arkadaşını aynı odada ışıkları yakmadan otururken görür. Erkeklik gücünü kullanarak Bedri’ye hakaret edip onu evden dışarı kovar. Hatasını anlaması uzun sürmez bunu da Macide hatırlatır. Ömer Bedri’nin arkasından özür dilemek için gider, Bedri’nin ablası da o sırada Macide’nin yanına gelir. Ona kötü ithamlarda bulunur, kardeşinin emeklerini, parasını sömürdüğünü söyler, her şeyi anlatır. Zaten fıtraten içedönük bir karakter olan naif Macide, bu tanımlamaları kendisine yakıştıramaz ve bunun ağırlığını kaldıramayıp bayılır.

Ömer yine parasızlığın çukuruna düşmüştür. Bu sefer Nihat’ın dediğini yapıp, veznedardan tehditle para ister. Nihat buna çok sevinir. Çünkü amaçladığı hedefleri vardır. Siyasi gayesi için gençleri kullanarak ulaşmak istediği noktaya erişmek ister. Ömer hep başkalarının dediklerini yapan, kendi istek ve fikirleri olmayan biri gibi davranır. Her şeye koşulsuz boyun eğer. Çünkü iradesizdir. Kararlarını nasıl, ne doğrultuda vereceğini bilemez. Macide’yi bile kendisinden soğutmayı başarmıştır. Halbuki onun yeri bambaşkaydı gözünde. Eski arkadaşı Ümit’i görüp beraber vakit geçirip bir de Macide’yi unutunca işler iyice karışmıştır. Ömer, veznedarla olan uygunsuz işten dolayı hapishanede yatar. Bedri ile Macide onu ziyarete giderler ama Macide’nin ona söyleyecek hiçbir sözü yoktur. Aslında tüm söyleyecekleri sahibine veremediği o mektuptadır. Görüşmede kimse bir söz söyleyemez, herkes, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının farkındadır. Ömer son kez Bedri’den bir ricada bulunur: Macide’ye sahip çık, istersen evlen istersen arkadaş ol ama onu yalnız bırakma, diyerek seçecekleri yolda açıklık diler. Bedri bu durumu olduğu gibi Macide’ye anlatır. Her şeyi kabul eden Macide bunu da reddetmez. Ömer de tahliye olduktan sonra başka bir yerde başka bir ‘ben’ olma çabasına girer, yaşamını değiştirme kararı alır.

Tüm kitap boyunca Ömer’in kendisini bulmaya çalıştığını, ama bunu içindeki şeytanın izin vermediğini bahane ederek ertelediğini, varoluşsal birtakım sancı çekerek yeniden doğma hüviyetini kazanma çabasını gördük. Birbirlerini tanımaya fırsat vermeden, sözde evlilik adı altında aynı evi paylaşmaları pek tabii uzun sürmemiştir. İki farklı doğaya, iki farklı kutuptaki görüşlere sahip olan Ömer ile Macide bu yaşanmışlıkla belki kendilerini tanımaya fırsat bulmuşlardır. Ömer’e nazaran Macide daha tutarlıdır, mantığıyla hareket eder, en azından kararlıdır. Ömer’e göre ise bu durum şu şekilde cereyan eder:

"Ben daha çok kendi içimde yaşayan bir insanım. Bunun için size nazaran birkaç misli fazla yaşamış sayılırım."

"Ahlaki açıdan bir değerlendirme yapacaksak eğer, kimseye tam olarak erdemli diyemeyiz. Karakterleri de kesin bir şekilde iyi veya kötü olarak bir kefeye koyamayız. Çünkü hemen hemen herkesin bir suçu yahut hatası vardır."

"İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde bulundurmamak demektir."

Bir türlü kendisiyle karşılaşamayan, öz benliğiyle rastlaşamayan, adeta Albert Camus’un yabancısı gibi olan Ömer, Kierkegaard’ın kaygısıyla kıvranıp durur. Çünkü geçmişini boşa geçirmiş, şimdi ne yapacağını bilememekte, gelecekte ise ne olacağı konusunda şüpheli, haliyle tedirgin ve kaygılıdır. Kierkegaard’ın dediği “hayatı geriye dönerek anlar, ileriye dönerek yaşarız” cümlesi tam da Ömer’in haleti ruhiyesini anlatır. Kaygı kavramı, varoluştaki özgürlüğün en temel belirtisidir. Ömer de iradesini kullanarak daha makul kararlar alabilecek hale gelince ve bir şeyleri feda edince asıl özgürlüğüne o zaman kavuşacak ve kendisi olmayı başaracaktır.

"Ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması. İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu. İçimizdeki şeytan yok. İçimizde aciz var, tembellik var, iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey, hakikatleri görmekten kaçmak ihtiyatı var…"

Betül Uludoğan
twitter.com/_naze_nin

Bir modern zaman sufisinin anıları

“ İnsan iki defa doğmadan insan olmaz… İlk önce anasından doğar, ikincisi rûhun doğumudur. İkinci doğumun ebesi mürşidlerdir.”
- Ahmed Tâhir Maraşî [k.s]

“Allah’dan başka kalbinde ne varsa, o senin putundur! Hakk’dan gayrı kalbinde ne varsa çıkar onları at dışarı! Kalbini tathîr et! Zîrâ kalb temiz olmayınca Hakk ona tecelli etmez…”
- Muzaffer Ozak [k.s]

Uzaktan bakıldığında insanlarla tecrübelerini paylaşmak için yanıp tutuşan, yakınlaştıkça gözlerinden Hakk sevdasından başka şey dökülmeyen bir karakter Shems Friedlander.

9 Muharrem 1437’de (22 Ekim 2015) ona bakarken hissettiklerim bunlardan ibaretti fakat yanına gidip selam verecek cesareti kendimde ne hikmetse pek bulamadım. Madem söze selamla başladık o vakit kitaptan hemen bir kıssayla giriş yapalım: “Umreye gitmeden evvel, İstanbul’dan bazı arkadaşları aradım ve “Abdullah Ferec’i nasıl bulacağım?” diye sordum. “Mescitte herhangi birine sor. Herkes onu tanır” dediler. Mescid-i Nebevî’ye varınca gördüm ki cemaatin çoğunluğunu bizim gibi ziyaretçiler teşkil ediyor. Oralı gördüğümüz birkaç kişiye sorduk. Kimse tanımıyordu… Bu günlerce sürdü. Birkaç kişiden oldukça çelişkili ve kafa karıştırıcı tarifler aldıktan sonra yürümeye devam ederken bir tünel inşaatının bulunduğu dört yol ağzına benzer bir yere vardık. Arkadaşıma, “Caddeden karşıya geçelim” dedim. Caddeden karşıya geçince önümüze bir tarafında uzun, ahşap bir oturağın olduğu bir bina çıktı, orada üç adam çaylarını yudumluyordu. Arkadaşımın ismi Hüseyin idi ve Arapça biliyordu. Üç adama döndü ve “Otobüs durağı nerede? dedi. Adamlardan bir tanesi bakarak, “Siz önce selamün aleyküm demez misiniz? dedi. Hüseyin, “Af buyurun, unutmuşum” dedi… Adamlara iyice yaklaştık ve ben, bize ders veren adama “İsminiz nedir, efendim?” dedim. “Ben, Ensar’ın yaşayan birkaç torunundan bir tanesiyim. İsmim de Abdullah Ferec dedi… Ben, “Elhamdülillah!” dedim ve kendisine İstanbul’daki şeyhimin ismini söyledim. “Halvetiyye, Halvetiyye! dedi ve birbirimize sarıldık… “Bu, Allah’ın muradıydı” diye girdi söze. “Selam vermeyi size Allah unutturdu ki selam verseniz, ben de selamınızı alacak ve otobüs durağının yerini söyleyecektim, siz de geçip gidecektiniz.” (sf. 131-132)

Friedlander’ın yaşamı baştan başa bir öykü gibiyken üslubu ve anlatımından da aynısını beklemek neredeyse mümkün. Okuyucu 175 sayfa olan “Toynak Sesini Duyunca Zebra Gelsin Aklına” ile hem kıssalara, hem mühim anılara, hem de Allah adamların yaşantılarından misallere doyacak. Özellikle de Muzaffer Ozak Efendinin [k.s] o harikulade nüktedan dilinden aktarılan anlatımlara… Bilenler bilir ya da arayanlar bulur diyelim, Muzaffer Ozak Efendinin birçok güzel fotoğrafını -bilhassa oğlu Nuri’yle- yakalayanlardandır Shems Friedlander.

Hayata baktığı yer, modern insanın sıkışmışlığının çarelerine yöneliktir. Birçok üniversitenin onu konuşmacı olarak davet etmesinin ve Kraliyet İslami Araştırmalar Enstitüsü (RISSC) tarafından 2012, 2013, 2014 yıllarında “En Etkili 500 Müslüman” arasında gösterilmesinin sebebi de bunlar olsa gerektir. Tasavvuf yoluna girmesi 1970’li yıllara rastlayan Friedlander’ın Amerika doğumlu bir fotoğrafçı, film yapımcısı, ressam ve yazar olduğunu da belirtmek lâzım. Fakir bunları “bir sürü yeteneği var” diye değil, “Allah gönlünü görmüş” diye tarif etmek isterim. Eğer bakmak istersen, birçok gören gözün olur. Ama fotoğraf makinesiyle, ama tuvalle, ama dolma kalemle. Yeter ki işin içinde “muhabbet” olsun.

Hayatımızda yaptığımız herhangi bir şeyi ele alalım ve onu diğer insanlara faydalı kılmanın mümkün olup olmadığını bir irdeleyelim, velev ki bu yardım, dolaylı yoldan olsun. Bir yazar olabilirsiniz ve yazdıklarınızdan onu okuyan bir kişi öylesine etkilenir ki hayatına yeni bir yön verebilir. Terzi olabilirsiniz, ama yaptığınız kıyafeti öyle bir muhabbetle dikersiniz ki onu giyen kişinin ruh hâli değişir.” (sf.30)

Yazının başında iki epigraf gördünüz. Bu epigraflardan ikincisi, Shems Friedlander’ın mürşidi Muzaffer Ozak Efendiye, ilki ise Muzaffer Ozak efendinin mürşitlerinden Ahmed Tâhir Maraşî Efendiye ait. Bu silsileyi özellikle vurgulamak istedim zira kitapta da bu yönde oldukça kıymetli aktarımlar mevcut. Bunlardan biri şöyle:

Bütün elektrik tesisatımız döşenmiş olarak bir şeyhin huzuruna geliriz. Sanki Allah bütün kabloları döşemiş ama biz şalteri bulamıyoruz. Şeyh, şalteri bulmamıza yardım eder. Hatta şalteri kaldırır. Ama ampul fazlasıyla tozlu… Işık gerçekten de dışarı sızamıyor. Fakat yine de kendimizi farklı hissederiz. Şalteri kaldırınca ampulü de biraz temizler. Bir iğne deliğinden ışık geliyor gibi olur ve farklı hissedersiniz. Bu iğne deliğinden gelen ışığı başkaları da görebilir. Bazıları yorum da yaparlar, ne kadar farklı göründüğünüze dair. Sende bir farklılık var, sanki bir ışık geliyor… Bizim işimiz ampulün geri kalanını temizlemektir.” (sf. 136)

Kitapta Muzaffer Ozak Efendinin hem Cerrahî postuna oturuşundan hem de ebedî âleme intikal edişiyle alakalı oldukça güzel anılar var. İlkiyle ilgili Shems Friedlander’ın yazdıklarından bir bölümü hemen aktarayım ki oldukça ilginçtir:

Bazen şeyh mana (rüya) yoluyla posta oturur. Şeyh Muzaffer Efendi, mana yoluyla posta geçmişti. Muzaffer Efendi’den önce postta Fahreddin Efendi vardı. Niyeti, kendi âlem-i cemale irtihal ettikten sonra yerine Muzaffer Efendi’nin posta geçmesiydi. Fakat o zaman geldiğinde tarikatta daha uzun süre bulunduklarını daha ileri mertebede olduklarını düşünen bazı kimseler vardı. Sonra, âdet olduğu üzere, istihareye yatılması kararlaştırılmış. Bir sonraki perşembe akşamı bir araya gelindiğinde daha önce şeyh olmak isteyen zat kalkmış ve “Durun!” demiş. “Ben şeyh olmakta çok ısrar ettim. Ama dün gece bir rüya gördüm. Rüyamda Hz. Pir Nureddin Cerrahî’nin altın tacı, şeyhlik tacını Muzaffer Efendi’nin başına koyduğunu gördüm. Posta geçmeye hiç niyetim kalmadı ve ilk ben söyleyeyim ki başımıza taş da yağsa Muzaffer Efendi’nin posta geçmesinde yine ısrar ederim.

ABD’li psikolog ve danışman, epey ses getirmiş Duygusal Zeka adlı kitabın yazarı Daniel Goleman’ın takdimiyle açılan kitap, Nehcü’l-Belâğa’dan Hz. Ali’nin [k.v] “Oğluma Mektup” metninden uzunca bir alıntıyla son buluyor. Bu mektup, özellikle babaların oğullarına birer vasiyeti olmalı. Okunmalı, okutulmalı. Çok kısa bir bölümünü almayı fakir görev bilir:

Sevgili oğlum, her zaman şu üç şeyi aklında tut: ölümü, amellerini, ahireti. Böylece her zaman ölümle yüz yüze gelmeye hazır olursun ve ölüm seni gafil avlayamaz. Oğulcuğum, sakın hayatın bütün zevklerine batarak kirli bir hayat yaşayan dünya ehlinin aldanmaları seni sürüklemesin, kandırmasın… Dünya ehlinin havlayan köpekler ve aç vahşi hayvanlar gibi olduğunu unutma.

Son sayfada ise insanın kalbindeki bütün hüzün yükünü omuzlayan bir fotoğraf var. Bu fotoğrafı yakalayan da yine Shems Friedlander. Friedlander’ın bu fotoğrafın altına yazdığı yazısıyla okuyucu kitapla vedalaşıyor. Biz de öyle yapalım ve sondaki duaya iştirak ederek muhakkak bir fatiha okuyalım.

İleriye bakınca kalabalıktan sadece tabutun üstündeki tac-ı şerif görünüyordu. Sanki Muzaffer Efendi bütün ihtişamıyla yine bunca insana yol gösteriyor, onları peşinden sürüklüyordu. Allah ondan razı olsun…

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf
* Shems Friedlander'ın Kış Hasadı adlı bir diğer kitabı hakkındaki yazımı okumak için buyurun.

20 Mart 2017 Pazartesi

Göze batmayan yalnızlıklara dair

"Mumun ışığını görebilmek için, onu karanlık bir yere götürmek gerekir."
- Ursula K. Le Guin, En Uzak Sahil

"Başka yer, negatif bir aynadır. Yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olamayacağı kalabalığı keşfederek..."
- Italo Calvino, Görünmez Kentler

Büyük şehirlerde yaşayan insanlar çoğu zaman yaşadıklarının farkında olmayan bir acelecilikle günü geçirirler. Acelecilik, hayatlardan çaldığı aylaklık ve tembellik gibi şaşırmaya, düşünmeye, hayal kurmaya imkân sağlayan zaman aralıklarını modern toplumlarda yok etmiştir. İnsanın bireyleşmesiyle birlikte eşya da önemsiz, gelip-geçici bir mal olmuştur. Tüm eşyalar aynıdır modern bireyin gözünde: bir tüketim malzemesi.

Eşya ile insan arasında dengeli bir ilişki kurulmasına mani olan acelecilik, kalabalığın getirdikleriyle beraber insan ruhuna geri dönüşü olmayan bir darbe vurmuştur. Bu darbe, anlamsızlıktır. Yaşamın bir anlamının kalmadığını düşünen insan; birey olmanın getirdikleriyle ilgilenmeye başlar. Üretime katılmamayı planlar, bol miktarda tüketir, düşünmez, sorgulamaz, keşfetmez, dalıp başka diyarlara gitmez. Sanki elinde bir şifre, her sabah oturumunu açar ve her akşam kapatır. Çoğu zaman kapatmaz, uyku moduna alır. Dolayısıyla dinlenmek ve sahici bir uyku çekmek gibi eylemler de çekip gider insanın hayatından. O artık bireydir ve kalabalıkta yaşamaya karşı bir strateji geliştiremediğinden yapayalnızdır. Yalnızlığın bonus'u da mutsuzluktur.

Burak Tamdoğan, on dört hikâyesini bir araya getirerek Kalabalık Olmanın Esasları'nı ortaya çıkarmış. Bu hikâyelerin her biri, bir eşyanın, bir bakışın, bir düşünüşün sesi. Hepsi birbirinden farklı açılardan yaşamı anlamlandırmaya çalışsa da hikâyelerin ortak bir nağmesi var. O nağme, okuyucuyu çevresine bakarken daha derinlikli, daha nitelikli düşüncelere sevk edebilir. Bu sevk ediş hemen ardından okuyucuya 'yaşamak umrumdadır' dedirtebilir. Dolayısıyla Kalabalık Olmanın Esasları, yani bu 104 sayfalık hikâyeler kitabı, gittikçe nihilist bir topluma dönüşen kapitalist ve seküler sistemin meydana getirdiği yeni insan'ı (modern bireyi) canlandırıcı bir gıda, bir vitamin gibi. Çünkü insanî değerlerden ses ediyor. Burada durup, Hasan Abdu'l-Hakîm'in (Gai Eaton) Tanrı'yı Hatırlamak adlı leziz kitabından bir paragraf okuyalım: "İnsanlar aslında inançları doğrultusunda binalar inşa ederler ve diktikleri bu binaların biçimi onların dünya görüşünü ve insanın bu dünya görüşündeki yerinin ne olduğunu açıkça ortaya koyar. Modern mimari de sekülerleşme ideolojisini ve bazen de nihilist ideolojiyi ifade eder. Tıpkı karınca kulelerinin, kendilerini inşa eden karıncaları cüceleştirdiği gibi, içinde yaşayan insanları cüceleştiren seküler şehir, sadece geleneksel öncelikleri tersine çevirmekle kalmamış, aynı zamanda bütün insani değerleri de yerle bir etmiştir. Bu şehirde hiçbir bina insan ölçülerine göre yapılmamıştır. Tıpkı, insanın üzerine on numara büyük gelen bir takım elbiseye benzeyen bu şehir, ne insan yerleşimine uygundur nede arasına sıkıştırıldığı fiziki manzaraya aittir."

Kim bilir belki de Martin Heidegger bunun için kendine bir kulübe inşa etmiş ve yaşamla, eşyayla 'yakalaması gereken' dengenin peşinden gitmişti. "Bütün çalışmalarım, dağların ve köylülerin dünyası tarafından yönlendirilmiştir" sözü de bir şeyleri yakaladığının işareti olsa gerek. Yine Henry David Thoreau'nun Walden'e kaçıp gitmesi ve orada modern dünyaya başkaldırıp kendine ait bir yaşam inşa etme gayreti de belki 'ulaşması gereken' boyuta dair bir hasretti. Şöyle yazar Doğal Yaşam ve Başkaldırı kitabında: "Onlar arabalara ve evlere kaçarken sen bulutların altına sığın. Hayatını kazanmak işin değil, eğlencen olsun. Toprağın tadını çıkar, fakat ona sahiplenme."

Yazarın ilk kitabı olduğundan, üslubuyla ve tekniğiyle de ilk defa tanışıyoruz. Evvela şunu söyleyebilirim ki Burak Tamdoğan; öyle altı çizilecek bol aforizmalı bir edebiyat yapmamış. Edebiyat anlayışında yaşamın gizini keşfetmenin, sessizliği seslendirmenin ve nesnelere anlamlı roller biçmenin örnekleri mevcut. Oldukça yalın ve akıcı bir dili var. Bazen bir sineğin, bir martının, bazen bir masanın, duvarın, bazen de kim olduğu belli olmayan bir insanın, belki de gölgenin.

"Üç kişiydik. Biri devrime ve büyük insanlığa inanıyordu. Diğeri el etek çekecekti bu maddi dünyadan ve onun düzeninden. Hiçbir şeye inanmadığından değil, inanacak bir şey seçemediğinden. Üçüncüsü artık ezilmek, aç kalmak, kalabalıkta kaybolmak istemiyordu. Oyunu kuralına göre oynamak, güç ve zenginliğe sahip olmak istiyordu." (sf. 45)

Anlatın hikâyelerin arasında nesnelerden 'insan sesi' çıkıveriyor bazen. Burada yazarın kimi duygularını öğrenebilmek mümkün. Bazen ayakları yere sağlam basan, bazen de tıpkı hayat gibi karmakarışık yahut rengârenk.

"Her varlık bir şeylere mecbur kalır ve yaptığı seçimlerle başka varlıkları bir şeylere mecbur bırakır. Zaten özgürlük, mecburiyetlerimiz arasından yaptığımız seçimler değil mi? Aslında mecburiyetlerimizin bir kısmına dahi itiraz etme hakkımız olmalı ki özgür hissedebilelim. Sonuç olarak itiraz etmediğimizi seçmiş sayılıyoruz, istediğimiz o olmasa bile." (sf. 50)

Zaman zaman okuyucuyla selamlaşan, vedalaşan, akıl veren, akıl alan, soru soran paragraflarla karşılaşmak mümkün. Tamdoğan bu taktiği genellikle hikâyelerinin sonunda uyguluyor.

"Bu satırları bir ılgın ağacının altında yazıyorum. Her yerde yetişmiyor ve o koca gövdesiyle eğilip, yere paralel büyüyor. Bu görkemli ağacın efendisinin karşısında eğilmiş bir mürit gibi yüzü toprağa dönük uzaması insanı büyülüyor. Kökleri topraktan baş verip başka bir gövdeye dönüyor. Ne dünyayla, ne kendisiyle derdi var gibi. Oysa ben... İyi de size ne bunlardan değil mi?" (sf. 97)

İki İtalyan çizerin 1970'lerin ortalarında oluşturduğu Mister No karakterinin hayatımıza kattığı bir sözdü: Puxa Vida! Yani: Vay be! Altıkırkbeş Yayınları bünyesinde yayın hayatına başlayan Puksavida Yayınları'nın ilk kitabı, Kalabalık Olmanın Esasları. Yayınevine güzel kapak (kim lan bu Erol Egemen?) ve temiz baskı için, yazarına da kafamda uzun yıllardır hayal olan bir fikri kâğıtlara geçirdiği için teşekkür ederek bitiriyorum yazımı.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Sızısı dinmeyen varoluş sancıları

"Kendi kendime yabancı kalacağım hep."
- Albert Camus

Orijinal adı “Le Mythe De Sisyphe” olan bu kitap, Cezayir doğumlu Fransız yazar Albert Camus tarafından yazılmıştır. Varoluşçu filozof Camus, 20. yüzyılın edebiyat ve düşünce alanındaki en önemli isimlerinden biridir, hiç kuşkusuz. 1942’de II. Dünya Savaşı’nda deneme ve makalelerinin derlemesinden oluşan Sisifos Söyleni, aynı yıl yayınlanmış Yabancı adlı romanıyla birbirini tamamlar nitelikte olup, Nobel edebiyat ödülüne layık görülmüştür.

Varoluşçu izler taşıyan bu kitabında Camus, saçma felsefesini geliştirmiş; bunu da Yunan mitolojisindeki Sisifos karakteri üzerinden örneklendirerek izah etmiştir. Homeros’un tabiriyle ölümlülerin en uyanığı, en bilgesi olan Sisifos, Tanrılar tarafından bir cezaya tabi tutulur. Bunun üzerine o, bir kayayı tepeye çıkarmakla sorumludur. Her çıkarışı sırasında kaya hep aşağıya iner, Sisifos yılmaz ve kendi varlığını Tanrılar’a kanıtlamak için büyük bir çabayla kayayı tekrar zirveye taşır.

Yeryüzünün görüntüleri usa fazla takıldığı zaman, mutluluğun çağrısı fazla ağır bastığı zaman, insanın yüreğinde keder yükselir; kayanın yengisidir bu, kayanın ta kendisidir. Uçsuz bucaksız kederi taşıyamayacak kadar ağırdır,” diyen Camus, bile bile kendisini beyhude olan bu yükü taşıdığını söyleyerek Sisifos’un yerine koymaktadır. Yani yaşamak bir cezadır, belki de bir yük. Eğer bir Tanrı varsa, bizi yaşamak için bu yola sürüklediyse, biz de O’na inat bu yükü taşıyacağız. O saçma kayayı düşeceğini bile bile taşıyarak, kayıtsız kalarak çekeceğiz bu cezayı. Çünkü en ağır ceza, umut vermeyendir. Belki de bu eylem Tanrı’ya bir isyandır. Hayata karşı başkaldırarak, tepkiyi ortaya koymaktır.

Albert Camus da “saçma, uyumsuz” kavramlarını ele almış, merkeze Sisifos’u yerleştirerek başlangıçta intihar üzerine yaşamın anlamını sorgulama sahasına gitmiştir. Bunu kitabın ayrı ayrı bölümlerinde temellendirmeye çalışmıştır.

Kitap dört bölümden ve toplam on alt başlıktan oluşur:

A) Uyumsuz Uslamlama
Uyumsuz ve İntihar başlıklı birinci makalede insanın düşünmeye başlaması ve yüreğini kurtların yeyip, yaşamın değerini anlamaya çalışmasıyla yaşamı felsefi bir sorgulamaya yatırdığını görüyoruz. Hayatı, yaşamın anlamını, yaşamdaki anlamsızlığı ve saçmalığı irdeleyerek, “bu hayatın bir anlamı var mı?” sorusunu soran Camus, bu şekilde kendisine de bir çıkar yol bulmaya çalışmıştır. Cevap hayırsa intihar etmeli; evet ise umut etmelidir. Aynı zamanda Camus, Yabancı romanının bir bölümünde "fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir" demiştir. Sorduğu soruya cevabı, gündelik hayatın içinde arar. Çünkü herkes bir rutinin içinde yaşıyor. Sorunu çözmek için bir yöntem önermez. Bunu hayatı gözlemleyerek yapar. Anlaşıldığı üzere, bu saçma denilen şey, metafizik olarak sunulmamıştır. İnsan, çıktığı yere uyumsuz olur. Tüm büyük kafaların, hayatında bir kez intihar etmeyi düşündüklerini söyler. İnsanın iki seçeneği olduğundan yani ‘intihar ve umut’tan bahseder. Umudun bir kaçma, bir erteleme hatta ölümcül bir sıvışma olduğunu düşünür.

Kurt insanın yüreğindedir. Yürekte aramak gerekir onu. Yaşam karşısında uyanıklıktan ışık dışına kaçışa götüren bu ölümcül oyunu izlemek ve anlamak gerekir.

Uyumsuz Duvarlar başlıklı ikinci makalede ise Camus, kullandığı yöntemi açıklamıştır. Bilgi yönteminden ziyade, çözümleme yöntemini ele almıştır. Bu uyumsuzun, saçmalığın beklenmedik bir anda ortaya çıktığını söylemiştir. Bir gün saçmalık, neden diye sorar, o zaman da bıkkınlık meydana gelir. Yani saçmanın fark edilmesi bıkkınlıktır.

Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından da sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme.

Basit kaygı her şeyin başlangıcıdır, der. Bu durumun bilerek değil de tecrübi bir düzeyde başladığını izah eder. Bunun bir basamak daha aşağı inmesi yabancılaşmayı doğurur. Yabancılaşma sonra bunaltıyı meydana getirir. Bilim ve sanatın içimizdeki saçmayı ortadan kaldırmadığını, bunların sadece açıklamaları verdiğini; dünyanın anlamını vermediğini belirtmiştir. Camus aklına ve gözlemlerine uygun olanı kabul etmiştir.

Heidegger, Jaspers, Chestov, Kierkegaard, Husserl bu varoluşçu filozofların hepsi çelişkinin, uymazlığın, bunaltının egemen olduğu bu anlatılmaz evrenden yola çıkarak birtakım kanılara varmışlardır. Varoluşçu filozofların saçma kavramını daha çok tinsel, aşkın bir şekilde ele aldıklarını söylemiş; oysa kendisi uslamlama ve deneyime dayalı bir çıkarımda bulunmuştur. Heidegger tek gerçeğin, tüm varlıkların katınki kaygının olduğunu vurgular. Camus, her türlü varlık biliminden umudunu kesen Jaspers’ın bu düşüncesinin sonunda da başarısızlığın vuku bulduğunu belirtir. Chestov’un da hayranlık veren bir yapıtının olduğunu, insan düşüncesinin akla aykırılığını kanıtlamaya çalıştığını, ama bunu usun dayanaklarını yadsıyarak yaptığını söyler. Husserl’in de tini yücelttiğini açıklayan Camus, bu sözünü ettiği filozofların hiçbirinin dünyayı, hayatı, hayatın anlamını açık ve kesin bir biçimde kullanmadığını; hepsinin belirsiz, umut kırıcı olan tasvirlerde bulunduğunu anlatır. İşte dünya denilen yer, bu usa aykırılıklarla doludur.

Felsefesel İntihar isimli alt başlıklı makalede yazar, intihara başka bir bakış açısı getirmiştir. İntiharın, insanın onuruna yakışmayacağını, intihar etmenin gülünç bir çaba olduğunu söylemiştir. Önemli olan hayatı doldurmak, onu anlamlı kılmaktır. Sonu ölüm olan yazgıyı kabullenmektir. İnsan artık kendi özgürlüğünü bulmalıdır. Bunu da ancak devinimle, sıçramayla başarabilir. Saçma, anlaşıldığı andan sonra tutkuya dönüşür; tutkuların en can alıcısıdır. Bunu da tıpkı Sisifos’un yaptığı gibi yapmalıdır.

Camus, Kierkegaard için hayatın anlamını dışarda aradığını, asıl umudun ölümden sonra doğduğunu aktarır. Ama Camus ölüm gibi metafiziksel bir olayı bilmediği ve görmediği için ona umut bağlayamayacağını vurgular. Bu varoluşçu filozofların dünyayı anlama şeylerinin akla aykırı olduğunu belirtir. Yani niçin yaşadığımızın akılla çözülebilecek bir yanı olmadığını öngörür.

Bu bölümde Camus bir de saçmanın niteliklerinden bahsetmiştir. Onun ilk özelliği bölünemez oluşudur. Yani bu dünyanın dışında saçma olamaz, ölümle birlikte o da yok olup gider. Saçma bir karşılaştırma ve bitmek bilmeyen bir çarpışmadır der. Bu çarpışma bir umut yokluğunu getirir, saf akılla bir insan evrenin amacını bulamaz. Hayatı yadsıması gerekir. Bunu da insan kendisini ve dünyayı vazgeçmeden yapmalıdır. Bir şeyi karşılaştırınca o zaman saçma ortaya çıkar. Bir şeyin uyumsuz olduğuna karar vermek için karşılaştırma yapmak gerekir. Mesela, erdemli bir davranış sergilemeyen bir kişi erdemliyim derse işte o zaman uyumsuz olur. O, karşılaştırılan ögelerin ne birinde ne de diğerindedir. Saçma her şeyden önce bir kopuştur. Bilinçli yetinmezlik, sürekli aldığın cevaplarla tatmin olmayıp daha can alıcı noktaların peşinden gitmenin açıklamasıdır. Sisifos, saçmaya boyun eğmiyor, yetinmiyor. Sürekli, umudu yok ama yine de yapıyor.

Jaspers ve Kierkegaard kendilerini ezen şeye umut beslemeye devam ediyorlar. Husserl ruhbilimsel bir gerçeği ussal bir kural yapmaya kalkışıyor: insan usunun birleştirici gücünü yadsıdıktan sonra bu dolambaçlı yoldan Ölümsüz Us’a atlıyor. Sonuç olarak Albert Camus, felsefi bir intiharla ilgilenmeyip intiharın salt kendisini ele almaya çalışmıştır.

Uyumsuz Özgürlük adlı bu makalede, sıçramanın insanı sevince götürdüğünden bahsedilmiştir. İnsanın özgürlüğüne sahip çıkması gerektiği fikrini Camus, intiharı yadsıyarak yapmaya çalışmıştır. Eğer bu evrende ben, insan olmayıp da başka bir varlık olsaydım, dünyanın bir parçası olduğumu anlayabilirdim, diyor. "Başka bir yerden umut etmemeyi öğrendim, şimdiki zamanın cehennemini yaşıyorum.". Kendi düşüncesiyle dünya arasındaki kırılma onu uzlaşmazlığa sevk etmiştir.

Yaşamak uyumsuzu yaşatmak; uyumsuzu yaşatmak da her şeyden önce ona bakmaktır, diyen Camus, burada başkaldırının niteliklerini ele almıştır. Genelde intihar, başkaldırıdan sonra gelir diye bir düşünce vardır; ki bu yanlıştır. İntihar sıçrama gibi en son noktasına götürülmüş bir kabullenmedir. Her şey tükenmiştir. Oysa başkaldırı böyle değildir. Yaşama değeri veren bu başkaldırıdır. Hayatın tamamına yayılması gerekir. Hayatı tek başına taşımak için başkaldırmak gerekir. Bilinç ve başkaldırı insanı vazgeçişten kurtarır. İntihar bir yanılmadır. Uyumsuz insanın kendi başına her şeyi tüketmesidir.

Sonra da öz olarak özgürlükten bahsederek, onu anlamsız olarak değerlendirir. Çünkü bu Tanrı sorununa bağlıdır. “Bana eylem özgürlüğümü veren uyumsuzdur. Ama o, ölümsüz özgürlük şansımı sıfıra indirir.”. Aslında özgürlükle kötülük problemini bir incelemiştir. Tanrı önünde bir özgürlük sorunundan çok bir kötülük sorunu vardır. Mesela, hiçbir şeye sığınmadan yaşamak mümkün müdür? Buna cevap vermek için insan, değer yargılarından uzak durmalı, görmeye ve akıl etmeye dayalı bir şeyle çözümünü aramalıdır. Yarını olmayan uyumsuz, mutlaka bir ideolojiden etkilenir. O yüzden uyumsuz kişi, özgür biri olmadığını anlar.

Ölüm duygusu olmasaydı, saçma duygusu da olmayacaktı Camus’ ya göre. O, ölümden üç sonuç çıkararak birinci bölümü bu şekilde sonlandırır: Başkaldırı, özgürlük ve tutku.

B) Uyumsuz İnsan
Uyumsuz insan, sonrasızlığı yadsımayan onun için hiçbir şey yapmayan; sınırlı özgürlüğünden, ölümlü bilincinden şüphe duymayınca yaşamı süresince serüvenini sürdürür. Tanrı’dan ayrılmayan buyurucu ahlak görüşünü benimser. Ama kendisi, bu Tanrı’nın dışında yaşar.

Uyumsuz insanı bu tür tanımlamalarla betimleyen Camus, bu bölümü de üç başlık altında incelemiştir.

Don Juanlık adını verdiği bu makalede Camus, Don Juan efsanesini ele alarak birtakım sonuçlar çıkarmıştır. Kendisini askeri kafayla bir Fatih olarak gören Juan, hazlarının peşinden koşmuş, arzuladığı kişiyi elde etmiş ve ulaşmayı istediği fethi başarıyla tamamlamıştır. Sonra hazzın da kişinin de hiçbir şey ifade etmediğini anlamıştır. Dolayısıyla geriye koca bir hiçliğin kaldığını görmüştür. Ona göre aşk, hem kendisini hem de dünyanın tüm yüzlerini beraberinde getiren, yön veren kurtarıcı türündedir. Don Juan, bu safhada doygunluğu önermiştir. Güzel bir kadının her zaman arzulandığını söylemiş, bir kadını bırakırsa sevmediği için değil, başka birisini sevdiği için bırakacağını anlatmaya çalışmıştır. Neticede bu efsaneden doygunluğu idrak eden Camus şu sonucu çıkarmıştır: İnsan ne kadar çok severse, uyumsuz o ölçüde sağlamlaşır.

Oyun isimli bölümde de Albert Camus, günlük hayatta bir programa sahip olan insanın oyalanmayı sevmediği; birçok kaderin acısını çekmeyip yalnızca şiirini alması yönüyle tiyatrodan ve gösteriden hoşlandığını belirterek bir giriş yapmıştır. Oyuncu için tanınmamışlığı oynamamak olarak görmüş; oyuncunun oynamamasını ise canlandıracağı tüm varlıklarla yüz kez ölmek şeklinde belirtmiştir. Bu bölümde Camus uyumsuz insan ile oyuncu arasındaki ilişkiden şöyle bahsetmiştir: Oyuncu, uyumsuz gibi bir şeyi tüketir, durmadan dolaşır. Zamanın yolcusudur. Nasıl ki ölüm, uyumsuz insan için düzeltilemez bir şeydir. Aynı durum oyuncu için de geçerlidir. Ne olursa olsun ölmek söz konusudur.

Fetih'de de yazar, insanın niteliklerinden, usunu kullanışından hareketle birkaç çıkarımda bulunmuştur. Mesela, bir insan söylediği şeylerden çok söylemedikleriyle insandır. O sahip olduğu aklıyla ya gözlemi ya da eylemi seçer. O yüzden insan olmak derler bunun adına. İnsan hiçbir şey yapamaz ama yine de her şeyi yapabilir. Camus, dünyanın küçülttüğü insanı kendisinin kurtardığını söyler. İnsan sınırlı durumunun bilinciyle karşısında bulunan yazgısını kışkırtır.

Daha sonra Albert Camus, uyumsuz ve Tanrısız bir dünyanın açık düşünen, umut etmeyen insanlarla dolu olduğunu belirterek, uyumsuz yaratım bölümüne geçmiştir.

C) Uyumsuz Yaratım
Felsefe ve Roman isimle açtığı bu başlık adı altında, sanattan hareketle bir yaratımdan ve onun felsefesinden bahsetmiştir. Yaratım büyük bir oyundur, nitekim sanat da bir yaratımdır. Sanat yapıtı bir deneyimin ölümünü, bununla birlikte çoğalımını belirtir. Sanat ve felsefe dalının her biri de kendine has bir iklime sahiptir. Öğretisinin içine kapanmış felsefeciyle, yapıtının karşısında yer almış sanatçı arasında bir çelişki vardır. Sanat yapıtı da bir çelişkiden ibarettir. Onun bu anlık kusursuzluğunu ancak önyargı doğrulayabilir. Sanatçı da aynı düşünür gibi kendisine bir yol seçer; bu onun özgünlüğünü gösterir. Burada da estetik sorunlar meydana gelir. Gerçek sanat yapıtı insanı aşan bir ürün değildir; onun ölçüsü düzeyindedir. Büyük sanatçı da büyük bir yaşayıcıdır. Yaşadıklarını ve hayallerini sanatına aktarır. Zira dünya sadece görünenden ibaret olsaydı o zaman sanat olmazdı. Sanatın, bir yerde desteğini aldığı soyut düşünce artık tenle buluşur. Yazar öyküler anlatmaz, kendi evrenini oluşturur. Bu yorumlara ek olarak büyük romancılar, filozof romancılardır diyen Camus, diğer bölümde Dostoyevski’nin gözde bir yapıtını inceler.

Kirilov adını verdiği bu parça Dostoyevski’nin kahramanlarından birine tekabül eder. Yazarın kahramanlarının tipik bir özelliği ‘hayatı sorgulamak’tır. Camus da bunun üzerine yazısını şekillendirmiştir. Bu sorgulamada şu cevap ortaya çıkar: Varoluş ya yalandır ya da durasızdır. Dostoyevski’nin büyük bir romancı oluşu, yani sanatçılığı işte bu çözümle yetinmemesinde saklıydı; yoksa zaten filozof olurdu. O, bu düşüncenin insan yaşamında doğurabileceği sonuçları incelemiştir. Kirilov hikayesiyle Albert Camus, Dostoyevski’nin dediği gibi kendisi de tüm yaşamı boyunca bilinçli ya da bilinçsiz olarak sancısını çektiği sorunu bulur: “Tanrı’nın varlığı.

Bize seslenen uyumsuz bir romancı değil, varlıkçı bir romancıdır. Burada sanata büyüklüğünü veren sıçrama, duygulandırıcı konumundadır. Söz konusu uyumsuz da bir yapıt olarak değil, bir sorun olarak karşımıza çıkar.

Yarınsız Yaratım bu bölümün son alt başlığını oluşturur.

Sanata en çok katkı sağlayabilecek olan şey, olumsuz düşüncedir. Bulanık bir şekille tezahür eden davranışlar, büyük bir eserin anlaşılması için çok gereklidir. Yaratıcı tutum, uyumsuz yaşamayı tamamlayabilecek tutumlardan biridir. İki işi bir arada yürütmek, bir yandan alçaltıp bir yandan göklere çıkarmak uyumsuz yaratıcının önünde açılan yoldur, boşluğa renklerini vermelidir, diyen Camus bu bölümde de umut vadetmeyen, yarınsız, uyumsuz yaratıcının özelliklerini aktarır. Yaratmanın yazgıya bir tür biçim verdiğini, onu yoğurduğunu söyler. Nasıl ki sanatçının yapıtları kendileriyle tanımlanabilir, yapıtları da aynı şekilde kendilerini tanımlar. Oyuncuda da gördüğümüz gibi görünmekle olmak arasında bir sınır yoktur.

D) Sisifos Söyleni
Başlangıçta izah etmeye çalıştığımız bu bölümle Camus, Yunan Mitolojisi’ndeki Sisifos karakteri üzerinden bir anlatı yaparak içindeki sorunları konsantre halinde sunduğu kitaba son verir.

Neticede Camus, sızısı dinmeyen varoluş sancılarını Sisifos üzerinden sorgulayarak birtakım cevaplar bulmuştur. Sisifos Camus’yu saçmanın girdabına ya daha çok sokmuş ya da onu anlam çukurundan kurtarmıştır. Ama onun da dediği gibi Sisifos’u mutlu düşünmek lazım…

Betül Uludoğan
twitter.com/_naze_nin

Dönüşüm'ün arkasındaki ruhsal dinamikler

"Bir kitap başımıza inen bir darbe gibi bizi sarsalamıyorsa neden zahmet edip okuyalım ki?"
- Franz Kafka 

Bir edebiyat metnini beğendiğimizde onunla aramızda bir bağ kurarız. Bu bağın kuvveti ise bizlerde bağ kurduğumuz edebiyat metninden “başkalarına bahsetme” tutkusu oluşturabilir. Eğer aramızda bağ kurduğumuz metin bir Franz Kafka metni ise açıkçası bu “bahsetme tutkusu” bizi epeyce zorlayacaktır. Neden mi? Çünkü Kafka, metinlerinde bizi adeta bir kayıkla alır ve okyanusun ortasında öylece bırakır.

Okyanusun ortasında yönümüzü tayin edebilmek için bir fener olarak yazarın kişisel geçmişinin rolünün göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünmekteyim. Berna Moran’ın dediği gibi bir yazarı yazmaya iten etken eğer onun bastırılmış dürtülerinden kaynaklanmaktaysa, bu dürtüler ne yapıp edip yazarın ortaya koyacağı edebiyat metninde kendini bulacaktır.

Bu bağlamda inceleme süreci kapsamında yazarın ruhsal dinamiklerini oluşturan bireysel yaşantısının eserinden bağımsız düşünülemeyeceğini benimseyerek bir miktar yazarımız hakkında bilgi vereceğim.

Kafka’nın babası ile yaşantıları hep eserlerinde kendine yer bulmuştur. Babası başarıya ulaşmak için Almanlaşan Yahudi topluluklarının bir parçası olmuştur. Çek kökenli bir aileden gelmesine rağmen ana dili olarak Almanca kullandığı için tam bir Çek sayılmayan Kafka çevresine yabancılaşarak büyümüş ve kişiliği babası tarafından sürekli eleştirilmiştir. Babasına yazdığı 100 sayfalık “Babaya Mektup” hiçbir zaman babasının eline geçmemiştir. Bu mektup Kafka’nın babasını hem küçümsediğinin, hem de ona hayranlık duyduğunun belgesidir. Kaybedilmiş baba oğul ilişkisinden yola çıkarak babasına ve kendisine duyduğu güveni kaybettiğini, yine “Dava” adlı eserindeki son kelimelerle ifade etmiştir; “Bir köpek gibi!” sanki utanç, ondan sonra da hayatta kalacaktı.”

Yazmaya ilk 1897- 98 yıllarında başlamış olan Kafka, yazdıklarının yalnızlığının etkisiyle ortaya çıktığını ve yazma eylemine bunu yansıttığını söylemektedir. Dışlanmışlık, yabancılık, içe kapanıklık ve babasıyla olan olumsuz ilişkilerinden kaynaklanan olumsuzluklara rağmen "bu evrenin çatlaklarından bize bir ışık, belki de bir çıkış yolu gösteren yıkılmaz bir umudun dünyası" olan Kafka’nın üç kız kardeşi Nazi toplama kamplarında öldürülür, kendisi ise sağlığının kötü gitmesi sebebiyle 1924 yılında hayata gözlerini yumar.

‘’Kafesin biri bir kuş aramaya çıktı.’’ der Kafka. Söz konusu olan kafesin aradığı kuşu bulup bulamadığı meselesi kitabımızın kahramanın bizimle buluştuğu andan itibaren bizi içine çeken bir serüvendir. Klasik Dönüşüm kitabı incelemelerinden farklılaştırarak eseri ve kahramanları sizlere ergenlik ruhsal yapılanması çerçevesinde sunmayı planladım. Bir de bu açıdan okuyalım, ne dersiniz?

"Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu."

Herkesin bildiği gibi serüvenimizde her şey bu cümle ile başlar. Bu hayvan imgesinin içinde aslında bir birey taşıdığını görürüz, onun bu dünyası üzüntülü ve yıkık haliyle günlük hayattan kesintiler çağrıştırır. Okuduğumuzda aslında betimlediği dünya bu dünyanın içindedir ve bize değişen beden etrafında erinliğin ilk işaretleri olan ergenliğin başlangıcını görünür kılar.

Gregor Samsa ’böceğe’ dönüşüm sürecinde tıpkı bir ergenin maruz kaldığı kadar gerçek bir başkalaşım geçirerek, ona yeni bir beden yapısı verilir. Bu tıpkı bir ergenin dönüşümü gibi bir anda, hiç beklemediği bir zamanda belirir. Nesnesi olacağı başkalaşım, ergene kendini dayattığı gibi Samsa’ya da kendini dayatır. Gregor kendisini kimin, niçin ve nasıl dönüştürdüğünü hiçbir zaman sormaz belki de soramaz; o, gerçekliği yansıtır ve bu gerçekliği şüpheli kılar.

Gregor kendisindeki değişimleri gözleyerek keşfeder; fakat o bu değişimleri hemen fark etmez. Süreç boyunca bedenini ve bedenindeki değişimleri yavaş yavaş tanır ve bu bütünsel değişim içinde beden, kimlik ve çevre ile ilişkili olarak kendini yeniden bir ele alış ile ortaya koyar. Yeni bedenine sahip çıkmaya çalışırken ruhsal kimliğinin de arayışı içindedir. Bu arayış içerisinde kafesine kuş arar gibi kimliğini ve bedenini arar.

Her insan yalnızlığı ilk olarak ‘oda’da tanır. Odanın, insanın kendi başına kaldığı; kendini değerlendirdiği; kendine dönüp kendini sorguladığı ve ‘dönüştüğü’ bir liman olduğunu kendi yaşam deneyimlerimizden yola çıkarak rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat Gregor’a baktığımızda odanın yalıtıcı yönü daha ağır basar. Oda her ne kadar odaya kapatılan için geçici bir özgürlük sunsa da aslında yalnızlığa ve yabancılaşmaya ev sahipliği yapan bir mekân özelliği gösterir. Mitolojiye baktığımızda da kapalı kapıların bir gizi, bununla birlikte bir yasağı ve başarısızlığı simgelediğini görürüz. Gregor Samsa’da da kapalı kapı adeta ailesi ile arasına konulmuş bir sınır haline gelmiştir.

Gregor’un ‘böcekleşmesi’ her ne kadar başlarken çoktan olup bitmişse de, aslında yavaş yavaş tamamlanır. Kendisinin neye uğradığını fark ettikçe Gregor "melankolik" olur. İlk bölümün sonuyla birlikte artık Gregor odasında yalnızlığı ile baş başa kalmıştır. Gregor sorunu kendisi oluşturmadığı gibi sadece kendisine dayanarak, kendi yalnızlığında da bu durumu çözemeyecektir. Ya durumu kendi haline bırakacak ve kendisinden vazgeçecek ya da dışarıya, ötekilere yönelecek Yunan mitolojisinde sıklıkla adı geçen labirentte kaybolmuş Theseus gibi yolunu bulabilmek için bir Ariadne ipliği arayacaktır.

Eserin yazarın hayatından bağımsız ele alınamayacağını yazımın başında belirtmiştim bu sebeple Kafka’nın babasının karşısında duyduğu değersizlik duygusu, babasıyla olan karmaşık ilişkileri ve yaşam boyu süren suçluluk duyguları eserimizde kendine yansımalarını bulmaktadır. Her ne kadar Vladimir Nabokov gibi yazarlar karşı çıksa da mitolojik simgecilikte çocukların haşaratla simgelendiğine dair bilgiler bulunur, buradan yola çıkılarak Kafka’nın böcek simgesini oğul’u yansıttığını söylemekte bir sakınca görmüyorum. Böcek, Kafka’nın babasının varlığı karşısında kapıldığı değersizlik duygusunu tam anlamıyla özetlemektedir.

Françoise Dalto ergenliği kabuk değiştirme dönemi olarak tanımlarken, kabuk değiştiren yengeçlerin tam da bu dönemde çok kırılgan olduklarını ve eğer bir zedelenmeye uğrarlarsa bunun izini yaşam boyu taşıyacaklarını söylemektedir. Gregor Samsa tam da bu kabuk değiştirme döneminde zedelenmeye maruz bırakılmaktadır. Eserde bu durum aynen şu cümlelerle aktarılmaktadır: "…babası onu bombardımana tutmayı kafasına koymuştu. Ceplerini kontrbüfenin üstünde duran yemiş tabağından doldurmuştu ve şimdi, henüz tam nişan almaksızın, elmaları birbiri ardına fırlatmaktaydı. Hafifçe fırlatılmış olan bir elma Gregor’un sırtını sıyırdı ama bir zarar vermeden kayıp gitti. Buna karşılık onun hemen ardından fırlatılan elma, arkasına tam anlamıyla saplandı…"

Elmanın atılmasıyla yeniden oedipuslaştırılan Gregor’a karşı yapılan bu savunma ya da öfke tepkisi düşündürücüdür ve aile üyelerinin Gregor’un kimliği hakkında gidip geldiklerini, bu varlığın kimliği karşısında kararsız olduklarını göstermektedir. Bu durum da ergenlik döneminde çocuklarını tanıyamayan, anlayamayan ebeveyn simgesi gibidir.

Elma motifi yuvarlak şekliyle çoğunlukla sonrasızlığın sembolüdür. Edebi metnimizde de elma, babanın oğlunu ezmek için kullandığı baston ve gazete ile birlikte anılabilecek üçüncü silahtır; Gregor’a fırlattığı elmalardan biri sırtına sapladıktan sonra annesi koşup kollarına atılarak oğlunun canını bağışlaması için yalvarıp yakarıncaya kadar elma bombardımanına devam eder. Gregor’un sırtına saplanan bu elma belki de onun kaderidir: sırtındaki elma çürüdükçe bedeni de iltihap kaplayıp çürür. Âdem ve Havva hayat ağacından elmayı kopararak cennetten yani sonrasız yasamdan koparılıp dünyaya kovulur; Gregor ise kafesine kuş aradığı sırada sınırı ihlal ederek ergenliğin bir ilk ölüm olma simgeselliğinde kendini bulacaktır.

Süreyya Kitapçıoğlu
twitter.com/sureyyakit

*İnceleme metnimin en başına koyduğum kitap tanıtım fotoğrafı alışılmış Kafka-Dönüşüm kitaplarından farklıdır. Bunun sebebi ise Kafka’nın bu konu hakkında dile getirdiği düşünceleridir. Kafka kitabına asla bir böcek fotoğrafının konulmamasını, yer alacaksa da yukarıda ki fotoğraf gibi bir temanın olması gerektiğini dile getirmiştir.

17 Mart 2017 Cuma

Müslümanca düşünmek üzerine farklı yollar

1940 Maraş doğumlu yazar, yazı hayatına Varlık dergisinde ilk öyküsünün yayımlanmasıyla başlamıştır. Daha sonrasında bu dergiden başka Hamle, Hisar, Edebiyat ve Mavera gibi dergilerde öyküleri yayımlanarak yazı hayatına devam etmiştir.

Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler kitabı yazarın 70’li ve 80’li yıllarda yazdığı denemelerden oluşmaktadır. İlk baskısı 1985’te olan kitaba yazar daha sonrasında temel metinler aynen bırakılarak bazı ekleme ve çıkarmalar yapmış ve 9.baskı ile şuan yayında olan son halini vermiştir. Kitap; "Panorama", "Sağlıklı Düşünmeye Doğru", "Müslümanın Nitelikleri" ve "İslam’ın Özgünlüğü" başlıklarını taşıyan dört bölüm halinde hazırlanmıştır. Rasim Özdenören, Müslümanın batılılaşmaya doğru giden düşünce yapısını nasıl Müslümanca düşünmeye sevk edebileceğinin yol ve yöntemlerini ayrıntılı olarak bu dört bölümde aşamalı olarak anlatmaktadır.

Birinci bölüm olan Panorama’da batılılaşmış veyahut da batılılaştırılan Müslümanların halini genel bir bakış ile gözler önüne seriliyor. Üretimin mevcut nüfusun on katı olmasına rağmen açlıkla savaşan insanlardan, üreticinin sırf piyasa fiyatlarını düşürmemek için mal stoklayıp veya ürettikleri malları çöplere dökerek piyasaya arz etmekten kaçınmalarından, açlıkla, yoksullukla insanları korkutup doğmamış çocukların katilleri yapılan insanlardan ve yazar, bugün problem diye önümüze sürülen şeylerin düzmece problemler olduğunu ve asıl problemin kafa yapısından doğduğunu göstermeye çalışmaktadır. İnsanın metalaştırılması, ürettiği bilim ve teknoloji karşısında kendini tanrı yerine koyması ve dahi yalnızlaşması sonucu insan ruhunda sürekli şüphe filizleri boy attığından ve böylece insanın, yüksek kavrayış melekesi olan ‘irfan’ını kaybettiğinden bahsediyor. Yazar, “günümüz yaygın Müslüman tipi, eskiden öğrendiği bazı yanlışlıkları terk etmeden, o yanlışlıklar üzerine bina kurmak isteyen öğrencilere benziyor; sonraki bilgiler ne kadar doğru olursa olsun, bu bilgiler yanlış bir temel üzerinde yükseltilmek istendiğinden neticede muhkem bir yapı ortaya çıkartılması imkânsız bulunuyor.”diyerek kafa yapılarındaki bu yanlışlıklarla Müslümanca yaşanılamayacağını anlatıyor. Aynı paragrafın devamında bizlere çözümü de sunuyor ; “O bakımdan yapmamız gereken şey, günümüz meseleleri ve onların çözüm tarzları hakkında kafamıza sokulmuş bilgileri bir tarafa bırakarak her şeye yeniden başlamak olmalıdır.”. Yazar bunun kolay olmayacağının farkındadır. Ancak yinede tavsiye etmekten geri duramayacağını ve hidayetin şüphesiz Allah’tan geldiğini söylemektedir.

İkinci bölüm olan Sağlıklı Düşünmeye Doğru kısmında yazar, kişiyi Müslümanca nasıl sağlıklı düşünmesini sağlayacak bir takım konular üzerinde durmuştur. Bunlarda ilki en temel nokta olan ‘inanma’dır. Dine bir takım heveslerimizin, özlemlerimizin tatmini veya toplum içerisinde sahip olmak istediğimiz mevkiler için inanmanın yine aynı sebepler sonucu inkâra da götüreceğini söylemektedir. “İnsan dine Allah’ın emri olduğu için ve sırf bunun için inanmalıdır” der. Yazar, ‘gerçek ve doğru’ kavramları üzerinde de durmuş, bir hususun doğru veya yanlış olduğunu belirleyen hususun bizim zihniyetimizle, dahası niyetimizle alakalı olduğunu belirtmektedir. Batılılardaki gibi ‘dini görevler’, ‘din adamları’, ‘dini ibadet’ gibi dinin sadece belirlenmiş kişilere ve vakitlere atfetmenin yanlışlığından ve bu söylemlerin artık normalleştirilmesinden bahsetmektedir. Müslüman olan bir kişinin her anının her yaptığının dine dâhil olduğunun, bu tip düşüncelerin Hıristiyanlardaki gibi bir seremoni bir ayin olarak telakki edilmesinin yanlışlığı ifade etmektedir. Müslümanın çağın sunduklarıyla İslam’a bakmasını değil, çağın sunduklarına İslam’ın gözüyle bakması gerektiği üzerinde durmuştur.

Müslümanın Nitelikleri olan üçüncü bölümde, batının düşünsel süreci ile İslami düşünsel süreç üzerinde duran yazar İslami düşünce tazının batıdaki düşünce tarzı gibi hayatla, uygulamayla, pratikle bütünüyle ilgisini kesmiş görüşlere rastlanılmayacağını aksine Müslümanların söyledikleriyle gerçek hayatta özdeşleşmeye önem verdiklerini belirtir. Yazar, İslam’ın hükümlerini anlamada ve yorumlama da mizaçlarımızdan dolayı oluşan farklılıkları İslam’ın bir hükmü gibi algılamamamız konusunda bizleri uyarıyor. Materyalistik kafa yapısının sunduğu hedeflerin aksine Müslüman için nihai hedefin her zaman Allah’ın rızası noktasında olması gerektiğini ve Allah’ın vaad ettiklerine ulaşmaktan ziyade sadece Allah emrediyor diye amel işleyenlerin daha büyük bir nimete talip olduklarını söylemektedir. Sırf akıl ve muhakeme çerçevesinde kalınarak hidayet olmaksızın Müslüman olunamayacağını ve hidayetin tecelli etmediği kişinin böyle bir iddiasının yalnız dilde kalacağını söylemektedir. Özdenören günümüz Müslüman dünyası ile Asr-ı Saadet Müslüman dünyasını karşılaştırıyor ve diyor ki “Asr-ı Saadette kötü bir dünyada yaşayan Müslümanları iyi kılan hususla günümüzde kötü bir dünyada yaşayan Müslümanları kötü Müslümanlar haline getiren husus, onların kötü bir dünyaya karşı takındıkları tavırdan ileri gelmektedir.

Günümüzde bazılarına göre Müslümanların durumu, Don Kişot’un dramı gibi fiilen içinde yaşadığı gerçekle, kafasında yaşattığı gerçek arasındaki fark sebebiyle, Don Kişot gibi görüldüklerini, ancak Müslümanların Don Kişot’tan farklı olarak ne yaptıklarının bilincinde olduklarını söyler. Bir diğer yandan da İslami olmayan zemin üzerinde Müslümanların İslam’a uygun yaşama noktasındaki dramıyla Don Kişot’a benzerlik gösterdiğini belirtir. Yazar İslam’ın bir zihin fantezisi değil, bir hayat tarzı olduğunu biz Müslümanların anlaması gerektiğine dikkat çekmiştir. Bilgi sahibi olmanın İslam’ın gerektirdiği normlara göre düşünebilmek için yeterli olmadığını, bunun ancak İslam’ın ruhunu anlamakla mümkün olacağını söylemektedir.

Son bölüm olan İslam’ın Özgürlüğü’nde ise yazar felsefeden bilime, mistik yaşantıdan akılcılığa, gelenekçilikten insana kadar pek çok konu üzerinde durmuştur. Yazar, İslam’da, hukukun sosyal yapının temelini oluşturduğunu ve bütün kurumların oluşmasındaki, var olmasındaki sebebin İslam hukukun alt yapı niteliğinde olmasındandır, der. Yani toplum yapısına göre kurallar değil kurallara göre toplum (İslam toplumu) oluşmuştur. Ayet ve hadislerde geçen “vasat ümmet” olma olgusu üzerinde de duran yazar, İslam’ın vasat olanı öngördüğünü ancak iki veya daha çok şeyin vasatisi (ortalaması) ile vasat olanı birbirine karıştırmamamız konusunda bizleri uyarır. Vasat’ın (orta) kendi başına varlığı olan müstakil bir doğrunun adı olduğunu söyler.

Sonuç olarak “Okuduğunuz bir yapıt sizi fikren yükseltir, içinizi doldurursa onun hakkında hüküm vermek için başka bir kural aramayınız; yapıt iyidir ve usta elinden çıkmıştır” sözünün (Jean de La Bruyère) kastettiği övgüye layık bir eserdir. Müslüman’a gitgide her şeyin materyalistik bir pencereden bakılmaya zorlandığı şu dünya da -aslında İslam’da hep var olan- yeni bir pencere açmaktadır. Müslümanın gözündeki, kalbindeki at gözlüklerini çıkarıp yaşadığı hayata, dünyaya panoramal bir bakış sağlayan Müslüman gözlüğüyle, İslam gözlüğüyle nasıl bakılırın yol ve yöntemlerini anlatmaktadır. Bu sebeple de genç Müslümanlar için kılavuz niteliğinde bir kitaptır.

Elif Şimşek
twitter.com/__hemdem__

Başkaldırı, yalnızlığı ve endişeyi çözer

Kitabın içeriğine geçmeden önce yazar hakkında ufak bilgi vermek kitaba ışık tutacak ve fikirlerini okuma-anlama noktasında kolaylık sağlayacaktır; Amerikalı Psikolog Rollo May, yaşamı boyunca psikolojik ve teoloji eğitimleri almış, hümanist ve varoluşçu yaklaşımları benimsemiş ve bu süreçte Alman Felsefeci Paul Tillich'i önderi olarak görmüştür. Tillich ve May'in Türkiye'deki yansımasının Kemal Sayar olduğunu söylemek kitabı daha anlamlı kılacaktır ki içerik Kemal Sayar'ın kitaplarından aşina olduğumuz yalnızlık, endişe, vicdan, cesaret gibi kavramlarla doludur.

Kendini Arayan İnsan, isminden de tahmin edileceği gibi çağın getirdiği tüm sorunlara rağmen kendini arayan, benliği ile bütünleşmeye çabalayan insanı ele alır. Kitabı üç bölüme ayıran May, ilk bölümde çağın getirdiği sorunlar karşısında insanın vaziyetini anlatır ki bu vaziyet pek iç açıcı değildir. Yalnızlık ve endişe içindeki insanları "boşluktaki insanlar" olarak ifade eder. "Boşluktaki insan"ların "toplumda dikkat çekecek kadar farklı olmayı değil, toplumun içinde kaybolacak kadar uyumlu olmayı tercih eden" karakterleri olduğunu söyler. "Ayna insan" örneği ile tüm hedef ve talimatları başkasından alan, iradesiz insanlar olarak tanımladığı bu vaziyetin günümüz insanının sorunu olduğu apaçık ortadadır. Peki vaziyetimiz neden böyle sorusuna May, iki cevap verir; ilki toplumsal değer yargılarının çöküşü, ikincisi benlik kavramının yitirilişidir.

Kitabın ikinci bölümünde May, benliğimizi yeniden keşfetmenin yollarını anlatır. Bunun için duyguları keşfetmenin ve bedenin farkında olmanın önemini ifade eder. Özetle; "Daha fazla bilinç daha fazla benliktir." (Kierkegaard).

Üçüncü bölümde ise keşfedilen benlik ile bütünleşmenin hikayesini ele alır. "Birey benlik bilincinden ne kadar uzaksa o kadar bağımsızlığını yitirmiştir." diyerek özgürlük kavramına yeni bir tanım getirir. Ona göre kendi gelişimine hükmedebilen, benliğinin farkında bireyler özgürdür; modern insanın iç dünyasında değer yargılarını yönetecek bir merkezin olmayışı da ruhsal boşluk, endişe ve karmaşanın en büyük sebebidir. Bu merkezi yani "ahlak mahkemesi"ni oluşturmak ise hiç kolay değildir diyerek Adem ile Havva örneğini karşımıza çıkarır. Elmayı yemeden önce iyi-kötü nedir bilmezken, elmayı yedikten sonra iyi ve kötüyü endişe ile suçlulukla öğrenirler ki bu da May için özgürlüğün bedeli ve sorumluluğudur. İnsanın aşkınlığa ulaşması için başkaldırması gerekir fakat çok ileri giderse bedelini ödeyeceğini söyler.

Dinin, gücün mü yoksa zayıflığın mı kaynağı olduğunu sorguladığı bölümde kişi eğer yalnızlık ve endişeden kurtulmak istiyorsa dinin buna sonsuza kadar yardım etmeyeceğini, kişinin sorununu kabul edip bununla yüzleşmesi gerektiğini söyler. Anlattığının otoriteyi reddetmek olmadığını fakat otoriteye bağımlı olmak ve çözümü öylece beklemek de olmadığını vurgular. Başkaldırıp, yaratıcı gücü kullanıp, yalnızlık ve endişeyi çözmektir söz ettiği.

"Her şey bu kadar zorken her şeyin farkında bir birey mi yoksa hiçbir şeyden habersiz mi olmayı tercih ederdin?" sorusu ise çok çarpıcıdır.

Hümeyra Büşra Doğan
twitter.com/humeyra_busra

15 Mart 2017 Çarşamba

Siyasetin insana kattığı plastik heyecan

“Bir politikacı işini kaybetmemek için her şeyi yapar. Hatta vatansever bile olur.” 
- William Randolph Hearst 

“Politika gerçekleri gizleyip yalan söylemek değil, gerçeklerin istediğiniz yanını göstermektir.” 
- Winston Churchill 

Siyaset kelimesinin kökeniyle yazıma başlamak istiyorum. Siyaset ve seyis kelimeleri ortak kökenden türemiş kelimelerdir. Filolojiye göre siyaset kelimesinin nihai anlamı, vahşi bir atı teskin etmek, terbiye etmek olarak tarif edilir. Siyaset yapan, yani at terbiye eden kişiye de seyis adı verilir. Kelimenin şimdiki anlamı ise "devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış"tır. Bir başka deyişle "memleket idare etme sanatı"dır. Bu nedenlerden dolayı da, kökeni antik Grekçe’ye dayanan ve devlet yönetme sanatı anlamına gelen politika kelimesinin karşılığı olarak da sıkça kullanılır.

Siyaset bir sanattır. İki tanıma da baktığımızda bunu görüyoruz. Bunu öğrendikten sonra insanın aklına ister istemez, "ülkemizde veya dünyada, siyaseti bir sanat olarak yürüten kaç kişi vardır?" sorusu geliyor. Tek bir görüşe bağlı kalıp, karşı tarafa vurmaya çalışan belli bir kesim gibi yapmayacağım. Özellikle ülkemizde, siyaset denince aklımıza ilk gelen şeyler hep olumsuz kavramlar oluyor. İster belli bir partiden iktidar olsun, ister onun tam zıttı muhalefet olsun, hatta yok denecek kadar az oy alan partiler olsun, maalesef dünyada bu işi sanat olarak götüren bir oluşum veya kişi yok denecek kadar az kaldı.

Dünyanın en tehlikeli mesleklerinden biridir siyaset. ‘Hak’ ve ‘adalet’ üzerine kurulu ve verdiğimiz kararların sonucu sadece bizi değil, birçok kişinin hayatını derinden etkileyecek şeyler olduğu için, çok daha dikkatli icra edilmesi gereken bir meslektir. Peygamber Efendimizin “On kişi üzerinde bile olsa, yöneticilik yapmış olan her insan kıyamet gününde (Allah’ın huzuruna) elleri boynuna bağlı olarak gelir. Sonra da ya adaleti sayesinde kurtulur veya haksızlık etmiş olduğu için mahvolur.” hadis-i şerifinde dediği gibi bu durumun, siyaset konusunun ne kadar ciddi, sulandırılamayacak ve ihmale gelmeyecek önemde olduğunu çok net bize gösteriyor. Fakat öyle mi?

"Nasipse Adayız", Ercan Kesal’in 2015 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan, genelde üçüncü, bu yayınevinden çıkan ikinci kitabı. Daha önce "Evvel Zaman" ve "Peri Gazozu" kitaplarını yayımlayan yazar, "Nasipse Adayız"dan sonra da "Cin Aynası"nı yazmıştır. Fakat diğer üç kitap birbiriyle benzer özellikler gösterirken (anlatı), bu kitap bir romandır. Toplam 194 sayfadan oluşan kitap, bir ön bölüm (Baş karakter Kemal Güner’in rüyası) ve kırk üç bölümden oluşmaktadır. Kısa kısa olan bu bölümler romanın akışına göre uyum göstermektedir. Nasipse Adayız'ın otobiyografik bir kitap olup olmadığını bilmiyorum, ancak başkarakter Kemal Güner’in ve Ercan Kesal’in mesleklerinin doktor olması bana, bu kitaptaki olayların tam olmasa bile benzerlerinin yaşanmış olabileceğini hissettirdi. Kitap, baş karakter Kemal Güner’in ağzından anlatılmış ve birinci tekil kişi diliyle oluşturulmuş. Kemal Güner’in ilçede bulunan bir radyo programına katılması sonrasında, resmen olmasa bile pratikte, ilçenin belediye başkan adayı gösterilmek istenmesi ve bu süreçte yaşananları konu ediniyor. Kesal, sade bir üslup ve her zamanki gibi akıcı diliyle bize bu süreci sonuna kadar başarılı bir şekilde aktarıyor. Yazar, yer yer açıklayıcı ve öyküleyici anlatımla birlikte, betimleyici anlatım da kullanmış ve tadına doyulmayan, fakat aynı zamanda da ciddi meselelere değinen bir roman ortaya çıkmış. Kitabın kısa bir bölümünde, eskiye nazaran daha fazla kullanılmaya başlanan bir bilinç akışı tekniği de görüyoruz. Aslında, bu tekniği kitabın birkaç yerinde de görsek yadırgamazdım. Bu tekniğin en çok rüyalara uygun olduğunu düşünüyorum. Yazar da zaten, bunu bir rüyasını anlatırken göstermiş. Kitapta başka rüyalar da anlatıldığı için daha fazla da kullanılabilirdi. Sırıtmazdı.

Kitabın kapağında yer alan fotoğraf ve kitabın ismi içerikle birebir uyumlu. Kesal, özellikle kitabının ismini çok iyi seçmiş. Zaten yazarın diğer kitaplarına da baktığımızda isim konusunda çok başarılı olduğunu görüyorum. İsmin, ve arka kapağın başarılı olmasının, kitabın başarısını artıran özellikler olarak görenlerdenim. Bu yüzden bu özelliklere ekstra dikkat ediyorum. Arka kapaktaki pasajı ve kısa açıklamayı, yayınevi güzel yerlerden seçmiş. Ercan Kesal’i tanımayan biri de merak edebilir bu kitabı. Kitabın başlarında sonunu tahmin edebiliyoruz, fakat amaç bu kitabı bir sona bağlamak değil bu süreci anlatmak olduğu için bu duruma takılmamak lazım. Hatta yazar, kitabın ismiyle bunu belli etmek istemiş diye düşünüyorum. Kesal; mizah, ironi ve bazen de olsa argoyu yerinde kullanmış, ara ara yerel deyişlere yer vermiş sadece İstanbul Türkçesi kullanmamıştır. Bu durum kitabın inandırıcılığını artırmış, ‘naylon’ bir havadan uzaklaştırmıştır.

Kesal’ın gözlem gücü, her zaman yüksek olmuştur ve bunu kitaplarına yansıtmıştır. Yaşadığı olaylarla ilgili; ilginç, komik veya trajik olayları iyi bir şekilde satırlarına yansıtıyor. Bu kitapta da bunları bol bol görüyoruz. Dul erkeklerin düğünlerdeki durumlarıyla ilgili yaptığı “Menü fena değil, ama ortam sıkıcı. Çabucak yeyip, tatlıyı beklemeden kaçayım en iyisi. Benim masa da bir tuhaf. Oturanların hiçbirini tanımıyorum. Boşanmış erkeklerin böyle bir sorunu vardır. Davetlerde bir türlü sizi nereye koyacaklarını bilemezler. Dul erkek olarak potansiyel çapkın statüsüne geçtiğiniz için evli çiftlerle efendi efendi oturamazsınız. Kıskanç kocalar kıllanır. Evlenip boşanmış bir erkek olarak sabıkalı addedildiğiniz için de bekarlar hoşlanmazlar. Masada zombi gibi bakarsınız ergenlerin sulu zırtlak muhabbetlerine. Bu yüzden dul erkekler askere bakaya giden adamlara benzerler. Hiç tahmin etmedikleri yerlerde, tuhaf adamlarla, tuhaf masalarda oturmaya mahkumdurlar” tespit, yazarın toplumu ne kadar iyi gözlemlediğinin küçük bir örneğidir.

Ercan Kesal’ın siyasi fikrini ve hayata bakış açısını, kitaplarını okuyan okurlar mutlaka fark etmiştir. Yazar da zaten bunu saklama gereği duymaz. Fakat yazarın bakış açısından okura sunduğu şeyler her zaman, sadece o bakış açısına göre değildir. Bazı konular vardır. Herkes aynı düşünmelidir. Hak, adalet, liyakat gibi konularda ‘bana göre, sana göre’ olmamalıdır. Hakikat tektir. Ercan Kesal, politikanın adaletsizliğini ve çoğu zaman liyakate önem verilmeyişini satırlarına başarılı bir şekilde yansıtmıştır: “Bunlar iyi hoş da, politika ekip işidir doktor. Bizim de bir ekibimiz var. Ekipte envai çeşit adam olur. Çoğunun da başka işi yoktur. Adam ömrünü bu işlere harcamış. Seni terk etmemiş. Cahil, işsiz, salak ama senin yanında. Bu insanlara ahde vefa göstermek zorundasın. Sen, hastanede birisi işine yaramazsa ne yaparsın, atarsın işten. Bizde öyle değil. İşe yaramıyorsa daha fazla sahip çıkman lazım. Hatta çok becerikli olursa tehlikelidir. Uzaklaştırman gerekebilir. Sana tuhaf gelir şimdi bu anlattıklarım. Ama ilerde göreceksin. Diyelim Belediyeyi aldık. Başkan oldun. Önüne ‘buyur, imzala,’ diye dosya koyacaklar. İmarı var, ihalesi var. Bi şey alınacak, bir iş var, birine verilecek, falan filan. Kime vereceksin mesela? Herhalde kendi arkadaşlarımıza, değil mi?

Toplumca en çok konuşmaktan hoşlandığımız ve en çok ‘anla(ma)dığımız’ iki şeyden biri futbol, diğeri de siyasettir. Belki de hayatta en çetrefilli konulardan biri olan siyaset hakkında herkesin söyleyecek tonla sözü olması, bizim aslında bu işi nasıl yanlış yaptığımızı da gösteriyor. Kesal da, siyasetle hiç işi olmamasına rağmen kendini bir anda bu ortamın arasına bulan başkarakter üzerinden, insan hallerinin değişimini, siyasetin bir girdap gibi insanı içine çekişini ve siyasetin insana kattığı plastik heyecanı çok başarılı resmetmiş. Kemal Güner’in üzerinden, insan psikolojisini, bir makamda oturmak için insanın kişiliğinden nasıl ödün verdiğini, hatta kişiliğini bırakıp da bambaşka durumlara büründüğünü detaylı bir şekilde yansıtmış. Kitabın sonlarındaki Kemal Güner’in ruh hali, bize heyecanla başlayan maceranın ne hallere gelebileceğini gösteriyor aslında: “Eve vardığımda vakit gece yarısıydı. Kapıyı yavaşça açıp içeri girdim. Holde bir süre bekledim, hiç ışıkları açmadan. Hep burada, holde kalsam, ölünceye kadar, hiçbir yere kıpırdamadan… İçeri salona geçtim, ayakkabılarımı salonun ortasında çıkartarak. İşte kırk küsur sene sonra geldiğin yer; İstanbul’un fizanında, adına uydukent denilen uydurma bir kentinde, civciv büyütülen ışıklı çekmeceler gibi, bilmem kaç metrekare bir konutun içinde, duvardan duvara hazır halı, beyaz eşya ve panjurlarıyla içine girdiğin ve bir üçlü koltuk, bir ikili koltuk, televizyon ve bir ikiz yatakla sürdürmeye çalıştığın, boyundan büyük hayallerin altında kalmış bir hayat. İşte elinde kalan.

Siyasete girdiği zamandan itibaren bambaşka bir insan haline dönen başkarakterin ağzından aslında kendi fikirlerini yansıtıyor yazar. Utanma duygusuyla yaptığı tespit, benim en sevdiğim bölümlerden biri oldu bu kitapta. Bu pasajı sadece siyaset alanına değil de hayatın her anına, en çok da birebir insan ilişkilerine göre yorumladım ve sonunda Ercan Kesal’in yaptığı tespitin çok başarılı olduğu kanısına vardım: “Utanma duygumu hızla kaybetmiştim galiba. Bu böyle aniden olan bir şey miydi yahu? Ne bileyim, önceden bir belirti vermez mi? Kişiyi uyaran. ‘Bak, böyle bir durumun var senin; dikkat et, haline tavrına.’ Ya da, ‘şansını zorlama’ falan gibi. O da olmadı birtakım hafif bulgular da mı göstermez? Biraz kaşıntı, belki biraz bulantı; tam kusma olmasa da yani. Ya da temelde zaten böyle bir patolojim hep vardı da benim mi haberim yoktu? Aileden gelen bir şey olabilir mi? Irsi mi? Gerçi dedemde, babamda, anne tarafımda hiç rastlamadım bugüne kadar ama. Sonradan çıkabiliyor demek ki! … Gerçi bunun farkında olmak neye yarayacak ki? Sonuçta utanmaz bir herif oluyorsun işte. İşin kötüsü ilerde bunun arlanmazlık safhası da olacaktır. Oraya ne zaman geçecektim acaba?

Bir tane de eleştirimi belirtip yazıyı sonlandırmak istiyorum: Kitapta bütün bu siyasi koşuşturmacanın, hayat sorgulamasının altında, arka planda bir de aşk geçiyor. Başkarakterin eski karısıyla tekrar buluşup, bir süre sonra tekrar birlikte olmaya varacak bir aşk. Bu konu kitapta asıl konunun gerisinde olsa da, üzerine biraz daha yazılabilirdi. İkilinin buluşmaları, konuşmaları okura, bu konu özelinde eksik bir şeyler kalmış duygusu veriyor. Çabucak sonuca erdirilmek istenmiş gibi bu aşk hikayesi. Ancak bu aşkın üzerine biraz daha eğilseydi yazar, bu konunun verdiği tamamlanmamışlık hissi olmayacaktı.

Sonuç olarak Ercan Kesal, roman alanında da anlatı alanında da yetkin eserler vermiştir. Bu eserlerin gerçek hayatta karşılıklarının olması ve eserlerinde dili kullanma başarısı da, okur nezdinde her zaman değer göreceğinin habercisi.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

Kulübe, tercih edilmiş yalnızlıktır

Çoğu Alman burjuvası arada sırada taşrada inzivaya çekilmeyi gerçekleştirmiştir. Ancak kulübelerin felsefî ve şiirsel düşünmenin yeri olmalarına dair “geleneğin” izi Uzak Doğu'da da üç bin yıl öncesine kadar sürülebilir. Yaşamının ilerleyen dönemlerinde Heidegger, Japon haiku şairi Matsuo Basho'nun eserinden haberdar olmuştur. Heidegger'in haberdar olduğu başka kulübeler de düşünülebilir. Hölderlin'in Tübingen kulesi, Goethe'nin Weimar'daki Gartenhaus'u, Nietzche'nin Avusturya Alpleri'ndeki Sils Maira'daki evi, Henry David Thoreau'nun Walden Pond'daki barakası gibi. Ludwig Wittgenstein'a ait Norveç'te Skjølden'de inşa edilmiş kulübe ve Carl Gustav Jung'ın Zürih Nehri kıyılarındaki inziva mekânları da sayılabilir.

Heidegger kendisini mümkün olduğunca şehirden uzak tutup, çalışmalarını kulübede, sessiz ortamda ve az sayıda kişinin kendisini ziyaret etmesine izin vererek sürdürmenin yollarını aramıştır. Kulübe ve kulübenin koşulları, Heidegger'in orada bulunmasının imkânlarını taşır ve onu hipnotize edecek gerekçeleri sağlar. Kulübe ve koşulları, diğer meseleleri dünyevî ve sıradan kılarken, kendine mahsus meşruluklarla “aşağıdaki” yaşamda gerçekleşenlerden muafiyet sunar. Kulübe zamanla herkesçe bilinen Heidegger mitolojisinin bir bölümüne dönüşmüştür. Kulübesinde inzivaya çekilmiş, 1951 yılında üniversitede ders vermesi yasaklandığında inziva kalıcı hale gelmiştir. Sadece birkaç kişiye ziyaret etme izni vermektedir. Bu ziyaretçilerin çoğu güvendiği dostları, o dönemin öne çıkmış isimleri, akademik alanda kendi itibarlarını kazanmış en yakın öğrencileridir: Hans-Georg Gadamer, Karl Löwith, Edmund Husserl, Karl Jaspers, Herbert Marcuse, Paul Celan, Heinrich Wiegand Petzet.

Heidegger'in onay verdiği etkileyici biyografisini kaleme alan Petzet, “Heidegger ormanda bir yürüyüşe çıkmak için hep sabırsız olurdu. Genellikle hava alacakaranlık olana kadar süren bu yürüyüşler sıklıkla uzağa, dağda ormanın diğer ucuna kadar giderdi. Bu yürüyüşlerde sıklıkla kendi dönemimizin şairane güçlerinden de bahsederdik… RilkeGottfried BennJoseph Conrad” diye yazmıştır.

Petzet, Todtnauberg'i Heidegger'in “uzaktaki taşrası” olarak, Heidegger'i dış dünyadan neredeyse koruyan bir yer olarak algılamıştır. Kommerell ise, Todtnauberg'deki Heidegger'i akademik yaşamın sınırlamalarından ve ailesinden uzakta tek başına mutlu bir yazar olarak görmüştür. Kommerell, Heidegger'i, Nietzche'nin şehri lanetleyen ve dağlarda kahramanvari bir yalnızlık arayan Zerdüşt'ünü, Presokratiklerin taşralarından ortaya çıkan felsefesiyle aynı eksene getiren biri sayar.

Paul Celan-Yahudi Dichter [şair], Alman Denker [düşünür]'e Todtnauberg'deki dağda inzivaya çekilmesine eşlik etmiş, başında tahtadan yıldız şeklinde oyulmuş bir küp olan su kaynağından su içmiş ve ziyaretçi defterini “kalpten gelen bir sözün umuduyla” ifadesiyle imzalamıştır. Celan daha sonra “Todtnauberg” başlıklı bir şiir yazmıştır. Celan, Heidegger'i hem fiziksel hem de düşünsel olarak kır manzarasına kök salmış olarak düşünmüştür. Celan için Heidegger'in dağ yaşamından oluşturduğu felsefî otorite evrensel olduğu kadar özellikle Alman'dır da. Filozofu gözlemleyenler için kulübe ve kulübenin ait olduğu kır manzarası kendine has bir taşralılığı tarif etmektedir. Yeri ve rutin olanı, aklı ve bedeni, düşünmeyi ve yazmayı bir araya getiren bir taşralılık.

Filozof 1928'den 1971'e kadar kendisi ve ailesi için Freiburg-im-Breisgau'nun sınırında bulunan Zähringen'de inşa edilmiş bir evde yaşamıştır. Bundan sonra, ölümüne kadar beş yıl boyunca 1928'de taşındığı bu evin bahçesinde inşa edilmiş ufak bir emeklilik evinde [retirement house] kalmıştır.

Ev ile kulübe [Todtnauberg] aynı tarzda yaklaşık altı ayda inşa edilmiştir. Duvarlar, dışarıdan tahta kiremitler ile döşenmiş üç katlı bir yapıdır. Giriş katı ve birinci kat altı odalıdır. Elfride Heidegger evin; eşinin bir vatandaş ve bir akademisyen olarak toplumdaki rolü için uygun bir izlenim oluşturması konusuna önem vermiştir. Ev, geleneksel aile yaşantısına göre düzenlenmiştir. New York'ta felsefe profesörü olan Reiner Schürman, Freiburg'u 1969'da ziyaret etmiş ve bu evi Heidegger'in düşünsel duruşunun bir tür haşmeti olarak ve filozofun düşüncesini saran kişisel mitolojinin parçası olarak görmüştür.

Şehrin sınırları içindeki eski binalar, önleri işlemeleri olan uzun ve kalın bloklar halinde yığma duvarlardan yapılırdı. Yığma duvarlardan inşa edilen evlerde daha iyi yalıtım sağlayan yeni inşa teknikleri kullanılıyordu. Elektrik, sıhhi tesisat, sıcak-soğuk su, daha büyük pencere camı teknikleri kullanılıyordu. Ev, etkili biçimde Kara Orman'a bürünmüş bir banliyö evi olmakla beraber bu modern geleneğe daha yakındı. Ev; taşraya yönelik isteklerle banliyö arasındaki gerilime; şehre, ulaşım araçlarına, yakın olmanın modern konforunu içeren bir aile evi inşa etme isteğine işaret eder. Modern konfor, Freiburg'daki evin inşa edilmesinde göz önünde bulundurulan temel öğelerden biridir. Heidegger'in ev hakkında yazmamış olması; dağlardaki münzevi varoluşa ilişkin heves, dağdaki felsefi tınlamaya ilişkin görüşü ile karşıtlık içindeki ev ve aile yaşamına ilişkin yaşadığı duygusal iklime işaret eder.

Heidegger yapıyı ve çevresini mevcudiyete dair aktif soruların bir parçası olarak ortaya döker. Kulübe ve içindeki araç-gereçler, insanın ikamet etmesine imkân veren boş kaplardır. İnzivaya çekildiği anlarda dünyayı ölçmektedir. Neredeyse manastır yaşamına özgü bir mevcudiyet rutini aracılığıyla yaşamın kutsal anlamı olduğuna ve bu rutin içinde yaşamın şekillendiğine inandı. Heidegger için ev; daha konforlu, halka açık, insan ilişkilerinde daha yakınlıklar sağlayarak asla kulübe kadar güçlü olamazdı. Ev varlığa dair soruları vurgulamak konusunda özsel değildi. Ev banliyö ataerkilliğini ve ailesinin düzenini ifade ediyordu. Kulübe tercih edilmiş yalnızlıktır. Şehir ve taşra yaşamını paralel olarak sürdürdü. Banliyö ile bazı açılardan uyuşmaya çalıştı; kulübesine elektrik bağlatarak onu banliyöleştirmeye çalışmasında bu görülebilir.

Heidegger'in kulübe ve evi hakkında taşracılık ve kozmopolitlik terimleri kullanılabilir. Kozmopolitler taşrayı tiksindirici görerek dışlar; taşracılar ise, kozmopolitleri aldatılmış sayarlar. Heidegger'de taşracılığın ve kozmopolitliğin her zaman bir arada olması, birbirine aracılık yapması ve ortak gerilimleri ile mevcut olması önemlidir.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi
* Bu yazı daha evvel, üç seri hâlinde Yenisöz Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

13 Mart 2017 Pazartesi

Bir eylem ve tavır olarak yürümek

"Hakiki yaşam, büyük bir yolculuktur."
- Henry David Thoreau

Yürümeyi, içinde birçok güzel anlamları barındıran, eylemden ziyade bir tavırlar bütünü olarak görüyorum. Yürüme üzerine düşünmeyi, okumayı değerli buluyorum. Bu minvalde evvela Henry David Thoreau'dan "Sivil İtaatsizlik - Yürümek", sonra da David Le Breton'dan "Yürümeye Övgü" adlı kitapları önerebilirim. Henüz okumadığım fakat bir kıyıda hazır bekleyen Thomas Bernhard'a ait "Yürümek - Evet" ile Oruç Aruoba'nın "Yürüme" kitapları da yine zikredilebilir.

Yürümek, ayakların dışında ve belki de en önce gözlerin devrede olduğu, insanı düşünmeye yönlendiren (yol/yolcu), düşünürken saflaşmayı, berraklaşmayı ve pratikleşmeyi de öğreten (yoldaş) bir tercih meselesi. Çünkü yürümenin birçok farklı sebebi, dolayısıyla da sonucu var. Markete gitmek için yürümek, kalori yakmak için yürümek, rahatlamak için yürümek gibi. Frédéric Gros her birinden bahsetse de şüphesiz en önem verdiği şey, yürümenin felsefeyle, düşünceyle, edebiyatla olan ilgisi. Kolektif Kitap etiketiyle ve Albina Ulutaşlı çevirisiyle neşredilen Yürümenin Felsefesi adlı kitabında bir davet ya da öneri yok. Fakat uyarılarla süslü, insanın zihninde çok farklı bir yürüyüş dünyası oluşturan metinler mevcut. "Yürümek spor değildir" diyerek başlıyor söze Gros. Yaşamı ağırdan almanın kişiye getireceği yeniliklerin, güzelliklerin sonu yoktur. Bunu da ancak yürüme sağlar. Dolayısıyla yürüme aslında bir eylem ve bir tavırdır.  Modern dünyanın hız ve haz ikliminden uzak tutan bir savunma sistemidir. Endişeleri, sıkıntıları, problemleri bir nebze hafifleten, unutturan ciddi bir eylemdir: "Bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan."

Gros, her şeyin en yoğun, acil, stresli yaşandığı bir dünyada yürümenin ertelemeyi gündeme getirdiğini, kısıtlamalardan uzaklaştırdığını ve ruh ile beden arasındaki iletişimi/anlayışı kuvvetlendirdiğini söyler. Ona göre yürüyen insan için özgürlük; bir lokma ekmek, bir yudum su ve uçsuz bucaksız kırlardır. Yaşamın acımasız taraflarını kesintiye uğratır yürüyen insan. Manevi bir tekamül seyreder. Okuyalım: "Yürümek bizi alıp yaşamın düşey eksenine koyar; arzularımız ve dürtülerimiz ayaklarımızın hemen altındaki sele kapılıp gider. Demek istediğim, yürüyerek benliğinizle buluşmaya gitmezsiniz. Burada mevzu, kendinizi yeniden bulmak, otantik bir ben veya kayıp bir kimliğe yeniden kavuşmak için eski bağlardan kurtulmak değildir. Yürüyerek, kimlik fikrinin kendisinden, biri olma, bir isim ve hikâyeye sahip olma isteğinden kaçarsınız... Yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız, çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket hâlindeki kadim yaşamdır."

Yürümenin Felsefesi sayfalarında, büyük sanatçılardan yazar için önemli olanlarının yürüyüş hikâyelerini de öğrenme fırsatı bulacak okuyucu. Neden yürüdüklerini, yürürken neleri tercih ettiklerini, yürüyüşün hayatlarına ne gibi farklılıkları ve faydaları getirdiğini görebilecek. Nietzsche'nin nasıl iyi bir yürüyüşçü olduğunu, Rimbaud'nun kaçma arzusunda yürüyüşün yerini, Rousseau'nun yürüyüşü nasıl bir gündüz düşü hâline soktuğunu, büyük yürüyüşçü Thoreau'da yabanın yerini, Nerval'in yürüyüşün melankolik ve aylak taraflarını, Kant'ın günlük yürüyüşlerindeki tavizsiz disiplinini, Gandi'nin yürürken bir yanıyla mistik diğer yanıyla siyasetçi olarak kalabilen tavrını bölüm bölüm öğrenebilecek. Bu bölümlerin aralarında Gros'un küçük ve özel denemeleri mevcut. Özgürlükler, dışarısı, yavaşlık, yalnızlıklar, sessizlikler, sonsuzluklar, enerji, hac yolculuğu, yenilenme ve mevcudiyet, kinik yaklaşım, iyi olma hâlleri, gezintiler, parklar ve bahçeler, kentli düşgezgini, yerçekimi, özdekiler, yineleme gibi konuları içeriyor bu denemeler.

Yavaşlık, yürüyüş esnasında çok önemli bir mesele Gros'a göre: "Yürümenin sırlarından biridir bu: Manzaraya, onu her adımda biraz daha tanıdık kılan yavaşlıkla yaklaşmak. Tıpkı dostluğu derinleştiren düzenli görüşmeler gibi... Yürürken hiçbir şey hareket etmez, sadece tepeler belli belirsiz yakınlaşır ve manzara değişir. Trende veya arabadayken bir dağın bize geldiğini görürüz. Göz atiktir, kıvraktır; her şeyi anladığını, kavradığını sanır. Yürürken hiçbir şey gerçekten yerinden oynamaz, daha ziyade mevcudiyet bedene yerleşir yavaşça. Yürürken aslında yakınlaştığımız yoktur, sadece şeyler bedene daha fazla nüfuz eder. Bizi çevreleyen manzara tatlar, renkler, kokularla dolu bir kasedir, beden de onun içinde demlenir."

Robert Louis Stevenson, yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için mutlaka yalnız olmak gerektiğini söyler. Grup hâlinde olan bir yürüyüş piknikten farksızdır ve lafta yürüyüş denir ona göre. Yürürken özgürlük elzem olduğundan mutlaka yalnız yürümeli, insan istediği zaman durabilmeli, istediği yoldan gidebilmelidir. Yürümenin bir başka sırrı da şudur: Yürüyüşçü, ritmini bizzat kendi belirleyebilmelidir. Nietzsche, Thoreau ve Rousseau yalnız yürüyenlerden. Bu fikirlerinde ise hiç de yalnız değiller. Sebebini Gros'tan okuyalım: "Yürürken hiçbir zaman yalnız değilizdir çünkü yürüdüğümüzde çok geçmeden iki kişi oluruz, özellikle de uzun süre yürüdükten sonra. Demek istediğim, tek başımıza da olsak, bedenimizle ruhumuz arasında bir diyalog vardır her zaman. Eğer yürüyüş düzgün ve sürekliyse kendimi teşvik eder, metheder, kutlarım: Aferin beni taşıyan bacaklarıma... bir atın boynunu sıvazlar gibi kendi uyluklarımı sıvazlarım. Uzun süredir güç harcadığında, zorlandığı anlarda, bedene destek olmak için oradayım ben: Hadi, devam et, tabii ki yapabilirsin. Yürürken çok geçmeden iki kişi olurum. Bedenim ve ben: bir çift, eski bir hikâye. Ruh gerçekten de bedenin tanığıdır, faal ve tetikte bir tanık. Bedenin ritmini izlemesi, sarf ettiği güce eşlik etmesi gerekir... Ruh, bedenin gururudur."

İnsanın bilimsel kitapları bir tarafa bırakıp kendi ruhunu keşfetmeye yönelik şeylerle uğraşmasını gerektiğini söyler Rousseau. Böylece insan kendine tapmaz, kendini sever. Kendini sevmeyi bilmek bugün en önemli psikolojik tedavi gereklerinden biridir. Devamında özgüven, kimlik ve anlam gibi daha derin konular gelir. Dolayısıyla yürümek, kişiyi kendiyle olduğu kadar dışarıyla da barışık, tebessüm sahibi,  merhametli bir hâle getirir, terbiye eder, olgunlaştırır. Reşat Nuri Güntekin'in dilimize kazandırdığı İtiraflar I'de Rousseau şöyle diyor: "Ben keyfimce yürümeyi, canım istediğinde de durmayı severim. Bana seyyar bir yaşam gerek. Güzel bir havada, güzel bir ülkede telaşa gelmeden yol yürümek ve yürüyüşün sonunda da hoş bir manzarayla karşılaşmak, onca yaşam tarzı arasında zevkime en uygun olanı."

Sonsuz, umarsız ve insanın hem içine hem dışına ayrı güzelliklerde hitap eden yürüyüş; güncelin ve gündemin yorgunluğuna karşı en doğal savunma stratejisidir. Gros, yürümeye başlandığından itibaren haberlerin, çalkantıların, skandalların yürüyüşçü için bittiğini ve hatta umurunda olmadığını söyler ve şu güzel tespiti yapar: "Bizi çoğunlukla esir alan bu kısa ömürlü haberlerden, ebediyetin huzurunda durarak kurtuluruz."

Henry David Thoreau, bütün yapıtlarında sabaha inanmak istermiş. İnancını doğuran şey sabah vakitleri imiş. Burada akla İsmet Özel'in "Evet, İsyan" şiirindeki "insanların bütün sabahlarını merak ederim" dizesi geliyor hemen. Thoreau'ya göre sağlık, kendini sabahlara duyulan sevgide belli eder. "Bir ilkbahar sabahı affedilir insanlığın günahları" der. Gros burada "Doğa bizi sarsa sarsa uyandırır insanlık kabusundan" yorumunu yapıyor. Hangimiz, özellikle de büyük şehirlerde yaşayanlarımız  aslında gayet 'doğal' olan bir yeşilliğe bakarken kendimizden geçmiyoruz? Tavukların asfaltta, martıların gökdelen tepelerinde gezindiği zamanlarda bir ırmağın akışı, güneşin denize düşen aksi bizde hayranlık uyandırıyor. Bunları görmek için de oradan oraya gitmemiz gerekiyor artık. Bu gidişlerimizin sebebi görebilecek bir yer bulabilmek, açıyı yakalamak, daha yakın olmak. Eskiden de sanatçılar oradan oraya gidermiş ancak bunun sebebi her zaman daha güzel, daha farklı bir manzaranın yaşanabilir, tadılabilir olmasıymış. Mesela Arthur Rimbaud, 5 Mayıs 1884 tarihinde Aden'den yazdığı bir mektupta şöyle diyor: "Bu mektuba bir yanıt adresi ekleyemiyorum, zira bir sonraki durakta kendimi hangi yollardan, nereye, niçin ve nasıl sürüklenmiş bulacağımı ben de bilmiyorum."

Gros'un lezzetli kitabına dair bu yazımı, Kızılderililerin yedi alt kabilesinden biri olan Lakota yerlilerinin şeflerinden Luther Standing Bear'dan bir paragrafla bitirmek istiyorum: "Toprak yatıştırır, kuvvetlendirir, arındırır ve iyileştirirdi. Bu yüzden yaşlı Kızılderililer kendilerini yaşamın kaynaklarından ayrılmayıp toprağa bağlılıklarını sürdürdüler. Toprağa oturmak veya uzanmak daha derin düşünmelerini, daha canlı hissetmelerini sağlardı. Böylece yaşamın en büyük gizemlerini daha iyi anlayabiliyor ve kendilerini yaşayan bütün güçlere yakın yakın hissediyorlardı."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf