4 Temmuz 2018 Çarşamba

13. yüzyılın sonlarında Anadolu ve Ortadoğu

"Yüce Tanrı uğruna yollara düşerek mucizelerine şahitlik edeceğim."
- Ricoldus De Monte Crucis

Bir kitap bizi 13. yüzyılın sonlarıyla 14. yüzyılın başlarına davet ediyorsa, üstelik bir seyahatname özelliği taşıyorsa heyecanlanmamak pek mümkün değildir. 1243 yılında Floransa’da doğan Ricoldus De Monte Crucis, bu davetin sahibi. 1267’de dönemin en popüler tarikatlarından Dominikan'a dahil olan ve Santa Maria Novella Manastırı ile Pisa Üniversitesi’nde hocalık yapan Ricoldus, 1286 yılında Papa’nın emriyle Doğu'ya, kutsal topraklara doğru yolculuğa çıkar. Levant, Anadolu, İran ve Irak coğrafyasındaki gözlemlerini kâğıda aktarır. Arapça öğrenerek İslâm teolojisi üzerine eserler yazar, böylece oryantalizmin de temellerini atmış olur. 1300'de İtalya'ya dönüp seyahatnamesini Papa'ya sunar, 1320'deki ölümüne dek tarikatın bünyesinde misyonerlik ve hocalık faaliyetlerini sürdürür.

Ahmet Deniz Altunbaş'ın ustalıklı çevirisiyle dilimize Kronik Kitap tarafından kazandırılan Doğu Seyahatnamesi: Bir Dominikan Keşişin Anadolu ve Ortadoğu Yolculuğu, Avrupa ve Ortadoğu arasındaki gerginliğin durduğu bir dönemi anlatmasıyla çok özgün bir değere sahip. Bu dönem, önsözde de belirtildiği gibi "Hıristiyan âleminin Müslüman coğrafyaya ilk defa objektif ve antagonizmden uzak bir perspektifle bakmaya başladığı, diplomatik ve dinî misyonların sıklaştığı döneme tekabül etmektedir."

Ricoldus bir keşiş olarak seyahat notlarını kendi dinî ve ahlâkî değerleri üzerinden tutsa da konu Moğollar'a vardığında bir tarihçi edasıyla titiz, objektif ve kritik bilgiler sunmuş. Bu daha önce gezip görmediği topraklarda misyonerlik görevini de her seferinde icra etmiş. Mârûni ve Yakubi kiliselerindeki 'doğal olmayan' vaziyetleri gördüğünde oradaki cemaate Papalığın mektuplarını sunmuş ve Roma’nın 'sapkın' olarak nitelendirdiği bu grupları Katolikliğe davet etmiş. İslâm konusuna gelindiğinde ise Altunbaş'ın önsözde düştüğü önemli bir not var: "Ricoldus, Liber Peregrinationis’in son bölümünü, Bağdat’ta Arapça öğrenerek bizzat okuduğu Kuran ve İslam inancının tenkidine ve çürütülmesine ayırmış, sistematik bir şekilde ayetler ve sureler üzerinden İncil ve Kuran, Hz. İsa ve Hz. Muhammed arasında kıyaslamalar yapmıştır. Bu bölüm, yazarın Contra Legem Sarracenorum isimli eserine uzun bir girizgâh sayıldığından seyahatnameye dahil edilmemiş olup, ileride Türkçeye kazandırılması Ortaçağ’da Hıristiyanlar için İslam ve Müslüman paradigmasının daha iyi anlaşılması bakımından yerinde olacaktır."

Celile, Nâsıra, Akka, Yahudiye, Kudüs, Beytüllahim, Kutsal Kabir, Tripoli (Trablusşam), Bağdat, Farsistan, Ninova gibi şehirlerin yanı sıra Türkiye'deki Türkmenler, Tatarlar, Tarquestensi Krallığı’ndaki Kürtler, Yakubiler, Mârûniler, Nasturiler ve bilhassa Müslümanlar üzerine önemli bilgiler aktarıyor bu seyahatnamesiyle Ricoldus. Müslümanların faziletleri, ilim anlayışları, ibadetleri, sadaka ve yoksullara merhamet, Tanrı'nın adına hürmetleri, ağırbaşlılık, yabancılara nezaket ve saygı, kendi aralarındaki ittihat ve sevgi, mucizeleri gibi birçok konuyu yorumlarken Ricoldus, aynı zamanda tarihe kayıt düşüyor. Türk topraklarına girer girmez karşılaştığı mucizeyi şöyle aktarıyor: "Seyahatimize devam etmek için yola koyulduğumuzda, develerimizin önünde gebe bir Türkmen kadın yürüyordu. Bu halde çöle vardığımızda gece bebeği gizlice, o kadar sessiz doğurdu ki içlerinden biri dahi hiçbir şey işitmedi. Sabah olduğunda küçük bebeği annesinin kollarında ağlar bulduk. Fakat ne doğum yapması ne de doğum sırasında çektiği ağrıları bizi yoldan alıkoydu. Böylelikle Türkmen kadın ağrı ya da acı hissetmeden sapasağlam kalktı, çocuğunu sırtına attı ve develerin önünde yola düştü."

Ricoldus'un Tatarlara dair aktardığı bilgiler de son derece önemli. Bu bilgiler arasında Tatarların ölülerini pişmiş etle sarmalayarak, ölüyle beraber gömdüklerini, ölünün yanına bir çift esvap ve yanına bir miktar para konduğunu öğreniyoruz. Ölenler zenginlerse: "Daha fazla et ve parayla, değişik kıyafetlerle gömülür. Ölünün değerli elbiseleri başının altına yerleştirilir ve “Eğer biri gelir de giydiğin elbiseleri üzerinden çalmak isterse, izin verme, bunun yerine başının altına konanları ver. Ve eğer biri gelip Tanrı’yı sorgularsa dikkatli ol, hiç cevap verme ve sadece, ‘Bilirim ki Tanrı, Tanrı’dır,’ de!” diye söylerler."

Tatar toplumunda beylerin atlarıyla ilişkisi öldükten sonra da ilginç biçimde kuruluyor: "Büyük beyler, yanlarında en iyi atlarıyla gömülür. Ölüyü defin için hazırlarken, ölünün muhafızı atın üzerine çıkar, atı yere yığılana dek koşturup döndürerek yorar. Daha sonra at ölmek üzereyken başını saf ve kuvvetli bir şarapla yıkar. Atın karnını yarıp, karnındaki tüm organları çıkartarak, yerini yeşil otlarla doldurur ve daha sonra uzun bir kazık alır ve kazığı arkasından saplayıp ağzına kadar geçirir ve kazığa geçirilmiş atı, efendisi dirildiği zaman hazır olacak şekilde ölüyle birlikte mezarda bırakır."

Seyahatname okurken bazı okuyucular daha maddi meselelere (mimari, coğrafi, iklim) eğilirken bazı okuyucular da o şehirlerde yaşayanların inançlarıyla, gelenekleriyle, tarihi bağlantılarıyla ve düşünce dünyaları ile ilgileniyor. Sanırım bendeniz bu ikinci, yani manevi meselelere yönelen okuyucular arasında yer alıyorum her ne kadar mimariye çok meraklı olsam da. Ancak bu kitabı bir keşişin yazdığı düşünülürse elbette manevi meselelerin daha fazla irdelendiği de rahatlıkla fark edilebilir. Müslümanların faziletlerine değinmeden evvel Ricoldus amacının Müslümanları övmekten çok Hıristiyanları utandırmak olduğunu söylüyor ve şöyle giriyor meseleye: "Müslümanların ilimdeki titizlik ve heveslerini, ibadette mütedeyyinliklerini, yoksullara karşı merhametlerini, Allah’ın adına, peygamberlere ve kutsal yerlere hürmetlerini, davranışlarındaki ciddiyet ve ağırbaşlılığı, yabancılara nezaket ve saygılarını, kendi içlerinde birlik ve sevgilerini ve daha birçok faziletlerini gören hangi insan hayrete düşüp etkilenmez."

Ricoldus, Müslümanların ibadetleri konusunda ne kadar hassas olduğuna değinirken içli içli hevesleniyor, bunu okurken çok doğal biçimde anlayabiliyoruz. Temizlikten adaba, zaman ayırmaktan ciddiyete kadar bir Müslüman için ibadet, şu zamanlarda görmeye hasret kaldığımız biçimde içsel, samimi ve sırlı. Okuyalım: "Müslümanların ibadetleri hususunda ne denebilir? Müslümanlar ibadetlerinde o kadar titiz ve sofudurlar ki dindar bir Hıristiyan olarak bizzat tecrübe edip, gördüklerimden ve yaşadıklarımdan büyük bir şaşkınlığa düştüm. Zira üç buçuk ay boyunca Müslümanların kervanında, deve üzerinde Arap çölü ve İran’da yolculuk ederken, deve kervanındaki Arapların istisnasız hepsi günün ve gecenin belirli saatlerinde, sabah erkenden ve akşam namaz kılıyorlardı. İbadetleri sırasında dindarlıkları o kadar derindi ki namaz kılarlarken yaptıkları tüm işleri bir kenara bırakıyorlardı. Dua ettikleri sırada suratları renk değiştirip, kül gibi soluyor, vecde gelmiş gibi görünüyorlardı. Kimisi yere düşüyor, kimisi zıplıyordu, sesleri değişiyor ve başları öne devriliyordu. Bazıları cezbeye kapılmış gibi kendinden geçiyor, bazılarıysa cin çarpmış gibi hareketler sergiliyordu."

Tıpkı Mevlid-i Şerif'in Allah Adın Bahri'nin ilk mısralarında yazıldığı gibi, Müslümanların her işe Allah'ın adını zikrederek başlamaları ve yaptıkları her işe muhakkak Allah'ın adını kazımaları bu seyyah-keşişin dikkatini çekiyor, bu titizliğe de hayran kalıyor. Bu minvalde peygamberlere, ermişlere ve kutsal yerlere (tekke, türbe, mescit) gösterilen özeni de vurguluyor, devamında ise: "Eğer yolda yürürken yerde yazılı bir kâğıt bulurlarsa Tanrı’nın adının yazılı olduğu kâğıdı, ayaklar altında kalmaması için hürmetle kaldırırlar ve yerden yüksek bir duvara koyarlar. Konuşup, karşıdakini dinlerken konuşmada Tanrı’nın adı geçerse, asla tek başına telaffuz etmezler ve belli bir övgü sözüyle birlikte anar, “Deus laudetur ipse” (Şükür Allaha’dır, Elhamdülillah) ve benzeri övgü sözlerini sarf ederler. Ve eğer bir Müslüman küfrederken Tanrı’nın veya Peygamber’in adını anarsa o kişiyi kati surette yaşatmazlar, acımadan öldürürler."

Müslümanların yabancılarla birlikte yaşama biçimleri de yine ders niteliğinde. Özellikle misafir kavramı Ricoldus'u büyülemiş gibi. Burada sofra açmaya ve kardeşliğe giden bir yol var ona göre: "Onları en fazla rahatsız eden şey, onlarla birlikte yemek yemeyişimizdi. Çünkü Müslümanların âdetinde, bir yabancı ziyarete geldiğinde, misafire daima yemek ikram edilir... İtimat edip davete icabet ederek kendileriyle beraber aynı sofraya oturup yemek yiyen birine asla fenalık yapmazlardı. Kendileriyle beraber tuz ve ekmek yiyen birine kardeş derler ve bundan böyle misafir, babasını bile öldürse başka kişilere karşı korur, müdafaa ederdi."

Son olarak Müslümanlar arasındaki sevgi bahsine de değinmek gerekiyor. Günümüze de güzel bir mesaj yahut yorum çıkabilir bu paragraftan. Ricoldus, kendi topluluklarındaki kardeşlik bağlarının problemli olduğunu düşünüyor olacak ki hassas noktalara değiniyor. "Müslümanlar arasındaki ittihat ve karşılıklı sevgi öyle büyüktür ki, birbirlerini kardeş olarak görürler. Birbirleriyle, bilhassa da yabancılarla konuşurken, “O fili matris mee” (Ey, anamın oğlu!) diye hitap ederler. Birbirlerini öldürmezler ve soymazlar." dedikten hemen sonra Babil sultanıyla onun hakimiyetindeki bir vilayetteki halk arasında geçen gerginliği anlatıyor. İki Müslüman orduyu karşı karşıya getiren bir savaşa dönüşmek üzere olan bu gerginlik, yine iki tarafın da "Birbirimizi öldürmemiz caiz değil" demesiyle başlamadan bitiyor. Ricoldus hemen bir karşılaştırmaya girişiyor: "Dinlerinde hayat olan, dinleri barış ve sevgiyi emreden zavallı Hıristiyanlar ise acımasızca birbirlerini katlediyor."

Ricoldus De Monte Crucis'in Doğu Seyahatnamesi, bir seyahatnameden çok daha fazlasını sunuyor. Özellikle de Müslümanların yaşayışlarında, birbirlerine ya da başkalarına olan muhabbetlerinde nereden nereye geldikleri konusunda...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

3 Temmuz 2018 Salı

Kâfur kokan ölülerin ortasında bir heykeltıraş: Cevat

"Ölüler beni ölüme yakıştıramaz
Gibi hâlâ saçlarımda tozlu bir akşam."
- İsmet Özel, Yorgun (1962)

Ölüm ve hayat. Birbirinin zıttı iki kavram. Batılıların “Ortadoğu” diye adlandırdıkları coğrafyada, yakıp yıktıkları ülkelerde maalesef ki ikisinin de bir değeri kalmadı. Buna en yakın zamanlarda adına “Arap Baharı” denilen olaylarla tanıklık ettik. Onun öncesinde ise komşumuz Irak, ölüm ve hayatın değersizleştirildiği bir konumda buldu kendini. 1967 doğumlu Sinan Antûn, Irak’ın son 35-40 yıldır yaşadığı savaşlara tanıklık ederek, ön plana kendini, arka plana ise savaşın sosyal ve psikolojik götürülerini dikkate alarak oluşturduğu, otobiyografik diyebileceğimiz romanıyla bize bu yıkımlardan, değersizleştirilen kavramlardan bir harita çiziyor. Yalnız Nar, Aylak Adam Yayınları etiketiyle yeni yılın ilk ayında yayımlandı. 192 sayfadan oluşan kitap, kısa kısa elli dört bölüm içeriyor ve bir hayatın uzunca bir sürecinin röntgenini çekiyor. Daha önce ödüller de alan kitap bize yakın dönem Irak Edebiyatı hakkında da ipuçları veriyor.

Roman, gasilhane sahibi, Şii bir aileden gelen Cevat’ın, atalarının mesleğini bırakıp heykeltıraş olmaya karar vermesi; fakat daha sonra tıpkı bir dairenin döngüsü gibi, kendini gasilhanede çalışırken bulması arasında geçiyor. Fakat babasına karşı gelerek gasilhaneden kaçan Cevat’la tekrar aynı noktaya dönen Cevat arasında psikolojik ve zihinsel birçok farklılık olduğunu da görüyoruz. Tabiî ki bu farklılığı oluşturan şeylerin başında Irak’ın geçirdiği savaşlar ve son 2003 işgali önemli yer tutuyor. Ölüm yerine hayatı yüceltmeye karar veren, dindar olmayan hatta inanmayan Cevat’ın niçin gasilhaneye döndüğünün izini Irak’ın siyasi geçmişiyle birlikte sürüyoruz. Üstelik bu süreçte, daha önce Irak-İran savaşında ağabeyi Amuri’yi kaybeden Cevat için iç sorgulamalar daha da önem kazanıyor. Bu anlarda sadece Irak’ın içinde bulunduğu siyasi veya sosyal durumlarla ilgili değil, genel anlamda halkın böyle durumlarda neler düşündüğünü de görmek mümkün. Sadece Iraklı Şii bir aileyle sınırlandırılamayacak sorgulamalar, hisler, düşünceler genel olarak Cevat’ın babası Ebu Amuri’nin sözlerinde veya davranışlarında, daha sonra da Cevat’ta kendine yer buluyor: “1990 yılının Ağustos ayında, Amuri’nin ölümünden yaklaşık iki buçuk yıl sonra Saddam Kuveyt’i işgal etti. İran’la olan doğu sınırını güvenceye almak, oradaki birlikleri Kuveyt’e sevk edebilmek için İran’ın bütün koşullarını kabul etti ve uğruna savaş başlattığı bütün taleplerini geri çekti. Babam masaya yumruğunu vurup bağırdı: ‘Ne demeye sekiz sene savaştık o zaman, ne için öldü Amuri?’

Hayatı, içinde bulunulan koşulları ve baba-oğul ilişkisini Cevat üzerinden başarılı bir şekilde yansıtan yazar, karakter tahlillerinde ve çevre tasvirlerinde de aynı başarıyı gösteriyor. Cümleleri fazla uzatmadan, duru bir şekilde konuşur gibi aktarması yazarın en büyük başarısı. Bize nasıl’dan ziyade ne’yi anlatan Antûn, gereksiz söz oyunlarına girmeden akıcı bir şekilde Cevat’ın hikâyesini oluşturmuş. Fakat olaylar kronolojik olarak değil karışık bir şekilde kitaba yansımış. Bir bölümde çocukluğundan bahsederken diğer bölümde akademi günlerini, başka bölümde içinde bulunulan zamanı görebiliyor okur. Ancak böyle olması kitabın aksamasına sebep olmamış. Açık bir anlatım ve akıcı bir dilin olması bu olumsuzluğun yaşanmasına engel olmuş diyebilirim. Cevat’ın kendi içiyle yaşadığı veya kendi dahli olmadan gerçekleşen olaylardan etkilenmesi sonucu gördüğü rüyaların da kitap için artı bir değer olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir kitap zaten rüyalar olmadan olmazdı.

Başlarda siyasi eleştiriler ve politik dokundurmaları daha az görsek de özellikle yetmişinci sayfalardan sonra bunun dozu artıyor. Rejime, savaşlara, hayata, ölüme, gasilhaneye karşı her an bir sorgulama ve çoğunlukla reddetme davranışına giren Cevat, hayata ancak yaşadığı aşklarla katlanabiliyor. Fakat en sonunda gasilhanede buluyor katlanma gücünü. Ölümün olduğu yerde. Önceleri kaçmaya çalıştığı yerde.

Kitapta, sadece Cevat’ın değil, bazı karakterler aracılığıyla halkın neler hissettiğini de görebiliyoruz. Vatansızlık kavramını başarılı bir şekilde yansıtıyor yazar. 2003 işgalini temel alarak oluşturduğu ve kitabın arasına serpiştirdiği cümlelerde, başlarda Saddam rejiminin olumsuzluklarından ve Amerika’nın bir kurtarıcı olarak görüldüğünden, Amerika’dan bir umut beklendiğinden bahsederken, sonraları bu durumun yerini hayal kırıklığının aldığını anlatıyor. ‘Kendi ülkesinde yabancı olmak’ durumuna gelindiğini ve bu durumun yaşattığı olumsuzlukları kitapta görmek mümkün: “’Irak’a girdik, manzara çok üzücüydü. Bunca yıllık göçebelikten, sürgün hayatından sonra beni ülkemde karşılayan kişi bir Amerikan askeriydi, ‘Irak’a hoş geldiniz!’ dedi. Düşünebiliyor musun?’ söylediğine göre asker kendi adı olan William’ı kaskına Arap harfleriyle yazmıştı. ‘Askere dedim ki: Burası benim ülkem.’ Sabri Amca başını iki yana sallayıp savaşa karşı olduğunu ve Almanya’daki, dünyanın her yanındaki milyonlarca kişiyle savaş karşıtı gösteriler yaptıklarını, ama Amerikalıların bu kadar sorumsuz, bu kadar aptal olacaklarını tahmin edemediğini anlattı.” “…Sanki Irak haritadan silinip gitmişti.

Doğu ülkelerinden olup da Batı’da yaşayan yazarlarda dikkat çeken bir şey vardır: Romanlarında oryantalist bakış açısından kolay kolay kurtulamazlar. Bunu en net Lübnanlı Amin Maalouf’ta görürken aynı duruma Afganistanlı Khaled Hosseini’de de -Maalouf kadar olmasa da- rastlamak mümkündür. Bu açıdan kitaba başlamadan Antûn’da da aynı şeyin olup olmadığı merakıyla okudum biraz; fakat oryantalist bir bakışın olmadığını söyleyebilirim. Bu kitabın edebî değerini değiştirmese de güvenirlik açısından bir katkı sağlıyor kitaba. Ayrıca Şii bir aileden gelen Cevat üzerinden anlattığı olaylarda hiçbir zaman Şiiliği öne çıkarmıyor yazar. Hatta zaman zaman Şiilerin Sünnilerin hakkını yediğini ve onlara haksız yere düşmanlık beslediklerini savunuyor. Bu açıdan baktığımızda objektif bir yaklaşım görebiliyoruz.

Kendini “ben de haritanın gösterdiği yere akmamak için, belki de nafile çabalayan bir nehirdim” şeklinde tanımlayan Cevat üzerinden bir devrin özetini çıkaran Sinan Antûn’un Türkçeye çevrilen ilk kitabı olan Yalnız Nar, bize hemen yanı başımızda neler olduğunun/olabileceğinin de ipuçlarını veriyor. Dilimize Süreyya Çalıkoğlu tarafından kazandırılan kitap, Antûn’un şairliğinin de verdiği yetiyle okura rahat bir okuma imkânı sunuyor.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

28 Haziran 2018 Perşembe

Paradoks ve putlar

Daha başlarken “can sıkıntısı hakkında” demişse yazar, orada bir durup düşünmeli. Neden can sıkıntısı demiş? Aslında bu kitap hakkında konuşulacaklar, anlatılacaklar zaruri ve ciddidir, demek istemiş olabilir mi? Yazar Hasan Yurtoğlu, dikkatimizi celbeden seslenişiyle, mühim şeylerden söz açacağını belli eder bu durumda. Kütüphanelerde, kıraathanelerde, yetişkin ve liseli gençlerin aynı sohbetleri paylaştıkları devirler vardı hani. Okuyan gençlerin ciddiye alındığı ve de, o gençlerden çok şey beklendiği dönemler… Zor ve güzeldi. O günlere atıflar yapan bir kitaptan bahsediyorum. Karakum’dan çıkan Weysel Paradoksu adlı romanın girişindeki kelimelerin, çağrısına kayıtsız kalmak mümkün değil. Çağrının devamında “kişi başına düşen can sıkıntısı” ve “kahreden cumartesi, pazarlar” mesela. Pek çok konuya girizgâh niteliğindedir, bu küçük not aslında.

Oysa yaşamak sanattır ve yazmak, “yaşamak”tan daha kolay görünür çoğu kez. Hani, “Ahir zamanda insanın alınyazısı okunaklı olmuyor, insan olmak dokunaklı oluyor hepsi bu!” der ya, Mızraksız İlmihal’de Mehmet Efe, haklıdır bir bakıma. İnsanların “erguvan yakalılar” olan kısmı, can sıkıntısının giderilmesine dair buldukları sayısız yöntemler, atlanabilir mi hiç? (Neticede insan canı sıkılan bir varlıktır.) Hayal kurmak, uyumak, okumak, dedikodu yapmak, sayısız hobilerden birini edinmek, ibadet etmek. Liste uzuyor gidiyor. Peki, ama kim bu Veysel?

Yazar, okuru zorlar durmadan satır aralarında, ‘Yaşam gerçekleşmemiş ihtimaller mezarlığı olabilir mi?’ sorusu bile gelir akla. Kimbilir… Twitter ve facebook’un dünü, yani ilkel dönemleri ve bugününe dair Veysel’in düşünceleri… Sağcılık, solculuk, inançlı olduğunu düşünen kesimlerin içine düştükleri sığ dünya. Tanrı adına konuşup ahkâm kesmesi, onun için onun adına davranışlarda bulunma hakkını kendilerinde görme özgüveniyle yaşayanlar. Ortalıkta dolaşan müthiş egolu kahraman adayları…

Peki ama kim bu Veysel? Sosyoloji bölümünü kazanan bir lise öğrencisidir Veysel, romanın ise baş kahramanıdır. Camcı çıraklığından vazgeçiş süreciyle başlıyor onun hikâyesi. “Salkım Sokak” sakini Veysel’in kalabalık aile ortamından zamanı gelince kopup, okumaya karar vermesi ve gitmesiyle hayatının akışı değişiyor. Veysel, “teklifsiz insanlar” dünyasında, usul usul paradokslu bir Weysel’e dönüşür. Süreci yavaşlatmak için, elinden geleni yapar aslında. Yeni soruları vardır. Bu sürecin sonucunda 'Weysel'i üretmesi kaçınılmazdır. Dede-torun arasındaki zaman farkı ve oluşan müthiş uçurum mesela. "Sözün etrafında toplanıldığı" günlerden, “sözü duyacak kulağın” yitirildiği günlere evrilen zamanın içinde Veysel, yine verdiği söze tutunmak isterken görülür. Yazar Hasan Yurtoğlu, okurun sıkı durması gerektiğini ima eder adeta. “Değer verdiğin şeylerin gözden düşeceği, küçümsediklerinin değerini ise zamanla anlayacağın iki perdelik oyundur hayat.” diyor ya roman kahramanı Veysel. Konu hayattır, konu memattır. Veysel’in aslında neyle dolduracağını bilemediği boşluklara dair, hamleleri vardır. Veysel paradoksa sahip, ama asla kredi kartı, unvanı, zenginliği olmayan bir genç. Hele ki, mülkiyete bakış açısı çok net: “İsmimizi yazarak sahip olmak oyunu oynuyoruz.” Adeta bir oyun bozan. “Okunacak ne çok kitap vardı.” deyişinden zaten algısının gelişmiş olduğunu anlamak mümkün Veysel’in.

Eğri oturup doğru konuşanların pek sevilmediği bir dünyaya dairdir bu anlatılanlar. Veysel’in kendi sonunu adım adım hazırladığı durumlar, sorgulamalar bitmek bilmeyen analizler… Sadece o mu? Aristo’ya dair parlak fikirleri, sosyal bilincini yitirme tehlikesi geçiren öğrenciler, sosyal bilimci olması imkânsızlaşmış psikopat iyiler… Weysel Paradoksu ise, “mutsuzum” demek yerine, kibarca bir yol seçen ve buna sığınan “yalnızım” diyenlerin hikâyesidir. Bir zamanlar “Yalnızız” okuyan, kafası çalışan her genç gibi, söylenilmeyenler ipe dizilir bir tesbih gibidir bu romanda.

Genç dimağlar üzerindeki sıkıcı toplumsal baskının getirdikleri ve götürdükleri irdeleniyor aynı zamanda. Sanayide olup bitenler mesela, sokağını anlatıyor Veysel. İşçi, patron, yeğen, dayı ideolojileri (konumlamaları), türlü iki yüzlülükler… Sonra Veysel’in gözünden o dönemin Ankara’sı… Aslında konforizmi savunan, değişime kapalı, her daim ana kuzusu bir gencin, yani Veysel’in düşündüğü doğrudur: “Bazı insanların daha şanslı oldukları doğru değil, daha kurnaz insanlar var sadece.

Haklıdır doğal olarak Veysel. “Pirincin taşını ayıklatacak, ağzında diş bırakmayacak kadar” kahra gark eden Selma ya da onun nezdinde temsil ettiği kızlar. “Oysa dünyamıza lazım olan sahicilik.”. Ve hep samimiyetin peşinde. Veysel önce annesine sonra Selma’ya hayran. Âşık Veysel’i seviyor. Hep köyünde yaşayıp ilk çıkışında Yemen’de ölen Veysel dedesine ve hikâyesine sadık. Yüzü kızarmadan konuşamayan, başkalarına göre anormal biri. Kendi aforizmalarını gün gün büyüten ve sonuçta 'Weysel Paradoksu’na ulaşan biri. “İnsanoğlunun keşfettiği en hain yöntem! Sevdiğimiz ve inandığımız şeyler yüzünden hastayız. Katılaşma, duyarsızlaşma, hayat olayları karşısında kayıtsızlık… Bu soğuk, sert, bu zalim, eyvallahı olmayan bu Allahsız kabuğu yıllar içinde ediniyor insanoğlu.

Bir yanda Nietzsche, Goethe, Hegel, Kant, Marks, Hesse gibi isimler; öte yanda İbni Arabî, Dede Efendi, Fuzulî, Mevlana’ya dair nice orijinal çıkarımlar. Son Yemek’te Veysel’in Selma ile olan görüşmesi oldukça acıklıdır. Yine de olup biten mizahi bir dille anlatılmıştır romanda. Selma ile arasına Veysel’in kafasındaki boşluklar, arkadaşları ve filozoflar girmiştir. Zihnindeki zemin yarılmış, içine düştüğü şeyden kurtulamamıştır. Çoklu kişilik bozukluğu yaşayan (disosiyatif kimlik bozukluğu) Veysel iyice çıkmaza girmiştir. Öte yandan Veysel’in insanın oyuncu ruhuna dair yaptığı çıkarımlar müthiştir.

Eteğindeki taşları dökme vaktidir artık. Veysel paradoksundan emin değildir. Pek çok hareketinden/eyleminden sonra geldiği bu son noktada geri dönüş yoktur. Belki de paradoksu puttur. Bu ihtimali düşünen Veysel, ölüme hazırdır artık. “Meleğe açık çek vermiştir” bile. Travmadan kaçan geçici hafıza kayıpları yaşayan bir gencin dramını okumak, hüzünlü ama çarpıcı ve gerçekçi. Romanın sonuna doğru, bir yanda onu anlamlı kılan sevdiklerini ve Allah’ı aynı kefeye koyamayan vicdanı ve bir yanda kurduğu paradoksu.

Sürecin sonunda benliğini kaybeden gencin, bir cam parçası gibi kişiliklere bölünmesi, akıcı bir üslupla, başarılı olarak yansıtılmış durumda. Hepsi ve daha fazlası için Weysel Paradoksu okuru, yaşadığımız modern dünyaya dair, sıkı bir sorguya çağırıyor biz okurları.

Meral Afacan Bayrak
twitter.com/tarcnckmaz
* Bu yazı Birnokta dergisinin 197. sayısında (Haziran 2018) yayınlanmıştır.

Dünya, gül vadedilen bir bahçe değilmiş meğer

Sanırım hepimiz hayatımızın belirli dönemlerinde, delirmeye yaklaştığımızı düşünmüşüzdür. Birtakım ontolojik problemlerimize psikolojik problemlerin de eklendiğini, hali hazırda karışık olan kafamızın daha da karışmaya müsait olduğunu anlarız.

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, dünyanın gerçekliğini yüzümüze vurur gibi anlatır bu psikolojiyi. On altı yaşında, anne babasının hareketi üzerine kliniğin yolunu tutar Deborah. On dokuz yaşına gelene kadar da devam edecektir bu süreç. Yaşıtlarına göre erken olgunlaşan bir beyin yapısı, yaşıtlarına kıyasla çok zor bir gençlik dönemi vardır. Şizofren teşhisi koyar doktorlar. Kitabı okuduğum sırada, şizofren olan matematikçi John Nash’ın hayatını anlatan Akıl Oyunları filmini de izledim. Deborah’ın kendi kafasında kurduğu dünyayla olan konuşmalarını kavramak, yaşadıkları durumları anlamak için John Nash’ın hayali arkadaşlarıyla olan konuşmalarına dikkat ettim. Deborah’ın dünyasıyla ilgili fikirler verdiğini söyleyebilirim. Demek ki şizofreni böyle bir şeydi. Henüz delirmediğimden mütevellit ilk etapta anlayıp hayal etmek zor oldu. Filmi izleyip kitabın da kalan kısmını bitirince hayalim netleşti. Şizofreni hastaları kendi kurduğu dünyasının, gördüğü halüsinasyonlar neticesinde ortaya çıkan arkadaşlarının ve tüm bunlarla olan diyaloglarının bir parçası olarak, kaçışı sağladıklarını düşünürler. Bu dünya ve dünyanın üstündeki insanlar onları incitir ve kendi kurdukları dünyaya sığınmak onlar için mecburi bir kaçış halini alır. Bilinçli bir kaçış gibi aslında. Hatta Deborah’ın doktoru Dr. Fried (Deborah’ın deyimiyle Furi) bu durumla ilgili olarak bir hastasının ahvalini şöyle anlatır: “Bir keresinde, kendine korkunç işkenceler yapan bir hastam olmuştu. Ona neden böyle şeyler yaptığını sorduğum zaman, ‘Bunları bana dünya yapmasın diye,’ karşılığını vermişti. Sonra, ‘Dünyanın neler yapacağını görmek için biraz beklesenize,’ demiştim. O da, ‘Anlamıyor musunuz? Eninde sonunda oluyor bunlar, bu şekilde hiç olmazsa kendi yıkımımı kendim yönetiyorum,’ diye yanıt vermişti.

Okuyunca hiç de mantık dışı gelmeyen bu cümleler, kitabı okumak için kurduğum yakınlığı “Acaba şizofrenliğe doğru mu evriliyor?” diye düşündürmedi değil.

Deborah’ın dünyası ise Yr Krallığı, Koro, Kuyu ve Tanrıların oluşturduğu bir bütünden ibarettir. Sürekli yaşadığı dış dünyaya ait olmadığını bağıran seslerdir bunlar: “Sen hiçbir zaman onlardan biri olmadın, hiçbir zaman. Tamamen farklısın sen.”.  Hatta Yr Krallığı’ndaki Tanrıların koruyucu ruhlar olduğuna dair inancı bile belirmiştir. Konuştuğu İngilizce, dünya için düş kırıklığına uğramak demek iken Yr dilini ise söylenmesi gereken şeyleri söylemek için kullandığı dil olarak görür. Örneğin Koro; hoşlanmadığı öğretmenlerinin, akrabalarının ve okul arkadaşlarının bir araya gelmesiyle oluşan seslerdir.

Yahudi olduğu için toplum tarafından yargılayıcı nitelikte olan dışlanmışlıklar, büyükbabasının mükemmeliyetçi tutum içinde baskı yapması ve anne ve babasının rolü Deborah’ın problemlerinde büyük etkenler oynamıştır. Hatta babası kızının neden böyle olduğunu düşünürken “Hiçbir zaman soğuk ya da açlık tehdidiyle karşılaşmadı…” diye bir cümle kurar. Çok basit bir nokta gibi görünen ama altında büyük yıkımlar oluşturan bir cümle bu, bana kalırsa. Çünkü bizim de toplumumuzda ve hatta ailemizde karşılaştığımız sık bir durumdur bu. Soğukluk, açlık, savaş tehdidiyle karşılaşmadığı müddetçe bir çocuk kendi içinde ne gibi büyük problemler yaşayabilir ki? Sığlığı doğmuştur babanın kafasında. Yani bir çocuk temel büyük ihtiyaçları açısından sorun yaşamıyorsa neden kendine problemler üretir ki? Bizim toplumumuzda “şımarıklık” olarak bile nitelenebilir böyle bir durum. Annesinin tutumlarına değinirsem, babasına kıyasla Deborah’ın durumunu ve ailenin bu durum karşısında davranışlarını dengede tutabilmek için her daim çırpınır vaziyettedir. Yalnız bir nokta dikkatimi çekti: Kızına yardımcı olduğunu ve bunun için sevinç duyduğunu belirtir Esther. Bunu da, “Benim annem bunu hiç yapmazdı.” diyerek vurgular. Buradan anladığım olgu ise: Bir annelik ölçümü olarak, kendi annesinin kendisine sergilemediği davranışları kızına göstererek, vicdan muhasebesinde sınıfı geçtiğini kabul etmek ister. Onay almak istemek gibi. Dr. Furi’ye de bu konudan bahseder sık sık.

Şizofreninin en kötü yanı gerçekte olanla gerçek dışını ayıramamaktır. Kafalarının içinde kendileriyle konuşan karakterlerin aslında var olmadığını öğrenmek hastalar için büyük bir yıkımdır. Bu durumu kabullenemedikleri ya da kabullenmek istemedikleri için iyileşemezler. Deborah’ın sürekli Yr Krallığı ve Tanrılarla konuştuğu gibi. Akıl Oyunları'nda da John Nash’ın hayali arkadaşlarıyla konuşup onlardan iyileşmek için izin istemesi, onlarla çatışması ve hatta konuşmamaya çalışarak onları cezalandırdığını düşünmesi, bunlara örnek verilebilir.

Ah şu ana babalar.’Onu iyileştirin,’ derlerdi hep, ‘onu, sofra adabını bilen ve bizim kararlaştırdığımız geleceği kabullenen biri olacak biçiminde iyileştirin!’ Dr. Fried içini çekti. Zeki, dürüst, iyi yürekli ana-babalara bile çocuklarını aldatmak kolay geliyordu. Kendilerinin hiçbir zaman tenezzül etmeyeceği aldatmacaları, gösterişçiliği, kibirliliği, rahatlıkla çocuklarına uygulayabiliyorlardı.”. İşte buradan da anlayabileceğimiz gibi ana-babaların çocuk üzerindeki yıkıcı tutumları Doktor Fried’i de rahatsız eder.

Deborah’ın bulunduğu koğuşta kalan hastalar ise tıpkı Deborah gibi dünyayı suçlar hep. Kendilerinin katili olan bu dünyanın nasıl olur da ceza çekmek yerine durmadan gelişip güzelleştiğini anlayamazlar. Kızdıkları nokta burasıdır.

Doktoruna karşı suçluluk psikolojisi hisseden Deborah, doktoruna hiçbir zaman yalan söylemediğini ama bir insan olmadığını da söyler. Buna karşılık olarak doktoru: “Benim görevim seni bağışlamak değil,” der. “Gerçekten dünyada ahlaki konular ve zor kararlarla sık sık karşılaşacaksın ve daha önce de dediğim gibi, dünya dikensiz gül bahçesi değildir. Gel, görüp anlamanı sağlayan güce şükredelim ve yapman gerektiğini anladığın şeyi yapabileceğin güne ulaşmaya çalışalım.

Yaşamak savaşmak demektir,” der Deborah. İyileşme isteği ve umuda inanmak istemesinden sonra.

Vücudunda yanıklar oluşturduğunda ilk zamanlar acı duymaması, iyileşme isteği güçlü çıktıkça bu acıları hissetmesi ve tekrarlamaması iyileşme sürecine girdiğine örnektir.

Doktorunun onu büyük bir kuvvetle inandırmak istemesi ise en büyük etkendir. “Ona bir anlatabilsem… Çölde doğup büyümüş bir insana, daha görmediği nice bereketli, verimli, olağanüstü derecede güzel topraklar olduğu nasıl anlatılabilirdi acaba?

Yazarın kendi hayatından yola çıkarak yazdığı bu kitap, psikolojiye ilgi duyan herkese kaynaklık edebilir nitelikte.

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim ismiyle müsemma bir kitap. Dünyanın tozpembe bir gerçekliğe sahip olmadığını anlatırken bir yandan da tamamen yıkıma ve umutsuzluğa maruz kalmamak gerektiğini ispatlıyor. Anne-baba-çocuk üçlüsünde dünyanın rolü ve akıl sağlığının ne kadar zedelenip, nasıl iyileştiğini anlatıyor.

Hiç bitmiyor evlat olmak” demiştim bir öyküde. Sanırım bu cümleyi Deborah’a ithaf edebilirim artık.

Rüya Bağ
twitter.com/RuyaBag

27 Haziran 2018 Çarşamba

Okumamaya övgü!

Zaman zaman ‘okunmadan hakkında konuşulan kitaplar’ diye listelere rastlarız. Bu listelere dair serzenişler, köklü bir sorunumuz olarak sunulan ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak’ tabirinin ötesinde bir duruma işaret eder. Öyle ki, okumadığı kitap hakkında konuşabilen birisi bırakın bilgiden yoksun fikir sahibi olmayı, en baştan bilmediği şey hakkında ahkâm kesebilmek gibi bir cüreti gösterebilmiştir. Hüküm son kertedir ve verilebilmesi için tamamlanması gereken süreç vardır. Üst perdeden yapılan bu eleştiri (ya da tespit) meseleyi içerik açısından değil biçim açısından ele alır. Oysa kitabın içeriğiyle onu okumadan hakkında yapılan konuşmanın içeriğinin örtüşmeme ihtimali olduğu kadar örtüşebilme ihtimali de vardır ve bu durum atlanır. Usül/esas meselesi hukuki terminolojide aranılan bir yöntem olabilir fakat hukuk dışı bir konuda, örneğin kitaplar hakkında yapılan yorumlarda aynı kesinlik aranmalı mıdır? Bir kitap hakkında konuşmak için o kitabın okunması şart mıdır? Soruyu biraz daha netleştirirsek, insanlar okumadıkları kitaplar hakkında konuşabilir mi? Pierre Bayard’ın "Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz?" adlı eseri tam olarak bu sorunun cevabını arıyor. Everest Yayınları tarafından neşredilen kitabın çevirisi Aysel Bora tarafından yapılmış. İki yüz yirmi sayfalık çalışma giriş ve sonsöz haricinde üç bölümden oluşuyor. "Okumanın Yolları" başlıklı ilk bölümde 'belli başlı okuma türleri'ni ele alan yazar, "Söylem Durumları" adını taşıyan ikinci bölümde bazı kitapları “okumadığımız halde konuşmak zorunda kalabileceğimiz durumların analizi”ni yapıyor. P. Bayard’ın en önemli kısım dediği "Benimsenecek Yollar" başlıklı üçüncü bölümde ise “kişinin okuma eylemi üzerinde derinlemesine düşünmesini sağlayacak öğütler” yer alıyor.

Pierre Bayard, insanın hangi sebeplerle okumadığı kitaplar hakkında konuşmak zorunda kaldığını ortaya koymaya çalışıyor. Kitabın hemen ilk sayfalarında kendinden örnek veren yazar, üniversitede ders verirken zaman zaman okumadığı kitaplar hakkında konuştuğunu (konuşmak durumunda kaldığını) ama bunun bazı sakıncalarının bulunduğunu belirtiyor. Dinleyiciler arasında okumadan hakkında konuştuğu kitabı okuyan birinin çıkması ve müdahale etmesi her an için bir tehlike oluşturmaktadır. Bunun yanında, konuşmanın kitabın içeriğinden bağımsız (ya da farklı) olma ihtimali dinleyicileri yanlış bilgilendireceğinden gerçekten uzaklaşılmasına neden olacaktır. İnsanın okumadığı bir kitabı okuduğu yalanını söylemesi en başta kendisi açısından zordur. Bu yalan açığa çıkmasa bile içten içe bir mahcubiyet veya suçluluk hissi doğurur. Pierre Bayard bu zor durumla ilişkilendirerek yazdığı kitabın amacını, “insanın okumadığı kitabı okumuş gibi yaptığında bilinçaltında oluşan suçluluk duygusunu hafifletmeye çalışmak” olarak belirtiyor. Kişi kitabı baştan sona okumamış olabilir fakat göz atma, benzer veya aynı mantığa sahip kitaplarla kıyaslama ya da okuyanların yorumlarından faydalanma gibi yöntemleri kullanarak kitabın içeriğiyle örtüşen bir sonuç çıkarabilir.

Yazara göre okuma gibi okumama da bir tabu alanıdır ve delinmesi pek mümkün olmayan bir takım yasaklar barındırır. Okumamaya övgü dizilmesi veya kutsal olarak addedilen okumanın olumsuz olarak eleştirilmesi (yerilmesi) bu yasakların delinmesi anlamına gelir. Okumamak genel anlamda kültürsüzlük, cahillik olarak adlandırılır fakat büyük çoğunluğun kabul ettiği bu yasağı delen bazı yazarlara göre okumadan yapılan eleştiriler isabetli olanlarıdır. Böylesi bir eleştiri için kitaba birkaç dakikalık bir göz gezdirme yeterlidir. Kitabı baştan sona okuyarak yapılan eleştiri ise metinde anlatılanlardan bağımsız bir hâl alacaktır. Çünkü kitabı tümüyle okuyan kişi yaptığı eleştirisinde yazarın beyanlarını değil öznel görüşlerini belirtir. Dolayısıyla böyle bir eleştiri otobiyografik bir görünüme bürünecektir. Bu bağlamda Bayard, bir eserin yazarından bağımsız değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini örneklerle sorguluyor.

Pierre Bayard bazı yazarlara atıfta bulunurken birçok kitaptan da alıntı yapıyor. Alıntıların birinde en iyi okumama yönteminin kütüphanecilerin kullandığı herhangi bir kitabın kapağını açmamak olduğu belirtiliyor. Kitap kataloğu dışında sayfa çevirmeyen kütüphaneciler bu sayede kitaplar hakkında çok daha fazla ve net bilgiye sahiptir. Kütüphanecinin kitaplardan uzak durması kitap sevgisinden kaynaklanmaktadır. Buradaki asıl önemli konu, okumadan bir kitap hakkında konuşabilmek için yeterli bir kültürel kazanımın oluşup oluşmayacağıdır. Bunun mümkün olacağını söyleyen P. Bayard’a göre “Kültürlü olmak şu ya da bu kitabı okumuş olmak değil, kitapların bütünlüğü içinde kendini bir yere konumlandırmasını bilmektir, yani onların bir bütün oluşturduğunu bilmek ve her unsuru ötekilerle olan ilişkisine göre bir yere yerleştirebilecek durumda olmaktır.”. Bu bağlamda kültürlü bir insan kitabın içeriğinden haberdar olmasa bile konumunu tayin edebildiği için hakkında rahatlıkla konuşabilir. Bu eğilimin ileri seviyesi ilk görüşte kitabı tanımaktır. Kitapları 'genel görüş' sahibi kültürlü insanlar tanıyabilir. Kültürlü insan kitap ismi, kapaktaki imge, seçilen renk, kalınlık ve yazar gibi verilerden kitabı asli konumuna yerleştirebilme yetkinliğine sahip kişidir. Bu kişinin okumaması bir farkındalık durumudur ve dolayısıyla bilinçli okumamadır.

Pierre Bayard, bir kitaba göz atarak veya başkalarının yorumlarından yola çıkarak o kitap hakkında konuşmanın mümkün olup olamayacağını sorguluyor. Ona göre “kültürlü olmak kendini bir kitabın içinde süratle bir yere yerleştirebilmektir ve bu konumlanma kitabı baştan sona okumayı gerektirmez.”. Kitaba dair bir şeyler söylemek için bir kitabı baştan sona okumak yerine göz atmak ya da başkalarının yorumlarını dikkate almak yeterlidir. Bunun yanında herkes tarafından bilinen kitaplar üzerine konuşmak zaten doğal bir şeydir. Diğer taraftan insanlar kültürsüz olarak görünmemek için okumadıkları kitapları okuduklarını söyleyebilmektedir. Söz konusu kültür anlayışı ‘okunması gereken kitaplar’ listesi oluşturmuştur. Hayatın akışı içinde bu kitapların okunmadığının itiraf edilemediği ortamlar olmaktadır. Bu duruma düşen birisi farklı bağlamlardan kitap hakkında edindiği bilgilerden faydalanarak o kitabı okumuş gibi davranabilir. Bu davranışın sebebi kültürsüz ya da cahil görünmek istememe veya itibar/statü kaybı korkusudur. Pierre Bayard bu anlayışa karşı “her kitabı ya da yazarı bilmek zorunda mıyız?” diye soruyor. Herhangi bir kitap okunmuş bile olsa çıkarım üzerinde bir konsensüs sağlanamayabilir ve/veya yorumların bir kesinliği bulunamayabilir. Bunun da ötesinde kültürel farklılıkların yol açtığı ‘mesafe’ toplumların aynı metin üzerinde ortak bir söylence veya anlayış oluşturmasına engel olmaktadır. P. Bayard bu farklığı doğuran şeyi “iç kitap” olarak tanımlıyor. İç kitap, “okuyucu ve ile yazılı her yeni şey arasına giren ve okumayı o farkında olmadan şekillendiren kolektif ya da bireysel mitik temsiller bütünüdür.”. Bu bağlamda okunan şeye anlamını veren kişinin anlam dünyasının oluşmasında etkili olan sosyal ve kültürel şeylerin tümüdür. İç kitap bireysel olabildiği gibi toplumu kapsayacak şekilde kolektif hâlde de bulunur.

Genel kanının okumamayı cahillik olarak algıladığını söyleyen yazar bunun tam tersinin de söz konusu olabileceğini öne sürüyor. Örneğin aşırı okumak insanı yazara/kitaba bağımlı hâle getirir ve özgün fikir üretimini engeller. Bu durumun cahillik ile çok bir farkı yoktur. Diğer taraftan çok dikkatli okuma yaparak elde edilen sonuçlar hatalı olacaktır. Özellikle akademik okumalar metni farklı açılardan değerlendirmeye maruz bıraktığından eseri bağlamından çıkarır. Bu nedenle metnin söylediğinin daha net anlaşılabilmesi için yazar, metin ve okurun birbirinden bağımsız ele alınması üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Dikkatli bir okurun metne dair anladığı veya söylediği yazarın düşündüğü veya anlattığıyla aynı değildir.

Pierre Bayard bir kitabı okumadan anlama ihtimali üzerinde duruyor. Buna göre aynı mantığa sahip iki kitaptan bilinmeyeni bilenene kıyaslayarak yapılan okuma faydalı olacaktır. Çünkü hiç bir kitap kendisiyle sınırlı değildir ve her biri birbirinin devamı olduğundan bir bütünün parçalarıdır. Bilinen kitaplardan hareketle birbirinin devamı niteliğindeki kitaplar arasındaki ilişki ağını kurabilmek bir kitabı okumadan da anlamayı sağlar. Yazar bu aşamada Sigmund Freud’dan (1856-1939) aldığı “perde-hatıralar” (gerçeğin üzerini örtmek için yaşanmış gibi aktarılan yalancı hatıralar) kavramını “perde-kitaplar” şeklinde yeniden yorumluyor. Perde-kitaplar geçmişte okunan kitaplardan hareketle okunmamış kitaplar hakkında konuşabilmek için kullanılır. Bu durum bir anlamda yalancı okuma anılarıdır. Kitaptaki en ilginç bölümlerden birisi okuma ile unutmanın eşsüremli gerçekleşmesi üzerine yazılanlar diyebilirim. Öyle ki okur, yazarın yazdıklarını okuduğu anda unutmaya başlar ve kendi hatıralarını (düşüncelerini) harekete geçirerek ortaya başka bir anlam çıkarır. Aynı metni farklı zamanlarda okumak da benzer bir durumla sonuçlanır ve farklı tarihlerde farklı anlamlar oluşmuş olur. Bu hâliyle okuma kişilik bölünmesine dönüşebilen bir süreçtir.

Yazar ana fikir olarak bir kitap hakkında konuşmak için o kitabı okumanın şart olmadığını iddia ediyor fakat öyle ulu orta konuşulamayacağını da bilmek gerektiğini vurguluyor. Örneğin kitabı konumlandırma yetisi kazanmış kültürlü insanlar okumadıkları kitaplar hakkında konuşabilir. Bu tür insanların yetiştirilmesi için ise ezbere dayalı eğitim ve kutsanmış metin anlayışından kurtulmak gerekmektedir. Ancak bu sayede özgün ve sanatsal eserler, anlamlı yorumlar ortaya çıkabilir. Okumak kadar okumamayı da sanat olarak tanımlayan yazar birçok düşünceyi ters yüz ediyor. Edebiyat alanındaki eleştiri konusunda söyledikleri de oldukça önemli. Eleştirmenlerin çoğunun kitabı okumak yerine hamasi ve çatışmacı dili seçerek dikkat çektiklerini ve isim yaptıklarını belirten Bayard, bir sanat olarak telakki ettiği eleştirinin nasıl yapılması gerektiğine dair düşüncelerini sıralıyor. Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz?; okur-kitap temalı eserlerde gördüğümüz okumaya övgü anlayışının dışında, zihni kurcalayan aykırı bir kitap. Sonuç olarak şunu söylemeliyim ki, paradoksal içeriği bir yana, bir kitap hakkında konuşmanın en iyi yolunun onu okumaktan geçtiğini gösteriyor olması oldukça manidar.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Her hastalık hayat sancılarımızın birer yankısı

"Uzun bir yolculuğa çıkmamız gerekir gerçek duygulara ulaşabilmemiz için."
- Alper Hasanoğlu, Hayat ve Diğer Hastalıklar, sf.72

Bir kitabın ismi bazen yalın görünse de aslında çok şey söyler. Psikiyatr ve psikoterapist Alper Hasanoğlu, hayatı diğer her şeyden daha fazla önemsediğini göstererek aslında çok olumlu bir taraftan sesleniyor Hayat ve Diğer Hastalıklar'da. Yalnız bu olumlu taraf, içeriğin de iyimserlikle bürünmüş olduğu anlamına gelmesin. Hasanoğlu son derece ciddi, gerçekçi ve sert biçimde eleştiriyor yaşadığımız hayatı, yani yaşamak zorunda kaldığımız hayatı.

Bir şeyi yapmak için zorunda olmak, yani mecburiyet hissetmek, insan için en acımasız durum ve davranışları beraberinde getirir. Oysa herkes içinden geldiği için, içinden geldiği gibi yapmak ister bir şeyi. Böyle olduğunda, yani doğal bir sürecin işlemesi hâlinde her şeyden daha fazla tat alır, yaşamı anlamlanır, varlığı taçlanır. Öğrencilere sık sık edilen bir tenbih; sevdikleri yahut sevecekleri işi meslek edinmeleridir mesela. Evet sabah erkenden kalkıp işe gitmek zorunda olmak çağın bir açmazıdır. Ancak bu iş bizim varlığımıza anlam katan, yaparken mutlu olduğumuz ve iyi hissettiğimiz bir işse, tutkuya dönüşmesinde bile sakınca yoktur. Bu durum gerçekten işimizi iyi yapmamızı ve alanımızda parmakla gösterilen, 'ehil insan' olduğumuzu belli eden bir hâle gelebilir. Bu durumda ortaya iki şey çıkıyor: doğal olmak-yaşamak ve sevmek. İkisi bir araya gelince hangi insan "yaşıyorum çok şükür" demez ki? İnsan yaşadığını dahi hissedemiyorsa, hastalıklardan hastalık beğenmeye de başlıyor demektir çoğu zaman.

Zaman gerçekten de hastalıklardan hastalık beğenme zamanı. Kendimize hastalıklar üretmemiz yetmiyormuş gibi bir de el âlemin söylediklerinden hastalıklar devşiriyoruz. Biraz dalgın mı bakıyoruz dünyaya? Kesin depresyondayız ve bir 'deli doktoru'na görünmemiz gerek. Biraz tedirgin mi hissediyoruz kendimizi? Kesin panikatak olduk ve hemen hapa başlamalıyız. Biraz içimize kapanmak, nefes almak ve yalnız kalmak mı istiyoruz? Kesinlikle su katılmamış bir melankoliğiz ve bu durum mazallah intihara bile götürebileceğinden hemen kliğine yatmalıyız. Oysa tüm bunlar hem bedenin hem de ruhun doğal bir tepkisi. Şu içi-dışı kötülük kokan zamanlarda beden ve ruh tepki göstermesin de ne yapsın? Devreye mumyalama fikrini sokan bile var. Belki başka bir zamana uyanma hayali. Evet kesin delirdik ve hemen toplumdan tecrit edilmeliyiz.

Kimse kusura bakmasın ne biz insanlar olarak bu kadar ucuzuz ne de yaşam bu kadar ciddiye alınması gereken bir süreç. "Ekmek aslanın ağzında" ve "pabuç pahalı" sözleriyle yetişen bir neslin yan gelip yatarak ömür sürdüreceği elbette düşünülemez. Oraya buraya yetişmek, çelik gibi sinirlere sahip olmak, evlilik-aşk-çocuk üçgeninde tüm sorumlulukların farkında olarak mücadele etmek kolay şeyler değil. Eğer buna kira-borç gibi insanın ömründen ömür yiyen gerçekler de eklenirse hayat ve hastalıklar iki yönde kümeleniyor sanki. İnsan ya hayatı seçecek her duygusunu (elem-neşe) dimdik yaşayabilmek için ya da sürekli bir hastalık etiketleyecek kendine doktor doktor gezmek için. Bir de bunun 'yanlış doktor' tarafı var. Hepimiz google vasıtasıyla birer doktora dönüştüğümüz için hastalığın da doktorun da iyisinden kötüsünden çok iyi anlıyoruz. Mürşidini beğenmeyen birer müride dönüştük hepimiz. Eh, suçlu kesinlikle biz değiliz. Suç önce, bu doktorlara hastayı müşteri olarak gösteren ve sürekli yeni 'fırsatlar' sunan sistemde. Sistemi delip geçmek bizim elimizde olmasa da en azından bireysel bir çıkış noktası bulabiliriz. Sözcükler ve kitaplar bize çok yardımcı olabilir. Müzikler ve filmler de. Mühim olan neyin içimize seslendiği, gerçekten seslendiği. Hasanoğlu'nun bu konuda güzel bir yorumu şöyle: "Hayatla başa çıkabilmenin en zevkli yollarından biri, biriyle birlikte kitap okumak olsa gerek. Edebiyat dışında her şey kirlendiği için belki de."

TEDxReset organizasyonundaki "Kendi Uçurumuna Bakmak" başlıklı konuşmasında, "Kaosumuzu anlamanın bir yolu olmalı" demişti Hasanoğlu. 392 sayfalık geniş kitabında ise bu yolları tabiri caizse kurcalıyor. Hem de sadece klasik psikoloji okuyucusuna değil, çağın zorluğu altında ezildiğini hisseden veya hissetmeyen herkese sesleniyor. Neticede bu kitabı terapi terapi gezmiş, bir türlü aradığı şifayı bulamamış kimseler de okuyacak diye düşünerek, onların da derdini anladığını gösteriyor birçok konuyu hırpalarken. Her sertifikasını duvara yapıştıranın terapist olamayacağına değinirken İsviçre'de aldığı eğitimlerden anılarını hatırlatarak başka topraklardan misaller veriyor. Topraklar başka, dertler aynı. Bazen çok tecrübeli gibi görünen bir doktor dahi, ya dikkatsizliğinden ya da hastayı 'test materyali' gördüğünden sadece hastaya değil mesleğine zarar, hatta kalıcı hasarlar verebiliyor. Çıkış noktası insanlık, tespit şöyle: "Anlam ve sevgiden gittikçe uzaklaşan mutsuz insanlar. Artık psikiyatri muayenehanelerinin o hiç istenmeyen duygudan kurtulmak için yuttukları antidepresanlarla "iyileşemediklerinden" yakınan insanlarla dolmasının nedeni budur."

Kitabını birkaç bölüme ayırmış Hasanoğlu. Muhtemelen daha önce yazılmış olan makalelerden birbiriyle ilişkili olanları ya da belirli bir konu etrafında şekillenenleri aynı bölümde toplanmış. "Garip ve içten yazılar", "Hayatın manası", "Ben sende oluyorum", "Babam, babalık ve Aydın ağbi", "Kadınlık halleri", "Psikiyatrinin içinden", "Okurken mırıldandıklarım" bölümlerin başlıkları. Girişte Hasanoğlu hem nasıl biri olduğunu çok kısaca anlatıyor hem de bir eleştiriye değiniyor: "Ekşi Sözlük'ten birileri benim kendimi bulamadığımı savrulup durduğumu yazmış. Ben aklı karışık olmayan insandan çok korkarım. Çünkü aklı karışık olmayan insan mutlak doğruyu bildiğine inanır ve bir dine inanır gibidir."

Bu koca kitaptan birçok ders çıkarılabileceği gibi, insanın kendi sorunlarına bazı pratikler geliştirebilmesi ve kendini keşfetme yolunda bazı perdeleri yırtması mümkün. Çünkü Hasanoğlu bildiklerini tüm detaylarıyla ve o detaylara nasıl ulaştığını da belli ederek yazmış yazılarını. Bazen anlatması çok kısa sürebilecek bir konuyu dallanıp budaklandırmış, bu esasında okuyucuya işin hiç de kolay olmadığını ve sabretmek gerektiğini gösteriyor zaman zaman.

Kitapları okurken birçok cümlenin altını çizer, paragraflar işaretleriz. Ben bazen her okuduğum kitaba bir 'son cümle', 'son paragraf' bulurum. Bu hem kitabı hatırlamamı kolaylaştırır hem de o kitabın bendeki en büyük yankısını ifade eder: Hayat ve Diğer Hastalıklar'da da şu cümleleri kendim için özel olarak işaretledim: "Otomatik pilotta ve son sürat giden çıldırmış bir hayatı yavaşlatabilmenin, onu daha iyi anlayabilmenin bir yolu olabilir. Belki de hepimizin günde on dakika dünyaya ona herhangi bir değer atfetmeden kulak kabartması gerek."

Hayat tüm hastalıklardan üstündür ve her hastalık hayat sancılarımızın birer yankısı sanki...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

21 Haziran 2018 Perşembe

Okuma Günlüğü'nü okuma denemeleri

“İnsanların bana kitapları özetlemesini sevmem. Bir başlık, sahne, bir alıntı bana çekici gelir, evet ama öykünün tamamı, hayır. Bizim gibi meraklılar, kapaklardaki tanıtım yazıları, öğretmenler ve yazın tarihleri, durmadan olay örgüsünü anlatır, okuma hazzını büyük ölçüde yok ederler. İnsan yaşlandıkça, bellek de bundan sonra ne olacağını bilmemenin verdiği hazzı bozabilir.”
- Alberto Manguel

Kitabından böyle bir alıntıyla başlayarak özrüm olsun istedim yazardan. Kitabı özetlemek niyetiyle değil de anlamak çabasıyla yazdım diyebilirim ancak.

2016'da Tanpınar’ın izinde Beş Şehir’i çıkarmış olduğu için yollara düşüşüyle konuşulan Alberto Manguel’i Okuma Günlüğü kitabı ile konuşmak istedim ben de.

Öncelikle türüyle ilgili çelişkiye düştüğüm için böyle bir başlığı kullandım. Günlük-deneme diye nitelendirebileceğimiz bir kitap Okuma Günlüğü. Bu nedenle de okumaların günlüğünü okuma denemeleri çabası çıktı ortaya.

Kitap Manguel’in kurmaca bir metinden ziyade bir yıl içerisinde her ay başka bir kitabı okuyarak ve notlar alarak aktardığı bir günlük denemesinden oluşuyor. Kitapların içeriğine dair eleştiri yapmıyor, kendisine hissettirdikleriyle günlüğünü sunuyor. Çünkü hedefi kurmaca bir metinle yazıp “iyi bir yazar” olarak anılmak değil, öncelikle “iyi bir okur” olmaya çabalamak. Daha önce okuduğu hatta çocukluğunda daha çok sevdiği kitapları yeniden keşfederek, neler hissedeceğini gözlemlemek istemiş bana kalırsa. Nesnel bir dil yerine tutulan günlükler, notlar, izlenimler, anılar, hatta evdeki kedisiyle kitaplığında geçirdiği vakitler dâhil; her şeyi olanca sadeliğiyle kaleme almış yazar.

Kitap iki bölümden ve on iki kitap incelemesinden oluşuyor. Birinci bölüm 2002 yılının haziran ayında başlıyor. İkinci bölüm ise 2003 yılının mayıs ayında son buluyor. Okuduğu kitapların anlatımıyla var olan notları değil, günlük yaşantısını ve hislerini paylaşıyor yazar.

Kitap listesini sıralayacak olursak şöyle:

Haziran - Adolfo Bioy Casares’ten Morel’in Buluşu
Temmuz - H. G. Wells’ten Dr. Moreau’nun Adası
Ağustos - Rudyard Kipling’den Kim
Eylül - François Rene de Chateaubriand’dan Mezar Ötesinden Hatıralar
Ekim - Sir Arthur Conan Doyle’dan Dörtlerin Simgesi
Kasım - Johann Wolfgang von Goethe’den Gönül Yakınlıkları
Aralık - Kenneth Grahame’den Söğütlükte Rüzgâr
Ocak - Miguel de Cervantes’ten Don Quijote
Şubat - Dino Buzzati’den Tatar Çölü
Mart - Sei Şonagon’dan Yastıkname
Nisan - Margaret Atwood’dan Yüzeye Çıkış
Mayıs - Joaquim Maria Machado de Assis’ten Bras Cubas’ın Ölüm Sonrası Hatıraları

İlk anlatımda daha çok melankolik bir havayla, çocukluğuna ve yaşadığı yere duyduğu özlemle dile getirilen notların yerini; kitap anlatımı, seyahatleri ve düşünceleri takip ediyor. Kitapların içeriklerinden uzun uzadıya bahsetmek yerine kitabı okumaktan duyduğu mutluluğu, sebebi ya da sadece o an ki hissini anlatıyor. Her okumada daha çok sevdiğini belirtiyor.

Açıkçası yer yer duyduğu hisleri anlatırken, samimi bir dil kullanarak kitaplardan bahsetmesi romantik bir açıdan yaklaştığı fikrini uyandırdı. Kipling’in Kim isimli kitabından bahsederken bu cümleleri kurmasını örnek olarak verebilirim: “Anlatım tonunu, yan karakterlerden her birinin canlılığını, bir nehri aramakta olan oğlan çocuğu arasındaki dokunaklı dostluğu seviyorum. Onların bu uzun ve çetin yolculukları hiç bitmesin istiyorum.

Manguel sık sık dedektif romanlarını sevdiğinden bahseder. Hatta listesini yapar romanların. Aslında Manguel liste yapmayı sever. Okuduğu kitapları, okumayı istediği kitapları, okumaktan keyif alabileceği kitapları. Hatta “Liste yapmada, anlam yalnızca çağrışımla yaratılacakmış gibi, belli bir büyüsel keyfilik vardır.” diyerek özetler.

Yazarın anlattığı kitaplara dair zerre kadar bilginiz olmasa da anlatılanlara yabancı kalmıyorsunuz. Dili, anlatımı ve o an ki duygu durumunu paylaşımıyla hissedebiliyorsunuz bunu. Üstelik yazar kitabın bir bölümünde: “Yazarın yazdığını değil, okumak istediğimizi okuruz.” diyerek bu durumu çağrıştırıyor bana. Metinlerin arasında değişiklikler göstererek aktarması kafa karışıklığı yerine, birbiriyle ilintili bağlar kurdurabiliyor. Yazar bir anda başka bir kitaptan bahsettiği vakitlerde, günlüğünü okuduğumu unutmamam gerektiğini hatırlatıyorum kendime. Kitaplığında dolaşırken bir anda okuduğu kitaptan sıyrılarak sırf son cümlesi için başka bir kitaba uzanabiliyor çünkü. Hep başvurduğumuz bir durum değil midir bu? Son cümlesini, altını çizdiğimiz yeri, bazen sadece basım yılını hatırlamak için bile olsa karıştırmıyor muyuz kitapları?

Kitabın bazı kısımlarında romantik bir hava içerisinde sadece duygu durumlarını paylaştığını düşündüğümü belirtmiştim. İlerleyen sayfalarda Manguel bambaşka konularda fikrini yazarak şaşırtıyor beni. Kitap bahsinden bir an sıyrılarak bu ve benzeri düşüncelerini aktarması şaşırtıyor.

Çökmüş ulaşım sistemi ve korkunç yüksek fiyatlarıyla Londra, azıcık bir parayla yaşamak zorunda olan birisi için dünyanın en rahatsız edici kentlerinden biri olmalı. İngiliz Turizm Bakanlığı acaba nasıl reklamlar aracılığıyla inandırıyor dünyayı, böyle olmadığına?” diyor. Gözümüzde görkemiyle canlanan Londra’ya dair fikirlerimiz değişebiliyor böylelikle.

Batı, Öteki’ni sadece daha fazla aşağılamak için tanır, sonra da bunun geriye yansıyan yanıtını görünce şaşırır.

Herkesçe bilinen eski gerçekler hâlâ geçerli; şiddet şiddeti doğurur; her türlü iktidar kötüye kullanmadır; her tür fanatizm aklın düşmanıdır; propaganda, bizi kötülüğe karşı çıkmaya çağırdığında bile propagandadır; savaş, Tanrı’nın büyük taburların yanında olduğuna inanan galiplerin gözleri dışında hiçbir zaman şerefli değildir.

Artık kitapta bahsettiğimiz zaman dilimi 2003 yılının şubat aylarıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’a savaş açtığı yıllar. Yazar bu konu hakkında ya da savaşın genel pozları hakkında fikirlerini sürer ortaya. Dile getirilenleri gözümüzün önüne serer. Sakin ama içten içe kızgın. “Savaş aynı zamanda hem kaçınılmaz hem de olanaksız görünür. Avrupa gazetelerinin sunduğu anlaşmazlık görüşü sadece alegoriktir: Bildiğinden şaşmayan bir canavar şeklindeki Amerikan gücü, öteki canavarlara saldırıyor. Ejderhalara inandığımıza göre, bu alegori boşunadır. Londra Daily Telegraph gazetesinde yayımlanan bir başyazı, ‘Dünya Ekonomisinin Savaş Makinesine İhtiyacı Var’ diyor bize. Süslü, büyük baş harfler ülkesindeyiz.

Bir yandan okuduğu kitaplarla, varsaydığı tutumları bağdaştırmaya başlar. Buzzati’nin Tatar Çölü ile Amerika’nın tutumunu birleştirerek anlatır.

Uzakta korkunç bir hayal gibi beliren savaşın hiçbir kahramanca yanı yok; İngiliz-Amerikan güçlerini harekete geçiren nedenler insani olmaktan çok parasal. Öte yandan, Buzzatin’nin öyküsünde, okuru çok etkileyen trajik saçmalık duygusu, büyük ölçüde kahramanca girişimin su katılmadık anlamsızlığından kaynaklanıyor. Hiçbir insani ya da parasal neden ileri sürülemez. Sınırda hiç sorun yok, Tatar Çölü’nde bugüne kadar bir Tatar görülmemiş, kahramanlara kahraman olma şansı tanınmamış.

Artık mart ayına gelinir ve savaşla beraber notlarını almaya devam eder Manguel: “Amerikalılar, Birleşmiş Milletler’in aksine kararına rağmen Bağdat’ı bombalamaya başladı. Televizyonda gösterilen tek şey, ara sıra roketlerin çarptığı yerlerdeki patlamalarla aydınlanan, siyah bir ekran.

Buradan hareket ederek şu kanıya varabiliriz: Bir entelektüel yeniden okumaya karar verdiği kitapların günlük-denemesini tutarken, dış dünyada yankılanan savaşa kulaklarını tıkamaz, gözlerini kapatmaz. Propaganda yapar gibi çığlık çığlığa karşıt fikirlerini dökmez ortaya. Sakinliğini koruyarak, okuduğu kitaplardan alıntılarla kıyaslamalar yaparak, var olan bir durumu aktarır. Bana kalırsa gerçek bir entelektüelin de yapması gereken budur. İzlenimlerimiz ve okuduğumuz kitaplar ve dış dünyada olup bitenler bizi çığlık yerine, sükûta teşvik etmeli; kuyulara kitapların çerçevesinde eğilmeliyiz. “Savaş var evet, gözüm kulağım orada fakat kitaplara sığınmayı tercih ediyorum. Çünkü akıl sağlığını korumanın başka bir yolu mümkün görünmüyor.” diyerek belki de.

Belki bunun için okuyoruz, karanlık anlarda bunun için kitaplara dönüyoruz yüzümüzü; zaten bildiğimiz şeyler için sözcükler bulmak üzere diyerek özetliyor aslında Manguel.

Rüya Bağ
ruyabag@gmail.com