5 Temmuz 2021 Pazartesi

Çorak bir kalbin aşk ile yeniden hayat buluşu

Sâmiha Ayverdi Hanımın kitaplarını hem bir kültür hazinesi hem de edebiyatımızın en nadide eserleri olarak görüyorum. Nitekim kullandığı kelimeler olsun, kurduğu cümleler ve betimlemeler olsun insanın gönül dünyasına ayna tutarken zihinlerde de yeni yeni ufukların açılmasına vesile oluyor.

Özellikle geçmişe dair anlattığı tiyatro, şehir mimarisi ve İstanbul eğlenceleri okuyucuya tarihi yönden bilgi verirken hiç bilinmeyen ya da kulağa gelmeyen geleneklerimizi de ortaya çıkartarak kültür dünyamıza katkı sağlıyor. Kitapları ile geçmiş ve gelecek arasında köprü kuruyor.

Mesihpaşa İmamı romanında ise okuyucusunu öyle geçmişin rüzgarına bırakıyor ki Sâmiha Hanım, sanki o dönemleri sinematografik olarak gözümüzde canlanmasına, karakterlerle bire bir hemhal olmamıza vesile oluyor... Halis Efendi, orta yaşlarında, yakışıklı üç çocuk babası olan bir adamdır. Hayatı sürekli cami ve ev arasında geçer fakat öyle huzursuz öyle çoraklaşmış bir gönlü vardır ki ne ailesiyle ne de çevresindeki insanlarla bir türlü geçim edemez. Kibri ile insanları küçümseyip onlarla hep üst perdeden konuşur. Çoğu zaman ağzı, dili olmayan mazlum hayvanlara bile kötü muamelelerde bulunduğu görülür.

Ne acı ki bu yaptıklarından bir an pişmanlık duymaz ömrünü gaddarlıkla sürdürmeye devam eder ama karşısına ilahi bir ceza olarak marangoz Tahir çıkar hep...

Bu adam öyle bir inançsız, içkiye müptela olmuş bir adamdır ki Halis Efendi’ye sırf imam olduğu için türlü cefalar çektirmekten geri durmaz. Yakasını bırakmaz...

Halis Efendi, gel zaman git zaman kendini iki ateşin ortasında kalmış gibi hissetse de yoluna sabırla devam etmeye çalışır fakat bazı zamanlar onun için bu o kadar zor olur ki camiyi kaçacağı sığınak gibi görmeye başlar... Fakat yine dönüp dolaşacağı yer aynı olur. Kaçmak istedikleriyle yüz yüze gelir. Eşi Gülsüm Hanım'dan gitgide uzaklaşarak onun yanında dahi olmak istemez. Zavallı Gülsüm Hanım, eşinin bu sevgisiz ve kendisine gösterdiği hoyratça davranışlardan kimseye bir şey demese de zehirli bir aşı yemiş gibi köşesine çekilip kalbinde hiç geçmeyecek bir hüznü sessizce büyütür fakat Pembe Hanım, her ne kadar bunakta olsa kızının çaresizliğini damadının ise zalimliğini görür ve Halis Efendi’ye karşı hep öfkesini dile getirir...

Halis Efendi, kayınvalidesinin bu öfke nöbetlerine alışık olsa da bir zaman sonra evlatları için aynı sabrı gösteremez. Özellikle tıp okuyan büyük oğlu Abdullah’ın asi halleri ve inançsız fikirleriyle deliye döner. Oğlunun evden gitmesini ister fakat Abdullah öyle bir adamdır ki babasına inat evde kalır hiçbir yere gitmez. Aksine arkadaşlarını eve çağırarak Pembe Hanım’ın geçmişe dair anlattığı hikâyeleri dinler ve savunduğu düşünceleri konuşarak günlerini geçirir.

Halis Efendi’nin ise bu duruma fena halde canı sıkılır ve içten içe isyan ederek evde hayatını sürdürmeye çalışır. Fakat tek derdi Abdullah değildir diğer evlatlarıyla da anlaşamaz. Hele ki kızının musikiyle ilgilenmesine asla rıza göstermez.

Yalnız hukuk okuyan oğlu Zahit’e kendini yakın görür. Bunun nedeni ise onun diğer kardeşleri gibi asi olmayışındandır. Nitekim Zahit, sessiz, sakin bir gölge misali evde babasına karşı gelmeden yaşayan bir adamdır. Ne ağabeyi gibi asi ne kardeşi gibi hayallerini ulu orta serendir. O işlerini çoğu kez ustalıkla örttüğü perdenin arkasından yapar kimseye asıl yüzünü göstermezdi. Nitekim Halis Efendi zahirde kötü gördüğü Abdullah’ı bilirken geçen zaman içinde asıl kötü olan evladını acı bir kederle öğrenir... Anlar ki hayatta hiçbir şey göründüğü gibi değildir, evlatları bile...

Tabii hayat sadece hane içinde devam etmez Halis Efendi, bir zaman sonra marangoz Tahir’in büyük değişimine şahit olur ve bu değişim öyle bir değişim olur ki Halis Efendi’de bundan nasibini alır. Daha önceleri can düşmanı bildiği bu adamla gerçek dost olur.

Ve öyle bir zaman gelir ki aşk, Halis Efendi ve ailesi için çoktan cehennem kapılarını kapatıp onlar için cennet kapılarını açar. Hediye ile birlikte Halis Efendi’nin duvarları yıkılıp taş kalbi bir çiçeğin nahifliğine dönerken, Abdullah’ın karanlık dünyasına hiç batmayacak bir güneş doğar. Ve aşk bir kez daha kutlu bir zaferle ruhları diriltir...

Kitaptan en sevdiğim birkaç alıntı:

"Anladım ki dünya bir ayna... biz iyi, biz güzelsek, o da iyi, o da güzel. Biz çirkin, biz kötü isek, o da çirkin o da suratsız."

"Demek ki, hayatta en sözü geçkin âmil aşktı. Ve her insan vücudu gemisi, aşkı dümenine göre istikamet alıyordu."

"Öyle ya... Şu fâni dünyada yalan, hile ne içindi? Mademki hep ölecektik, şu halde ne diye birbirimizin çukurunu kazıyor, birbirimize diş tırnak gösteriyorduk?"

"Âdeta açılmak üzere iken koparılan kalın bir cildin baskısı arasında kurutulan çiçekler gibi..."

"Amma bu hayat sofrasında cefa varsa sefa da eksik değildi."

Fatma Saldıran
twitter.com/Fatmasldrn_

Yere göğe sığmaz bir dert: hasret

"Gelmiş o bîvefâ sebeb-i hayretim sorar
Bilmezlenir de nâle-i pür-hasretim sorar."

Hasret ile yollara düşmek, hasret ile ağlamak, hasret ile ölümü beklemek, klasik edebiyatın ve Türk edebiyatının pek çok alanının ve türünün, tükenmez yegâne meselelerinden biridir. Klasik edebiyatın âşığı hasret ve aşk acısı ile kûy-ı yârda gözyaşı döker de sevgilinin mahallesini seller alır, iki büklüm olur hasretinden âşık, kanlı gözyaşları dökmekten sararıp solar. Sevgili elifliğini hiç bozmazken, âşık dal olmuştur. Hasret ne yere ne göğe sığmaz bir dert ola ki, bir tek klasik edebiyatın meselesi olmamıştır, türkülerde, atışmalarda da adına ve imâsına rastlanır sürekli.

"Elif kâmetine hayran olduğum
Gece gündüz hayâline döndüğüm
Hep senin içindir boyun eğdiğim
Yoksa zapt etmez bu yerler beni.
"

Öyle bir hal imiş ki, ayrılık, ölümü ayrılığa tercih etmişler, ölümü beklemişler, ölüm Allah’ın emri demişler de ayrılığı ve hasreti kabullenememişler. Ve elbette romanların da konusu olmuş aşk ve hasret. İşte, Ucunda Ölüm Var da bu romanlardan biri.

Ucunda Ölüm Var, Kemal Varol’un hasret ve ayrılık meselesini oldukça lirik bir şekilde işlediği bir roman. Ağıtçı kadın karakteri üzerinden aşkı, bekleyişi, bekleyişin çökertciliğini ve ölümün nasıl ayrılığa tercih edildiğini tasvir ediyor roman boyunca. Romanın en çarpıcı kısmı ise, bence Ağıtçı kadının öleceğini bildiği halde pür aşk bir halde yine de yollara düşmesi. Herhalde yol gitmek, iz sürmek elli yıl bekleyişin acısını, hasretin yangınını hafifletiyor diye düşündüm okurken.

Ağıtçı kadın, isminden de anlaşıldığı gibi ağıtçılık yapıyor, nerede bir kimse tebdil-i mekân etse, oraya gidiyor, göçmüşün sevdiklerinden hikayesini dinliyor ve bunun üzerine ağıdını yakıyor. Yaktığı ağıt karşılığına göz silimliği adı verilen bir para alan ağıtçı, bu vesileyle nafakasını sağlamış oluyor. Roman, bu vesileyle eskide kalmış kültürel bir unsura da telmihte bulunuyor. Bu şekilde nafakasını sağlıyor. Eski kültürlerde daha yaygın bir gelenek olan ağıtçılık geleneği, gelişmiş toplumlarda da bir gelenek görülüyor. Romanda ağıtçının gittiği her cenaze evinde ölünün hikayesini, uzak ve yakın geçmişini dinlemesi, Prof. Dr. Erman Artun’un Anonim Türk Halk Edebiyatı Nazmı kitabında okuduğum bir anekdota itti beni:

Ağıtçı, ölünün uzak yakın geçmişini, çoğu kez geçmişini bugüne getirerek, ölüyü de konuşmalarına katarak anlatır. Törene katılanların da koro halinde sözlere, seslenişlere, ağlamalara katılmalarıyla aynı zamanda bir anlatı ve dramalaştırmalı bir gösteri niteliği kazanır.

Kitabın okuru oldukça sürükleyen konusunu ise, bir gün ağıtçı kadının işini yapmayı aniden bırakması, elli yıl önceki sevgilisi Heves Ali’nin rüyasında ona öldüğünü haber verip ağıdını yakmaya çağırması üzerine ağıtçı kadının yollara düşmesi, şehir şehir gezmesi oluşturuyor. İşin dikkat çekici yanı ise, yine rüyasında aldığı bilgiye göre karakterin on üç gün sonra ölecek olması. İşte bu nokta, bence ölümün ayrılığa tercih edilmesine bir örnek teşkil edebilir.

Ağıtçı Kadın’ın gördüğü düş üzerine Konya, Bursa, İstanbul, Erzurum ve Arkanya’da bazen Heves Ali sandığı, bazen de tesadüf ettiği tebdil-i mekân etmiş kimselerin ağıdını yakıyor. Sanki, rüyasında onu çağıran ses, bu şehirlerdeki kimselerin ağıdını yakmadan vefat etmemesi için çağırmış gibi ağıtçı kadını. Ağıtçı kadının hüzünlendiren öyküsünün yanında gittiği şehirlerde ağıtlarını yaktığı kimselerin hikayeleri de birbirinden hazin ve göz dolduruyor. Kitabın sonunda ise, ağıtçı kadının kendi kendini vefat etmiş olarak bulması, romana mistik bir atmosfer de katıyor.

Ucunda Ölüm Var, lirizm ve hoş üslubun bir araya geldiği, okuru içine çeken bir eser. Okuyacak olan herkese keyifli okumalar dilerim.

Nida Karakoç
twitter.com/nida_karakoc

30 Haziran 2021 Çarşamba

Susamların ışığından zambakların gölgesine

Susam ve Zambaklar, John Ruskin’in 1864’te Manchester’da yaptığı konuşmalarını kapsar. Bu konuşmalar iki farklı başlık altında toplanmış; birinci kısma Susam, ikinci kısma Zambaklar adı verilmiştir. Ruskin’in sanatsal bakış açısının, eleştirmenliğinin, şairane tabiatının ve daima diri tuttuğu hayretinin kitaba kuvvetli bir şekilde sindiğini söyleyebiliriz. Topluma dair meseleleri sanatla ilişkilendirerek yorumlamış; özellikle kitaplar, kadınlar ve eğitim gibi mühim konular üzerinde gerçekçi tespitlerde bulunmuştur.

Kitabın ilk bölümü “Susam: Kralların Hazineleri” başlığıyla karşımıza çıkar. Ruskin bu başlığı kitaplara ve eğitime ayırmıştır. Doğru kitaplar okumayı doğru çevrelerle ve insanlarla karşılaşmak kadar değerli bulmuştur. “Niteliksiz kitaplar okuyarak cahil insanlarla mı bir arada olmak istersiniz yoksa klasik kitapları başucu kitabınız yaparak soylu bir çevrenin içinde mi yer almak istersiniz?” diye sormuştur çekinmeden. Klasik kitapların bir sarayın kapısını açabilecek anahtarlar olduğunu, insanın o kapıdan girdiğinde soylu bir duruş ve anlayışla kuşatılacağını savunmuştur. Ruskin’e göre bu soylu noktaya gelebilmek kolay değildir. Bunun için iyi kitaplarla çevrili odalarda durmadan okumak; okunanları özümsemek, kitaplardan yayılan ışığın zihne, ruha, hayata karışması için çaba harcamak gerekmektedir. Sözcüklerin anlamları üzerinde düşünmek, heceleri didik didik etmek, yazarın ruhunu kavramaya çalışmak bu yolda olmazsa olmazlardandır. İyi bir okur bence’leri bir kenara bırakmalı; yazarın heveslerini, tutkularını, yaşamını iyi tanıyıp onunla zihin ve ruh düzeyinde duygudaşlık kurmalıdır.

Ruskin’e göre iyi bir okur bir maden işçisi gibidir. Toprağın altındaki cevhere, yani yazarın anlam dünyasına ulaşmak için incecik oyuklar açmaya, didinmeye, ellerini kir içinde görmeye razıdır. Bunun için aletleri, gücü, ruhu, nefesi, sesi daima yanında ve hazır olmalıdır. Ruskin bu hazırlığın ve birikimin sağlanabilmesi için de özellikle eğitim unsuruna vurgu yapmıştır. Ailelerin çocuklarından beklediği makam mevki meselesine soğuk yaklaşmış, onun yerine hayatta ilerleme fikrini ailelerin içine bir kıvılcım olarak yerleştirmek istemiştir. Hayatta tek gayenin alkışa susayan, övgülere boğulan, görünmeyi seven insanlar yetiştirmek olmadığını; çocukların iç dünyalarını zenginleştiren, yeteneklerini açığa çıkaran ortamlara ihtiyaç duyulduğunu söylemiştir. Hayreti, gayreti, iyiliği, kalp güzelliğini diri tutmanın asıl hedefler olması gerektiğini vurgulamıştır. Yine bu noktada kitapları ve bilginin ışığını başköşeye koymuştur. Bu bölümün başlığının Susam olmasının manidar tarafı budur. Susam çiçekleri ışığı ve sıcaklığı çok sever. Ruskin’e göre insanlar bilgininin ışığında yetişmiş susamlardan yapılan ekmekleri yemelidir. Bir toplum ancak bu şekilde ilerleyebilir. Fakat Ruskin burada bazı şikâyetlerini de dile getirir. Duygularını ve düşüncelerini disipline edemeyen, bir yığın olmaktan öteye geçemeyen, tek amacı para kazanmak olan bir toplumun bu denli yanlış konumlanmış bir zihinle kitap okuması, bilgiye değer vermesi mümkün değildir. Harcamalarını kitaptan yana kullanmayan, bir tabloyu kömür madeni gibi satmaya kalkan, değerli çanak çömleklere demir muamelesi yapan insanların doğaya ve sanata yeterince özen göstermemesi de bu durumun tabii bir sonucudur. Ruskin bu bölümü her şehirde içinde harika kitapların yer alacağı devasa kütüphanelerin kurulması hayaliyle sonlandırır.

Kitabın ikinci kısmı ise kadınlara ayrılmış olan “Zambaklar: Kraliçelerin Bahçeleri” kısmıdır. Zambak çiçeği yapısı gereği nazik, hassas ve özen isteyen bir çiçektir. Bu bölümde Ruskin kadınları zambaklara benzetmiş, erkeklerin o zambakların gölgesinde dinlenerek huzura kavuşacaklarını söylemiştir. Yazarın konuşmalarını yaptığı yılları gözden geçirdiğimizde kadınlarla ilgili düşüncelerinin gayet ilerici bir bakış açısıyla yazıldığını görüyoruz. Ruskin toplumda kadınların varlık alanının sadece ev ortamından ibaret görülmesine karşı çıkar. Onların eş, çocuk, ev işleri eksenindeki bir hayattan daha fazlasıyla hemhâl olmaları gerektiğini savunur. Erkeklerin birer şövalye olmalarını, kapris yapsalar bile eşlerinin gönüllerini daima hoş tutmaları gerektiğini söyler. Erkek ve kadınlar için ayrı hak ve görevler belirlenmesine tepkilidir. Kadınlara atfedilen kalıplaşmış görevleri sorgular. Kadını erkeklerin içinden çıkamadıkları ya da başarısızlığa uğradıkları durumlarda onları derleyen, toplayan, yatıştıran bir güç olarak görür. Hatta bu görüşünü Shakespeare’in kitaplarındaki güçlü kadın ve zayıf erkek karakterlerden örnekler vererek sağlamlaştırır. Bu metinlerde erkek karakterler daima bir yanlışın pençesinde kıvranırlar. Güçlü kadınlar ise gerek akıl vererek gerek yol göstererek hiç olmazsa içlerindeki merhameti hissettirerek erkekleri o cendereden kurtarırlar. Ruskin kadınların bu noktada dalga dalga yayılan bu gücünü över, bunun olmazsa olmaz bir özellik olduğunu düşünür ve bunun için de bir kadının mükemmel olması gerektiğini savunur. Bölümün ilk sayfalarında zaman zaman feminizme yaklaşan satırları, sonrasında kusursuz bir kadın arayışına doğru evrilir. Kadın zeki olmalıdır ve zekâsını kendisi için değil kocası için kullanmalıdır. Daima sabırlı, anlayışlı, güzel, bakımlı, dinamik olmalı; evin huzurunu sağlayan ve kendini geliştiren bir çaba içinde hareket etmelidir. Ruskin kadınlara erkeklerin kusurlu hareketlerini engellemelerini, yanlışlarının nedeni olarak kendilerini sorgulamalarını tavsiye eder. Ona göre kadınlar her yönden eğitilmelidir. Klasik yapıtları okumalı, duygusal kitaplardan kaçınmalıdırlar. Duygusallığın, aşkın ve sevginin zayıflık olarak addedildiği bir zamanda yani Victoria döneminde yaşayan Ruskin’in kadınların duygusal dünyasının alevlendirilmemesini istemesi bu anlamda gayet manidardır. Kadın mükemmel olmalıdır ama duygu dünyasıyla değil. Sanatsal çabalarıyla, varlığıyla ve duruşuyla yapmalıdır bunu.

Ruskin’in hayatına ufak bir gezinti yaptığımızda ve Effie Gray adlı filmi izlediğimizde bazı boşlukları daha kolay doldururuz. Ruskin, ailesi tarafından mükemmel bir yetenek olarak görülmüş ve ona sürekli kusursuz olduğu hissettirilerek büyütülmüştür. Ailesine göre hiçbir güç hatta kadın, aşk, evlilik bile onun sanatsal dehasını gölgelememeli, başarısını düşürmemelidir. Ruskin’in bakışları doğada, heykellerde, tablolarda hayret ışıltısıyla gezinirken karısına yani Effie Gray’e bu şekilde hiç bakmamış, ona gereken özeni göstermemiştir. Kitabında kralların bahçelerinde açan ve sürekli ihtimam isteyen zambaklara benzettiği kadınlardan saymamıştır onu. Çünkü kadın kusursuz olmalıdır ve onun karısı bütün insanlar gibi kusurlu ve eksiktir. Ruskin’in bu gerçeği yakınında beliren bir kadınla daha net görmesi onun karısına soğuk davranmasına neden olmuştur. Dönemin baskıcı anlayışı, aile yapısı ve Ruskin’in kendini sanata abartılı şekilde adaması da bu düşüncelerini perçinlemiştir.

Zambaklar kısmındaki kadın egemen anlayışın yazarın yaşam öyküsündeki ‘kadını yok sayma’ durumuna evrilişinin okurda hayal kırıklığı yarattığını söyleyebiliriz. Düşünürüz ki Ruskin düşüncelerini baskıdan kurtarmaya çalışan ve bunları sadece konuşarak ve yazarak özgürleştiren bir yazardır. Söylediklerini hayatına uyarlayabilmek; çevresini, ailesini, dönemini geriye atıp yoluna devam edebilmek onun için pek mümkün olmamıştır. Fakat Ruskin’in parlayan yeteneklerini, sanata ve eleştiri dünyasına yaptığı katkıları es geçmemek gerekir. Susam ve Zambaklar bunun en güçlü kanıtlarından biridir. Ruskin’in 1800’lerin İngiltere’sinde yaptığı bu cesur konuşmalar bugüne ışık tutmuş, kitap toplumsal tespitleri ve günümüze uzanan haklı değerlendirmeleriyle klasikler arasında sıkıca tutunmuştur.

Esra Türedi
twitter.com/esraturedi_

29 Haziran 2021 Salı

Sevincini bulmak ama nasıl?

Mustafa Kutlu’nun son hikâyelerinden olan Sevincini Bulmak, esasında iki arkadaşı eksen alır. Onlar üzerinden geriye dönüş tekniği ile diğer karakterler tanıtılır. Hikâyemiz lisede kitaplar aracılığıyla tanışmış Suna ve Elif’in dostluklarını, hayal kırıklarını, acılarını, mutluluklarını ve iç yolculuklarını işler. Kitap iç içe geçmiş öyküleri bünyesinde barındırır. Kendi başlarına ele alındığında her karakter bir hikâyedir. Yazar ise, Suna dışında diğer karakterleri üstünkörü sunar okuyucuya. Farklı anlatım tarzlarını bünyesinde barındıran Sevincini Bulmak kesinlikle okuyucusundan entelektüel birikim ister. Edebiyattan ve yakın tarihi bilgiden yoksun olanların anlamakta zorlanacağı bir eserdir. Suna ve Elif üzerinden ilerleyen eserde geçmişe giderek aileleri tanıtılır.

Suna’nın dedesi Sefer ekonomik sıkıntılar sebebiyle köyden İstanbul’a göç eder. Askerlik arkadaşının yardımıyla maddi anlamda güçlenince eşini ve çocuklarını da getirtir. Fıstıkağacı’na yerleşirler. Yazar, Fıstıkağacı semti üzerinden Anadolu’dan gelen göçler ile büyük şehirlerin değişen çehresini sorgular ve değişimin kaçınılmaz olduğunu kabul ederken “hangi değişim” diyerek okuyucuyu düşündürür. Müteahhitlerin buldukları tüm ahşap evleri yıkıp yerine betonlar diktikleri değişim mi? Yoksa ilerleme ve ferahın olduğu değişim mi?

Kutlu, mahalle kültürünü “mahalle medeniyet ile kültürün, milletin asırlar içinde süzüp aldığı İlkelere, tecrübeye, acı ve sevince, ahlaka, mimari ve estetiğe, adalet ve merhamete, hizmet ve hürmete, devlet ile münasebete dayanan bağımsız bir birim idi.” diyerek açıklar. Bireyselliğin esas alındığı beton dünyasında mahalle kültürünün yerini AVM ve siteler, horozdan korkan çocuklar almıştır. Tüketim toplumunun sonucu doyumsuzluk ve onun da getirisi depresyondur der.

Harun, Sefer’in oğludur. Babasından kendisine kalan ahşap evde eşi Lamia ile yaşar. Harun’un vefatından sonra müteahhitlerin ısrarına dayanamayan Lamia, Harun apartmanın kurulmasına izin verir. Suna, tarih öğretmeni babası, edebiyat öğretmeni annesi, ninesi Kevser Hanım ve ablası Sevim ile bu apartmanda yaşar. Erken yaşta babası vefat eder. Dedesi Harun Efendi’nin adını alan Harun apartmanında dört kadın hayatlarına devam ederler.

Elif ise, küçük yaşta annesini kaybeder. Lisede Suna ile tanışırlar. Üniversitede Sanat Tarihi okur. 28 Şubat döneminde başörtülü kızların yanında yer alan Elif, Serdar ile evlenir. Serdar’ın iş hayatına atıldıktan sonraki değişimi sonucu boşanırlar. Elif kızı Nilüfer ile hayatına devam eder. Elif’in durumuna yazar fazla eğilmeden oldubitti şeklinde anlatır. Elif’in boşanma süreci, eşinin değişimi, kızı ile kuşak farkı başlı başına bir hikâyeyi bünyesinde barındırır esasen.

Suna, Yeni Türk edebiyatı alanında doçent olup Ahmet Hamdi Tanpınar hayranıdır. Tanpınar sempozyumunda tanıştığı Ali Balkan’la evlenir bu evlilik her ikisi içinde kendilerini arama sürecinin bir devamıdır. Ruhsal olarak boşlukta olan karakterlerimiz evlilikle beraber yoldaş olurlar. Bu yoldaşlık kendi doğal ortamından çıkmakta zorlanan Ali Balkan’ın Suna’dan ayrılması ile biter. Bu durum karşısında boşluğa düşen Suna üniversitenin yozlaşmış ortamında daha fazla barınamaz. Köye taşınır.

Hikâyedeki kadınlar erkekler tarafından yalnız bırakılmış ama güçlü kalmaya devam etmişlerdir. Suna, ablası Sevim, Elif ve Nilgün aldatılan ve yarı yolda bırakılmış kadınlardır. Yazar, Suna’nın ağzından ev kadını ve iş kadını olmayı sorgulatır. Ev kadınlığının küçümseniyor olması ve kamusal alanda var olmak için iş kadını vasfının alınmak zorunda olmasına üstü kapalı değinip geçer. Ev kadını olmak mı? İş kadını olmak mı? Kadının var olması için külfet altına mı girmesi gerek? Bu ve benzeri sorular hiç bitmeyecek. Belki de kadın ne olduğunu ve ne olması gerektiğini fıtratını göz önünde bulundurarak, kendini ispatlama zorunluluğundan sıyrılıp bulmalıdır. İşte o zaman yükleneceği misyon kendini tamamlayacaktır.

Elif’in kızı Nilüfer’in durumu günümüz gençliğinin küçük bir yansımasıdır. Nilüfer her gün bir istekle annesine gelir. Bir gün hafız olacaktır diğer gün başka bir şey. “Kemençe ister ama caz dinler.” Ne istediğini bilmeyen, izlediği Kore filmlerinin etkisinde kalan, düşünmeyi külfet gören, üniversitede dahi bilgi seviyesi yerlerde olan neslin bir parçasıdır Nilüfer.

Kitabın bir diğer önemli yanı Tanpınar’ı tanımayanlara bir nebze olsun tanıtabilecek potansiyelde olması. Tanpınar’ın günlüklerinden (Günlüklerin Işığında Tanpınar'la Başbaşa) okuyucuya pasajlar sunarak kitaba ayrı bir hava katar. Tabi Tanpınar’ı anlatırken eleştirisini de esirgemez. Tanpınar iki arada bir derede kalmıştır. Mesela camiyi mükemmel tasvir eder ama camide iki rekât namaz kılmaya yanaşmaz. Araftadır Tanpınar, bu durum Tanzimat’tan beri inancını kaybeden aydınımızın genel dramıdır.

Kitapta dört zaman dilimi karşımıza çıkar. Bunlar: Köyden kentte göç, 28 Şubat ile ardından gelen 2000’ler ve günümüz.

Bir diğer karakterimiz Cemil Efendi’dir. Aslında ilk okunduğunda önemsiz görülecek bir karakterdir Cemil Efendi. Şehirli insana bir alternatif olarak karşımızdadır. Cemil Efendi köylüdür. Şehir ve köy arasında gidip gelir. Üniversitede çalışır. Suna’nın her şeyden vazgeçtiği sırada köyüne davet eder. Suna’nın hayat seyri tam olarak bu noktada değişir. Yazar kitap boyunca modern hayatı eleştirir. Köy, modern dünyanın zayıf ama karşıt gücüdür. Şehir hayatına karşı köy hayatını öne sürmüş olur. Yazar hikâyesinde kendini gizlemez. Açıkça “sevgili okuyucu buradayım” der. Bu durum roman ve hikâye için kusurlu bir durum olsa da sanırım Kutlu, tam olarak bunu yapmak istiyor. Kitabın öğretici yanını öne çıkarıp sanatsallığını arka planda bırakıyor.

Mustafa Kutlu’nun birçok öyküsünde karşımıza çıkan kentteki insanın yorgunluğu bu eserde daha geniş açılımlarla yeniden karşımızdadır. Buradaki anlatım tarzı, Müslüman saatini sorgulaması, günümüz sorunlarının tarihsel evrimini okuyucuya sunması kitabı ayrı bir noktaya getirir. Kitap okuyucuda tamamlanmış hissiyatı uyandırmaz. Huzur ve huzursuzluk arasında bir yerde bırakır. Eserin sonunda Suna’nın deyimiyle “sanat bizi hakikatin eşiğine taşır. Ondan sonrası dua yani din.” Velhasıl yazar sevinci buldurmaz, sevince gidecek yola ışık tutar.

Kitap, şehir hayatına, gençliğe, aydınımıza, akademik camiaya, kadınlara birçok eleştiri getirir. Hikâye boyunca okuduklarınız ufkunuzu genişletebilir, karamsarlığa da düşürebilir ya da böyle geldi böyle gidecek diyebilirsiniz. Öte yandan çözüm sunmadan eleştiri yapmak kolay diyebilirsiniz. Yazarımız ise sorduğu sorulara karşılık “Ne Yapmalı?” sorusuyla okuyucuya “Bu memlekette yaşanmaz abi, bir an önce yurt dışına çıkmalı deyip, tabanları yağlayarak kaçanlardan olmayacaksın. Bilakis burada kalıp doğru bildiğin yolda yürüyecek, o karanlık tabloyu aydınlatacaksın.” diyerek yol gösterir.

Göçlerle başlayan hikâye Suna’nın kendini bulmak amacıyla köye dönmesiyle biter. Suna’nın sonu ne oldu? Kendini tamamen buldu mu? Köyde yaşayabildi mi? Sevincini buldu mu? Yazar bunların cevabını vermez. Bizim hayal dünyamıza bırakır. Neredeyse her taraftan teknolojiyle kuşatılmış olan biz şehirli insanını, yazar yeniden doğaya çağırır. Modern dünyada yaşıyoruz. Çağdan kaçamayız ama bu durum bizi tabiattan koparmamalı. Doğa evimize aldığımız birkaç çiçekte değil. Temiz hava evimizin minnacık balkonundan süzülüp gelmeyecek. Sevincini bulmak mı istiyorsun? Doğaya, özüne dönmelisin.

Son olarak kapanışı Cemil Efendi ile yapalım: “Anlamıyorum Hocam. Köylümüz şehre kaçmak için kırk takla atıyor. Şehirli şehirden bıkmış köye göçmek istiyor. Bu nasıl iş?

Edibe Hanım
edibehanim95@gmail.com

Ayşe Şasa'nın ruh macerası

"Hayat hikâyemi bir tek çizgiye indirgeyecek olursam: Hep bir arayışın, hakikat arayışının özeti olduğunu söyleyebilirim."
- Ayşe Şasa

"Talep eden herkes sahip olmadığı bir şeyi arar ve talep eder; elde bulunan aranmaz."
- Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye

Kırk yaş mübârek bir yaştır, peygamberlik yaşıdır. Şimdi siz bir ömür düşünün; kırkına kadar buhranlarla, çalkantılarla, depresyonlarla geçmiş olsun, sonraki otuz üç yıl ise keşfedilmişlerin ışığında bir bayram sabahı gibi süslensin. Alın size Ayşe Şasa’nın hayatı.

Ayşe Şasa da “iki perdeden oluşuyor” diyebileceğimiz kendi hayatını bu şekilde özetliyor kitabının sonunda: "Hayatımın ilk yarısı bir korku filmi gibi geçti… Varoluşuna sahih bir neden bulamayan insan; bilsin yahut bilmesin korku, endişe ve vehim içindedir. Ben bu marazî hali, bir imtihandan geçiyor gibi ve en ağır derecede yaşadım… Allah hepimizi ve özellikle yeni nesilleri böylesi azaplardan esirgesin..."

Peki Şasa, nasıl bir aileden geliyor, ne tür bir eğitim sisteminden geçiyor, iş hayatı nasıl başlayıp devam ediyor, kendi kurduğu aile yapısı nasıl, kısaca nasıl bir hayat yaşıyor ki hayatını bu şekilde iki döneme ayırıp ilk kırk yıl için korkunç betimlemelerde bulunurken, hayatının ikinci yarısı için bir mucize tanımını kullanıyor?

Ayşe Şasa, 1941 yılında İstanbul’da açıyor gözlerini hayata. Üç çocuklu bir ailenin en büyüğü, evin ablası. Annesi (kendisi öyle olmadığını ikrar ediyor kitabında) bir ressam, baba ise spor tutkunu bir kereste tüccarı. Daha da önemlisi her ikisi de bir Batı hayranı. Kitabı okurken Felâtun Bey ve Rakım Efendi geldi aklıma. Ahmet Mithat Efendi’nin anlatısında Felâtun’un şaşkınlıklarına, Batı aşkıyla düştüğü komik durumlara gülerken, Melike Hanım ve Avni Bey karakterlerinde, (Şasa’nın annesi ve babası) bu hayranlığın kızlarında yarattığı trajik etkilere tüylerim ürpererek şahit oldum. Doğduğu günden itibaren aile üyeleriyle arasında asla yakın bir ilişkisi olmuyor Şasa’nın. Modern pedagoglar, çocukların doğdukları andan itibaren anne kokusunu hissetmelerinin önemine vurgu yaparken, Melike Hanım çocuğunun beklediği gibi bir erkek evlat olmaması karşısında kızına süt vermekten bile geri duran bir anne.

Kitapta fark ettiğim bir nokta, Melike Hanım ne kadar başarısız bir anne olursa olsun, Ayşe Şasa ona kıyamıyor, bölümler arasında annesinin yaptıklarının geçerli nedenlerini sıralıyor zihninde, bu metne de yansıyor tabi ki. Objektif olarak sadece yazılanlar üzerinden bakacak olursak, Melike Hanım, bizim alışkın olduğumuz anne prototipiyle uzaktan yakından ilgili değil. Örneğin bunu Şasa söylüyor: "Annem, sayıyla hatırlıyorum, iki kere beni gezmeye götürdü.". Avni Bey de aslında Melike Hanım’ın üstlendiği bu tuhaf, güya modern annelik kavramına en büyük destekçi, belki de bu kavramın yaratıcısı, Avni Bey’in ta kendisi: "Babam annemle övünürdü: “Biz modern insanlarız; ben annenizle yemek pişirsin, çocuk baksın diye değil, arkadaşlık etsin diye evlendim.” derdi. Yani geleneksel ev hanımı ve annelik rolünü aşağı görürdü."

Düşünün, son derece varlıklı bir ailede, koskocaman bir evde hizmetlilerle birlikte lüks bir yaşam. O kocaman evde anne ve baba yerine muhatap olunan yegâne insan bir mürebbiye. Bildiğimiz dadı değil bu, eğitim işleriyle ilgilenen, Batılı, daha doğrusu gelenekle bağları tamamen kopmuş bir birey yetiştirmeye çalışan Avrupai (ve de şefkatsiz), bazen Yahudi, bazen dinsiz, bazen Hristiyan ama asla Müslüman olmayan ve İslam’la ilgili bir telkinde kat’i surette bulunamayacak olan bir mürebbiye. Herhangi bir dinle aradaki tek bağlantı, ne olduğu bilmeyen bir yaratıcıya “Lieber Gott” diye dua etmeyi tesadüfen öğrenmiş olmak. Çünkü bir değişim sürecinin günahsız mahsulü Ayşe Şasa. Sonu çok kötü bitmiş bir deneyin kurbanı olmuş bir denek belki de… Şasa kendini ve ailesini, bu perspektifte bize anlatıyor:

"Muhasebesi yapılmamış bir değişim. Hâlâ bu, zincirleme reaksiyon gibi sürüp gitmektedir. Anne ve babamın kuşağı, çift kimlikli veya parçalanmış kimliklerle dolaşıyorlar; işte annem bir tarafta geleneğe bağlı, bir tarafta Batıyı idealize ediyor; ama arkadan gelen bana, geleneğe ait hiçbir şey verilmiyor…" Dolayısıyla Ayşe Şasa ve onun gibiler serada yetişmiş bir bitki gibi Batı mahsulü özel aşılarla, özel ilaçlarla yetiştiriliyor.

"Görgü nedir? Görgü bir nakil işidir. Sen geçmişten aldığın bir şeyi geleceğe devredersin. Böyle bir devir yok. Çocuklarına bale dersi, piyano dersi aldırıyorlar, yabancı dil öğretiyorlar, “bonjur, bonsuvar” demeyi öğretiyorlar. Ziyafette hangi çatal, hangi bıçakla yemek yeneceğini öğretiyorlar. Ama hiçbir manevi, hiçbir dini telkin yok. Ben buna görgü, bu insanlara da görgülü demekte zorlanıyorum."

Ve yaşanamamış bir çocukluk, okul yıllarının başlamasıyla birlikte, hafızaya kazınmış son derece trajik hatıralarla birlikte geride kalıyor. Bir kadının hayatının her döneminden bu travmanın acısı nasıl çıkıyor, bir yaşam boyu görüyoruz Şasa’da. Elbette, Batılı bir çocuk yetiştirmeye çalışan her aile gibi Ayşe Hanım’ın ailesi de mürebbiye denetiminin ardından kızlarını dönemin gözde okullarından olan Amerikan Kız Koleji’ne kayıt ettiriyorlar.

Çocukluğunun asosyal, içe kapanık ve başarısız günlerinin aksine, okul yılları başarıyla, popülerlik içinde seyrediyor. İyileştiğini sanıyor bir dönem Şasa, dersleri, arkadaşlıkları derken düşünmeye çok da fırsatı olmuyor taşıdığı, ruhuna gedik açmış yaraları. Ancak, okuduğu okul da onun aklında asıl soruya, varoluşsal sorulara cevap olmuyor ve yine ontolojik birtakım sorunsallar başgösteriyor. "Kolej, Batılı hayat tarzının öğretildiği ve eğitim sisteminde Batı’nın aşırı biçimde idealize edildiği bir yer. Kolej; sanatı, bilimi ve felsefeyi putlaştırıyor, din haline getiriyor. Humanities, insan ve insanın ürettikleri dışında bir kutsal tanımıyor. Bunun nasıl bir çarpıklık olduğunu, yaptığı tahribatı nice sonra anladım ama bedeli ağır oldu." diye ifade ediyor bu durumu Şasa, zira onun aradığı şey insanüstü. Bir kaynak, varlığının kaynağı, amacı, sonu.

Derken ruhunun çalkantılarına çare gibi gördüğü bir idealle tanışıyor Ayşe Hanım: sosyalizm. Bu ideale inanması aslında biraz da ailesinin sosyalizmle uzaktan yakından ilgili olmayışı, sermayedar oluşları, yani bir inat. Önce hamidiye kahramanı olan ancak kendisinin içinde boğulduğu denizi fark edemeyen bir dayı profili olan Rauf Orbay’a gidiyor Şasa. Sırf dayımı rahatsız etmek ve “Bakın biz ne kadar ilericiyiz!” diye hava atmak için, bir gün “Dayıcığım, ben Karl Marks okuyorum!” diyorum, güya onu şoke etmek için. Dayım büyük bir rahatlıkla, kendine has bir incelikle gülümsüyor, “İyi yapıyorsun!” diyor, “Karl Marks’ı da oku, ama asıl Lenin okumalısın!”. Şaşırıyor Şasa elbette, “gerici” diye inandığı dayısı kendisine hiç beklemediği bir tepki veriyor. Ama Şasa durmuyor: "Kendime güven geldikçe, benliğim şekillendikçe anneme ve babama korkunç bir öfke, bana çocukluğumda reva gördükleri zulüm yüzünden büyük bir hınç duyuyorum. Bir gün aynanın karşısına geçtim, büyüyünce annemle babamdan intikam almaya and içtim..." diye ifade ettiği şekilde sosyalist çevrede tanıdığı, meslek hayatında da yeri olan ve ailesinin kesinlikle onay vermediği ilk evliliğini gerçekleştiriyor ve inat uğruna başlayan evliliği kısa bir süre içinde son buluyor.

1960 yılında Türk sinemasında senaristliğe başlayan Ayşe Şasa 1969 yılında sağlığı elvermeyince sinemadan uzaklaşmak zorunda kalıyor. Bu zorunda olma hâli, onu neredeyse yapayalnız bırakıyor. Bu yalnızlık ise kendini aramasına ve dolayısıyla Rabb’ini bulmasına vesile oluyor. Dervişlerin “Çilesiz olmaz” diye işaret ettikleri gizemli hava, Şasa’yı tam kalbinden vuruyor. Ekrem Demirli’nin çevirdiği İbnü’l-Arabî kitapları, kendi tabiriyle hastalığına şifa oluyor. Peki tıbbın bir sürü ilaçlarla, filmlerle, beyin ve ruh tırmalayan testleriyle bir yere ulaşamayan ve hatta daha yalnız, daha ıstıraplı bir ömür yaşayan Şasa’ya İbn Arabi nasıl şifa oluyor? Kendisi şöyle açıklıyor: “Hazreti Allah gençliğimde düştüğüm küfürden dolayı beni cehennemine batırdı batırdı çıkardı, şimdi de al sana cennete giden yol diyor. Zira Füsus’la birlikte önümde açılan gerçek bir cennet görüntüsü. Geçirdiğim hastalığın tam anlamıyla kahırdaki lütuf olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Bu hastalığın çöküntüsü ve acıları içimde batıla dair her şeyi yıkmasaydı ben hâlâ gençliğimdeki o yanlış ve zelil noktada olacaktım. Evet, işte kahurdaki lütuf…"

Şasa’yı diğer etkileyen kitap ise İsmet Özel'in Waldo Sen Neden Burada Değilsin adlı eseri. Zira o kitap Şaşa’yı kendi hayatından vuruyor. Kendindeki dönüşümü İsmet Özel’in daha önce yakalamış olması ona umut oluyor, tanışmak istiyor, tanışıyor ve her buluştuğunda yeni şeyler öğrenmenin, neredeyse doğumundan beri uzak durduğu, uzak tutulduğu Müslüman camiayı, Müslüman yaşamını anlamaya çalışıyor. Sonra Mustafa Kutlu, sonra Mahmud Erol Kılıç… Final ise harikulade oluyor: Muzaffer Ozak'ın Hakk’a yürümesiyle birlikte İstanbul Karagümrük'teki Nûreddin Cerrâhî Tekkesi postnişinliğini devralan Safer Dal ile tanışmak… Şöyle anlatıyor: "Mürşidle karşılaşmamla beraber adeta yeniden, sıfırdan başladım… Zaten kabul edilmek büyük bir lütuf, o kapıdan girmek lütufların en büyüğü." "O zaman sükûnetle baktı ve 'Onlara ne keder ne korku vardır…' ayetini okudu… Hayret verecek derecede derinden nüfuz etti bu söz bana; belleğimin, bilincimin en derinlerine kazındı. 'Onlara ne keder ne korku vardır…' Evliyaullah için nüzul olmuş bir ayet nihayetinde. O an beni etkiledi. Daha sonraları da her hatırlayışımda o an olduğu gibi binlerce ton ağırlık, karanlık ve yük kalktı üzerimden… Biz evliya değiliz ama evliyanın huzurunda bulunmak, eteğine yapışmak bizi korku ve kederken azat edebiliyor. O ayet, nasıl bir niyet ve himmetle okunduysa ruhuma işledi ve o şedit ölüm, hastalık vehimleri peyderpey üzerimden gitti…"

Tanzimat sonrası yaşanan ruhsal değişiklikler toplumumuzu, milletimizi neredeyse bin parçaya böldü. Merhume Ayşe Şasa Hanımefendi, bu bölünmüşlüğü en acı biçimde yaşayan bir derviş. Onun hayatı bugün İslamcılık, batıcılık, modernizm karmaşasının tam ortasında duruyor. Çözebilene aşk, Ayşe Hanım’a rahmet olsun...

Feyza Gönüler
twitter.com/FeyzaGonuler

25 Haziran 2021 Cuma

Her kapı aralanır niyeti salih olana

"Bütün bu yolculuk, kendimden kendime imiş."
- Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye

"Her şey Kendi'nden Kendi'ne seyr eder."
- Lütfi Filiz, Noktanın Sonsuzluğu

Tasavvufun menşei ile ilgili çalışmalar devam ededursun, mananın peşine düşenlerin ortaya koyduğu eserler de kendi hakikatini arayanlar için ışıldamaya devam ediyor. Malumdur ki Kadızâdeliler ile Sivâsîler arasındaki kavga bitmiş değil. El'an devam ediyor. Tasavvuf nerede başlamış, nelerden etkilenmiş ve şu anda ne durumda biçiminde ilerleyen ve hiç şüphe yok ki eleştiri maksadıyla kaleme alınan makaleler ve kitaplar, bugünün bilhassa genç zihinleri için bir şey ifade etmiyor. Akademik dünyanın sergüzeşti içinde kaybolmak istemeyen ve tasavvufun zihin temizliğini ne kadar önemsediğini bilen ruhlar için manayı arayan ve onu bulup çıkaran eserler çok daha önemli bir yerde duruyor. Şurası çok açık ki tasavvuf, vaktiyle doğudan parlamış ve sonra sönmüş bir ışık değil. Bir şeyin sönmesi için kaynağının kopmuş, tükenmiş olması gerekir. Tasavvufun kopacak, tükenecek, kısacası bitecek bir kaynağı yoktur. Hakk'tan gelen bu kaynağın adı irfandır ve talipleri, alıcıları, meraklıları için daima ortadadır. Talip, alıcı ve meraklı eğer iyi niyetlere sahip değilse ve irfanı tüketilip bir kenarda bırakılacak 'şey' olarak görüyorsa, irfan elbette kendini setredecektir. Zira tasavvuf, günümüzde bir takım kimselerin elinde yahut çevresinde gelişen kozmetik, plastik ve turistik şovlarla alakası olmayan bir zenginliktir. Bu zenginlik Amerika'dan Japonya'ya kadar enstitüleriyle ve özel eğitim programlarıyla kendine talip bulmaktadır. Demek ki kopan şey, insanın kendi içiyle olan irtibatıdır. Bize, bu irtibatı hatırlatacak kitaplar lazımdır. Sadece kitapla yol alınamayacağı doğru olsa da aklın şifrelerini çözmek ve hakikat arayışında tökezlememek için okumak manevi bir yakıttır. Öyle olmasaydı bunca erenler, evliyalar kendilerinden geriye kitaplar bırakmazdı.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin "âşıkların önderi" dediği kitaplarını okumayı çok sevdiği Ferîdüddin Attâr ismi herkesin malumudur. Tezkiretü'l Evliyaİlâhînâme, Pendnâme, Esrârnâme ve Mantıku't-Tayr, Attâr'ın engin ruhunun birer yansımasıdır. Bilhassa Mantıku't-Tayr, günümüzün modern insanına kendi hakikatiyle temas kurması noktasında çok önemli mesajlar veren, tekrar tekrar okunduğu takdirde birçok dünyevi ve maddi perdenin çözülmesine imkân sağlayan bir eserdir. Burada daima unutulmaması gereken mesele şudur: salih bir niyetle okumak. Tıpkı ibadet gibi.

Niyâzî-i Mısrî sultan bir şiirinde "Kafeste tutiye sükker verirler hiç karar etmez / aceb niçün karar eder bu zindâna giren insan" der. Gurbet diyarı olan dünyayı kendine huzur ve saadet yeri olarak bellemiş ve dolayısıyla asla huzura ve saadete erişmemiş insanları uyarır bu dizeleriyle hazret. Tuti kuşuna şeker verseler bile kafesinde durmak istemez, sen kendini bile bile bu zindanda niye tutuyorsun der adeta. Peki bu zindandan nasıl çıkılır? Dünyada yaşarken dünyaya bulaşmamak mümkün müdür? Dünyanın kirinden pasından korunmak imkânı var mıdır? Attâr, "Ben ne yapayım?" diyen insana, "Ne yapayım demeyi bırak... Şimdiye kadar hep bunu söyledin, artık bunu söylemekten vazgeç!" diyerek ilk adımdan haber verir. Söylenmek de şikayet etmenin bir biçimidir. Şikayet edenin gayreti ve umudu azalır. Dünya hayatı gittikçe çekilmez olur. İşin garibi, böyle insanlar için mutluluk yolu ancak bir şeylere sahip olmaktır. Kendiyle alışverişi bir yana koyup dünya alışverişini sürdüren insan, vaziyetinden bihaber olduğu için uykusundan geç uyanır. Mantıku't-Tayr bu gerçekle en latif yoldan yüzleşme sağladığı için benzersiz bir kitaptır. Peki, böylesine kadim bir kitabı günümüzde nasıl okumalıyız ve ne yönde değerlendirmeliyiz? İşte tam da burada Kerim Güç'ün Yolda Bir Kuşa Rastladım adlı kitabının önemi ortaya çıkıyor.

Kadim anlatıları günümüz insanıyla buluşturma gayreti bir yönüyle zevkli, diğer yönüyle risklidir. Çünkü bir kısım okuyucu sayfalar arasında gezinirken kudretli bir elin omzuna değdiğini hisseder, kimileri de yeryüzüne kendinden başka her şeyi, herkesi eleştirme gözlüğüyle baktığı için kitaptaki manadan hiçbir şey alamaz. Dervişlik, varının yoğunun yağma edilmesine talip olmak demektir. Pek kıymetli Kerim Güç, dayanmış erenlerin omzuna, 1187’de kaleme alınan Mantıku't-Tayr'ı günümüze taşımış. İlahi aşkı, tevhidi, vahdet-i vücudu bugünün zihnine anlatmak için bir yola çıkmış. Attâr'ın anlam haritasını, şimdinin gürültülü ve kalabalık akılları ile çare arayan ruhlarının önüne sunmuş. Kim o haritanın bir köşesinden tutarsa kalbi kuş olup uçar, ümitsizlik örtüsü yırtılır, yerine güzelliklerle karşılaşma sabırsızlığı gelir. Öyle diyor Attâr sultan: "Ümitsiz değilim, aksine yüz binler içinden seçilir kabul edilirim umuduyla sabırsızım!"

Nefs, insana yol arkadaşı gibi görünmesiyle ayrı bir tehlikedir. Bir an dahi ölmediği için nefs olsa olsa bir yol kesicidir. Onu öldürmek mümkün olmadığından büyükler terbiye etmeyi önerirler. Bunun için izlenecek yol da kişinin her zaman kendini düşünmesi ve kendine hizmet etmesi-ettirmesi değil, gücünün yettiğinde başkalarına yardım için koşmasıdır. Bu iyilik kanalıyla kişi, içinde hapsolmuş, tozlanmış ve neredeyse unutulmuş duyguları yeniden ortaya çıkarır. Süreç elbette sancılıdır fakat bu meydandan çıkacak neticelerin her biri insan için yıldızın parladığı anlardır. İnsan, varoluşunun boyutlarını kavrayabilmek için kendi hikâyesini kazıya kazıya ortaya çıkarmalıdır. İşte, Kerim Güç de anneannesinden işittiği "Her hikâyede bir hakîkat gizli. Kendi hikâyeni bilirsen kendi hakîkatini de bulursun." sözünün kılavuzluğunda modern hikâyelerle kadim geleneği bir araya getirmiş. Ben, sen, biz, söz ve nihayet öz biçiminde şekillenen bu güzergâhta yolcu olmak tarifsiz hisler yaşatıyor.

"Ben içindeki 'b' ve 'en'den oluşuyormuşum. Ama ben her şeyde 'en' olamayacağımı anladığımda, 'en'i bırakıp 'b'nin 'iz'inden gitmeye başlayınca 'biz'i buldum. 'Biz' ile mutluyken birden 'siz' geldiniz. 'Biz', 'siz' bir araya gelince konuşmaya başladık. Aramızda 'söz' oldu. Sonra 'biz' de gittik 'siz' de gittiniz. Sadece 'söz' kaldı. Sonra 'söz' deyince, hatırlamadığımız kadar uzun bir zaman önce 'söz' verdiğimizi hatırladık. Ve o zaman verdiğimiz 'söz'ün kime olduğu aklımıza geldi. Böylece 'öz'ü gördük. İşte o zaman da 'O'nu bulduk."

Attâr'ın kadim kuşları, bu yolculuğun misafirleri. Hüdhüd'ün önderliğinde toplanıyorlar ve bir karara varıyorlar: yola çıkılacak. Yolun uzaklığı ve zorluğu karşısında bülbül, papağan, tavus, kaz, keklik, hümâ, doğan, balıkçıl, baykuş ve diğer bazı kuşlar çeşitli mazeretlerle vazgeçmek isteseler de hüdhüd onları ikna ediyor. İlk ateşi kaknüs yakıyor: “Her canlı sevgi üzerine doğmuştur. Binlerce yıldır yaşıyorum. Korkuyu, endişeyi, üzüntüyü, hasedi, ümidi, hepsini gördüm. Anladım ki gün sona erdiğinde hangi duygu öne çıkarsa çıksın sevgi hep kazanıyor. Ancak insanoğlu kendi tabiatındaki sevgiye karşı direniyor..."

Yolculuk boyunca benliklerini yırtarak hakikat kapısını aralamaya çalışıyorlar. Benliklerindeki her kötü hâlden sıyrılışları, tasavvuftaki nefs mertebelerini aşmayı hatırlatıyor. Kerim Güç bu noktada modern hikâyelere başvuruyor. Günlük hayatta karşılaştığımız; evde, işte, okulda ya da sokakta karşı karşıya kaldığımız meselelerin ardında yatanlara bakış atmamızı sağlıyor. Sebepler aleminde takılı kalınca hikmeti unuttuğumuz o mucizevi anlara temas ediyor. Sayfalar arasında ruh hâlimiz ne kadar gidip gelirse, kendimize de o kadar ayna tutmuş oluyoruz. Böylece gönül denen o herkeste mevcut bulunan hazine kendini gösteriyor. Sen beni parlat, ben de seni parlatayım dercesine. Bu esnada kuşlar da yol almayı sürdürüyor. O büyük sırra ulaşmak için her birinin, biz olması gerekiyor: “Sır, vahdet sırrıydı ki her biri kendini unutup hepsi bir olunca ortaya çıkacaktı.

Yolda Bir Kuşa Rastladım, kadim metinleri günümüz dünyasına aktarabilme noktasında örnek bir çalışma. Kerim Güç bu kitabıyla modern insanının hayatına gelenek aynasını yerleştiriyor. "Varlığınıza ve varoluşa bir de buradan bakın" diyor...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

24 Haziran 2021 Perşembe

Zaman, yaşamın kendisidir ve yaşamın yeri yürektir

Momo, Alman yazar Michael Ende’nin yazmış olduğu ödüllü bir çocuk kitabı. Ama büyükler arasında da hatırı sayılır bir okur kitlesi var. Neden derseniz bu kitap masalsı ve sürükleyici olduğu kadar düşündürücü de. Kitapta zaman konusu işlenirken modern yaşama dair birçok ince eleştiri yer alıyor. Küçük bir çocuğun başından geçen olaylar ekseninde okur, içinde bulunduğu yaşam biçimlerini sorgulamaya yönlendiriliyor.

Kitaba ismini veren Momo küçük bir kız çocuğudur. Kimi kimsesi olmayan bu küçük kız bir tiyatro harabesinde tek başına yaşar. Ama dostları onu yalnız bırakmaz. Momo sevilen hatta zamanla ihtiyaç duyulan biri olur. Onun en önemli özelliği iyi bir dinleyici olmasıdır. O hiç konuşmasa da insanlar ona sıkıntılarını anlatırken kendilerine dair bir şeyler fark edip onun yanından aydınlanmış bir şekilde ayrılırlar. Bu özelliğiyle Momo günümüzdeki psikologları anımsatmaktadır. Yazar Momo’ya böyle bir özellik atfederek birini tüm kalbinle dinleyebilmenin önemini okurlarına hatırlatır. Momo’nun bir başka sıra dışı özelliği daha vardır, insanlar onun yanındayken hayal güçleri açığa çıkar. Momo aralarında olunca çocuklar macera dolu oyunlar oynayıp yeteneklerini sergiler, arkadaşı Gigi turistlere daha önce anlatmadığı kadar şaşırtıcı efsaneler anlatır. Hayal kurmak insan olmanın önemli bir niteliği olarak görülürve kitap boyu bu fikir desteklenir. Momo’nun en yakın arkadaşlarının özellikleri de dikkate değer. Biri az önce bahsettiğimiz turist rehberi Gigi. Gigi çok konuşkan, hayalci, şakacı ve düzenli olarak yaptığı belli bir işi yok. Çeşitli işler yapıp geçinebilecek kadar para kazanıyor ama mutlu. Kitabın devamında televizyon şovlarına çıkıp zengin olan Gigi hayallerini ve eski mutluluğunu yitirir. Ve bunların farkında olsa da konfor alanından çıkıp eski hayatına dönemez, kendini bir kukla gibi hisseder. Burada yazar zenginliğin mutluluk kaynağı gibi algılanmasına karşın mutluluğun hayal kurabilmek, sevdiğin işi yapıyor olabilmekle olan bağını bize fısıldıyor. Momu’nun diğer en yakın arkadaşından bahsedecek olursak o da çöpçü Beppo. Beppo Gigi’nin tersine çok az konuşur. Derin düşüncelere dalmayı ve ağır hareket etmeyi seven, işini ciddiyetle yapan biri. Huzurlu, derinlikli bir ihtiyar. Yine Beppo’nun çöpçü olması ve halinden mutlu olmasıyla toplum tarafından özenilmeyen mesleklerin de insana mutluluk verebileceği vurgulanıyor.

Kitapta her şeyi altüst edecek olan, insanların zamanını çalmak isteyen duman adamlar sembolüyle yaşamı değerli kılan olgular üzerinde durulmaya devam ediliyor. Duman adamlar sözde insanlara daha uzun ömür vaat ederken onları adeta bir makineye çevirmek istiyor. İnsanlarla zaman tasarrufu adında bir anlaşma yapıyorlar. Yazar bunu berber Fusi karakteri üzerinden anlatıyor. Berber Fusi duman adamlarla anlaşma yaptıktan sonra vaktini boşa geçirmemek adına eskiden yaptığı şeyleri yapmaz oluyor. Örneğin kulakları işitmeyen annesiyle sohbet etmeyi, kötürüm olan arkadaşına çiçek götürmeyi, saç sakal keserken müşterileriyle sohbet etmeyi bırakıyor. Böylece artık daha çok yaşayacağına inanıyor. Ancak gittikçe mutsuzlaşıyor. Burada yaşadığımız zamanın uzunluğu mu yoksa niteliği mi önemli, sorusu akıllara bırakılıyor. “Oysa zaman yaşamın kendisiydi. Ve yaşamın yeri yürekti. İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe zaman azalıyordu.

Kitapta ince ince eleştirilen bir başka mevzu ailelerin para kazanma ve daha fazla şeye sahip olma arzusuyla çocuklarına vakit ayırmamaya başlamasıdır. Şehri duman adamlar sarıp herkes zamanından tasarruf edip daha çok vakit kazanmak isterken kimse çocuklarla vakit kaybetmek istemez. Onları çocuk deposu adı verilen yerlere gönderirler. Artık çocuklar kendi hayallerine göre oyunlar değil önceden kuralları belli olan kurgulanmış oyunları oynamak zorundadır. Burada çocuklarıyla vakit geçirmek yerine kendilerine daha önemli(!) işler bulan aileler ve küçük yaştaki çocukların kreşlerde büyütülmesi eleştirisiyle karşı karşıyayız. Kitapta aileler çocuklarına yeni oyuncaklar alırken onlarla oynamayı bırakır, masal anlatmak yerine masal kasetleri alır. Çocuklar bu durumda artık sevilmediğini düşünürler. Bazılarıysa anne babasının kendisinden daha önemli işleri olduğuna ikna olmuştur. Kahredici bir kabulleniş içindedir. Burada şunu belirtmeliyiz ki yazar bunları yazarken teknoloji günümüzdeki kadar ilerlememişti. Anne babalar cep telefonuna sahip değildi, her çocuğun eline birer tablet tutuşturulmamıştı. Yazar şu anki durumumuzu görse ne düşünürdü acaba demekten kendini alamıyor insan.

Kitaba dönecek olursak diğer çocuklar oyuncaklarla oyalanmaya çalışırken duman adamlar Momo’yu da oyuncaklarla kandırmak isterler. Çünkü artık Momo’nun gücünün farkındadırlar. Onun yanına kendi boyunda, konuşabilen bir oyuncak bebek bırakırlar. Ancak bebeğin görüntüsü kadınsıdır. Kırmızı kısa etekli ve makyajlıdır. Momo ondan gözünü alamaz. Bebek düğmesine basıldığında “Günaydın. Ben harika bebek Bibikız’ım. Ben seninim, bana sahip olduğun için herkes seni kıskanacak. Ben daha başka şeyler istiyorum.” der. Momo ona sahip olduğu eşyalarını gösterir. Bunlar bir kuş tüyü, benekli bir taş, parlak bir düğme ve renkli bir cam parçasından ibarettir. Bibikız yine aynı sözleri söylemeye devam eder. Momo onunla nasıl oynayacağını bilemez. O sırada duman adamlardan biri gelir ve Bibikız için çeşit çeşit kıyafetler, aksesuarlar, eşyalar bırakır. “… insan hep yeni bir şeyler alırsa canı sıkılmaz.” diyerek eşyaları ve oyuncakları yığıp gider. Burada modern dünyada ve reklamlarda bangır bangır dile getirilen bir yalan eleştiriliyor. Sahip ol, diğerlerini kıskandır, daha fazlasını iste ve mutlu ol. Bir şeylere sahip olmanın verdiği anlık tatmin ise Momo’ya çok tuhaf geliyor. Momo burada bir çocuk olmasına rağmen büyüklerin birçoğundan daha bilge bir konumda karşımıza çıkıyor. Kitapta zengin olmanın, kariyer yapmanın, daha fazla eşyaya sahip olmanın mutluluk getireceği düşünceleri çürütülmeye çalışılıyor. Sürü psikolojisiyle algı bozukluğu yaratarak herkesi yanlış şeylere inandırma konusunda hem görünür hem görünmez olan duman adamlar sembolüyle medya, reklamlar, kapitalizm ciddi şekilde eleştiriliyor.

Bu yazıda her ne kadar kitaptaki modern dünya eleştirisi üzerinde dursak da kitapta bundan çok daha ötesi var. Zaten sadece bu eleştirileri dile getiren bir kitap olsaydı bu kadar çok okunur muydu? Yazar bu mevzuları kurgunun içine yedirerek ustalıkla ele alıyor ve okurunu nefis bir maceranın içine çekiyor. Kitapta Momo’yu Hora Usta’ya götürecek olan gizemli yolculuk, olanları yarım saat önceden görebilen ve Momo’ya yardım eden kaplumbağa Kassiopeia, zaman çiçekleri ve dev saatlerin olduğu Hora Usta’nın gerçeküstü mekanıyla serüven sürüp gidiyor. Çocukların oynadığı oyunlar ve Gigi’nin masalını anlatması da metinler arası bir geçişle kitabı zenginleştiriyor. Momo hem kurgusu hem verdiği kıymetli mesajlarla günümüzdeki ününü sonuna kadar hak ediyor.

Zeynep Odabaş
twitter.com/zeynneppakyol