24 Eylül 2018 Pazartesi

Modern zamanların safrası: atık insan

Ölümünden sonra bile Zygmunt Bauman'ın eski kitaplarının dilimize çevrilmesi çok sevindirici. Iskarta Hayatlar: Modernite ve Safraları; ihtiyaç fazlası, gereksiz, faydasız yani sırtımıza yük olan ürünlerin üzerinden günümüzün siyasetini ve kültürünü irdeleyerek başlıyor. Sonrasında sırtımıza yük olanın sadece ürünler olmadığını izliyoruz. Duygular, politikalar, ilişkiler, hikâyeler ve daha birçok şey bir yük olarak giriyor hayatımıza ancak biz bunu fark edemiyoruz. Zaten biz fark edemeden bir yığın şey, esas yığın olan çöplüğe karışıyor bile.

Iskarta Hayatlar'ın orijinal basımı 2004 tarihli ancak Türkçemize Osman Yener'in güzel ve akıcı çevirisiyle, Can Yayınları tarafından Ağustos 2018'de kazandırıldı. Can Yayınları'nın yanı sıra son dönemde Sel Yayınları'ndan ve geçmişten bu yana da Ayrıntı Yayınları'nda sıkça Bauman kitapları yayınlanmış, biz de okumaya gayret etmiştik. Bu emeklerin sürmesi, ülkemizde bilhassa güncel kâğıt ve yayıncılık durumunun hâli düşünülürse mutluluk verici.

Bauman, diğer kitaplarında benzeri görülmemiş biçimde sade ve akıcı yazmış denemelerini Iskarta Hayatlar'da. İlk sayfalarda sanayileşme, modernleşme ve teknolojinin tahakkümü neticesinde ve reklamların da 'ince işçiliği'yle insanların karşılarına gelen her şeyi güzel ve faydalı bulmaları üzerinden bir yakın dönem tarihi yatırılıyor masaya. Burada her zamanki Bauman eleştirilerini farklı bir biçimde görüyoruz. Bu eleştirilerde kuru bir çevreciliğin ve teknoloji düşmanlığının hiçbir şeye yaramayacağı, aksine sürüleşmiş, yığınlaşmış insanlar gözünde bunun bile motive edici bir özellikte olduğu belirtiliyor. İnsanların ve tabiatın doğal yaşam döngüsü düşünülmeden kabul edilen her türlü teknolojinin yalnız dünyaya ve yaşama değil; kültürden sanata, tarihten sosyolojiye kadar her türlü alana da saldırıyı açık hâle getirdiği anlatılıyor Bauman tarafından.

Tabiri mümkün olmayan bir hızla ilerleyen hayat karşısında insanların huzurlu, doğal ve kendi hâlinde olan yaşam biçimleri değişti. Yerini panik, stres ve öfke dolu bir hayat aldı. Koşturma eskiden sadece olağanüstü hâllerde olan bir eylemken şimdi sabah işe giderken de akşam markete girerken de koşturuyor insanlar. Ölüm kimsenin hatırına düşmediği gibi düşenler de derhal hastalıklı olarak etiketleniyor. Şöyle diyor Bauman: "Ölüm korkusu günlük hayatta geri plana çekildikten ya da yok olduktan sonra, bu korkuyla birlikte gelen huzur da kayıplara karıştı. Yerini derhal yaşam korkusuna bıraktı."

Bu derhal yaşam hâli, beklemeyi yani düşünmenin en büyük kaynağını da yerle bir ediyor. Kimsenin düşünmek için zamanı yok artık. Her şeye anlık karar veriliyor. Bu alışveriş yaparken de böyle, çocuk sahibi olmak için karar verirken de. Planı sanki panik duygusu yapıyor, insan hiçbir şekilde katılmıyor kendi hayatının içeriğine: "Günümüzde beklemek, geciktirmek, ertelemek âcizlik göstergesi sayılıyor. Şeylerin peşinden koşmak, henüz diri ve tazeyken yakalamak şimdilerde 'in'. Ağırdan almak, önündekine razı olmak ise 'out'."

Teknoloji nasıl önümüze bir ürün çıkardığında bir yenisini kenarda hazır tutuyorsa aynı durum tarım için de geçerli. Tohumlar plastik, dolayısıyla biri hemen kendini bir başkasına bırakıyor. Hayvanlar da öyle. Bir hayvanın ne kadar yaşayacağı -daha doğrusu ne kadar yaşam imkânı verileceği- belli neredeyse. Raflara baktığımızda bunu apaçık görmek mümkün. Bu kadar çok telefon, bu kadar çok yumurta nasıl üretiliyor ve nasıl oluyor da biri gider gitmez yerine yenisi geliyor? Peki bu durumun insanın duyguları açısından bir yansıması yok mu? Elbette var. Şöyle diyor Bauman: "Bu sersemletici, hızdan yansıyan hayat tecrübesiyle yakında kendisinin de ıskartaya çıkacağından korkan kişi arzu nesnelerine daha büyük bir iştah duyar ve değişim daha da arzulanır hâle gelir.

"Kimse bir bardak limonata için bir bahçe dolusu limon ağacı dikmez" diye yazmıştı Akışkan Modernite'de Bauman. Iskarta Hayatlar'dan önce bu kitabın okunmasını öneririm. Zira Iskarta Hayatlar biraz daha yalın, sanki Akışkan Modernite'nin bir özeti gibi. Bauman bu kitabını modern dünyayı elimizden geldiğince kendimize bir şekilde yaşayabilmek için davet olarak nitelendiriyor. Bir taraftan ebediyete ve sonsuzluğa, diğer taraftan dünyanın gelip geçiciliğine ve ölümden kaçmanın imkânsızlığa değinerek günümüz dünyasının safralarını sayarken insanı en başa koyuyor: göçmenler, emekliler, işsizler, yoksullar, mağdurlar. Her biri modernitenin safrası; yok sayılan, bir kenarda unutulmaya mahkum bırakılan, gözden çıkartılan yığın. Dünyanın gerçek çile sahipleri: "Tüketiciler toplumunda bu insanlar ‘kusurlu tüketici’dir; hem tüketici pazarının büyümesini sağlayacak paradan yoksundurlar hem de kâra odaklı tüketici sanayisinin karşılayamayacağı (sömüremeyeceği) başka türden bir talep oluştururlar. Tüketiciler, tüketim toplumunun temel değeridir; kusurlu tüketiciler ise en can sıkıcı ve masraflı engellerden biridir."

George OrwellAldous Huxley ve hatta Dostoyevski, Kafka... Modernleşme sonrasında hem büyük devletlerin halklarını nasıl bir çepere hapsettiği ve bu çeperde yarı açık cezaevi formunda yaşayan insanlığın iç sıkıntıları hep bu isimler tarafından akıtıldı. O dönemin yazarları, yaşadıkları ve gördükleri şeyi anlattılar. Bauman o anlatılan insanı artık 'safra' diye özetliyor. Modernliğin safrası. Bilhassa Orwell'in anlattığı ve bizi sürekli izleyen 'büyük birader', günümüzde ciddi bir biçimde değişti. Artık stratejisi farklı. Bauman şöyle yorumluyor bu ürperten değişimi: "Eski Büyük Birader’in derdi ‘içeri almak’ dâhil etmek, birleşip bütünleştirmek, hizaya sokmak, hizada tutmaktı. Yeni Büyük Birader ise ‘dışlamakla’, bulunduğu yere ‘uymayanları’ saptamakla, onları alıp ‘ait oldukları yere’ yollamakla ya da daha başından elemekle meşgul. Yeni Büyük Birader, göçmen bürosuna giremeyeceklerin, bankerlerden kredi alacak vasıflara haiz olmayanların listelerini hazırlatıyor. Bekçilere kimleri kapıda durduracağını, kimleri duvarların ardına almayacağını bildiren talimatlar veriyor. Komşu mahalledekileri bekçilik yapmaları, ortalıkta aylak dolaşanları ve yabancıları ihbar etmeleri için kışkırtıyor..."

Yeniden ve sahiden yaşam umudunu içimizde tutmak gün geçtikçe zorlaşırken, Bauman'ın yazdıkları her şeye rağmen omzumuza dokunup "ha gayret" der gibi. Görmek ve düşünmek için ha gayret...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder