30 Ocak 2017 Pazartesi

Mekânlar ve zamanlar arası yol notları

Bugün köşe yazarlarındaki ve köşe yazılarındaki seviye herkesin malumu. Bir yanda malayani dille hamaset genişletenler, öte yanda lüzumsuz derecede teskin edici ve pasif kılıcı üslupla adeta zaman geçirenler.

Böyle bir ortamda Âkif Emre'nin seviyesi, bakış açısı, özgünlüğü, gerçek sorunu kavrama ve doğrudan anlatma gayreti takdir edilesi. Kurulduğundan bu yana Yeni Şafak'taki köşe yazılarını takip edenler, onun durduğu yerden hiçbir taviz vermeyen bir zihin olduğunu rahatlıkla söyleyebilirler. İlgi alanlarıyla, yaptığı röportajlarıyla ve belgeselleriyle, ülkemizin önemli 'yeni pencere açtıran' kalemlerinden biri olan Âkif Emre, Mart 2016'da Büyüyenay Yayınları tarafından neşredilen Çizgisiz Defter'le mekânların ve zamanların izini sürüyor. Daha evvel gazetede yayımlanmış fakat dağınık hâldeki yazıların bir araya getirilmesiyle gayet hoş bir 'yol düşünceleri' kitabı ortaya çıkmış. Yazarın adımladığı yerler esasen her zaman kulak verdiğimiz, gözümüzün üzerinde olduğu yerler.

"Yol düşüncesi çeker insanı" derken aramanın, bulmanın, arayıp bulamamanın yahut aramadan bulmanın zevkini ve çilesini bir araya getiren bu yazıların sebeb-i gayreti 'önsöz yerine' şöyle özetlenmiş: "Yolda olmak, sonu olmayan bilinmeze doğru çıkılan yolcuğun her adımında harf harf, satır satır yazılması demektir. Yolculuk önümde açılan çizgisiz bir defterdir. Ve her yolculukta atılan ilk adım, alınan o ilk soluk bu çizgisiz defterin nelerle ve nasıl dolacağının bilinmezliği ile yeniden anlam kazanır. Defalarca gördüğümüz yerlere sefer ederken de ilk kez keşfedilmenin mahremiyetini, masumiyetini telkin eden ilk yolculuğa dönüşür..."

Endülüs denince hangimizin aklına o eşsiz medeniyet mirası gelmez ki? Düşünür dururuz hangileri yaşıyor, hangileri yok edildi, orada bizden birileri var mı hâlâ diye. Batı denince merak etmez miyiz Paris'in şehir tasarımını, Viyana'nın saraylarını ve müzelerini, Berlin'in sanat çehresini, Londra'nın parklarını ve bahçelerini, Hamburg'un denizle dostluğunu, Brüksel'in neden Ankara'yla kardeş şehir olduğunu?

Cahit Zarifoğlu, Beyrut'un gözyaşlarını neden Kudüs'ün yanına koymuştur da onun hâli karşısında "Müslümanlarsa uzakta / sanki başka / gelinmez bir dünyada" demiştir? Nerede Rumeli'ye dair bir şeyler görsek yahut işitsek gönlümüzü titretmez mi Selanik, Saraybosna, Üsküp ve Kosova? Denizlerde yeşermiş, Orta asya'nın Filistin'i olarak bilinen Patani bize ne kadar uzaktır. Hâfız-ı ŞirâzîŞeyh Sadi-i ŞirâzîFirdevsîŞems-i Tebrîzî isimleri geçince bir yerlerde, İran coğrafyasının derinliklerine dalmaz mıyız? Şiirinden müziğine, tarihinden mimarisine dönüp dolaşmaz mıyız? Peki ya yitip giden Bağdat, nice diyarlara açılan sonsuzluğuyla Dicle, 330 km2 yüzölçümüne milyonlarca halkı toplamış Erbil, son fotoğraflarıyla yüreğimizi dağlayan Halep hiç tarihimizden ayrı konabilir mi?

1517'de Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethetmesinden 1882'deki İngiliz işgaline kadar aramızda olan Osmanlı Afrika'sı Sevakin, atlarıyla olduğu kadar gecekondularıyla da gözü gönlü açan Cezayir, kentleştikçe yüreğimizde ateşler yakan Medine, bir Kâdirî zikriyle coşup kabaran Nil ve "benim muhacirim" diyebileceğimiz insanlarımızın gidip geldikleri yerler...

Zannedilmesin ki kitabın sayfaları boyunca aheste, masum "gezi yazıları" var. Tam aksine, gezerken görünmeyenleri ya da görünse bile hiç üzerinde durulmayan meseleleri, vaziyetleri tarihe not olarak düşüyor Âkif Emre. Yazıların yazıldıkları tarih önemli fakat güncelliklerini hiç kaybetmemesi zaten Büyüyenay'ın yayın politikasındaki kalitenin de bir göstergesi.

2001 yılındaki bir yazısında "Saraybosna'ya gelenler için romantizm bitmeli artık. Geçmişten kopmadan bugünün, yarının gerçeklerini görmek, yüzleşmek, hayatı doğru okumak zorundayız" diyerek Türk insanının bir şeyleri fark etmesini istiyordu yazar. Nitekim romantizm hâlâ sürüyor. Mostar köprüsünün vazifesi, niteliği üzerine hiçbir şey bilmeden önünde fotoğraflar çekiliyor ve Srebrenitsa'dan beri -aslında çok daha öncesinden- batının değişmeyen zihniyeti hiç de sorgulanmıyor. O batı, bilhassa da ABD, hiç işine gelmeyen adam Aliya İzzetbegoviç'i 'kabul etmek' durumunda kalmıştı. Müdahale aynen devam ediyor. 2001'deki bir başka yazısında Âkif Emre, yine ABD'nin 'hiç istemediği' adamlardan Hasan Cengic'in izahını, yani batının korkunç zihniyetini aktarıyor: "Batı; Müslümanları kültürel bir çeşni, renk olarak kabul etmeye hazır ama siyasi bir güç olarak asla!"

Yazarın, ruhunu kaybetmiş ve gittikçe de karışan Balkan tekkeleri konusunda hem gördüklerini hem de tecrübeli şahıslardan dinlediklerini kendi süzgecinden geçirerek anlattığı yazısı çok önemli. 'Bazı güçlerin' Bektaşîliği ayrı bir din olarak İslâm'dan koparmak istemesiyle, Balkanlardaki Müslümanlar arasında Bektaşî olan-olmayan gibi bir sınıflaşma söz konusu. Ortak bir bilince ulaşılamaması durumu daha da korkutucu bir hâle getiriyor. Mimarî olarak, içindeki yaşayan atmosfer açısından yaşayan Balkan tekkelerinden Uşşakî Hayati Tekkesi için yazar "Ohri'deki bu tarihî tekke mescidi, türbesi ve zikirhanesiyle Anadolu'daki bir tekkeden farksız. Ne var ki Anadolu'da tekke diyebileceğimiz otantik mimarisini koruyan eser kaldı mı?" diye soruyor. Cevabı ise Prizren'deki tarihi bir tekkede çaylar yudumlanırken Kosovalı bir dostundan alıyor: "Burada tekkelerin binaları ayakta, dışı sağlam ama içi boş. Türkiye'de ise binalar yıkılsa da içini dolduran hâlâ canlı..."

Şehirlere modernleşerek kentlere dönüşünce, şehir ruhu yerini otomatik bir kent ruhuna bıraktı. Kısacası, yazarın diliyle şehirler helâk oldu. "Kapitalizmin kriziyle tanık olduğumuz modern şehirlerin helakı olgusu, maddi uygarlığın ve önerdiği toplum modelinin, siyasaların da çöküşünün habercisidir" diyor Âkif Emre. Medeniyetimizin ortaya koyduğu mimarî eserler hâlâ ilham verici niteliğe sahipken biz bunları değerlendirmek yerine Amerikanvari beton yığınları inşa ettik. Yazar özellikle Balkan topraklarında bu durumun kıyaslamasını yapıyor: "Mostarlıların barbarlara karşı direnmesi gibi, modern dönemde bir savaşla yıkılan bir İslâm şehrinin, Mostar'ın, yeniden eski görünümüne kazandırılmış olması bir ilktir ve bu da mimari ve kültürel direnişle mümkün olmuştur. Mostar Köprüsü başka şehirler için de bir umuttur. Şehirlerin ruhu şehirleri terk etmez."

Modern yıkımla birlikte en çok zarar gören yerler İslâm şehirleri oldu. Balkanlardan Anadolu topraklarına ve orta doğudan Afrika'ya kadar tüm İslâm şehirleri tahrip edilerek bir dönüşüme maruz kaldı. İki tür değişimden bahsediyor yazar. Birincisi Balkanlarda, Sovyet uygulamasında olduğu gibi Müslüman egemenliğinin kaybıyla ortaya çıkan radikal bir kimlik değişimi zorlaması. İkincisi ise ulus-devlet sürecinde pozitivist-ilerlemeci yaklaşımla şehirlerin geleneksel dokusunun tahrip edilerek modernleştirme baskısına boyun eğmesi. Yunanistan'da 1925 yılında çıkarılan bir kanunla Selanik gibi şehrin silületini oluşturan birçok minare yıkılmıştı, yazarın hatırlattığı gibi. Bu bir örnek. Diğeri ise çok daha tanıdık: "Batıcı seçkinler eliyle modernleş/tir/me projeleri, şehirlerin dokusunu büyük ölçüde tahrip ederek, seküler şehircilik anlayışı ile geleneksel şehir yapısı yeniden dizayn edildi. Bunun sonucu olarak tarihi şehirlerin yerine kimliksiz kaotik metropoller ortaya çıktı. Tarihin gördüğü en büyük tarihi yıkımlardan birinin İstanbul'da gerçekleşmiş olması seküler seçkinlerin bu modernleşme anlayışlarının bir uzantısıdır."

Mekanizmanın işleyişini izah eden yazılarıyla Âkif Emre okurlarına bambaşka pencerelerden yeni bir umut oluyor. Ağustos 2006'da kaleme aldığı "Bir Şişe Suda Ahlâk Dersi" başlıklı yazısı bir sualle bitiyor. Bu sual bana İsmet Özel'in Üç Mesele'sinin bitiş sualini hatırlattı. İsmail Kara'nın söylediği gibi İsmet Özel'in "Güçlü bir topluma ulaşıp onun Müslümanlaşmasına mı, Müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız?" sorusu olduğu yerde duruyor. Oysa İsmet Özel, "Üzerinde anlaşmaya varmamız gereken ana konu budur" diyordu. Âkif Emre ise yazısını gayet açık bir sualle, şöyle bitirmiş: "Küresel kapitalizmin çıkar ilişkileri kendi ahlaki normlarını da beraberinde getirmektedir. Ekonomik ve finansal açıdan sisteme entegre olarak kendi ahlâkî ölçülerinizi savunmak ne kadar mümkün?"

"Medine'nin Kentleşmesi" başlıklı yazı hangimizin ruhuna dokunmaz ki... Kâbe'nin etrafına o yüksek binaları yapan zihinlerle İstanbul gibi nice kadim şehri istila eden zihinler aynı, birbirlerinden hiçbir farkları yok. Yazardan okuyalım: "Ortaya konan çözümlerin biçimi modern dünyanın "kutsal turizminin" gereklerini gözetiyor. Bütçeye göre, her şeyin otellere göre dizayn edildiği, kutsal olanla profanın adeta kol kola sokulduğu bir düzenleme... Elbette günümüz Medinesi ilk dönemin hayatını yansıtmaz; yine de şehir-kutsal-mekan ilişkisini koparan düzenlemelerin Medine'nin ruhuna aykırı olduğunu söylemeliyiz. Medine'nin kentleşmesi sorunu, Müslümanların yaşadığı derin şehir ve medeniyet krizinin bedeli çok ağır biçimde tezahür etmiş biçimidir."

Çizgisiz Defter'i şehir üzerine okumalar yapmak maksadıyla yorumlamak mümkün. En azından kendi adıma bunu söyleyebilirim. İstifade ettiğim şeylerin başında geliyor şehir, mekan, insan ve zaman yorumları. Nitekim Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) tarafından, "şehir yazıları" ödülünü almış bir kitap Çizgisiz Defter.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

27 Ocak 2017 Cuma

Geçmiş fantezisinden gerçek tarihe uyanmak

Bir yanda yoksullar diğer yanda zenginler. Bir yanda ezilenler diğer yanda yükselenler. Bir yanda kaybedenler diğer yanda kazananlar. Bir yanda güzeller, diğer yanda çirkinler. İyiler ve kötüler. İşte küreselleşme denen sözde bütünleştirici anlayışın ortaya çıkardığı iki sınıf. Ortası yok. Bir de bunun algı tarafı var. Olaylara tek bir pencereden, süzgeç kullanmadan baktıran bir algı. Tahayyüle, tasavvura, tedbire yer yok. Her şey hemen olup bitiyor, bakılıp geçiliyor ve unutuluyor. Küresel çağda hafızaya, hatırlamaya yer yok. Küresel zihniyet anlamı, varoluşu, manayı reddediyor. İnsan kayboluyor.

Batı zihniyetinin dayattığı hakim kurgu bu yönde. Peki doğuda, hadi biraz daraltalım "muhafazakâr" olarak tanımlanan coğrafyada durum ne? Durum içler acısı. Daraltılmış bilinçler birbirini katlediyor. Sömürgeci, seküler ve sinsi planlar doğu coğrafyasını hem tehdit hem de taciz ediyor. Yeryüzü korkunç bir batı baskısı altında kıvranıyor. Vicdan, ahlak, merhamet, şefkat ve sevgi gibi kavramlar insan kalbinden uzaklaşıyor. Sağduyu, hoşgörü yanlış tanımlanıyor. Tevhid mazideki bir yapıymış gibi tanımlanıyor. Öte yandan tek bir ideali benimseyerek; soran, sorgulayan, şüphe eden yani akleden kalpler heba oluyor.

"Hepimizi kuşatan ve tehdit eden gelişmeleri büyük bir duyarsızlık içerisinde takip ediyoruz. Miâdını çoktan doldurmuş kimi tartışmaları sürdürüyoruz. Sorgulayıcı bir zihne sahip olmadığımız, sorgulama yetisi kazanamadığımız için yüzeyin ötesine geçemiyor, olayları ve gelişmeleri parça parça ele alıyoruz. Bütün gelişmelerden alelacele sonuçlar çıkarmaya çalışıyoruz. Hepimizi olumsuz yönde etkileyen geleneksel romantizmlerimiz hepimizi çok ciddi algılama yanlışlarına, hatalarına sevkediyor, çok abartılı ve tehlikeli beklentiler içerisine giriyoruz." [sf. 32]

"Başkalarının iradeleri tarafından kısıtlanmak, biçimlendirilmek, yönetilmek, itaatkârlığa ve teslimiyetçiliğe zorlanmak, konumlarını başkalarının kararları doğrultusunda tayin etmek İslamî cemaatleri, tasavvufî cemaatleri rahatsız etmiyor." [sf. 37]

Kişiler ululanırken adeta putlaştırılıyor. Cemaatler örgütleşiyor. Kaderci bir yaşama şekli yerleştiriliyor. Şehirler kentlere, evler konutlara dönüşüyor. Kalpler aydınlık birer sığınak olmaktan çıkıyor, daha çok mağara gibi karanlık, umutsuz bir yer hâlini alıyor. Devreye bu aldatıcı, şaibeli ve kapkara yaşamı yeniden yorumlamak kalıyor. Atasoy Müftüoğlu böyle bir isim: sorgulayan, eleştiren, yorumlayan, fikir üreten. Kimileri için bu karamsar, kötü, umutsuz bir tutum. Oysa itaat ve biat arasında gidip gelen mümin duruşunun şu sıralar en çok ihtiyaç duyacağı şey belki de bu: varoluşunu gözden geçirmek, belki de yeniden anlamlandırmak.

Küresel Çağda Kaybolmak, yarı yarıya eleştiren yarı yarıya çözüm üretmeye gayret eden makalelerden oluşuyor. Müftüoğlu üslubundan, düşünce yapısından, mütalaa anlayışından asla taviz vermiyor. Gerektiğinde keskin yazıyor, yüksek sesle konuşuyor. Özellikle inananları 'her ne olursa olsun' susmaya, sükunete, sakinliğe davet eden ve dolayısıyla pasifleştiren, silikleştiren ve uzun vadede yok eden zihniyete kendince savaş açıyor. "Hoşgörü" kavramını yeni baştan düşündürüyor. Onun tasavvufî oluşumlara(?) yönelik eleştirileri zaman zaman yanlış anlaşılıyor, daha doğrusu anlaşılmak istenmiyor. Çünkü o kesimin işine gelmiyor eleştiriler.

"Cihat ve içtihad, direniş ve muhalefet ruhunu öldüren, Ümmettin ve direniş mücadelelerinin yanında değil, müstekbirlerin yanında yer alan cemaat hareketlerinin, tevhidî bilince dayalı sorgulamalara tabi tutulmaları gerekirken, kutsallaştırılmaları anlaşılabilir bir durum değildir. Günümüzde hoşgörü temelinde sürdürdükleri İslâmi hizmetleri yüzyıllarca önce yaşamış kimi âlimlerin, âriflerin tasarrufları doğrultusunda yaptıklarına inananlar "insanlar için kendi çalıştıklarından başkası yoktur" ilahî hakikatini unutuyor." [sf. 63]

"Hayatımızı maskelerle sürdüremeyiz. Kendimiz olamadığımızda, kendimiz olmaktan çıkarıldığımızda, kendimiz için de bir yabancı hâline geleceğimizi unutmamalıyız. Sahte meşruiyet biçimlerine ihtiyaç duymamalıyız. Evde Müslüman, sokakta laik konumuna düşmemeliyiz. Koşullara göre değişen tak-çıkar kimliği, insanı kişiliksizliğe mahkum eder. Beğenilerimizin, tercihlerimizin reklam ve propaganda araçları yoluyla şekillenmesine izin vermemeliyiz. Popülizme dayalı ödünler vererek sayılar çoğaltılabilir, ancak nitelikleri çoğaltmak için özgün ve özgür bilinç yapılarına ihtiyaç vardır." [sf. 65]

Günümüzde insan, birey olarak var edilmeye çalışılıyor. Oysa insan, birey değildir, biriciktir. Kendi şahsının, ruhunun, kalbinin tekliğini bilmeli ve bu doğrultuda düşünmeli, tasavvur etmeli ve yaşamalıdır. Bu kişisel birlik, genel bir birliğe, tevhide ulaşma yolunda hakiki bir gayrettir. Kendini belirli kurumların, kuruluşların, şirketlerin, cephelerin, safların, sınıfların içine gömüp o yapıların varlığıyla var etmeye çalışanlar, bataklıkta yüzmeye çalıştıklarının farkında değillerdir. Atasoy Müftüoğlu buna dikkat çekiyor: "Ahlâkî ilkeleri, temelleri, sorumlulukları ihmal ederek, cemaat çıkarına tapınan unsurlar, ahlâki alanın dışında ne tür başarılar kazanırlarsa kazansınlar, bunların herhangi bir değeri olamaz. Kendilerini yalnızca bir mezhebin, cemaatin, hizbin ufkuna kapatanlar, özgür ve eleştirel düşünmeyi başaramazlar, kendi kendilerini hapsederler ve soluksuz kalırlar." [sf. 93]

Bu kitabı okuyan bir zihin, 'yolundan gidiyorum' dediği tüm fikirlerin, kişilerin ve ideallerin üzerinden yeniden düşünme yüksekliğine varmalı. Bunu yaparken Müslüman duruşundan asla taviz vermeyip yegane önderin Resul-i Ekrem (s.a.v) olduğunu unutmamalı. Aşırı duygusallık bizleri romantizme, o da lüzumsuz bir efkâra götürüyor. Bununla soluksuzca savaşılmalı. Biz hayallere değil, düşüncelere tutkun olmalıyız. Düşünmeliyiz, daima düşünmeli.

"Romantik bir tarih yaklaşımı, tarihin ve tarihsel kişiliklerin kutsallaştırılması sonucunu doğuruyor. Bu konuda eleştirel bir bilinçle hareket edilmelidir. Tarihe, geleneğe bağlılık ve saygı, tarihsel sapmaları sahiplenmek anlamına gelmemeli. Herhangi bir tarihsel kişiliğe, düşünür, âlim ya da ârif'e saygı duymakla dünyayı bu kişiliklerden ibaret bilmek aynı şey değildir." [sf. 128]

"Her şeyi bilen cemaat lideri anlayışı gerçekten çok büyük bir sapkınlık biçimidir. Putlaştırıcı hiçbir yaklaşım ve eğilime kesinlikle müsamaha edilemez. Varoluşumuzu erdemli, onurlu, bağımsız tanıklıklarla anlamlı kılabiliriz. Bilincin çöküşünü durdurabilmeliyiz." [sf. 128]

Ekim 2011'de Hece Yayınları tarafından neşredilen Küresel Çağda Kaybolmak, büyük resmi görebilme yetisi kazandırmak için yazılmış, bu niyetle ortaya çıkmış bir kitap gibi görünüyor. Okunuşu gayet kolay fakat idrak etmek için ciddi bir mesai istiyor. Atasoy Müftüoğlu her yazısında olduğu gibi bu kitabında insana düşünmek, akıl yürütmek, eleştirmek, sorgulamak, muhalefet edebilmek, tahayyül etmek gibi hayati yeteneklere sahip olduğunu hatırlatıyor. Koşullara göre hareket eden, her yeni koşulla birlikte değişen benliklerin, büyük bir kültürel ve ruhsal yokluk, yetersizlik içinde bulunduğunu hatırlatıyor. Son sözü ise şöyle söylüyor: "Herhangi bir alanda mücadele hâlinde olmamak, hiçlik içerisinde yaşamak anlamı taşır."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

"Çılgın Gibi" bir aşk hikâyesi

Daha çok Fosforlu Cevriye’siyle ve Kara Kitap’ıyla tanıdığımız Suat Derviş’in Çılgın Gibi adlı romanı İthaki Yayınları tarafından okurun beğenisine sunuldu.

Unut(tur)ulmuş ve izleri silinmeye çalışılmış, bu yüzden de günümüz okuru tarafından pek bilinmeyen bir yazar Suat Derviş. 1903 doğumlu bir yazar olduğunu düşünürsek, Derviş’in yazdıklarını ‘cesur’ diye tanımlayabiliriz. Her dönemde benzer eserler ortaya çıkmıştır çıkmasına, ancak onun yaşadığı dönemlerde böylesi bir eser ortaya koymak oldukça cesaret isteyen bir işti.

Hâlbuki şimdi, otuz beş senelik hayatında yapmadığı şeyi yapıyor, egzotik bir tango havası içinde dans ettiği bir erkeğin kolları arasına vücudunu ve bu vücudun bütün vaatlerini tereddütsüzce bırakıyordu. Hiç utanmadan… Tıpkı bu işe alışmış bir bar kızı gibi hiç çekinmeden… Ve içinde iffetinin en ufak bir isyanı, en küçük bir hicabın gölgesi yoktu. Bilakis, içinde kabahat işleyenlerin azabı değil, ibadet edenlerin huzur ve sükûnu vardı. İçinde ne bir nedamet, ne bir vicdan azabı, ne de başka bir düşünce vardı.

Çeşmiahu Hanımefendi, Fazıl Bey, Seyfullah Efendi, Nazikter Kalfa, Kuyumcu Mardirosyan ve diğerleri… Bir devrin kapanış hikâyesindeki kahramanlardan bazıları… Yaşadıkları hem çok tanıdık hem çok yabancı. Saraylar, yalılar, savaş zenginleri ve arka fonda dönemin İstanbul’u… Celile ve Muhsin ise bu romanın başkahramanları…

- Bu gece niçin öyle mahzunsunuz?
- Sana bu kadar yakın ve senden bu kadar uzak olduğum için.
diye başlayan Çılgın Gibi günümüzde de yaşanan bir konuyu ele alıyor: ‘Aşk-ı memnu’.

Atmosfer oluşturmada ve dili kullanmakta mahir bir yazar olan Derviş, önce kahramanların yaşadığı hayatı anlatıyor. Anlatırken bizlere tutumlarının sebeplerini sezdiriyor, daha sonra da gerekçelerini… Davranışlarının neden kaynaklandığını anlayınca daha bir başka şekilde bakıyoruz onlara. Bir kadının neden bambaşka bir kadına dönüştüğünü, zamanla nasıl kendini bile tanıyamaz hale geldiğini ve ne uğruna onca yıllık evliliğini bitirdiğini, toplumsal normları niçin hiçe saydığını anlar gibi oluyoruz.

Celile, Nişantaşı’ndaki eski bir sadrazam konağında hayata gözlerini açmıştı. Babası bu sadrazamın torunu olan bir hariciye memuruydu. Annesi Abdülhamid nazırlarından Veli Paşa’nın kızı…

Celile hayatının ancak dört beş senesini bu konakta geçirmişti ve bunun için, bu konaktaki hayata ait hatıralarından ancak pembe bir karyola, pembe cibinliğe işlenmiş mavi kuşlar, leylak kokan dantel ve ipekle süslücilgin-gibive saçlarının arasında küçük taştan yapılmış bir yıldız pırıldayan, yüzünü hiç hatırlamadığı halde dünyadaki kadınların en güzeli olduğunu bildiği bir kadından, annesinden ibaretti.

Yazar, olayları anlatırken arada kişilerin tahlillerini yapıyor ve insanların o olay karşısında neden öyle davrandıklarını flaşbeklerle açıklıyor.

O hiçbir zaman hayatın içine girmemişti. Yıkılan, çürüyen ve mahva mahkûm bir muhit olan yalıda, o körpe varlığı, hayatiyeti gelişen benliğiyle bu yıkılışa ait bir unsur olmaktan çok uzaktı.” diye anlatıyor Derviş, romanının kahramanını… Şöyle devam ediyor: “Onunla diğer insanlar arasında daima bir mesafe var gibiydi. Kimsenin hayatının içine girmiyor, kimsenin hayatını kendi hayatı olarak kabul etmiyor, her muhitte inanılmaz derecede o muhitten dışarı duruyor, hiçbir insanla kaynaşamıyordu.

Celile başka bir kadın. Onu anlatmak için “mesafeli” en uygun sözcüklerden biri galiba.

Yirmi beş yaşına kadar işte böyle amcasının, yengesinin ve onların çocuklarının arasında yaşadı. Ve günün birinde amcazadesi Refik’in bir mektep arkadaşı Ahmet’le tanıştı ve onunla evlendi.

Çılgın Gibi, mahzun bir konuşmayla başlayan ve sorgulamalarla süren dramatik yapısıyla dikkat çekiyor: “Bu solgun kadın yüzü, ıstırap ve azap çekmiş bir mânâ taşıyan bu yüz hakikaten kendisine mi aitti?” Romanı okurken okumakla kalmıyorsunuz, gözünüzde de canlanıyor. Gayet akıcı ve sinematografik bir dili var Suat Derviş’in. Okur için bir kolaylık da sağlanmış kitapta: Yazarın zamanına ait bazı kelimelerin yanına bir yıldız işareti konmuş ve o kelimelerin bulunduğu sayfanın altında anlamları da eklenmiş.

Çılgın Gibi kronolojik bir roman değil. Gidiş gelişlerle örülü bir kurgusu var. Konu olarak yalnızca “aşk”ı ele almıyor elbet. Hem toplumsal hem bireysel çöküşleri, zor zamanlarda zengin olanların amaçlarına ulaşmak için kullandıkları yöntemleri, toplumsal statü uğruna nelerden vazgeçilebileceğini, gündelik yaşamdaki zengin-fakir ayrımını, kadın-erkek ilişkilerindeki “sadakat” kavramını da sorguluyor. Okurken her ne kadar yazarla birlikte çağına tanıklık etseniz de, günümüzde de geçebilirdi, diyorsunuz. Asıl hikâyesi tam da burada sanki Celile’nin:

Ahmet susmuştu. Fakat sözü bir tılsım gibi bütün bu sihri çözmüştü. Artık ne rüya vardı, ne pırıltılı ve renkli ışıklar, ne de leylak kokusu.

-Bu mucizeyi siz yaptınız Muhsin Bey. O kotra gezintisi, geçen iki akşam sofrada o kadar geç kalışlar… Hep sizin mucizeniz. Benim merdümgiriz karımı hayata siz alıştırıyorsunuz.

Çılgın Gibi’yi okumadan önce yazarı Suat Derviş’in hayatını okuyanlar, kitabın otobiyografik ögeler içerdiğini fark edecektir. “Her metin biraz otobiyografiktir.” yargısını pekiştiren bir kitapla karşı karşıyayız anlayacağınız.

Selim İleri 2006’da yazdığı bir yazıda şöyle diyor: “Günümüzün yoldan çıkmış ortamında bile has edebiyat okurlarının -kaç kişilerse- Çılgın Gibi’yi arayıp tarayıp ille bulacaklarına hâlâ inanıyorum. Suat Derviş’e ve eserlerine günümüz okurunun sahip çıkmasını gönülden diliyorum…

İleri’nin bu dileğine katıldığımı belirtip romanın en vurucu cümleleriyle bitirmek istiyorum yazımı:

Muhsin: “Celile, senden korkuyorum.
Celile: “Ben zararsız kadınım Muhsin; sen aşktan kork!

Merve Koçak Kurt
twitter.com/mervekocakkurt

26 Ocak 2017 Perşembe

Acının derinliği ölçülebilir mi?

Yaşam sürprizlerle doluydu ve bazen en sıradan mekanlar, heyecan verici maceraların başlangıcı olabiliyordu.

Bir Ikea Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri’nin Olağanüstü Yolculuğu, ismini görür görmez arka kapağını dahi okumadan satın aldığım kitaplardan. Bugüne dek beni hiç yanıltmayan bu içgüdüsel yaklaşımım bir kez daha haklılığıma cila çekti ve harika bir kitap okumama vesile oldu.

Roman 41 yaşındaki Fransız yazar Romain Puértolas’ın kaleminden elimize ulaşıyor, ama okunuşu esnasında kendinizi bir çeşit Aamir Khan senaryosunun Monty Python tipi sürrealleştirilmiş sahneleri arasında gezinirken buluyorsunuz. Kitapta Racastan’lı Hint Fakiri Ajatashatru Lavash Patel’in allem edip kullem edip kandırdığı küçük cemaatinden topladığı parayla Fransa’daki Ikea mağazasına çivili yatak almaya gidişi ile başlayan olaylar dizisi konu ediliyor.

Eğer hikayenin basit bir gidiş-dönüşten ibaret olacağını sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Zira yazar karakterini ustalıkla birbirine bağladığı trajikomik geçişlerle neredeyse tüm Avrupa’da dolaştırıyor. Hatta Kaddafi sonrası Libya’nın içinde bulunduğu fotoğrafı kendine özgü perspektifiyle çekme biçimi hikayede en etkileyici bulduğum noktaydı. Yolculuk aslında Hint Fakiri’nin bir yazara dönüşmesini, aşkı bulmasını, hayatı sorgulamasını acılarının derinliğini ölçme becerisi kazanmasını da anlatıyor. Peki acıların derinliğini ölçmek gerçekten mümkün mü? Yazar bu sorunun cevabını metninin son sayfalarında eleştirdiklerini çok yaralamadan yanıtlamaya çalışıyor.

Anlatıda Hint Fakiri’nin içine sıkıştığı Ikea dolabı ana imge olmakla beraber simgelerle çarpıtılmış üstü örtük onlarca gönderme var. Bunlardan en dikkat çekeniyse hiç kuşkusuz kapitalist toplumun reklamlar aracılığıyla yücelttiği metafetişizme doğru parmak sallanarak yapılıyor. Örneğin Hint Fakiri’nin gözleriyle yarattığı etki ‘Coca Cola bakışlı’ benzetmesiyle sunuluyor. Can Yayınları tarafından basımı gerçekleştirilen 237 sayfalık kitapta olaylar hızlı ama yormayacak bir ritimde ilerliyor. Ajatashatru’nun zoraki gittiği her ülke için başlıklar açıp orada yaşananları kısaca anlatan yazar finalde tüm ülkeler ve karakterler için yarattığı soru işaretlerini sımsıcak parantezler açarak yanıtlıyor.

"Yürek dediğin, biraz da büyükçe bir dolap gibidir."

Fransa’da başlayıp yine orada noktalanan macerası boyuna Ajatashatru gayri resmi yollarla seyahat ederken tanıştığı türlü insandan çeşit çeşit maceralar dinliyor. Bu tanışıklıklar sayesinde kurulan köprüler üzerinden ise yoğun bir mültecilik, insan kaçakçılığı ve emek sömürüsü, daha doğrusu umut tüccarlığı eleştirisi yapılmaya başlanıyor. Yazar adeta kendi barış pankartını sırtına geçirip edebiyat dünyasının eleştiri sahasına iyimserliğiyle çıkıyor. Bir de böyle eleştirelim silah değil çiçek uzatalım mantığını güdüyor. Günümüz koşullarında zenginin daha zengin fakirin daha fakir hale getirilişi her fırsatta eğlenceli bir dille de olsa altında yatan acı gerçeklerle okurda farkındalık yaratabilmek adına ısrarla tekrar ediyor. Bu tekrarlar beni hiç rahatsız etmeyip aksine mutlu etmiş olsa bile 36 ülkede yayımlanıp 33 farklı dile çevrilen kitap bazı çıkar gruplarını fazlasıyla tedirgin etmiş olacak ki yazarı tehdit mektupları almış.

Bir Ikea Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri’nin Olağanüstü Yolculuğu göçmenlik konusuna dair bugüne dek okuduğum kitaplar arasında belki de en hassas yaklaşıma sahip olanı. Buna rağmen böylesi şiddetli tepkiler alması birilerinin gömülü kalmasını istediği ve hiç keşfedilmeyeceğini düşündüğü kirli gerçekleri yeniden gündeme getirdiği için olabilir diye düşünmeden edemiyorum.

"Neden kimileri şurada, kimileri ise burada doğuyordu ki? Neden kimileri hayatlarını yaşarken diğerlerinin ve daima aynı kişilerin, ancak susmaya ve ölmeye hakkı vardı?"

Aslında tam da kitabın özeti niteliğinde verdiğim alıntıda yazar umudunu hep taze tutan karakteri üzerinden eşitsizliklerin, gelir dağılımındaki bozulmanın ve sosyolojik açıdan yaratılan ırksal kaosun sonuçlarını anlatıyor. Kitapta; çingeneler, zenciler, Hintli, Afrikalı, Fransız, İngiliz… gibi pek çok etnik kökenden ve ülkeden insana yer veriliyor. Onlara atfedilen ‘kodlaştırılmış’ özellikler ise birer satırla bile olsa gayet net açıklanıyor. Ajatashatru yolculuğu sırasında en dibi de, en zirveyi de görme şansı yakalıyor. ‘Birini tükenmez kalemle de öldürmek mümkünken, neden uçakta çatalla seyahat etmenin yasak olduğunu pek anlayamıyordu. Business Class yolcularına, tepside sunulan yemeklerini seçkin bir şekilde yiyebilsinler diye hem de metal bıçaklar verilirken, uçak kabinine bıçak sokmanın neden yasak olduğunu pek anlayamıyordu. Aslında, birini parmaklarıyla öldürmek o kadar kolayken, tüm bu güvenlik önlemlerini anlayamıyordu. Bu mantıkla, bizleri uçağa almadan önce ellerimizi, bu tehlikeli silahları da kesmeleri gerekmez miydi? Ya da bizleri, bunca göz dikilen pilot kabininden yeterince uzakta hayvanlarla birlikte uçağın bagaj bölümünde yolcu ettirmeleri?’

Roman aynı zamanda hikaye içinde hikayenin de anlatımı. Hint Fakiri’nin bir türlü anlam veremediği uçuş güvenliği önlemlerini sorguladığı yolculuğu sırasında yazmaya başladığı kitabını ve onu nasıl bitireceğine karar veremeyişini de okuyoruz. Puértolas merakı canlı tutmayı gerçekten başarıyor. Heyecan unsurlarının düşüşe geçip, durum anlatılarının yoğunlaştığı noktalarda Fakir’in kendi kaleminden dökülen öyküsüne çekiliyoruz. Son olarak ise Ajatashatru’nun kalbine kendisini bulup nasıl bir insana dönüşeceğini kavrama aşamasında yazarın beş elektroşok akımı isabet ettirişi var ki okuru felsefi zevkin çok ince sınırlarında dolaştırıyor. Doğup büyüdüğü, medeniyetten uzak bölgede şartlar yüzünden dolandırıcı, yalancı, güvenilmez bir insan olmak zorunda kalan Ajatashatru kalbine isabet eden beşinci ve son elektroşok darbesinden sonra içine dokunabiliyor. Okur olarak bizlerse her darbenin ardından acaba sıradaki ne olacak diyerek hikayeyi tek solukta bitiriyoruz.

"Hayatında ilk kez birisi Ajatashatru’ya güveniyordu, öylesine, aşağılık bir strateji, adi bir dümen uydurmasına gerek kalmadan, sadece doğruyu söylediğinde. Bu ‘güzel ülkeler’ gerçekten de sürprizlerle dolu bir çikolata kutusuydu. Üstelik, karşılama komitesi de her zaman polislerden oluşmuyordu. Sıla özlemi bir an için uçup gidiverdi. Fakir’in, maceranın başından beri tam kalbine isabet eden dördüncü elektroşok akımı bu oldu. Ona yine yardım etmişleri. Peki onun birine yardım etme sırası ne zaman gelecekti?"

Ömrünün büyük bir bölümünde çalan, kandıran, göz boyayan Fakir maruz kaldığı elektroşoklar sayesinde içindeki ‘insan’ yanlarını tozdan arındırıyor. Acılarının karanlığı yüzünden görmekte zorlandığı iyilikleri acıdan aydınlanıp, acının anlamını öğrenip cisimleştirdikten sonra kucaklıyor. Aslında Fakir hikayenin sonunda özüyle buluşuyor. Kendisini kucaklıyor. Değiştirip değiştiremeyeceklerinin sınırlarını keşfediyor. Dolayısıyla kitap hem felsefi, hem sosyolojik hem de kusursuz bir politik-siyasal hiciv örneğine dönüşüyor. İnsanlık acılarının farklı kesitleriyle yeniden yüzleşmek isteyenlere sağlam dersler çıkartabilecekleri bir okumalık.

Gürcan Öztürk
twitter.com/gurcanozturk_

24 Ocak 2017 Salı

Güldüren, ağlatan, hayret ettiren tarihçimiz

Reşad Ekrem Koçu için en çok da tarihi sevdiren adam derler. Evet, tarihçiliği soğuk, sıkıcı metinlere hapsedilmiş bir olgu olmaktan çıkarıp, genelde başka tarih kitaplarının asık suratlı suretlerini, vakıalarını kendi kitaplarında, tarihi romanlarında adeta tebessüm ettirir. Tarihimizin, özellikle de Osmanlı tarihinin kıyıda köşede kalmış, dikkat çekmeyen ayrıntılarına projeksiyon tutar. Gâh güldüren, gâh ağlatan, gâh hayret ettiren… Bazen hayran hayran bakarız satırlara bazen de böyle şeyler olabilir mi diye şaşırırız.

Tekmili birden İstanbul’u anlatır, İstanbul anlatılır köşe bucak… Köy köy, semt semt, sokak sokak İstanbul… Yalnız zenginlikler, yalılar, saraylar, köşkler, bağlar, bahçeler anlatılmaz. Şehrin öteki yüzü de dile gelir. Garibanlar, berduşlar, ayyaşlar, dilenciler, çingeneler, bohçacılar, incik boncukçular, kabadayılar, gayrimüslim kantocular, destancılar, kayıkçılar, külhanbeyleri, dalkavuklar, çıraklar, kalfalar…

Tarihin güler yüzlü anlatıcısı, tarihi tek düze anlatımdan kurtaran tarihçi dedik Koçu’ya ama bu, tarihi gerçeklere aykırı, kurgucu, gerçeklerin uzağında bir profil akla getirmesin. Tarihle uğraşanların kahir ekseriyetine göre yazdıklarında gerçeklerin aksine bir durum yok. Gerçekleri kafasındaki kurgulara kurban etmiyor. Gerçekleri dile getirme konusunda çok titiz. Ayrıca Türkçeyi çok iyi kullanıyor. Türkçeye hâkim bir üslubu var. Şehrin öteki yüzünü anlatıyor fakat lakaytlık, gevezelik, saygısızlık kesinlikle yok. Murat Bardakçı’nın da ifade ettiği gibi şehrin diğer yüzünü, sokakları anlatırken orada olan bitenler konusunda okuyucuyu özendirmez, sadece nakleder. Anlatılarında yazı geleneğine saygı çerçevesinde hareket eder. Edebi sanatları, coşkun karakterini satırlara aksettirir ama tarihi gerçeklerin hilafında bilgilere rastlayamayız.

Bir dönem yolu üniversiteye düşse de bu akademik serüven uzun sürmemiş. Hayatının sonuna kadar liselerde öğretmenlik yapmış. Kitaplarından müteşekkil bir dünyası var. Çok çalışkan; yazı yazdığı dergi ve gazetelere yazılarını hep zamanında göndermiş. Onun İstanbul sevgisi ve yazıya tutkusunu tek başına, bin bir zorlukla hazırlayıp yayınladığı İstanbul Ansiklopedisi gösterir. Ansiklopediyi G maddesine kadar yayınlıyor. Aslında ansiklopediyi tamamlamış ama yayınlamak için para bulamadığından bu projesi akim kalmış. Gerçi ansiklopediyi tamamlayamamış deniyordu ama 2006 yılında Murat Bardakçı 70-80 koli içinde saklanan ansiklopedinin Koçu tarafından hazırlanan ama yayınlanamayan bölümlerine ulaşmış. Kalan bölümlerin yayınlanması için girişimler olmuş ama telifte anlaşılamadığı için bir türlü hayata geçirilememiş.

Reşad Ekrem Koçu’nun romanları hakkında İlber Ortaylı’ya kulak verdiğimizde şu değerlendirmeleri duyarız: “Üstadın romanları bizim bildiğimiz roman değildir, daha çok çeşni kazanmış bir vakayiname, hayat boyu okuyup hatmettiği Tayyarzade, Hançerli Hanım tipindeki 18. asır halk hikâyelerinin getirdiği bir üslup hâkimdir. İşte cılız tarihi roman edebiyatımızda, üstadı özgün ve lezzetli kılan niteliği de budur. Üstelik ‘Romancı tarihçiye sadık kalmak zorunda değil’ tümcesini, ‘Romancı cahil olup istediğini uydurur’ hükmüne çevirenlerin ortamında Reşad Ekrem, sağlam tarihi bilgisiyle nesillere tarihi sevdirip tarih öğreten biridir.

Onun üslubu hakkında fikir vermesi maksadıyla Fatih Sultan Mehmed adlı kitabındaki “İstanbul’un Fethi” bölümünden bir pasajla yazımızı bitirelim: “Çanlar mütemadiyen çalıyor ve dakikalar geçerken, bir veya birkaç tanesi susuyordu. On beş dakika içinde yetmiş bin kadar Türk askeri girmiş bulunuyordu. Sultan Mehmed, Topkapı karşısında dikilmiş, büyük sancağın altında, at üzerinde bu muhteşem girişi seyrediyor ve sevincinden ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Şehrin müdafii İmparatoru Konstantin’e gelince on asırlık bir imparatorluğun son hükümdarına yakışan ulvi bir kahramanlıkla, kılıcı elinde ölmüştü. Şöyle ki, şehrin alındığını görünce bir Arap kısrağının üzerine atlamış, arkasında dört sadık silahşör Fransuva dö Tolet, Teofilos Paleologos ve İlliryalı Jan’la dörtnala Likos vadisinden sur boyunca şimale Edirnekapı’ya doğru çıkmıştı.

Muaz Ergü
twitter.com/muazergu
* Bu yazı daha evvel dunyabizim.com'da yayınlanmıştır.

Batının gözünü diktiği bir yer olarak Kenya

"Aslanlar kendi hikayelerini yazmadıkça, avcıların hikayelerini dinlemek zorundayız."
- Afrika atasözü

Kenya. 1980'de Muhammed Ali'nin siyasi bir girişim için gidip, Moskova Olimpiyatları’na katılmama yönünde ikna ettiği memleket. Neden Muhammed Ali böyle bir şey istemişti? Çünkü Sovyetler, Afganistan'ı işgali etmişti. O zamanlar dirençli Müslümanlar böyleydi. Kenetlenir, birbirlerinin dertlerine tek bir yumrukla karşı koymak isterdiler. Hepsi geride kaldı...

Atasoy Müftüoğlu, Firak adlı kitabında Asya ve Afrika topraklarındaki sürekli büyüyen toplumsal zaafların; batıyı ve batılı düşünce sistemlerini güçlü kılan şey olarak görür. Fakat yine de umutludur, "Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Allah'ın dilemesiyle zayıf bıraktırılmış toplumlardaki batı imajı giderek bütün çekiciliğini kaybetmektedir" der. Elbette umudumuz bu yönde fakat işleyen mekanizmaların perde arkasındaki geçmişini araştırırsak, umudun ne kadar yakın ya da ne kadar uzak olduğunu da az çok kestirebiliriz. Görünen köy şöyle ki batı tesirini gittikçe arttırmıyor, artık doğrudan operasyon yaparak işgalden de öte bir zihniyet değişimine yol açıyor. Ne kiralıyor ne de medeniyet götürüyor. Tapuyu olduğu gibi alıp, çatışma kültürünü sonuna kadar kullanarak 'ilgili' diyarı hükümranlığı altına alıyor.

Afrika'da insanlar her geçen gün daha da köleleştiriliyor. Yüzümüze gözümüze sevimli çığlıklar atan markalar, dünyanın en yoksul halklarını korkunç ücretlerle çalıştırıyorlar. İşin en kötü tarafı ise insanların bu işleri yapmak zorunda oluşları. Öte yanda açlık, susuzluk, muhtaçlık ve elbette batının umursamazlığı. Peki ya biz? Bir zamanlar elimizin kolayca uzanabildiği bu kadim topraklar için neler yapabiliyoruz? Hiç değilse onları düşünebiliyoruz? Gelecek hayalleri kurarken onları da bu hayallerin içine alabiliyor muyuz? Tüm bunları yapmadan evvel, Afrika'nın kolonyalizm tarihindeki yerini, din ve sermaye ikilisinin Kenya'da nasıl bir müstemleke hâline getirdiğini biliyor muyuz? İşte Kaknüs Yayınları tarafından neşredilen kitabında Cafer Talha Şeker, Kenya'nın Müstemleke Tarihi'ni anlatıyor. 221 sayfalık kitapta harita, tablo ve resim bolluğu var. Bu hem kitabın okunuşunu kolaylaştırıyor hem de tarihi bilgilerin yanına coğrafi bilgileri de katarak hafızayı zenginleştiriyor.

Kitap, Prof. Dr. Mohamed Bakari'nin önsözüyle açılıyor. Kitabın mukaddime mahiyetinde olsa da tafsilatlı, tarafsız, ilmî ve iyi yazılmış akıcılta olduğunu belirtiyor. Daha sonra Şeker, mukaddime başlığıyla eserini kısaca tanıtıyor. 2013 yılında National Archives'in yayınlanmış ve yayımlanmamış arşiv kayıtlarını incelemesi neticesinde bu kitabın ortaya çıktığını söylüyor. Şu ifadeleri önemli: "Misyonerler Afrika'ya iki şey getirdiler: Medeniyet ve ihtilaf. Birincisi vahşi olan yerli halkın eski âdetlerini terk etmesine yol açtı. İnsan yiyen, ikizleri öldüren, beyaz renklileri şeytan veya tanrı zanneden, hastaları yakan ve daha pek çok vahşi âdetleri tatbik eden bazı yerli kabileler, misyonerlerin uzun vadeli ve sabırlı faaliyetleri sayesinde bu vahşi hayatı terk edip daha medeni bir seviyeye ulaştılar. Bunu çoğu Afrikalı da kabul etmektedir. Ancak Afrika'da Hristiyanlaştırılar yerliler zamanla teşkilatlanarak Afrika'nın Müslüman halkları ile hasım oldular. Batılı ülkeler tarafından Hristiyan oldukları için veya Batılı şirketlere ucuz insan kaynağı oluşturacakları için desteklendiler. Kuvvetlendiler ve Müslümanlar ile zıtlaşıp onlara saldırmaya başladılar. Bu düşmanlık bitmek bilmeyen ihtilafları beraberinde getirdi. Dolayısıyla Batılı misyonerlerin Afrika'nın Müslüman olmayan yerli halkına faydası olduğu gibi zararı da olmuştur."

Günümüze doğru geldiğimizde şunu hatırlatmak fayda var: Britanya ekonomisinin adeta göz bebeği konumundadır Kenya. Bilhassa petrol gibi yer altı kaynak arayışında önemli bir yer tutar. Müşterek menfaatleri vardır. 2012'de bir İngiliz şirketi tarafından Kenya'da petrol bulunmuş ve Kenya tarihindeki İngiliz nüfusu kısa sürede artmıştır. Çin'in de 2014'te Mombasa'yı Güney Sudan'a bağlayacak olan Doğu Afrika Demir Yolu Projesi'ni alarak enerji kaynaklarına yoğunlaşmasıyla ABD'nin de gözleri Kenya'ya çevrilmiştir. Obama'nın baba ocağıdır Kenya, zira 2015'te memleketine bir ziyareti olmuştur ABD başkanının. 19. yüzyılın sonlarından beri Afrika toprakları küresel sermayenin ve dünya kapitalist sisteminin ilgi odağı olmuş, bu topraklar 'yeni oyunların' merkezi hâline gelmiştir. Cafer Talha Şeker'in yorumuna göre Kenya, Afrika'daki stratejik önemini giderek artıracaktır.

İki kısımdan oluşan kitabın ilk kısmı Kenya tarihinde kabileleri, Arapları ve Sevahili milletini anlatıyor. Buradaki "Lizbon-Mombasa-Açe Hattında Osmanlı-Portekiz Mücadelesi: 1498-1698" makalesi oldukça önemli. Kitabın ikinci kısmı oldukça uzun çünkü bütün mesele burada saklı. Kenya'da kolonyalizmin tarihini (1862-1962) anlatan bu kısımda genel bölüm başlıkları şöyle: A) Kenya'nın batılılaşması ve Hristiyanlaşmasına dair teorik nazariyeler. B) İlk misyonerler, kolonyalist yayılma ve İngiliz-Alman rekabeti: 1862-1895. C) İşgal, kolonyalist idare ve siyonist teşebbüsler: 1895-1914. D) İki dünya harbi arasında Kenya müstemlekesi. E) Kenya'nın bağımsızlığına doğru siyasi hareketler: 1945-1963.

Kitabın son makalesi Türkiye-Kenya münasebetleri üzerine. Burada özellikle 2014 yılıyla birlikte yeni hamleler görülmeye başlanıyor. Dönemin cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün iki ülke halkı arasındaki tarihi münasebete dikkat çekmesi, yine dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Kenya cumhurbaşkanı ile görüşmesi gibi konular var. Ticari adımların yanında güvenlik hususunda bazı adımların atıldığı görülüyor. Mesela Kenya polislerinin Türk polisi tarafından eğitilmesi ve Somali güvenlik meselesine dair işbirliği yapılması için imzalanan anlaşma gibi hususi meseleler var. En son olarak Aralık 2015'te T.C Başbakanlığının desteğiyle ve ORDAF'ın (Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği) katkılarıyla tertip edilen ilk "Türk-Afrika Düşünce Kuruluşları Zirvesi" de İstanbul'da gerçekleştirilmişti. Öte yandan Türkiye'nin yeni cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan, Haziran 2016'da Kenya, Uganda ve Somali'yi ziyaret etmişti.

Kenya ve çevresiyle irtibatımız daimi olmalı. Orada olup bitenler takip edilmeli. Yeni imkânlar oluşturulmalı ve kollanmalı. Kaknüs Yayınları tarafından neşredilen Kenya'nın Müstemleke Tarihi, hem güncel olmasıyla hem de stratejik öneme haiz konuları irdelemesiyle civar topraklar hakkındaki fikirlerin yeniden gözden geçirilmesini sağlayabilecek nitelikte.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

23 Ocak 2017 Pazartesi

Sadece geçinmek için değil, ‘insan’ olmak için çalışmanın önemi

“Geçimini mertçe kazanmaya çalış. Nefsini alçaklıktan koru ki, fakir olsan bile şerefli kalasın.”
- Hz. Ali (r.a.)

- “Hayatın ve mutluluğun en büyük şartı çalışmaktır.”
- Lev Tolstoy

Çalışmanın; sadece insanın yaşamını kazanmak için yaptığı fiziksel veya zihinsel faaliyetlerin toplamı olduğunu düşünmüyorum. Olayın bu yüzü var; ancak insanın daha üst bir mertebeye, daha ulvi bir duruma geçmesi için meşru yollardan gerçekleştirdiği faaliyetlerin de çalışma tanımının içinde yer almasını daha doğru buluyorum. Günümüzde pek çok insan, yaşamını kendi zihinsel veya fiziksel çabasıyla değil, başkalarının çabalarıyla kazanmaktadır. Ya da farklı deyimle başkalarının kazandıklarını kendi servetine katmaktadır. Toplumun birçok alanında görülen adaletsizliğin temel sebeplerinden biri budur. Haberlerde sık sık karşımıza çıkan, dünya servetinin yüzde ellisini altmışını sadece sınırlı sayıdaki insanın elinde bulundurmasının nedeni de budur.

Jules Romains, "Dirilen Şehir" romanında çalışmayla ilgili başarılı ve vurucu tespitlere yer veriyor. Fakat romana geçmeden önce bu romanın yazılmasının sebebi olan ‘ünanimizm’ kavramını yakından incelemek gerekiyor:

‘Ünanimizm’; en kısa tanımıyla ‘hep birden yaşama’ demek. Dirilen Şehir'in başında çevirmen Sabahattin Eyüboğlu’nun ‘ünanimizm’ hakkında çok detaylı bir incelemesi mevcut. Eyüboğlu bu incelemede ‘ünanimizm’den önce ortaya çıkan akımları ve ‘ünanimizm’e giden yolun nasıl ortaya çıktığını detaylı bir şekilde inceliyor. Bu akımın nerede nasıl doğduğunu, amaçlarını, bu akımın meydana getirdiği mevcut eserleri ve bu akımı ortaya çıkaran sanatçıların nasıl dağıldığını çok doyurucu bir şekilde okura veriyor: “..İşte bizde pek yankısı olmayan ‘ünanimizm’ de yirminci yüzyılın başında bu ikilik içinde yeni çeşit toplumculuk olarak doğdu. Asıl savunucusu ‘Jules Romains’ olmakla beraber bu akım bir grup içinde ve bu grubun topladığı belli bir yerde, Abbaye’de, bir çeşit tekkede gelişti. Yirminci yüzyıl başlarında bazı gençlerin bir araya gelerek bir ortak serüvene girişmeleri moda olmuştu. Eskiden şairlerin, ressamların tek başlarına atıldıkları yeniliklere şimdi artık dost toplulukları atılıyordu. 1906’da yedi kişilik bir grup Paris yakınında bahçeli büyük bir eski konağa yerleşip içinde matbaa kuruyorlar, kendilerinin, başkalarının kitaplarını kendileri dizip basıyorlar, Abbaye (Tekke) adını verdikleri bu konak birçok yazar ve sanatçıların uğrağı ve eserlerini gösterme yeri oluyor. Tekke herkesin emeğini bir araya getirmesiyle yaşıyor.

Dirilen Şehir kitabının baskısı şu anda kitabevlerinde ve internet kitapçılarında mevcut değil. Bendeki baskısı 1961 yılında Ataç Kitabevi’nde neşredilmiş olup 61 sayfadır. Daha sonra 2000 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları yeni bir baskı yapmış fakat şu anda bu baskıyı da yeni olarak kitapçılarda bulamıyoruz. Bunlara rağmen sahaflarda çok kolay ve çok ucuza bulunabilecek bir kitap. Bu sebeple kitaba ulaşmanın zor olmayacağı kanaatindeyim. Bana bu kitabı merak ettiren şey kitapta geçen ve İsmet Özel’in hayat felsefesini yaptığı bir cümle oldu: “Tükettiği şeye karşılık hiçbir şey üretmeyen kişi toplum hayatında bir asalaktır.”. Bu cümle kitabın da temelini oluşturuyor aslında.

Hiçbir şeyle ilgilenmeyen, politik, gündelik veya hayatın herhangi bir alanına ilgi duymayan, sanayi veya tarım üzerine hiçbir üretimin olmadığı, kahvelerde, evlerde, dükkanlarda tamamen ‘miskinlik’ üzerine bir hayat süren, yaşamlarını ailelerinden kalan servetle geçiren veya topraklarında insanları çalıştırarak sürdüren, burada çalışan insanların emeğiyle rahat rahat yaşayan bir kasabaya bir posta memurunun gelmesiyle başlıyor her şey. Bu posta memuru aynı zamanda kasabanın çehresini birkaç ayda değiştiriyor ve bazı zenginlerin rahatını kaçırıyor. Kasabada yaşamaya başladıktan bir süre sonra kasabadaki cansızlık ve hareketsizlikten rahatsız oluyor: “...Genç adam boşu boşuna aradı. İçinde faydalı bir iş yapıldığı anlaşılan, bereketli bir didinmenin belirtileriyle etraftaki bencil uyuşukluğu unutturan hiçbir köşe başı, hiçbir sokak bulamadı. Hiçbir şey yoktu, ne bir yaratıcı soluk, ne bir makine homurtusu, ne bir atölye gürültüsü… Havada insan çabasının çevresini saran titreşim ve sıcaklıktan eser yoktu. Mağazalar dışardan gelen malların kolayca harcanmasını sağlamaktan başka bir işe yaramıyordu. Kendi içinde bulduğu hazır doyurma araçları ile yetinen şehir onları daha geniş bir ticarete yöneltmiyordu. Şehrin yaratıcı hiçbir iş görmeden böyle her bulduğunu yutuşu aklı durduran bir yapı yaratıyordu…”.

Ve eski günlerdeki yaşamından aklına gelen yukarıda yazdığım sözü umumi tuvaletin duvarına yazıyor. Bu söz suya atılan küçük bir taş misali dalga dalga yayılarak bütün kasabanın zihin yapısını ve düşünme şeklini değiştiriyor. Bir evde zengin bir adam, kahvede oturan yaşlılar, pastacı ya da belediye başkanı; hepsi bu sözün peşinde bir şeyler yapma telaşına düşüyor ve kasaba birkaç ayda hareketli bir gündelik hayata kavuşuyor. Sonunda gelinen nokta ise okurların vicdani muhasebesine bırakılıyor.

Yazar; düşündüğü, istediği şeyleri çok başarılı aktarmış ve ‘ünanimizm’ etkisinde verilen bu eserle insanlara birçok mesaj vermiş aslında. Çalışmanın, ama sadece geçinmek için değil, ‘insan’ olmak için çalışmanın önemini direkt olarak veriyor okura. Hiç sağa sola sapmadan, gereksiz betimlemelere bulaşmadan, akıcı bir dille harika bir eser ortaya çıkarmış. Sabahattin Eyüboğlu'nun çevirisi de harika. Özellikle eserin başında bize ayrıntılı bir şekilde bu akımı tanıtması, bu akım etkisinde yazılan şiirlerden örnekler vermesi de kitabı okurken daha özenli düşünmemize olanak sağlamış. Kitabın içinde bazı çizimlerin de olması, yaşadığımız zamanlarda pek de göremeyeceğimiz bir kitap tarzı ortaya çıkarmış.

‘Ünanimizm’ akımının en önemli temsilcisi Jules Romain olarak gösteriliyor. En önemli eseri de bu kısacık kitap. Roman bile denemez, hatta resimler olmasa belki de 30-40 sayfalık bir hikaye kitabı bu. Ama bu kadar kısa olup, savunduğu şeyi bu kadar etkili verebilen çok kitap okumadım hayatımda. Tek eksik -bence biraz daha detaylı bir kasaba profili ve kasaba değiştikten –Romains’e göre dirildikten- sonra biraz daha uzun tutulmuş incelemeler olabilirdi. Rahatsız edici bir eksiklik olduğunu söyleyemem yine de.

Okurun bir saatini bile almayacak bu ilginç kitap, bazı kişilerin bütün hayatını etkileyebiliyormuş demek ki. Bu kitabın verdiği mesajdan ne kadar etkilenen olursa toplumun çehresi -genelde olumlu ama belki de biraz olumsuz- o kadar değişecektir diye düşünüyorum.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10