10 Ağustos 2015 Pazartesi

Hayatın orta yerinden yazmak

Batılı edebiyat akımlarını tasvip etmemiş, insan sevgisiyle yoğrulmuş satırlarında kendi dönemini mizahî bir yaklaşımla bize yansıtmış Haldun Taner. Öykülerinde yüzyıl sonra bile hayatın güzelliğini vurgulayışı, onun klasik bir öykücü olduğunu gösterir nitelikte. Yapı Kredi Yayınları tarafından yeniden basılan üç kitabından birisi, Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu. Bu öykü kitabı yazarın doğumunun yüzüncü yılı anısına düşünülmüş bir baskısı ile karşımızda. Diğer kitapları ise, Koyma Akıl, Oyma Akıl (2015), Keşanlı Ali Destanı (2015).

İnsana, insanın hallerine dair ipuçlarını vermekten kaçınmayan Taner, her kesimden okuruna samimi bir biçimde seslenmeyi başarmış. Dikkate değer bir ayrıntı da, bu baskıda yüz yıl sonra okunup anlaşılabilecek sözcüklerin seçiminin iyi yapılması, dipnotlara yer verilmesi. Sadeleştirmede özenli davranıldığını açıkça söyleyebiliriz. Özellikle yabancı kökenli ve günümüzde artık kullanılmayan sözcüklerin yazımında sözlüğe başvurulduğu ve de mümkün olduğunca bu güne uyarlandığını görüyoruz.

Dokuz akıcı, keyifli öykü mevcut bu kitapta. Atatürk Galatasaray’da adlı öyküsünde bin dokuz yüz otuzlu yıllarda öğrencilerin Atatürk’e bakışı, onun hakkındaki düşünceleri bir sınıf ziyareti üzerinden anlatılmış. Atatürk’ün duruşu, bakışı üzerine bazı tespitlerde bulunmuş yazar. Mesela bakışları bir öğrenci üzerinde nasıl bir etki bırakır? Cevabı bu öyküde mevcut: “Bu gözler bir yere bakıyor ama baktığı şeyden çok daha gerileri, çok daha derinleri görüyor gibi idiler.

Çoğu kimsenin göremeyeceği yerden baktığı için, sadeliği şatafata, yaşamı bilgiye tercih etmiştir. Kurgudaki ince detaylarla öykülerini işlemiş. Daha çok yalınlığın, sevecenliğin, ironinin var olduğunu söyleyebiliriz öykülerinde. Satırlar arasında gezerken kurgusal derinliği görmemek mümkün değil. Sokağa, kahvelere, hayvanlara aşinadır. O sadece meramını anlatmak derdiyle öykü yazmış, herkes tarafından anlaşılmayı yeğlemiştir. Fazladan bir şey beklememiştir, olduğu gibi anlattığı öykülerinde.

Ottan süte kadar yazarın muhayyilesinde resmi geçit yapan ne kadar nesne varsa, başarılı bir çerçevede yansıtılmış. Anlaşılır, net bir resim okurun muhayyilesinde belirmektedir bence. Memeli Hayvanlar adlı öyküsünde insan-hayvan arasındaki aynı gibi görünen ama esasında farklılıklarımızı hatırlatmış, muzip bir dille hitap etmiştir okuruna. Bir insana, hayvana davrandığınız gibi, davranırsanız toplumun gözünde neye dönüşeceğinizi, karakter üzerinden akıcı bir dille anlatır. İbretlik bir öyküdür.

Bir Amerikalı fotoğrafçının makinasında objektif yerine at gözlüğü kullanması üzerine yazılmış bir öykü, atlara dair. Bizdeki at arabalarının o dönemde hâlâ kullanıldığı düşünülürse, neler yaşanmış diye merak edenler için yazılmış bir öykü. Atların otomobillerle olan imtihanını bir atın ağzından öğrenmek mümkün. Bazen Şişhane’de yük çeken bir atın ne düşündüğünü, aynaya bakışını aktarır yazar:

"Hamalın biri, sırtına koca bir ayna vurmuş götürüyordu. İşte Kalender kendi hayalini bu aynada gördü. Tabii, bu hayali gerçekte olduğundan -yahut bizim gördüğümüzden- daha büyük olarak gördü."

Eğlenceli diyaloglarla, 1950’li yılların sokağına dair zengin ipuçları bulmak mümkün.

At olalım, insan olalım, ihtiyarlığı kolay kolay üstümüze konduramayız. “Ben hep oyum” dersin. “Temizlik işleri kadrosuna ilk girdiğim zamanki kıvrak küheylanım.” dersin. Günler geçer, yıllar geçer, Şişhane’nin çöpleri bitmez, o dumanlı gençlik çağı duman misali erir biter.

Taner’in öykülerinde kullandığı uzun, keyifli diyaloglar onun usta bir oyun yazarı olduğunu bize hatırlatıverir. Eczanenin Akşam Müşterileri adlı öyküsü, yine farklı şahısları bize resmeder. Ellili yıllarda insanların yeniliğe olan temkinli, mesafeli duruşunu “Meşeye armut tutar mı?” diyaloğu üzerinden karakterlerine söyletiverir. Fasarya ise bir mahalle delikanlısının başından geçenler, mizah elden bırakılmadan coşkun bir dille anlatılmış. Kedilerin marifetleri üzerine yazılmış güzel bir öykü daha, Fraulein Haubold’un Kedisi’nde ise, yine o yıllarda bir pansiyondaki olup bitenleri anlatmış.

"Ama ne oldu sonra? Dünya onlara da kalmadı. Kime kalmış bu dünya? Hepsi gidecek hepsi. Kralı da, milyoneri de. Dünyayı ben yarattım sananlar… Burnu Kafdağı’nda su içenler…” Boş gazoz şişelerini sandığa istifleyen kahveci: “Bir sen kalacaksın” diye mırıldandı. “Sen hepsini ekip son tura kaldın işte. Sevin de kimseye söyleme.

İstanbul’a dair, o henüz bozulmamış tabiatını koklayabildiğimiz satırlar ise, bugün öykü okurları için altın değerinde:

"Bilir misiniz bazen kendimi ne kadar yalnız hissediyorum” dedi. “Böyle anlarda İstanbul geliyor gözümün önüne, Fındıklı’daki konak, Çamlıca’daki köşkün bahçesi, Üvez ağaçları, taflanlar… Dalına salıncak kurduğum ihtiyar çınar. Bütün çocukluğumun geçtiği yerler. Hele akşamları bir poyraz çıkar Karadeniz’den, kekik kokulu serin…"

Tadımlık kekik kokulu satırların devamını merak edenlere kitabı bitirmelerini salık veriyorum.

Meral Afacan Bayrak
twitter.com/tarcnckmaz

6 Ağustos 2015 Perşembe

Ritimsel örgülü öykücü: Sevim Burak

Kendi döneminin kalıplarına sığmayan, zor, ötelenmiş bir yazar, Sevim Burak. Eserleri öykü, piyes olarak adlandırılmış olsa bile, herhangi bir sınıflandırılmaya ihtiyaç duymayacak kadar özgün. Günümüz öykücülüğüne ışık tutacak farklı atmosferlerde okurlarını gezdirir. Öyküde sıradanlıktan uzak, alabildiğine görsel, yoruma açık bir yol izlemiştir Burak.

Altı deneysel öyküde tıkır tıkır işleyen bir müziğe şahit olurken, hayatın, olayların, eşyaların rahatsız edici yanlarını kâh Ziya Bey’de kâh Nurperi Hanım’da hissederiz.

Sanki tabut değildi, tabut biçiminde kesilmiş bir uçurtmaydı.

Derken, 1962’de yazılmış Pencere öyküsünde ise şöyle bir satırla irkiliyoruz: “Yarı belime kadar karanlığa sarkıyorum, gürültüyle düşüp parçalanmaya başlıyorum.

Birkaç kelimeyle bir öykünün içinden başka bir öykü bütünlüğüne ulaşmak mümkün: “Öbürkününse / Kanatları yavaş yavaş toprağın üstüne inmeye başlamıştır. / Haberleri yoktur. / İkisinin de…

Ah Ya Rab Yehova adlı öyküsünü ise Bulgaristan’dan göç etmiş Yahudi bir ailenin kızı ve sonradan ismini değiştiren annesi ve komşuları için yazdığı biliniyor. Kağıtları evdeki çiçekli perdelere iğneleyip, kalanları yerlere serperek çalışan Sevim Burak, yalnızlıktan bahseder öykülerinde. Vefasızlık, parasızlık, hastalık gibi talihsiz durumları çokça yaşadığı için, öykülerinde de bunlardan sözeder bize. Pencere öyküsünde ise, Tramvay Caddesi’nde hiç tanımadığı birini otobüsün önüne ittiğini düşünüyor kahraman.

Bir dönem Sait Faik Hikâye Ödülü'ne aday gösterilir Sevim Burak. Fakat öykü anlayışı yüzünden elenir. sebebiyle jüri ikiye bölünür. Memet Fuat jüriden ayrılır bu yüzden. “Afrika Dansı” adlı öykü kitabı da Sevim Burak’ın en özgün ve kapalı eseri olarak bilinir. Mehmet Fuat tarafından “yüzyıl yaşayacak sanat şahaseri” olarak nitelendirilir bu eseri de. Döneminde yalnız bırakılan Sevim Burak’ı Mehmet Fuat desteklese de, yazarı görmezden gelirler. Hakkında eleştiri ve tanıtım yazmaz kimse. Yazar onyedi yıl ara verir. Ölümüne yakın sevenlerinin isteği üzerine yeniden kitapları çıkar. İlerleyen kalp rahatsızlığı yüzünden 1983’te vefat eder.

İlk kez Türkiye Basımevi tarafından 1965 yılında basılmış olan, Yanık Saraylar ise Yapı Kredi Yayınları tarafından 50. yıl münasebetiyle numaralandırılmış özel bir baskıyla bin beş yüz nüsha olarak raflarda yerini aldı. Öykü koleksiyoncularına yeni bir heyecan, meraklısı için kaçırılmaması gereken bir eser, Yanık Saraylar.

Meral Afacan Bayrak
twitter.com/tarcnckmaz

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Anlamın derinliğinde geçmişe yolculuk

"Bak sana bir şey söyleyeceğim; hayatında bir an bile huzur-u ilahiden ayrılma! Çünkü huzur-u ilahiden ayrıldığın an şeytan çöpünü atar; vehim başlar!"
- Hazret-i Muhibbî Safer Dal [k.s]

"Acılar hatıralaşınca güzelleşir."
- Cemil Meriç, Jurnal, Cilt 1

Hatıra okumak, özellikle de yaşayanın elinden çıkmış hatıraları okumak, onun geçmişine birlikte seyahat etmekten çok daha ötesi. Bazı hayatlarda elem daha geniş bir yer tutarken buna bir de yalnızlık, sevgisizlik, şefkat ve sorumluluk eksikliği de eklenince işte o hatıralar okuyucu için daha kıymetli, hadi daha "entelektüelini" söylemek gerekirse daha şifalı olabiliyor. Bazen bir şiir hayatın belirli anlarının özeti olabiliyor, bazen bir hikâye hatıralardan anları süzebiliyor okuyucu için ancak doğuştan itibaren ölüme kadar geniş bir zamanı kapsayan hatıraların yerini hiçbir şey tutmuyor. Ayşe Şasa'nın hayatı insanın hem aileye hem kendine hem de içindeki ülkeye olan hasretini okuyucunun içine işliyor.

1941 yılında İstanbul'da doğan Ayşe Şasa, bilhassa Tanzimat sonrası batıcı fikriyatın aile ve eğitim hususundaki "önlemleri" sebebiyle çok fazla çileye maruz kalmış bir isim. En başta doğar doğmaz mürebbiyelerin elinde yetişiyor, ailesi böyle istiyor. Dönemin mürebbiye anlayışı, çocuğun hastalıkta da sağlıkta da sadece mürebbiye ile yetişmesini telkin ediyor ve dolayısıyla çocuk anne şefkatine, baba ilgisine ve aile sevgisine hasretle büyüyor. Kimi çocuk bunu çok erken yaşlarda fark edebiliyor, kimi çocuk ise yaşamının çok sonralarında bu hasretin karakterinde açtığı gedikleri kapatmakla hem kendini yoruyor hem de ömrünü tüketiyor. Hatta çoğu zaman ruhsal sağlığıyla da vedalaşmak zorunda kalıyor. Yıllar sonra karşılaştığı dadılarından Kate, Şasa'nın çocukluğunu "Zavallı bir zengin kızıydın" diyerek özetliyor. Cemiyet hayatını, sporu çok seven bir baba, onu "başkalarına kaptırmaktan" korkan bir anne, sürekli Nazi işgaliyle birlikte savaşın korkunçluklarından bahseden ve bu sebeple de son derece katı olan dadıların davranışları Şaşa'yı çocuk denecek yaşta yalnızlaştırıyor. Şasa, anne ve ana dilinden çok daha evvel dadı ve batı dilleriyle büyüyor.

"Hastanede yeni doğan bebekler annelerine süt emzirmeye götürülürken, ben yatağımda yalnız bırakılmışım demek ki... Bana bir biberon veriyorlardı, onunla avunuyordum. Herhâlde ilk yalnızlık orada başladı."

Amerikan Kız Koleji ve Robert Koleji İdari Bilimler bölümündeki öğrenciliğinde tamamen batıcı zihinlerin esiri olarak yetişen ve o yaşlarında Marksizm, sosyalizm, komünizm gibi fikirlere yatkın olan Şasa, büyük dayısı Rauf Orbay'a bile bir eylem dönüşü üzerindeki kirlenmiş elbisesini göstererek nispet yapıyor. Bir gün "Dayıcığım, ben Karl Marx okuyorum” sözüne dayısının "İyi yapıyorsun. Ama Lenin’i de okumalısın” cevabını alınca şaşırıyor. Zira "Hamidiye Kahramanı" dayısı onun gözünde faşist, gerici, militarist bir adam...

1960 yılında Türk sinemasında senaristliğe başlayan Ayşe Şasa  1969 yılında sağlık sebepleriyle çok sevdiği ve uğruna birçok şeyi göze aldığı sinemadan uzaklaşmak zorunda kalıyor. Oysa lise yıllarında yazdığı "Yaşadığımız Odalar" senaryosuyla Cevat Çapan'ın ilgisini çekmiş ve hakkında bir köşe yazısı dahi yazılınca kendisini bir anda "geleceğin senaristi" olarak bulmuştu. Hem de kadın senaristin neredeyse hiç olmadığı Türk sinemasında.

"Borderline" olarak nitelenen hastalığına çok sonra şizofren teşhisi dahi konuluyor. Birçok âni tepkilere ve reflekslere yol açan hastalıklar Şasa'yı sinemaya ara verdiği bu yıllarda çok yoruyor. O sıralarda Halit Refiğ ve Metin Erksan ile yakın dost. Bilhassa Kemal Tahir'i manevi bir baba olarak görüyor. Kimi zaman onda "mânevî bir iklim" yakalıyor, tefekkür ediyor. Onun evinde çalışırken bazen etraf kalabalıklaşıyor, Bir gün, onca "solcunun" içine "sızan" bir genç kendisine Sezai Karakoç'un kitaplarını okumayı telkin ederek ona birkaç kitap hediye ediyor. Bu durum Şasa'nın canını sıkıyor ve Kemal Tahir'e "Aramıza faşistler karışmış" diyerek sitem ediyor. Akabinde Karakoç'un fikirlerinden bahsediyor ve kitapları ona hediye eden arkadaşının düşüncelerini aktarıyor. Kemal Tahir'in cevabı ise şöyle oluyor: "O faşist arkadaşın her kimse, çok doğru söylüyor."

Atilla Tokatlı ile ilk evliliği olaylı oluyor. İlk kez o hiçbir zaman sevmediği "zengin aile hayatından" uzaklaşıyor ama hiç dert etmeden işe koyuluyor. Vitali Hakko’nun kumaş atölyesinde pek beceremediği boya işleriyle uğraşıyor fakat sağlığını kaybediyor. Para sıkıntısı her geçen gün artarken kolejden arkadaşı Suna Kıraç evine ziyarete geliyor, ona borç veriyor. Halbuki bundan bir zaman evvel Vehbi Koç, Ayşe Şasa'nın babası Avni Bey'in kotrasını satın almak istemiş, deniz üstünde pazarlık etmiş fakat kotranın yirmi iki metrelik direği Büyükada rüzgârına dayanamayıp kırılınca vazgeçmişti. "Nereden nereye?" ve "Ne idim, ne olacağım?" soruları bu anılar ve gelgitli yaşam sebebiyle Ayşe Şasa'nın zihninden hiç eksik olmuyor. Çok sonraları şöyle özetliyor:

"Hayat hikayemi bir tek çizgiye indirgeyecek olursam: Hep bir arayışın, hakikat arayışının özeti olduğunu söyleyebilirim."

Şasa'nın ikinci evliliği Atıf Yılmaz'la. Çok uzun sürmüyor zira ne Şasa onu anlayabiliyor de o Şasa'yı. Birbirinin hayatına çok dahil olmak istemeyen iki dostun aynı evi paylaşması gibi bir evlilik oluyor. Bu hırpalayıcı dönemden sonra 1980'de Şasa ciddi bir kriz daha geçiriyor. Bu krize kadar Kambur (1973), Utanç (1972), Cemo (1972), Battal Gazi Destanı (1971), Unutulan Kadın (1971), Güllü (1971), Yedi Kocalı Hürmüz (1971), Köroğlu (1968), Cemile (1968) gibi ses getiren filmlerin senaryolarını kaleme alıyor. Üçüncü evliliğini yaptığı Bülent Oran, bu hastalığından itibaren ölümüne dek ona destek oluyor. Bu süreçte Şasa'yı İbn Arabi, Andrei Tarkovsky gibi isimler etkiliyor. Burada 2008'de son senaryosu Dinle Neyden'i hatırlamak gerek.

Delilik Ülkesinden Notlar adlı kitabında "Dünyayı modern Batının sığ, hastalıklı, perişan ölçüleriyle değerlendirme çabası beni otuz yaşımda şizofreniye götürdü" diyen Şasa, 1981'de Fusüsu’l-Hikem'den sonra tasavvufi eserleri ve içine hiç girmediği Müslüman dünyayı, mümin insanları tanımaya başlıyor: "Müthiş bir büyülenme olayı oldu. Ve insiyaki olarak, yani çok ıstırap çekmiş bir hasta olduğum ve “Fusüsu’l-Hikem” bana ilk andan itibaren şifa vermeye başladığı için, kitabı bırakamadım. Devamlı olarak okudum. Okumaya devam ettim.

Siyasete merak duyuyor. İlk okudukları arasında yer alan İsmet Özel'in "Waldo Sen Neden Burada Değilsin" kitabı ona derdinin dermanını bulma konusunda yol gösteriyor: savaşmak. Özel, kitabında "Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır... Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir." diyor. Özel'in yaşadığı süreç Şasa'yı da etkiliyor, tanışıyorlar ve Şasa hem Müslüman düşüncesi hem de toplumu üzerine birçok "yeni" şey öğreniyor, öğrendikçe bu düşüncenin içine daha çok giriyor. Beşir Ayvazoğlu bu süreci şöyle anlatıyor: "İsmet Özel'in gösterdiği samimi ilgi, Ayşe Şasa'nın hayatında yepyeni bir dönemin başlamasına yol açar. Bütün sorularını büyük bir sabırla cevaplandıran şairi, onun vasıtasıyla Dergah dergisi çevresini ve başka insanları yakından tanıyan Ayşe Şasa artık o kadar mutludur ki, tipik mi, atipik mi olduğu konusunda ayrılsalar da, hastalığına her zaman şizofreni teşhisi koyan ve iyileşme ihtimali görmeyen doktorların hayret dolu bakışları altında hızlı bir iyileşme sürecine girer. Ve evet, şifa!"

Derken Hazret-i Muhibbî Safer Dal [k.s] ile tanışması ve hayatında şifalı sayfaların iyice belirgin olması... Bu konuda "Mürşidimle tanışmamı satırlara aktarmak mümkün değil" diyor Şasa. Şu anısı çok önemli:

"Kendisinin gençliğinde el arabasıyla koz helva sattığını biliyordum. Hatıralarımda anlattığım gibi küçücük bir çocukken, evimizin bahçe kapısına kadar giderdim ve kapıdan geçecek bir koz helvacıyı beklerdim. Bunu arz ettim. Manalı bir şekilde güldü ve tamamen sembolik bir anlamda "İşte o koz helvacı bendim!" dedi... Bu beni çok etkilemiştir, çok duygulandırmıştır."

İlk baskısını 2009'da yapan Bir Ruh Macerası, "Muhterem Ömer Tuğrul İnançer Beyefendi'ye sonsuz şükran ve hürmetlerimle" diye açılıyor. 158 sayfa boyunca Şasa'nın aile profili, mürebbiyeler rejimi, sosyalizm, sinema ve ilk evlilik, kutudaki mutluluk, bas-ü bade'l mevt, Füsus ışığında yeni bir dünya gibi hayatının mihenk taşı birçok konuda okuyucu seyahat ediyor. Yorucu fakat şifalı bir seyahat. Kitabın sonunda bir de hatime var. Şöyle diyor Şasa:

"Hayatımın ilk yarısı bir korku filmi gibi geçti... Varoluşuna sahih bir neden bulamayan insan; bilsin yahut bilmesin korku, endişe ve vehim içindedir. Ben bu marazî hâli, bir imtihandan geçiyor gibi ve en ağır derecelerde yaşadım... Allah hepimizi ve özellikle yeni nesilleri böylesi azaplardan esirgesin."

2014 yılının Haziran ayında Hakk'a yürüyen Ayşe Şasa'nın cenaze namazını Ömer Tuğrul İnançer kıldırmıştı. Sadece bu andan bin anlam çıkarmak mümkün. Zira Şasa'nın da dediği gibi "Anlam'ı keşfetmek, sonsuza giden anlam yolcuğunun tam da başında olmak demek."

Ruhumuzu tanımaya bir yerden ama derhâl başlamamız lâzım. Bu konuda Ayşe Şasa Hanımefendi'nin "Delilik Ülkesinden Notlar" adlı kitabındaki şu sözlerinden de ibret alalım: "Bana doğduğumdan bu yana hiç kimse doğrudan Allah'ı telkin etmedi. Allah'tan başka her şey bana öğretildi. Ve bu yüzden deliliğim, sonunda, bana bir ebedi hayat bilinci olarak geldi."

Evvela Peygamber Efendimiz olmak üzere, Safer Dal Efendi Hazretleri ve kitapta adı geçen tüm bu dünyadan göç etmiş zatlar için, bilhassa Allah rızası için, subhâne rabbike rabbil izzeti ammâ yasifûn ve selâmun alel murselîn vel hamdu lillâhi rabbil âlemin...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

23 Temmuz 2015 Perşembe

Manevî bir arayışın hatıraları

"Bil, bul, ol! Bilmeden bulamazsın, bulmadan olamazsın!"
- Hazret-i Aşkî Muzaffer Ozak [k.s]

"Türk’ün dostu yok, Allah dost olsun."
- Hazret-i Muhibbî Safer Dal [k.s]

İnsanın geçmişiyle yüzleşmesi çok zordur. Bugün ülkemizde en çok satılan "aşk" kitaplarının hiçbirinde böylesine sahici bir yüzleşme bulunamaz. Kırık bir kalpten ve abartılı yaralardan çok daha ötesidir geçmişten ders çıkarmak ve en mühimi de artık ders verebilir hâle gelmek. Robert Koleji'ndeki gençlik yıllarında sosyalist; Avrupa'nın büyük ve büyülü kentleriyle Amerika'da sadece sanatla yaşayan bohem tutkunu anarşist; Fas'ta ise artık ticaret dahisi hâline gelmiş zengin ve aristokrat bir hayat düşünülünce bu hayatın nereye varacağı da az çok belli oluyor: Bir ömürde yaşanabilecek tüm acı ve tatlı anıların saklandığı bir kalp. Bu kalp nihayet "bil"mekten ve "bul"maktan nasibini alıyor ve evvela İstanbul’daki Cerrahî tekkesinde derviş, daha sonra da bu "yol"un New York'taki şeyhi "ol"uveriyor.

Mithat Cemal Kuntay'ın "Kolunu Harp Meydanında Bırakmış Bir Askere" diyerek Çanakkale Gazisi Yüzbaşı Tursun Bey'e ithaf ettiği bir şiiri vardır. Tursun Bey, Şeyh Tosun Bayraktaroğlu'nun "İslamiyet'i değilse de insaniyeti ondan öğrendik" dediği babasıdır. Hayatında daha çok onun etkisi söz konusudur. Robert Koleji, Amerika'da güzel sanatlar ve Londra'da sanat tarihi eğitimleri babasının cesur yönlendirmeleriyle olmuştur. Can Yücel, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Bülent ve Rahşan Ecevit çifti gibi birçok "ünlü" arkadaşıyla aynı sıraları ve hayatı paylaşır. Şiirler yazar fakat asıl derdi resimdir.  "Shock art" denen sanat akımının öncüsü olarak Amerika'da büyük bir rüzgâr estirse de sanat çalışmalarına "nefsinin fazla övgüye mağlup olması" sebebiyle veda eder ve ilk hanımının babası vesilesiyle Fas'ta ticarete atılır. Burada işleri o kadar iyi gider ki Fas aristokrasisinin içine girer ve hatta İstiklal Partisi saflarında ihtilal hazırlıklarına bile dahil olur. Daha sonra Adnan Menderes tarafından kendisine Türkiye'nin Fahri Konsolosluğu da verilir. Yani anlayacağınız okuyucu bu hayatı okurken soluk soluğa bir filmin içinde gibidir. Tadını kaçırmamak için derhâl 1969 yılına geçiyorum.

Şeyh Tosun Bayraktaroğlu 1969 yılında Konya treninde rahmetli Münevver Ayaşlı Hanım ile tanışır. Ondan kendisine yola getirecek bir "şeyh bulma" sözü bile alır. Lakin hareketli hayatı bu vaatle birlikte kendi tabiriyle "dini, imanı, tasavvufu ve hatta Münevver Hanım'ın adını bile" unutturur. 1974'te senesinde Münevver Hanım'ın Beylerbeyi'nde yaşadığını hatırlar ve bir eczaneye kendisi tarif edilir edilmez bulunur. Münevver Hanım, Şeyh Tosun'u ve hanımını memnuniyetle karşılar, evlatlığı Hasan Bey'le beraber onları Karagümrük'teki Cerrahî Tekkesi'nin kapısına bırakır. Sonrasını kitaptan okuyalım:

"...Tosun sanki kalbinden bıçaklanır, neredeyse yüzüstü düşecek, gözlerinden yaşlar boşanır. Şeyh Efendi'ye, bu adamlara âşık olur ve öyle bir haset eder ki şimdiye kadar kimseye böyle haset etmemiştir. İbadet bitmiştir, Herkes nedense evvelce olduklarından daha neşeli, kahveler, simitler, çaylar... Şeyh Efendi konuşuyor. Bu sefer Tosun daha dikkatli dinliyor. Hiç bilmediği neler neler söylüyor, ne güzel hikâyeler anlatıyor, bazen ağlatıyor, bazen güldürüyor... Sonunda "Haydi artık kalkın gidin" der. Tosun saate bakar, sabahın 3'ü. Nasıl oldu?.. Bütün hafta Tosun Perşembe'yi bekler."

Bir akşam Şeyh Tosun'un, hani Şükrü Tunar'ın hüseynî makamında bestelediği ve Hüseyin Siret Efendi'nin ilahi aşka yönelmesi vesilesiyle yazdığı o şarkı var ya; "Bir muhabbet neş'esiyle ilkbahâr oldum bugün / ben huzurunda yer öptüm, tacidâr oldum bugün" diye biten, işte o şarkıyı yaşar. Artık o da "Geçti sevdalarla ömrüm" diyecektir:

"O akşam Şeyh Efendi, diz dize oturduğu bir adamın başına beyaz takkelerden birini koyar, dua eder, kucaklar, öper. Tosun gene hasetten ölür. Bu iş bitince, Şeyh Efendi ilk defa gözlerini Tosun'a dikerek herkese şu suali sorar: "Hazret-i Yunus Emre bir şiirinde, "Çıktım erik dalına anda yedim üzümü" diyor. Ne demek istiyor? Söyleyin bana." Tıs yok. İki defa daha sorar. Gene tıs yok. Sonra Tosun'un suratına bakarak, "Ben bir profesör tanıyorum, bu sualin cevabını hemen bildi. Bana "Bunu bilmeyecek ne var?" dedi. "Adam gitmiş manavdan üzüm almış, çıkmış erik ağacına, orada yemiş!". Ve tebessüm eder. O an Tosun'un ne meşhur ressamlığı ne profesörlüğü, ne anası ne babası, neyi var zannediyorsa hepsi yıkılır gider. Gözlerini hayâ ile önüne indirir. Şimdi Efendi, ismiyle hitap edip, "Tosun Bey, demin bir derviş biat ederken ona giydirdiğim takkeye imrendin galiba! Gel bakayım" der. Tosun uslu akıllı Şeyh Efendi'nin önüne ağrıya sızlaya diz üstü oturur. Efendi alelacele başına bir takke koyar. Takke ufak gelir. "İyidir" der, "Ya kafan küçülür ya takke büyür!" Tosun böyle derviş olur."

İşte "asıl hikâye" bundan sonra başlar. Tosun Bayraktaroğlu artık şeyhi Muzaffer Ozak'ın [k.s] yanı başındadır. Onlarca tasavvufî ve İslamî eseri Türkçeye kazandırır, Amerika'daki Cerrahî tekkesini faaliyete geçirir ve şeyhinden bunun için görev alır. Beşir Ayvazoğlu'nun deyimiyle "O artık Shaykh Tosun Bayrak al-]errahi al-Halveti. Bir eli Şili ve Arjantin'de, bir eli Bosna'da"dır. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki Müslümanlara en acılı günlerinde el uzatır, kimisini okutur, kimisini besler büyütür. Tüm bunları "Amerika'da Bir Türk" kitabında o kadar samimi anlatır ki, bir insanın geçmişiyle nasıl da bu kadar samimi olabildiğine ve sonrasına ne kadar âşık olduğuna hayret edilir. Keza kendisi de "Allah ömür ihsan etti, "Bu kitabı yaz" dediler, yazıyoruz ve ilk defa cesaret ederek kendimizden laf ediyoruz... Bu kitapta da en çok endişe ettiğimiz, kendimizi methetmek, yanlış işlerimizi doğru gibi göstermek; Allah saklasın!.. Maksadımız, bizim gibi şu kısa hayatı saçma sapan işlerle geçiren bir kimsenin işin sonunda ümitsiz olmaması." der.

Kitabı, Talât Halman elinden çıkmış takdimle birlikte Kaygusuz Abdal Menkıbesi ve Şeyh Sadık Efendi Risalesi de oldukça kıymetlendirmiş. Kapak fotoğrafını ise 1980 yılında Hac'da olan Şeyh Tosun Bayraktaroğlu'nun kızı Defne 11 yaşındayken çekmiş. 2012 TYB Hatırat Ödülü kazanan bu kitap "Ben neyim, ne yapıyorum, ne yapacağım?" diye merak eden herkese bir iç ses olabilecek kuvvette.

Onlar ermiş muradına, okuyucu da çıksın kerevetine.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hikâyeye Doğu’dan bakmak

Yakın zamanda yayımlanmış olan Modern Öykü Kuramı ve Öykümüzün Kırk Kapısı’ndan sonra usta öykücü, eleştirmen Necip Tosun, Doğu’nun Hikâye Kuramı ile bu kez Büyüyenay Yayınları’ndan okurunu selamlamış. Kuramla ilgili yazılanların, sıkıcı kitaplar olduğuna dair yaygın bir kanı vardır. Doğunun Hikâye Kuramı için bunu söyleyemeyiz. Akıcı ve anlaşılır cümlelerle, meraklısına çok şey vadeden bu kitapta doğuya dair, öykücülüğe dair pek çok zengin tespitle karşılaşıyoruz. Mesela, Alman şair Goethe ya da Italo Calvino, Genceli Nizamî hakkında neler demiştir? "Bu hikâyelerde batıyı etkileyen derinlik, renklerin hikâyeleri oluşu mudur?" şeklindeki soruların cevabını bu hacimli kitapta bulmanız mümkün. Mesnevî ile ilgili bilmediklerimiz, Bostan ve Gülistan’ın, Osmanlı döneminde ders kitabı olarak okutulması gibi, mühim notlara ulaşmak isteyenlerin başvuracağı bir kitap Doğu’nun Hikâye Kuramı.

Hikâyelerinde dünya ve ahiretin iç içe harmanlandığı Sadî: “Dil hikâye etmeseydi, gönlün sırrından kimin haberi olurdu ki?” diyerek hikâyeyi haklı hale getirir okur nezdinde. “Çünkü başkalarının hata ve kusurlarını konuşmanın bizi iyi bir insan yapmaya yetmeyeceği vurgulanır. İnsanlara her zaman sevgiyle bakmanın, hata ve kusurlarından dolayı kınamamanın gerekliliği öğütlenirken onların erdemlerinden bahsetmenin daha doğru olacağı aktarılır. Yaşanmışlıklar, tecrübeler, ayetler, hadisler bu küçük hikâyelerden çıkarılacak eğitici derslere dönüşür.

Osmanlı yazışma dilini masaya yatıran Necip Tosun; Türkçe, Arapça, Farsça’nın dönem dönem kullanılış biçimlerini incelemiş. Türk toplumunun ihtiyaçlarına göre şekillendiğini tesbit etmiştir. Kullanılan dilin, dönemin anlayışını yansıttığını ifade eder satırlarında. Mesela, Fatih’in kendi döneminde Arapça’yı resmi dil olarak kullanılmasını istediğini pek çoğumuz bilmeyiz. Kitabın satırları arasında buna benzer detayları okuyabilirsiniz. Rahatlıkla alanında başucu kitabı olarak gösterilebilecek nitelikte bir eserle karşı karşıya olduğunuzu bir okur olarak fark edeceksiniz.

Geleneksel hikâyenin temel amacını “bilinç aktarımı” olarak nitelendiren Tosun, “çarpılma” ve “keşif” halini yaşarken okurun ciddi bir iç sorgulama eşiğine taşınacağını düşünmektedir. Geleneksel hikâye yazarlarının hedefi ise, bir mihenk taşı oluşturmaktır aslında. Çoğu kez bu; manzum hikâye, menkıbe ve mesneviler yoluyla okura ulaşmayı gerektirir.

Sadece “estetik bütünlük içinde hikâyeleştirir” derken, gerçeğe ait ışığa işaret edildiğini tespit etmektedir. Yazar, “biçimsel mükemmelliği” hedeflerken, “yazarın oluşturduğu yeni durumu” göz ardı edemeyeceğimizin altını çizer. Biçim, öz, estetik ve mutlak tekilliğin getirdiği etkileyici başarı anlatılmaktadır bu kitapta.

Şahname dünya edebiyatında neden bu kadar önemlidir? Meraklısına bu kitapta çarpıcı detaylar açıklanmış. Sanatçı ve iktidar ilişkisini de irdelemiş yazar, bu kitabında:

Hiç kuşkusuz sanat/edebiyatın özerklik alanını bozan, özgür ve bağımsız işleyişine yapılan dış müdahaleler, sanatı, doğasından uzaklaştırır. Sanat üzerindeki her türlü yönlendirme, baskı ve denetimler, sanatsal özgürlük ve özerkliğin temel kısıtlayıcısıdır.

Yazar, yine de Osmanlı’nın “yüksek edebiyat bilincine” sahip ve her biri “divan sahibi” padişahları sayesinde, muhalif sanatçılardan çok, iktidara yakın isimlerden bahsedildiğinin altını çizmiş. Kıssalardaki mesajın ise, “geçmişe değil ileriye, geleceğe dönük olduğunu” söylüyor Tosun. Edebî kabul edilebilirliğinin yanında, “ilahî bir hikâye anlatıcısı”na da dikkat çeker. “Yüksek belagat özellikleriyle kurgulanmış” metinlerin Kur’an’da geniş yer aldığını anlatır kitapta.

Cenknâmeler için ise, “anlatı geleneğimizin bilinçaltını yansıtan” öğeler taşıdığını vurgular Tosun.

Bir dini ve tarihi gerçeği temsil etmedikleri için kurmacanın özgürlükleri hikâyelere yansımıştır.”.

Hamzanâmeler de diğer destan türleri gibi ilgi görmüştür zaman içinde. Meddahlar tarafından her ortamda hararetle anlatılageldiği aşikârdır: “Çünkü Türkler Müslüman olduktan sonra İslam’ın önder isimleriyle ilgili destanlara sahip çıkmış, gerek telif gerekse adaptasyonken de kuşkusuz kendi ruhlarını, anlayışlarını, bakış açılarını destanlara katmış, kendilerine dönüştürmüşlerdir.

Yazar, Fuad Köprülü’nün esprili yaklaşımını “Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut ağır basar” şeklinde aktarırken, çok kıymetli eserlere dikkat çekmiştir. Günümüzde ise, destanların durumunu, “Büyük kitleleri ekran başına çeken televizyon dizilerinin, sinema filmlerinin destanların işlevine soyunduğuna kuşku yoktur.” şeklinde ifade eden Necip Tosun, “hikâye anlatıcısı”nın değişime uğrayıp “görselliğe” taşındığını adeta itiraf eder: “Sanki hikâye anlatıcılığı yaşadığımız görsellik çağında hayatiyetini televizyonlarda, sinemalarda sürdürmektedir. Büyük destanlar buralarda anlatılıyor gibidir.

Fantastik bir dünya oluşturulmak istenmektedir ve büyük ölçüde başarılmıştır yazara göre. Hikâyeye dair tanımların, yeniden gözden geçirildiği bu kaynak eserde: “Jorge Luis Borges’e göre yenilik saçmadır. Her şey daha önce yapılmıştır. Yeni bir şey yaratabileceğini sanmak derin bir aldanıştır. Ona göre insanlığın bütün kaderi aynıdır. Aslında hep aynı hikâyeyi anlatırlar, ama değiştirerek.” Bu kitapta Necip Tosun da aynı doğrultuda düşünür ve şöyle der: “Tüm hikâyeler aynıdır, değişen sadece sunumdur.

Doğu ya da batı fark eden bir şey yoktur. Tanım üç aşağı beş yukarı aynıdır: “Öykü artık nazma çekilen bir hikâye anlatmamakta, bizzat kendi yapısını kendi gerekleriyle oluşturmaktadır. Artık öykünün sanat kabul edilmesi için şiir olması gerekmemektedir.

Meral Afacan Bayrak
twitter.com/tarcnckmaz

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Hayret, mizah, intikam, trajedi dolu öyküler

Günümüz edebiyat hayatında kendini gerçekleştiren yazarlar arasında sayacağımız Güray Süngü, Dedalus’tan çıkan son kitabı Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk, okuruyla buluştu. Beklentileri artırarak gelen yazar, kitabıyla farkını ortaya koyma konusunda maharetli. Maharetine karşılık olarak aldığı ödüller de gözden kaçmamalı. 2010 yılında Düş Kesiği romanı Oğuz Atay Roman Ödülü’ne, Kış Bahçesi romanı 2011’de Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü’ne, son olarak da yakın zamanda aldığı Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi ismini verdiği öykü kitabıyla da Necip Fazıl Hikâye Ödülü’ne layık görüldü.

Yazar, kitabındaki hoş üslubuyla okuyucular üzerinde güzel ve derin izler bırakıyor. Son kitabının ismi ne kadar uzun da olsa anlaşılması güç olmayan öykülerden ibaret. Kendine has her öykücüde olduğu gibi bazı özellikleri var. Belki de her kitapta özgünlüğünü bu şekilde koruyor. Son kitabında yer alan iki öyküsünde kahramanları arasında verdiği isimlendirmelerde Ayşe’yi fazlaca ya da bizim dikkatimizi çekmek isteyecek derecede kullandığını seziyoruz. Bazı yazılar vardır ki içindeki ayrıntıları sadece kendisi ve yaşantısında yer alanlar bilir. O yüzden es geçmeden söylemekte fayda var. Süngü, öyküler vasıtasıyla güzellik ve çirkinlik kavramlarını derin aforizmalarla irdelemiş. Güzellik kişiden kişiye değişse de çirkinliğin çok fazla yer değiştirmediğini görebiliyoruz. Dilini o kadar kaygan ve sokağın içinden kullanmış ki bir anda kendinizi diyalogun içinde bulabiliyorsunuz. Kendini entelektüel olarak vasıflandıranlar gibi değil de sanatı toplumun yegâne hizmetine adamış halk adamlarının elinden çıkan bir kitap olduğu aşikâr.

Bir öğrenci nasıl en çok mizah yeteneğini kullanarak ders anlatan hocasını seviyorsa, Güray Süngü de eserinde bolca mizahla birlikte yazılarını daha da okunur kılmış. İlk öyküsü olan Derviş’te yer alan şu bölümde Vizontele’yi hatırlamamak elde değil: "Kız börek yapıyormuş, ellerini parmaklarını yermişsin. Ellerimi parmaklarımı yiyeceksem kız ne diye börek yapıyor, madem börek yapıyor, ne diye böreği yemiyorum."

Hayatınızda geçen kötü olayları mı yoksa güzelliklerimi daha çok hatırlıyorsunuz? İşte yazar burada becerisini göstermiş ve okuyucuya unutamayacağı tarzda kusursuz öyküler oluşturmuş. Değindiği ve önemsediği bir diğer konu yaşantılarda yer alan tam bir oturmamışlık. Her şey kusursuz olsun ister ama bunun için gerekli çabayı harcamayız. Böyle yaparak da hayatımız hiçbir zaman rayına oturmaz, itelemeyle sürer gider.

Rüya içinde rüya bizi filmde şaşırtmıştır fakat öykü içinde öykülerde aynı oranda şaşırtır mı sorusunu sormadan önce Stetoskop’u okumanız gerekiyor. Burada zor olan kurguyu belirlemek ve devam ettirebilmek. Yazar yine kendini aşıp, bu zorluğun da üstesinde gelmeyi başarmış. Kurgunun güçlü olması kadar onu destekleyen cümlelerinde oturaklı yerleştirilmesi gerekir. Kitapta yer alan öykülerdeki cümleler derede akan sular gibi gözümüzün önünden akıp geçiyor. Arada bizim üstümüze gelerek elbiselerimizi de ıslatmıyor değil. İşte tam o anda yazar kurguya bir güneş ekliyor ve hemen dışımızı ısıttığı kadar içimizi de ısıtıyor.

Çok yazar vardır ki sokağa değinmeden geçmek istemez. Bazıları olayları abartır, bazıları ise size orayı tam olarak anlatır. Siz sokağı sadece büyük marketlere gidip alış veriş edip daha sonra da sıcak evlerinize geri dönmek olarak algılıyorsanız zaten ona yapacak bir şey yoktur. Fakat sokağın içindeyseniz ve yazılanları yaşıyor gibiyseniz işte ortak paydada buluşulmuş demektir. Kitabın isminin son kelimesi olan aşkla alakalı da farklı bir düşünce ortaya atılmış. Karakter konuşturularak Kusursuz Dünya öyküsünde tanınmayan birine nasıl aşık olunur sorusunu iki şekilde cevaplamış:

"Bir; onunla tanışamazdım çünkü ona aşıktım. Derlerdi ki tanışmak aşkı öldürür. Aşkım o kadar kuvvetliydi ki, bu aşkı onun için bile feda edemezdim. İki; onu tanımam için onu tanımama gerek yoktu. Bu mesele biraz çetrefilli aslında. Kalbinize giren kurşunun sizi öldürmesi için, kurşunun özelliklerini bilmemiz mi gerekir. Aşk benim yaramdı."

Öykücülerin beslendiği yerler vardır. Kimisi yaşadıkları ilginç olaylardan kimisi de kafasında sürekli dolanan yeni kurgulardan. Kurguyu güçlendirense tanıdık simalarla karşılaşmak. Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk’ta İsmet Özel ve Cemal Süreya’nın mısralarıyla, Kafka’nın böceğiyle karşılaşmak mümkün ve bir o kadar yerinde kullanılmış şekilde. Yazar bunu ipucu ile gösterip, anlama kısmını okuyucuya bırakıyor. Samimi cümlelerle donattığı kitabında babasının intikamını almak için katil olmaya karar veren kahramanımızın başına öyle şeyler geliyor ki insan hayret etmeyi bile bazen hissettiği trajediden dolayı unutuyor. Köşe Başı öyküsü de nasıl başladıysa işte tam beklediğimiz ama gelmesini hiç istemediğiniz biri gibi bitiyor. Kitaptan bir bölüm:

"1954 yılının soğuk bir Kasım akşamı, yani ben doğmadan tam 20 yıl önce, doğduktan sonra kırk yıl boyunca oturmayı arzulayacağım ama oturamayacağım, oturmayı arzulamayı da anca ölmeden önce, tam o tren yolunda o velet kalbime bıçağı saplamadan önce akıl edebileceğim bu mahallede, bu sokakta, bu sokağın köşesindeki sokak lambasının altında, gece saat yirmi üç otuz beşte ne oldu bilmiyorum. Ama o andan tam yirmi yıl sonra o sokak lambasının altında babamı silahla vurdular. Ben doğmaktaydım o sıra, oradan biliyorum. Annem söyledi. Sen doğduğun sıralarda vurdular babanı dedi. Sokağın köşesinde, sokak lambasının altında dedi. Aklıma Batman geldi yeminle. Onun da babasını bir sokak lambası altında vuruyorlardı. Gerçi onun babası Gotham City’nin en zengin adamıydı. Benim babam ise tornacıydı."

Seydi Özçal
twitter.com/sydozcal

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Nurettin Topçu hikâyelerinde sermayenin transferi

Osmanlı toplum düzeni bozulup Birinci Dünya Savaşı koptuğunda Anadolu’nun has erleri savaş meydanlarında şehit düştüler. Geride dullar ve çocuklar kalmıştı. Bir de Osmanlı’nın elinden çıkan diyarlardan gelip köy ve şehirlere musallat olmuş Müslüman-yabancılar. Bunların bir kısmı eşkıya, asker kaçağı, savaş zengini olup halka zulmetmektedir.

Müslüman toplumda düzen bozulmuş halk tuttuğunun böğrünü deşmektedir. Buna Sabahattin Ali’nin hikâyelerinde de rastlıyoruz. Sabahattin Ali’nin “Kanal” hikâyesinde zikrettiği “Bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir” cümlesi hikâyelerin geçtiği dönemde bırakın malı canın bile emniyetinin sağlanamadığının kanıtıdır. Hikâye edilen bütün olay örgülerinin arkasında cinnet halini andırır bir paylaşım-kapma ve metalaşabilecek ne varsa ona yönelik “yağma” ekonomisi vardır. Sabahattin Ali’nin “Kazlar” hikâyesinde Dudu rüşvet olarak vermek üzere kaz çalmıştır. Dudu’nun kocası Seyit’in düğün yerinde adam vurur. “Bir Firar” hikâyesinde, İdris’i döve döve suç itiraf etmeye zorlayan candarmadan bahsedilir. “Candarma Bekir” adlı hikâyede Çallı Halil Efe’nin “eşkiyalığı” anlatılır. Bilindiği üzere Kuyucaklı Yusufnamuslu kabadayı”dır. Müslüman toplumun bakiyesi ahlâken zıvanadan çıkmıştır.

Nurettin Topçu da Taşralı kitabında Arap, Çerkez, Arnavut, Boşnak kökenli Müslümanların Anadolu’nun yerli halkına zulmettiğini sıklıkla vurgular. Anadolu’daki yerli halkların adaleti ikame edecek zümrenin kifayetsizliği oranında “Müslüman yabancılar”ın ve “yerli fırsatçıların” tezgâhlarında can ve mallarının telef edildiği fikri hikâyelelerinin ana konusudur. Bu hikâyeleri sermayenin transferi ekseninde okumak gerekmektedir. Topçu hikâyesinde “sermaye”, eşkiyalık, düzenbazlık, hırsızlık, dolandırıcılık, cinayet gibi suç tiplerine bağlanarak el değiştirir. Bu olgu sadece Topçu’da rastlanıyor değildir. Ömer Seyfettin de “Diyet” hikâyesinde işinde gücünde yiğit demircinin bir punduna getirilip “hırsızlıkla” itham edilmesini anlatır. Ya hırsızlığın hükmü had uygulanacak (el kesilecek) ya da ona bu hırsızlık tezgâhını kuranın verdiği diyetin hakkı ödenecektir. Erken dönem Türk hikâyesine eğildiğimizde bu türden örnekleri çoğaltabiliriz. Müslüman toplumun adalet-ahlâk değerlerinden saparak yakalandığı toplumsal didişme mülkün transfer edilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu konuda gerekirse din de araçlaştırılır.

Topçu erken denilebilecek bir dönemde yerli halkın, Ermenilerin ve Kürtlerin mallarının din simsarlarınca, “Müslüman yabancı” eşkiyalarca, kentli kapitalist sınıflarca yağma edildiğini hikâyelerinde işlemiştir. Yağmanın başarılamadığı zamanlarda cinayetlerin işlenmesi toplumsal ahlâk değerlerinin çökmesini, halk kahramanlarının sinmesini ya da sermayenin el değiştirmesine boyun eğilmesini gerektirmiştir. Bu hikâyeleri Anadolu’nun yerli iktisadî zümrelerinin geçim kanallarını koruyan nizâmın çözülmesi ekseninde okumak gereklidir. Anadolu’ya savaş koşullarında gelen Arap, Çerkez, Arnavut, Boşnak kökenli Müslümanların “kanunsuz mekân”dan istifade ederek egemen güç ya da egemen sınıf olmaya dönük suçları delillerin karartılmasıyla cezasız kalmıştır. Topçu, toprakta kazanan iktisadî zümreleri düşüncesinin merkezine oturtmaktadır. Dolayısıyla yerli iktisadî sınıfların geçim değerlerini etnik/dini kimliğine bakmadan ülkenin temeli saymaktadır. Geçim değerlerinin ahlâkî bir üst kimlik oluşturduğunu düşünmektedir. Geçim değerlerine yaslanmayan “Müslüman-yabancı”ların “yağma-sömürü-sermaye kapma” zihniyetinden beslenen suçlarına ise göz yummamaktadır. Ancak kanunlar namuslu adamı korumaya yetmemektedir. Namuslu adamların ahlâkî eylemleri kötülüğü de def edememektedir. Topçu’nun bu hikâyelerinde ahlâk ve namusu koruyan bir “devlet arayışı” ve kuvvetiyle zararı-zararlıyı def edecek bir adalet fikri-otoritesi şiddetle istenir. Ancak bu istem yazıya geçmemiştir. Hikâye okuyucusu kahramanların trajik ölümünü, şehvet düşkünlerinin cinsel malzemesine dönüşlerini, yetim ve öksüzlerin sağa sola savruluşlarını çaresiz ve kahriyeler çekerek kıraat etmek zorunda kalır. Topçu bu üslubuyla okuyucusunu eşkıya-suçlu-kapitalist sınıfa karşı mücadelenin bireysel ahlâk değer ve amelleriyle yapılamayacağı gerçeğiyle yüzleştirir.

Görünmeyen Adam” hikâyesinde Osman Ağa Balıkesir Biga köylerinden üçyüz adam toplayarak bir süvari müfrezesi meydana getirir. Müfreze Osman Ağa’nın önderliğinde Yunanlıyı Çanpazarı’na sokmayacaktır. Yunanlı çekildikten sonra Osman Ağa köyün yeniden yapılmasına, iki caminin yenilenmesine, Çanakkale-Balıkesir şosesinin köyden geçirilmesine vesile olur. Köy onun gayretleri sayesinde hayat bulur. Köyün ahlâkını da o korumaktadır. Köyde içki içilmemektedir. “Yalnız Arnavut Uzeyir’in aşçı dükkânında içki bulunurdu. Üzeyir köye inmiş eşkıya gibi idi. Osman Ağa’nın ona sözü geçmezdi. On seneden beri köyde peyda olan bu adam, bu köyün başına bir belâ idi (…) İçki satıyordu. Dükkânda içirdikten başka evlere de gönderiyordu. Osman Ağa’dan gizli evlerine içki götürülenlerin damında karı-koca kavgası sık sık duyulmaya başlamıştı. Uzeyir her sene Ramazan’da kendine hoca, vâiz süsü vererek köylere cerre çıkar, köylülerden keçi, kuzu ne bulursa toplar, getirirdi. Bazan da köylünün koyunundan çalardı. Kimse ona ses çıkaramıyordu. Çaldığı hayvanları kesip dükkânında yemek yapıyordu” (Topçu, 2006: 212).

Hikâyenin devamında Uzeyir işine taş koyan Osman Ağa’yı onun gelini Kevser’e göz diken bir suç kafilesinin yardımı ile yaralar, gelini de kaçırırlar. Osman Ağa, ölmek üzere iken oğlu Yusuf’a “Oğlum, atına, avradına, silâhına sahip ol” diyecek ve namus tavsiye edecektir. Yunanlıya yenilmeyen köylü üç-beş eşkıya karşısında darmadağın olmuştur. Yusuf mavzeri alıp peşlerinden gitti ise de jandarma yolunu keser ve mavzeri teslim etmesini ister. Yusuf askerle çatışmak zorunda kalır, çatışmada ölür. Bu hikâyede devlet eşkiyalığı önleyememekte ama namuslu adamların nefs-i müdafaasına engel olmaktadır. Topçu’nun bu öyküsünün tarihi 1953’tür. Bu hikâyenin 2000’li yıllarda da gerçekliği yitmemiştir.

Topçu’nun öykülerinde Kürt ve Ermeni yerlilerin servetlerinin haksız transferinden bahsedildiğini yukarıda zikretmiştik. Topçu’nun anlattığı hikâyelerde eşkiyalığın dinî ve tüccar sınıfla giriştiği ittifak namuslu halkın değerlerini bozmakta ve onları ya tasfiye ederek ya da kendine benzeterek bir sınıf oluşturmaya çalışmaktadır. Şimdi bu konuda üç örnek vereceğiz. Ancak Topçu’nun Taşralı kitabından hareketle temas edeceğimiz meselelere başka yazılarla devam edeceğiz:

Çakal Mehmet’in alın teriyle kazanılmış paradan bir teneke yağ veya bir ölçek buğday alıp da evine getirdiği görülmemişti. Ya Kürtleri aldatıp gûya verecekmiş gibi borçlanarak buğday ve yağ alır ve yahut şirretliğiyle köydeki dul kadınların kışlıklarından birer parça toplardı. İş gücü sabahın erken saatinden başlayarak bazen gece saatlerinde tamamlanan, köylülere ait dedikoduları karısıyla baş başa yapmaktı (…) Çakal bâzı Ramazanlarda köyün camisinde müezzinlik yapar, Hasibe ‘Allah! Şükür’ sözünü mavi gözlerini büyük huzurda imiş gibi kapayarak sık sık tekrarlardı. Vakıa bu halleriyle kızına göz koyduğu Zülfükar Hoca’ya da yaranacağı yoktu. Çünkü hocanın dini, bir alış veriş dini idi. Yeni açtığı dükkanda çalıştırmak için cerbezeli cerrar birini arıyordu. Aynı zamanda hocanın sekiz on çeşit işlerine koturacağı bir güvey lâzımdı. Kasabanın ev, arazi alım satımını yapan o, etraf köylerden ve İstanbul’daki zengin hemşehrilerden zekât toplayıp ehline dağıtan da yine o idi. Hocanın bütün bu işlerde büyük hissesi olduğunu bilen çoktu. Ama dini nüfuzu her şeyi önlemeye, her dili susturmaya kâfi bir kalkandı, sağlam bir silahtı. Hoca yaşlanmıştı. Bu işlere eskisi gibi koşamıyordu. Çakal’ın oğlu gibi bir damada pek muhtaçtı. Ama altınlar gelmeden kızını veremezdi” (Yitik); (Topçu, 2006: 212).

Helâl lokmasını Allah’ına bin şükürle ağzına koyduğunu söyleyen bu davetin sahibi Salkımzade’nin ufacık başı ve paslı birer nokta gibi kısılı gözleriyle karşısında sırıttığını görüyordu. Camiler yaptırıp tamir ettiren bu Müslüman zenginin muazzam servetinin temeli, vaktiyle babasının Ermeniler’den kaçırıp İstanbul’a getirdiği iki heybe dolusu altın değil miydi. Bütün seyahatlere, hatta Hacc’a giderken bile hizmetçileriyle beraber bütün kalabalık aileyi beraber götürerek dışarıdan kaçak mal getiren, bütün tüccarlar gibi apartmanlarını gümrüklerden kaçırılmış eşya ile dolduran bu din tüccarının evinde onun ne işi vardı? Hac’dan dönünce mağazasının tabelasına ilave ettiği hacı kelimesiyle daha fazla müşteri kazanacağını hesaplayan, cami tamirini Anadolu’daki müşterilerine kendi ticaretine reklâm vesilesi olsun diye üzerine alan, Kur’an’ı Hicaz’da ihtikârla satışa çıkaran, bire yüz hattâ bin kâra cevaz verdiği için sahtekâr şeyhi başına taç kılan, ümmete mehdi yapan, çocuklarını hep ecnebi mekteplerinde okuttuğu halde ticareti gayrımüslimlerin elinden alarak kendileri daha fazla satış yapmak hırsıyla Hıristiyanlarla alış verişi yumrukları ve cehennem tehditleriyle men edici aktör vaizler yetiştiren, dini ticaretlerinin yardımcısı haline koyan bu sefil varlıkların yanına ne için yaklaşmıştı?” (Mübarek Zat); (Topçu, 2006: 54).

Büyük harpten sonra Ermani patırdısında köyden geçen Ermeni kızlarından, baştan aşağı diba kumaşlara bürünmüş, boyunlarında beşi bir arada dizileri salkım salkım sarkan beş tanesini yanında alıkoymak vaadiyle peşine takmış, köyden yukarı çıkıyordu (…) Araboğlu, İstanbul’dan getirilmiş iskarpinlerinin üzerinde süzüm süzüm süzülen Ermeni kızlarının kendine minnetdar bakışlariyle yalvaran gözlerine değil de, boyunlarındaki altın dizelerine yılışık gözlerle bakıp bakıp içini çekiyordu. Daha yüzleri güneş görmeden gelinliklerini bekleyen bu kızları, Fırat’ın kıyısından dört beş yüz metre yükseklikteki Haraçul tepesine çıkardıktan sonra, Zivan tarlasına götürüp ‘Burada oturun, size yiyecek getireyim’ demiş, onlar bu mübarek müslümanın merhametine minnetdar olarak İsa’ya dua ederlerken ve elleri dua için gökyüzüne açıldığı esnada, elli adım ötede evvelce hazırladığı pusuya yatarak birer birer hepsine ateş edip kızların beşini de öldürmüş, üzerlerindeki altınları kâmilen soyup götürmüştü” (Araboğlu); (Topçu, 2006: 97).

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi