1 Mart 2019 Cuma

Daha anlamlı bir hayat kendine dost olmakla mümkün

"Hiçbir şey insanın kendine düşman olmasından daha çok acı veremez."
- C. G. Jung, Anılar Düşler Düşünceler

İnsan insanın molasıdır. Bazen uzun bazen kısa bir mola. Kimi iyi gelir kimi kötü. Ama insan hep devam eder. Mola iyi gelmedi diye yoldan vazgeçilmez, insan "yol boyunca" gider, durur, devam eder. Her şey gelir geçer, geriye insan kalır.

Peki insan kendiyle ve hayatıyla baş başa kaldığı zaman, ne kadar dostluk eder kendine? Anlaşabilir mi kendi benliğiyle? Hatalarıyla, pişmanlıklarıyla yüzleşebilir mi? Mutluluğunu, huzurunu ne derece yaşayabilir? İnsanın kendi sınırlarını, anlam arayışını, yapabileceklerini ve yapamayacaklarını keşfetmesi nasıl bir süreçtir, ne kadar mümkündür?

Elimde iki kitap. Biri dilimize çevrilen tüm kitaplarını okuduğum Wilhelm Schmid'in Kendiyle Dost Olmak'ı. Diğeri Marcus Aurelius'un ikinci yüzyılda kaleme aldığı Kendime Düşünceler'i. İki kitabın da hem yazarlarının 'kendi'lerine hem de insanların 'kendi'lerine sesleniyor oluşu, benim de kendimle ilgili ne zamandır 'dert'lendiğim şeylerin olması, hepsi kesişmiş gibi. Daha hızlı bir okuma olacağını düşünerek Schmid'den yana kullanıyorum tercihimi. Başlıyorum önsözüyle beraber: "Nereye gidiyorum, pek bilemiyordum, ümit verici ilişkiler de birbiri ardına paramparça oluyordu. Kitap bana yolumu gösterdi: Önce kendinden başla, bu senin hayatın, sana sevinç verecek ve bu sayede başkalarına da sevinç vereceğin bir şey yap onunla. Oysa epeyce de eskiydi tesadüfen elime geçen bu 'kendine giden yollar', yani Stoacı Marcus Aurelius’un 2. yüzyılda Yunanca kaleme aldığı Ta eis heauton, Kendime Düşünceler kitabı."

Bazen işaret edilenden değil, işaret edenden başlarız. Ben de Schmid'den başladım. Daha ilk sayfalardan itibaren bir oturuşta okunabilen, nasihat verir gibi değil yaşar gibi doğal ilerleyen bir kitap olduğunu fark ettim. İnsanız, okurken her ne kadar yalnız olsak da birinin duygularımızı ifşa eder gibi içimizi yoklaması bazen rahatsız edebiliyor. Schmid, bir düşünür olarak yazdığı için bu rahatsızlık insanı kendine doğru düşünmeye yönlendiriyor. Hani o hiç sevmediğimiz "Ben ne yapıyorum? Ne durumdayım?" sorularıyla başlayan bir yönlenme...

Kitap "kendini sevmek mi kendine dost olmak mı?" sorusuyla başlıyor. Buna sorun da diyebiliriz. Kendi kendiyle dost olmak çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Kendini sevmeye, beğenmeye, yani bir aşırılığa doğru tanımlanıyor. Oysa kendiyle dost olmak ve kendini sevmek, bilhassa aşırı sevmek birbirinden çok farklı şeyler. Schmid şöyle diyor: "Kendini aşırı seven; kendi kendine hazla sarılmış, bir sahilde korkuluğa yaslanıp düşlere dalmış vaziyette suya bakıyor, bu arada kucaklarken adeta eziyordur kendi kendisini, bundan bir hoşnutluk hissettiği de yoktur. Oysa kendiyle dostlukta benlik, tıpkı başkalarıyla dostlukta olduğu gibi, idealleştirmeden kaçınır, kendi kendisinin gerçekçi bir değerlendirmesini yapabilecek durumdadır. Yakınlık, her zaman mesafeye de izin verir. Kendi kendisiyle dost olan kişi, olsa olsa şen sarhoşluk anlarında veya hayatındaki ciddi bir kriz esnasında kendi kendisiyle kol kola girip, pragmatist bir destek alır buradan. Öncelikle velveleli zamanlarda güvenilir bir dost olarak kendi kendiyle kalmak üzere geri çekilme imkânının tadını çıkartır. Neşesiz zamanlarda, kendi kendisiyle olmanın tanıdık bildik halinden çok sevinç devşirir."

Böylece insan geriye veya şimdiki anına bakıp ben kendimi seviyor muyum yoksa kendimle dost muyum sorularına cevap bulabilir. Ama burada bir kritik mevzu daha var. O da kendini algılamak, kendini tanımlamak. Öyle ki yaşı geçmiş olup da hâlâ hayatında bir mana bulamamış, bunun öfkesiyle ömrünü heba etmiş birçok insan var. Bir kolaylık sunuyor Schmid, kendini tanımlamak üzerine yedi formül çıkarıyor.

1. Hayatımızdaki en önemli ilişkileri tanımlamak: Hangi aşk, arkadaşlık ve akrabalık ilişkileri benliğimizin bir parçası olacak kadar önemli?
2. Şimdiye kadar olan hayatımızın en önemli tecrübelerini tanımlamak: Benliğimizin sabit bileşenleri, onlar olmasaydı olduğum kişi olamayacağım unsurlar nelerdir?
3. Şahsî hayatımızdaki 3N'yi (nereye, niçin, niye) tanımlamak: Hayatım boyunca peşinden gideceğim anlam nedir, hedefim olsun ya da olmasın yürüyeceğim bir yol var mı?
4. Davranışlarımızı şekillendiren değerleri tanımlamak: Bir tercihte bulunurken neye öncelik veriyorum? Risk, emniyet, güven, cesaret, huzur ya da akıl ve kalp hayatımda nerede duruyor?
5. Alışkanlıklarımızı tanımlamak: Hangi alışkanlıklarım benim için önemli? Hangilerine bakım yapıp yeniden özümle bütünleştirmeliyim?
6. Tecrübelerimizi oluşturan korkularımızı, yaralarımızı ve travmalarımızı tanımlamak: Olumsuzlukları unutmanın yollarını mı aramalıyım yoksa onlarla barışıp benliğimle mi bütünleştirmeliyim?
7. Bizim için neyin güzel olduğunu tanımlamak: Benim için güzel nedir? Güzeli nerede arıyorum? Bir kitabı, fotoğrafı, filmi, şarkıyı neden güzel buluyorum?

Bu sorulara cevap ararken, başkalarıyla yani öteki'yle kurduğumuz ilişki de aslında kendi hâlinde değerlendirilmiş olur. Kendimi ne kadar anlatıyorum, başkalarını ne kadar dinliyorum, gerçek bir dostluğum var mı, insan ilişkilerindeki hassasiyetlerim neler, aşırı bir olumlamaya ve olumlanmaya mı ihtiyacım var? Schmid'in bu konudaki yorumu şöyle: "Bir dostun da baştan aşağı olumlanmaya değer olması gerekmez, yine de arkadaşımdır, bu başlı başına güzel bir şeydir; insanın kendiyle dostluğunda da öyledir. Kendim için olabileceğim güzel Ben, aynı zamanda arkasında durabileceğim hakikatli Ben'dir. Tıpkı hakiki dostların ilişkisindeki gibi, kendine karşı dürüst olur, kendine yalan söylemez, kendini aldatmaz; bunu da ahlaki sebeplerle değil, böylece hayatını güvenilir bir zemine oturtabildiği için yapar."

Schmid, yazdıklarını çeşitli başlıklara ayırsa da bir konu var ki onun üzerinde özellikle durur. Sık sık da hatırlatır. Bu, yaşadığımız hayatı bütünüyle kabul edebilmek üzerinedir. "Neticede" der, "yaşadığınız her şey, çekilen bütün o acılar, yapılan bütün hatalar, hayatı oluşturan daha büyük bir bağlamın parçalarıydı, oraya giden bir seyahattaki istasyonlardı.". Yazının başında insan insanın molasıdır demiştim. Her insanı hayatımızdaki bir istasyon olarak düşünebiliriz. Belki hedefimizde bile yoktur o istasyonda durmak ama zaman zaman dururuz. Bu iyi bir şeydir. O istasyon, yani o insan bize iyi gelmeyebilir, o zaman da yolumuza devam ederiz. Arada başka istasyonlara, insanlara uğrarız. Mühim olan o trenden indiğimizde geri dönmeyi de bilmektir. İnsan sadece şu an yürüdüğü yolu değil, daha önce yürüdüğü yolları da sevmeli. Bazen aradığın anlam en geride yatar. Sakladığın, taşıdığın geçmiş hikâyende. Keşfettiğimiz şey ne kadar acılı, sancılı olsa da. Kıymet, güldüren şeylerde olmaz zira: "Tam da birçok zorluk ve başarısızlıkla dolu bir hayat, sahiden yaşıyor olma ve hayatı bütün bereketiyle yaşama duygusunu verebilir insana."

Hiçbir şeyde kesinlik olmayışı, daha doğrusu insanın kesin olarak hiçbir şeye inanmaması, daha büyük bir inanca olan ihtiyacı açığa çıkarır. Hayatında kesinlik olmayan, belki de teslim olduğu için hep bir-arada kalan insanlar daha inançlıdır. Yaptığı işe, evine, eşine, çocuğuna, dostuna, akrabasına, okuduğu kitaba, izlediği filme, dinlediği müziğe, baktığı resme ya da gördüğü yapıya daha çok inanır. Arayışla gelen şifa, denebilir buna. Schmid, "serendipity'i şiar edinmeli" diyor. Yani tesadüfen ilginç-faydalı buluşlar yapma yeteneğine erişmeli. İddialı taleplerde bulunmak ve onlara cevap aramak yerine karşılaşmanın, tesadüfün, talihin ve tevafukun kıymetiyle buluşmanın çok daha anlamlı olduğunu söylüyor. Bu buluşmalar tek bir kesinliğe ihtiyaç var, o da yolda olmak: "Tavsiyeye şayan olan şey, sonrasında benliği yapayalnız bırakacak olan tek bir hedefe bağlanmak yerine, sürekli yolda olmak, süreç hâlinde olmaktır; bir hedefe varsa da varmasa da..."

Kitap bittiğinde her okuyan kendi meşrebince bir neticeye varacaktır muhakkak. Ama işin özü, Wilhelm Schmid'in yukarıda da söylediğim gibi sürekli bahsettiği şeye geliyor. Kendimize doğrudan dokunan o şeye. Kendi yolunda ilerlediğinin farkında olarak yaşamak. Bu, gelişim anlamında değerlendirilecek bir şey değil. Yol insanı zaten dönüştürür, geliştirir, törpüler. Bu; doymak, tatmin olmak, olgunluğa ulaşmanın farkına varmakla ilgili bir şey: "Hayatta gerçekten önemli olan nedir? İnsana kemale erme hissi veren şeydir. Ona doygunluk veren her şeyde, bir anlam gördüğü, gözüne güzel görünen, onu derinden tatmin eden her şeyde bulur bunu."

Kendiyle Dost Olmak'ı Tanıl Bora'nın nefis çevirisiyle okuduk. Önemli olan özümsemek ve yaşama değer katacak ölçüde sürekli yararlanabilir hâle getirmek. Yani yazılanı, bize ve hayatımıza uyduğu ölçüde kuşanmak. "Çünkü" demek için Schmid'in önsözünde bahsettiği kitaptan, Marcus Aurelius'un Kendime Düşünceler'inden faydalanmak ve öylece yazımı bitirmek isterim: "Zarafetle ayrıl sahneden, zira seni sahneden alanda da var aynı zarafet."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

2 yorum: