4 Mart 2019 Pazartesi

Kopya çektiği sınavı bile kaybedenler

Başarı ve kariyer bu zamanın vazgeçilmez iki kelimesi. Ne pahasına olursa olsun başarılı olmanın hikâyesi gün geçtikçe daha çok dayatılıyor ufkumuza. Neşet de bu ufkun insanlarından biri. Her ne kadar bir roman kahramanı olsa da o da zamanın akışında sürüklenip giden bir karakter. O da aynı zaman diliminde yaşadığımız biri. Gerçek olmaması bile buna engel değil. Peki, Yakarım Gül Satanlar Bahçesini’deki Neşet kimdir? Bir flanör mü? Değil elbette. Onun bir baltaya sap olamamışlığını ve yırtma çabasını bu kavramla izah edebilmemiz neredeyse imkansız. Fransız Şair Charles Baudelaire’in tanımladığı aylak ve burjuva kent gezgininde Neşet’in hayatındaki çizgilerden çok azına yer var. Esasen Neşet, bir “miş gibi yapma canbazı”.

Bütün stratejisini “yırtma” yolu bulmak üzerine kurduğu için yerel bir gazeteden öteye gitme fırsatı bulamayan Neşet’in ayağına bir gün hayatının fırsatı gelir. O güne dek “söyleyecek sözü” olmadığı için patronunun istediği yazıyı kaleme alamayan Neşet’e biri adeta suflörlük yapmaya başlar. Neşet’e teslim edilen dosyalar, onu yazılarında şimdiye dek bulamadığı bir içerikle yüklüdür. Bu noktadan sonra yaşanan ise bir yazarın metin yazarına dönüşmesi sürecidir adeta. Neşet, bir “tutunamayan” değildir, zira sürüklenendir. Tutunamamak bile bir irade gerektirir çünkü. Stratejisini “yırtma” üzerine değil de yazmanın hakkını verme üzerine kursa iyi kötü söyleyecek sözünü de bulacak olan Neşet, temize çekip redakte etmekle yetinmiş ve bir anlamda da ruhunu şeytana satmıştır.

İlk yazıların birer tuzak olduğu zamanla anlaşılır. Neşet tuzağa sinekkapana yakalanan sinek gibi hapsolduktan sonra “sürüklendiğini” ancak farkeder. O ne yaptıysa kendine yapmıştır. Bence romanın Neşet’e yazdırılan yazılardan daha önemli olan kısmı Neşet’in iç çelişkileri, insanlarla ilişkileri, duyguları, zihin dünyası… Bütün bu detaylar, romanı bir entrika romanı olmaktan çıkartıp bir “insanın” anlatıldığı, bir karakterin analiz edildiği derinlikli bir romana dönüştürüyor. Şimdi “insanı anlatmayan hikâye veya roman var mı?” diyeceksiniz. Haklısınız elbette. Ancak entrikanın, maceranın cazibesine yönelince insanı o hız ve aksiyonun arkasında kaybeden metin ve filmler var. “İnsanı” çelişkileriyle ve çatışmalarıyla anlatmak ise entrikadan fazlasını anlatmakla mümkündür.

Girdiği her sınavı kaybeden Neşet, kopya çektiği sınavı da kaybeder. Neşet’in kaybını söylemek elbette tali bir durum hakkında fikir vermektir. Zira neyi kaybettiğinden ziyade önemli olan nasıl kaybettiği, kimi kaybettiği ve kaybettikten sonra ne olduğudur? Bundan ötesini anlatmak ise okurla kitap arasına girme anlamına geldiği için susacağım. Yine de cevaplamam gereken bir soru daha var. Peki, ya Mahmut Coşkun? Bence o ilk romanıyla girdiği sınavı geçmiş görünüyor. Zira o neyi anlatacağını, nasıl anlatacağını dert etmeyi biliyor. Bir romanda yakalaması gereken bütünlüğü, gözetmesi şart olan kurgusal dengeyi biliyor. Emek vermiş ve özentiye düşmeden özen göstermeyi başarmış. Bir ilk romanda görmemiz gereken pek çok güzellik Yakarım Gül Satanların Bahçesini’de mevcut. Yine de karar vermek için en az bir kitap daha beklemeliyiz bence. Ne de olsa tek çiçekle bahçe olmaz. Bu noktada tek temennim şu: Umarım Coşkun’un anlatacağı bir sonraki karakter bir yazar olmaz. Zira roman ne kadar iyi olursa olsun anakarakterin yazar olmaması anlatıcı/yazar/anakarakter üçlüsünü güzel ve merak uyandıran bir deplasmana davet ediyor. Umarım o da bu deplasman davetine bigane kalmaz. Kahramanı başarılı yahut başarısız yazar olan kitapların çoğalmasına bir noktadan sonra anlam veremiyorum maalesef. Mahmut Coşkun kitabında bu anlamsızlığa düşmemenin bir yolunu bulmuş. Yine de çıtayı daha yukarı taşıması bundan sonra ilk kitabını yanaştırdığı güvenli limandan uzaklaşmasına bağlı.

Sonuç olarak Mahmut Coşkun dil ve üslup olarak dikkate değer bir ilk kitaba imza attı. İkinci kitabı beklemeye değer...

Suavi Kemal Yazgıç
twitter.com/suavikemal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder