Tadeusz Borowski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tadeusz Borowski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2018 Pazar

İnsan cesetleri üzerinde süren bir yaşam:
Auschwitz ve Dachau

İkinci Dünya Savaşı ile ilgili o günlerden bu yana birçok film çekildi, kitap yazıldı. Şüphe yok ki bunların içinde insana en çok tesir edenler, hikâyelerini birebir içerden, yani toplama kamplarından alanlar oldu.

Benim okuduklarım içinde en etkilileri, herkesin en azından adını duyduğu, Kosinski’nin kült eseri “Boyalı Kuş” ve adı nispeten daha az duyulan Viktor Frankl’ın “İnsanın Anlam Arayışı”dır. Boyalı Kuş, direkt kamplardan ziyade savaşın genel havasını bize yansıtırken, İnsanın Anlam Arayışı bize, toplama kampının içinden savaşın götürdüklerini, vahşeti, tutukluların psikolojisini ve acımasızlığı anlatıyordu. “Taşlaşan Dünya”da bu iki durumu da görebilmek mümkündür diyebilirim. Bu açıdan hem kamp dışı hayatı hem de kamplardaki havayı içerden yansıtıyor eser. Aylak Adam Yayınları tarafından 2016 yılında yayımlanan (İlk baskı 1981’de Yazko Yayınları’ndan yapılmış) Taşlaşan Dünya, anlatı türünde bir eserdir. Teknik açıdan roman türünün özelliklerini çok göstermese de otobiyografik bir roman demek de yanlış olmaz.

Kitaba geçmeden önce yazar Tadeusz Borowski’nin hayatına kısaca değinmek faydalı olacaktır: 1922 yılında SSCB’ye bağlı Ukrayna’da doğan yazar, Nazi işgali altındaki Polonya’da ve Varşova Üniversitesi’nde eğitim alır. 1943’te yakalanarak önce Auschwitz’e, sonra da Dachau toplama kamplarına gönderilir. Kızılordu’nun bu bölgeleri kurtarmasıyla özgürlüğüne kavuşur fakat 29 yaşında kendi hayatına son verir. Taşlaşan Dünya adlı eseriyle soykırım edebiyatının dünya çapındaki ustalarından biri kabul edilir Borowski. Kitap bu minvalde, başkarakter Tadek’in bakış açısından ilerler. Savaş henüz bulundukları yere gelmeden önce inşaat malzemeleri satan bir firmada çalışan Tadek’in gözlemleri, bize savaş devam ederken oluşan sosyal hayat, toplumsal ilişkiler, geçim kaygısı vb. açısından bilgi sağlayacak yeterliliktedir.

Kitap, ana bölümler ve birbiriyle bağıntılı alt bölümler halinde ilerliyor; fakat bir roman bütünlüğü bulmak zor. O yüzden anlatı demek daha doğru olacaktır. Her bölüm Tadek’e değen bir kişiyle veya olayla bağ kurularak yazılmış. Bir bölümün kendisinden önceki bölümlerle sıkı bir ilişki içinde olduğunu söyleyemesek de cılız bağlarla birbirine tutturulması, bize kronolojik bir okuma yapma imkânı sağlıyor. İlk bölüm ve son iki bölüm dışında tamamen kamp hayatını anlatan kitap, Tadek’in gözünden savaşla, sefaletle, fakirlikle ve Nazi subayları ile ilgili bize birçok bilgi de veriyor. Tadek, güçsüz insanların gaz odalarına ve sonra da yakılmak üzere krematoryumlara götürülmelerinin ve güçlülerin kamplarda çalıştırılmasının tutuklular üzerindeki etkisini şöyle açıklıyor: “…Herkes farkında işin. Daha bir iyileşmiş, daha bir küçülmüş görünsünler diye yaralarını temizliyorlar gizli gizli, sargılarını çözüp, adalelerine masaj yapıyorlar, adalelerini suyla ıslatıyorlar. Hep akşam yoklamasında daha sağlıklı daha güçlü görünebilmek için. Can pazarı bu! Böyle savaşıyorlar canlarını kurtarmak için. Ötekilere gelince, onlar hepten boş vermiş. Yalnız kırbaç yedikleri zaman kımıldıyorlar şöyle. Kırbaçtan kurtulabileceklerini sanıyorlar kımıldadılar mı.

Dünya tarihinde en büyük vahşetler ve kıyımlar sıralaması yapsak, İkinci Dünya Savaşı üst sıralarda kendine yer bulacaktır. Sudan sebeplerle tutuklanan, hatta bazen sebep dahi gösterilmeden esir kamplarına alınıp orada ölümüne, aç ve susuz çalıştırılan esirlerin, güçsüz düştüklerinde krematoryumlarda yakıldığı bir vahşeti, sonrasında kaleme almak her insanın yapabileceği bir şey değildir. Kamplardan kurtulanlar açısından baktığımızda, değil bir şeyler yazmak, normal hayata geçildiğinde sağlam bir psikolojiyle hayatını devam ettirmek bile çok zordur. Tadeusz Borowski yazmış; fakat intiharını sadece yazmak için geciktirdiğini düşünüyorum. Normalde de şair, öykü yazarı ve gazeteci olan Borowski’nin bu kitabı son bir hamleyle dünyaya sunup veda etmesi, kampların insan psikolojisini erittiğine net bir örnektir. Hatta Tadek’in (yani yazarın) kampa ilk girdiğindeki umutvari davranışlarının sonradan umutsuzluğa dönüşmesi kampların, Nazi subaylarının ve ortamın acımasızlığını gösteriyor: “Pencereden buz gibi ve ıslak bir hava doluyordu içeriye. Gökyüzü o arada adamakıllı kararmış, hemen hemen kapkara olmuştu. Gökyüzü ile pencere arasındaki bir parçacık dünya, altın sarısı bir toz gibi ışıldıyordu. Cezaevinin bütün ampulleri yanıyordu hâlâ ve ampullerin ışığı arasından, çok uzaklardaki yitik yıldızlar şöyle böyle görünüyordu. ‘Şu güzelim dünya…’ dedim hafif bir sesle Mlavski’ye. ‘Ne var ki bizim için değil, biz o dünyadan değiliz artık.’

Trajedinin anlatıldığı kitaplarda umut her zaman vardır; çünkü insan umutsuz yaşayamaz. Gerek Boyalı Kuş'ta gerek İnsanın Anlam Arayışı'nda ve birçok kitapta olduğu gibi Taşlaşan Dünya'da da umut hissedilir. Fakat kitaptaki bazı karakterlerin saf umut göstermesine rağmen Tadek’in karamsar olması, gördükleri karşısında umudunu yitirmesi anlaşılmayacak bir şey de değildir. Çünkü acı çok büyüktür: “Yeni ve başka dünya gelsin diye oturuyoruz belki de burada. Bu yeni dünyanın günün birinde geleceğine, insan haklarının insanlara yeniden döneceğine umut beslemesek, kampta bir gün bile oturur muyduk sanıyorsun? İnsanların gaz odalarına yürümesini emreden, onları ayaklanma tasarılarından alıkoyan şey, umuttur. Onları ölümcül bir hale sokan, onları duygusuzlaştıran şey, umuttur. Analar çocuklarını tanımazlıktan geliyorsa, kadınlar kendilerini bir parçacık ekmeğe satıyorsa, erkekler adam öldürüyorsa, bunların nedeni, umuttur. Hayatın her yeni gününde onları savaşmaya iten şey, umuttur. Çünkü her yeni gün, bakarsın özgürlüğü beraberinde getirir.

İnsanların akıl almaz işkencelere maruz kaldığını gören Tadek, kampta birçok kez kendini iç sorgulamalara ve tarihi sorgulamaya verir. Günlük hayatın akışında yaptığı işlerle ilgili kıyaslamalar yapar ve çıkmazlara girer, psikolojisinin günden güne bozulmasına engel olamaz: “Toprağın altında, toprağın üzerinde çalışıyoruz, dam altında, açık havada, yağmur altında çalışıyoruz, kazam ve kürekle, taşocağında, kayan şerit önünde, çalışıyoruz. Çimento torbalarını taşıyor, tuğlaları istif ediyor, ray döşüyor, toprak kuruyor, toprak bastırıyoruz… Yeni, tiksinti veren bir uygarlığın temel taşlarını döşüyoruz. Antik Çağ’ın ne mene bir şey olduğunu ancak şimdi keşfedebildim. O Mısır piramitleri, o antik tapınaklar, o Yunan anıtları… Hepsi de iğrenç cinayetler! Eski Roma’nın yolları ne kadar kan içti kim bilir, sınır duvarlarından, kent yapılarından ne kadar kan damladı? Kölelerin alnına mülkiyet mührünün basıldığı, kaçmaya girişen kölelerin çarmıha gerilerek cezalandırıldığı antik çağ! Özgür olanların kölelere karşı suikast düzenlediği Antik Çağ!

Borowski’nin anlatısı -konu zaten yeterince trajik olduğu için- bize o zamanları hissettiriyor. Yazar, şairliğinin de vermiş olduğu yetiyle istediklerini sade bir dille aktarmakta zorlanmamış; fakat dilinin sadeliğine rağmen özellikle kitabın ilk bölümündeki betimlemelerinin yoğunluğu, bana bir Fransız klasiği okuyormuş hissi verdi. İnsan tasvirlerinden ziyade çevre tasvirlerinin yoğunluğu dikkat çekiyor. Eğer yazar, ilk bölümdeki betimleme yoğunluğunu -betimlemelerde başarılı olmasına rağmen- kitabın ilerleyen bölümlerinde de gösterseydi, okuru kitaptan koparabilirdi.

Çeviriye de değinmek gereklidir diye düşünüyorum. Zeyyat Selimoğlu genel olarak baktığımızda kötü bir çeviri yapmamış; ancak iyi de demek zor. Ortalama bir çeviriyle okuyoruz kitabı. Çok daha iyi bir çeviriyi hak ediyor bu kitap. Aslında bu durumu olumsuz gösteren bir unsur da yayınevinin editöryel hataları. Kitapta azımsanamayacak derecede noktalama işareti hatası –özellikle virgül- var ki, bu durum okuru yorabiliyor. Bu olumsuzluklara rağmen yapıtın büyüklüğü yerinde sağlam bir şekilde duruyor. Taşlaşan Dünya'nın daha da bilinmesi ve farkına varılması edebiyatımız için tercüme eserler bakımından bir kazanç olacaktır.

Mehmet Âkif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10