19 Mart 2019 Salı

Zor olan çocuk değildir, 'gerçekten yanında olmak'tır

"Bir birey, yaşamının başından beri münferittir. Yaşam tarzı, köklerinde yapılan hataları anlamadan değiştirilemez."
- Alfred Adler, Bireysel Psikoloji Üzerine

İnsanın dünyaya gelişiyle birlikte geçirdiği ilk beş yılı tarifsiz bir öneme sahiptir. Her ne kadar tarifsiz desek de mutlaka tarif edilmesi gereken zamanları içerir. Çocukların davranışları işte bu ilk beş yılda belirgin bir nitelik kazanır, diğer bir tabirle otomatikleşir. Çocuğun karakteri ve üslubu beşinci yaşla birlikte net biçimde ortadadır artık. Bu süreci anlaşılabilir kılmak için birçok psikoloji kuramı insanlara yardımcı olmaya çalışsa da Alfred Adler'in (1870-1937) kurucusu olduğu bireysel psikoloji, özellikle kuramlardan ziyade anlaşılabilir olmaya önem vererek çok ayrı bir yerde konumlanmıştır.

Bireysel psikoloji, kısaca insanla onun hayatı arasındaki ilişkiyi temel alır. Bu ilişki yaşama üslubu olarak adlandırılır. Kişinin ne kadar toplumsal olduğu, yani toplumla ilişkilerinde ne gibi tavırlar aldığı, nasıl iletişim kurduğu gibi sorulara cevaplar aranır. Her bir cevap, kişinin çocukluğuna atılmış ok gibidir. Bu oklar değişimleri ve dönüşümleri hedef alır. Bir insanda, özellikle de çocukta görülen sert değişim ne zaman başlamıştır? Hangi olaydan sonra çocuk hayata küsmüştür, kırılgan olmuştur, öfkeli bir hâle bürünmüştür? Adler, soruların önemi üzerinde sıklıkla durur. Çok basit örneklerle, bireysel psikolojinin hep öncelediği gibi en anlaşılır biçimde analiz eder durumu. Örneğin bir çocuk birinci ve üçüncü sınıf arasında gayet normal bir gelişim seyrederken üçüncü sınıftan sonra neden çok sinirli, gergin bir yapıya bürünür? Adler burada hemen çocuğun toplumla ilişkisindeki kırılım anlarına yöneltir soruları: Üçüncü sınıftan dördüncü sınıfa geçerken ne oldu? Cevaplar şaşırtıcı biçimde Adler'i haklı çıkartır çünkü genellikle toplumsal kırılmalar çocuktaki değişime sebep olmuştur. Anneyle babanın ayrılması, çocukla ilgilenen bir kimsenin ölümü, alışılan ve sevilen güleryüzlü öğretmen yerine sınıfa sert mizaçlı bir öğretmenin atanması, aileye yeni bir çocuğun katılması...

Adler bireysel psikolojiyi tanımlarken, insan yaşamında süregelen yanlış bir kalıbın ilk 4 ya da 5 yılda oluştuğunu söyler. Bu kalıp öfke gibi bir duygu da olabilir, sürekli yalnız kalma gibi fiziksel bir tavır da. Çoğunlukla sebep şunlardır: Kusurlu organlara sahip çocuklar, aşırı derece ilgilenilmiş ve şımartılmış çocuklar, sevgiden mahrum edilmiş çocuklar. Adler, bu yanlış kalıbın değişmesi için iki yol sunar: çocuğun bu süregelen hatalar hakkında ikna edilmesi ve/veya hayatının ileri safhalarında çocuğun toplumla olan irtibatına bakılarak müdahale edilmesi. Her iki yolda da okulların bilhassa sosyal gelişim konusunda eğitici olması gerekiyor, bunun için de önce okulların eğitilmesi gerekiyor. Okul bu noktada oldukça önemli çünkü ne kadar erken müdahale, o kadar net sonuç; her şeyde olduğu gibi. "Hayatın ileri safhalarında iş daha da zorlaşır ve kişinin nasıl ikna edileceği nasıl değişeceği hususunda bireysel tedavi zorunlu hale gelir" der Adler. Bireysel psikolojinin burada anahtar görevi göreceğini ekleyerek öteki metotlara kıyasla çocuklukta yapılan hatanın ne olduğunu ve nasıl düzeltileceğini tahmin etmede daha iyi olduklarını belirtir.

Güç Eğitilebilir Çocuklar, 2019 yılı içinde Say Yayınları etiketiyle neşredildi. Alfred Adler'in çocuk gelişimi üzerine verdiği konferansların derlenmesinden oluşuyor. Yayınevi kitabın başında küçük bir uyarı yaparak kitabın içindeki görüş, tanı ve tedavi yöntemlerinin günümüz bilimsel gerkçeklerini yansıtmayabileceğini ve bu nedenle hem ebeveynler hem de öğretmenler için çağdaş bir rehber olmayabileceğini belirtiyor. Bu uyarıyı gereksiz bulduğumu söylemek zorundayım. Zira sadece Adler'in değil; Freud (1856-1939), Jung (1875-1961), Fromm (1900-1980) gibi birçok ismin 20. yüzyılın başında geliştirdiği yöntemlerin her biri kullanılabilir ya da kullanılmayabilir. Her biri rehber niteliğinde olabileceği gibi hiçbiri de rehber olmayabilir. Dolayısıyla saydığım isimlerin hemen hemen tüm eserlerini titizlikle neşreden bir yayınevinin bu ikazı yapması bana biraz tuhaf geldi. Böyle bir ikaz yapılıyorsa, arka kapak metninde neden "çağının ötesinde bilgiler veren bir kaynak" cümlesi geçiyor mesela? Kitap okundukça görülecektir ki Adler zaten bir çocuğun aile hikâyesi bilinmeden, ona doğru sorular sorulmadan ve eğitim ile toplum hayatı göz önünde bulundurulmadan bireysel psikolojinin verimli ilerleyemeyeceğini belirtiyor... Diğer yandan kitabın içindeki metinlerin sıralamasının çok yerinde olduğunu da söylemem gerekiyor. Birbirini tamamlayan ve sürekli derinleşen konular, kitabın sonunda Adler'in anlattığı dört vakayla neticeleniyor. Özellikle bu dört vaka, kitabın içindeki tüm teorileri ve bireysel psikoloji yaklaşımını pekiştiriyor.

Adler, sadece güç eğitilebilir çocuklar için değil tüm çocuklar için annenin mutlaka üzerine vazife olan iki ödevinden bahsediyor. Birincisi çocuğun sevgisini kazanıp ilgisini kendi üzerine öekmek, bir hemcins olarak çocuğun gözü önünde bulunmak. İkincisiyse çocuğun ilgisini başkaları üzerine açıp yaymak, yani toplumsallaşmasına imkân sağlamak, hemcins olarak babasını da çocuğun karşısına çıkarmak. Babanın dış dünyayı temsil etmesi, çocuğun onla yaşayacağı çatışmaların önemini yeniden hatırlatıyor. Bundan sonra Adler, hem bireysel psikoloji kuramı hem de güç eğitilebilir çocuklar üzerine şu en önemli uyarısını yapıyor: "Her ödev, toplumsal bir sorundur. Çocuk konuşarak başkalarıyla nasıl ilişki kurmaktadır? Toplumsallık duyguları yeterince gelişmemiş çocuklarda sık olarak konuşma güçlüklerine rastlarız. Kendimi topluma nasıl yararlı kılabilirim? Başkalarını düşünme, başkalarıyla ilgilenme, arkadaşlık, dostluk, insanlığa karşı ilgi gösterme, dinsel ya da siyasal bir görüşe sahip olma, evlilik, sevgi; bunların hepsi de toplumsal sorunlardır."

Peki kimdir bu güç eğitilebilir çocuklar? Onlar; başkalarının rahatlığı ve esenliğiyle ilgilenmeyen, toplumsallık duyguları yetersiz, iyimserlik ve cesaretleri istenen düzeyde olmayan çocuklardır. Onların özellikle beş yaş öncesi durumlarına dair genelde şu cümleler duyulur ebeveynlerinden, öğretmenlerinden ya da onlarla ilgilenen yakın kimselerden:

- Aşırı derecede aktif bir çocuk...
- Eline geçirdiği şeyleri kırmaktan hoşlanıyor...
- Bazen öfke nöbetlerine kapılıyor...
- Annesi çocuğun sağlıklı ve yaşam dolu olduğunu söylüyor...
- Pis ayakkabılarıyla en güzel masanın üzerine tırmanıyor.
- Annesinin o anda başka bir işle uğraştığını gördü mü hemen lambaya koşuyor, lambayla oynamaya bayılıyor...
- Lambayla oynamak için annesinin tam piyano çalmaya ya da kitap okumaya başladığı zamanı kolluyor... Dur durak bilmiyor, sofrada kıpırdanıyor sürekli, hep kendisiyle ilgilenilsin istiyor...
- Babasına durmadan yumrukla saldırıyor, kendisiyle oynamasını istiyor...
- Elini daldırıp ağzını pastayla doldurmak gibi bir alışkanlığı var...
- Annesine bir misafir gelse, onu oturduğu sandalyeden itip uzaklaştırıyor, kendisi çıkıp oturuyor sandalyeye...
- Baktı ki annesi ve babası piyano çalıp birlikte şarkı söylüyorlar, ben bu şarkıyı sevmiyorum diye bağırıyor...
- Bir şey istedi de istediği şey verilmedi mi, öfkesinden kuduruyor...
- Anne ve babası soluksuz kalıyor, oğlana gelince yorulmak nedir bilmiyor...
- Dikkatini bir konu üzerinde toplayamıyor...
- Yuvaya gitmekten nefret ediyor...
- Yuvaya hiç gitmiyor, gitmek istemiyor...

Tüm bu yorumların analizini yapıyor Adler. Çocuğun neden yerinde duramadığını, öfkeli olduğunu, ilgiyi sürekli kendi arzuladığı zaman ve yine kendinde bulmak istediğini, niçin saldırgan bir tutum gösterdiğini, ortamdaki neşeyi neden bozmak istediğini, hangi durumlarda aşırı davranışlar gösterdiğini nokta atışı tespitlerle ve bireysel psikolojinin başından beri savunulan 'herkesin anlayabileceği şekilde' izah ediyor. Unutmadan söylemek gerekir ki güç eğitilebilir çocuklarda bu yorumların hepsi aynı anda görülmez. Ancak belirli zaman aralıklarında (toplumsal değişim - dönüşüm evrelerinde) her biri tabiri caizse hortlayabilir. Bireysel psikoloji kuramının bu tip çocuklar karşısında ilk ilgilendikleri şey çocuğun başarısızlıklarıdır. Ödevleriyle, yapması gerekenlerle yakınlık ve uzaklık derecesidir. Burada istem ve eylem ayrımını yapıyor Adler. İstemenin yapmakla aynı değerlendirilmesinin büyük bir hata olduğunu, tek gerçeğin o istenen şeyin eyleme dönüşüp dönüşmediği olduğunu söylüyor: "Çocuğun iyi niyet gösterisinde bulunduğu süre hiçbir eylemin gerçekleşmeyeceğini kesinlikle söyleyebiliriz. Kurtuluşlarının bedeli olarak karşısındakilere iyi niyetlerini buyur eden çocuklarla ikide bir karşılaşırız. Böylesi çocuklarda bir değişiklik görülmez, yaşamsal üslupları otomatikleşmiş ve istemleri bütüne uyacak gibi söz konusu üslup içine yerleştirilmiştir."

Dikkatleri sürekli 'toplumsal ilgi'de tutuyor Adler kitap boyunca. Toplumsal ilginin doğru ve yeterli ölçüde verilmediği çocukların sorunlu olarak kalacaklarını ve davranışlarındaki otomatikleşme sebebiyle yaşamlarında sürekli bu sorunlarla baş başa kalacaklarını belirtiyor. Toplumsal ilginin yetersizliği aslında bir sonuç. Güç eğitilebilir çocuklarda görülen bir sonuç; toplumla kopuk ilişki. Peki bu sorun, güç eğitilebilir çocuklar dışında kimlerde görülüyor? Adler'e göre nevrotiklerde, psikozlu kimselerde, suçlularda, intihar meyillilerde, ayyaşlarda. Toplumsal ilginin yetersizliğinin yanı sıra cesaret, anlayış ve toplumsal sorunların çözümüne karşı doğru bir eğitim eksikliği de yine bu tiplerde görülen sorunlar.

Yaşam üslubu, Adler'in güç eğitilebilir çocuklara dair geliştirdiği çözümler üzerinde büyük rol oynar. O üslubu keşfetmek her şeydir: "Bir çocuktan ya da bir erişkinden başını çevirip yaşamının en geride kalmış dönemine bir göz atmasını ve anımsayabildiğini herhangi bir şeyi bize söylemesini istedik mi, yaşam üslubundan bir parçayı ele geçirmiş oluruz; çünkü söz konusu çocuk başını çevirip geriye baktı mı, kendisi için alabildiğine önem taşıyan, ama şimdiki durumunda büyük bölümüyle akıl erdiremediği bir nesneyi ötekiler arasından seçip bize buyur eder. Bizim köprübaşı olarak yararlanacağımız bu nesneler, otomatikleşmiş yaşam üslubuna düşülen kayıtlardır. Karşımızda bir makine vardır, aktif ve yaratıcıdır, önünde yalnız bir yol uzanır, bu da kendi yoludur onun, ancak bu yolda ilerleyebilir."

Çocuğun aile içinde cesaretlendirilmesinin öneminin çok büyük olduğunu söylüyor Adler. Doğru biçimde cesaretlendirilmeyen çocukların gelecek yaşamlarında sinik, sönük, içine kapanık, her fırsatta kaçmaya ve gizlenmeye yani yalnız kalmaya meraklı insanlara dönüşmesinin çok doğal olduğunu söylüyor. Burada tek çocuk olmanın ayrı, çok çocuk içinde bir çocuk olmak ayrı öneme sahip. "Bize düşen, çocuğu ve hatasını bir melodi bütünü içinden bir nota gibi çıkarıp incelemek değil, onu daha geniş bir ilişkiler örgüsü içinde ele almaktır" diyor Adler. Çünkü: "Bizler 'bütün'ün bir parçasıyız, toplumla çözülmez gördüğü bir bağ içindeyiz; dolayısıyla ideallerimiz de toplumun öngördüğü doğrultuda geliştirilmiştir... Bireysel psikolojinin ödevi derinlerde saklı yatan ilişkileri ele geçirerek toplumsallığın anlamına götürecek yolu bireylere göstermektir."

Güç eğitilebilir çocuklarda anılar ve düşler de önemli bir yerde duruyor. Kitabın hemen hemen yarısı bu tip çocukların anıları ve düşlerini yorumlama üzerine eğiliyor. Adler burada Schubert'in düş yaşamının insanın kişiliğini yansıtan bir ayna olduğu sözünü hatırlatarak Goethe'nin çağdaşı olan Lichtenberg'in düşlerden yola koyularak bir insanın karakterini davranışlarından daha iyi belirleyebileceğimizi ileri sürüşünü hatırlatıyor. Düş yaşamının önemsenmesi ve daha iyi anlaşılması konusunda Freud'un katkısı ise şüphesiz dev boyuttadır. Ancak Adler, Freud'un düşe dair görüşlerindeki tutarsızlıklara da vurgu yapıyor ve özellikle bütün düşlerin çocukluktaki cinsel istekleri doyuma kavuşturma çabasından kaynaklandığı fikrine bütünüyle itiraz ediyor. Zaten Adler de Freud'un fikirlerinden sıyrılıp kendi kuramını inşa etmesiyle psikoloji tarihinde çok önemli bir yer tutuyor.

İnsanların gördükleri düşlere önem vermediğini çünkü nasıl davranacaklarını bilmediklerini belirten Adler'e göre bireysel psikoloji bu bilmeceyi çözmüş, düş yaşamının anlaşılmasında son derece önemli bir adım atmıştır: "Düşün amacı anlaşılmak değil, düşü görende onun ellerinden kurtaramayacağı bir takım ruh durumları ve duyguları uyandırmaktır. Ruh durumları ve duygular kaybolmadan kalır; bu gerçeği göz önünde tuttuk mu düş görmemizin nedenini anlarız. İlgili neden de, düşle içimizde belli bir duyguyu uyandırıp belli bir ruh durumunu yaratacak mantık engelini aşmak ve gerçekleştiremediğimiz bir isteği bu yoldan gerçekleştirmeye çalışmaktır."

Adler'e göre en çok düş gören insanlar, hayatlarında akıllarıyla kalpleri en fazla çelişen insanlardır. Dolayısıyla kaygının ve korkunun düş görmeye en çok kapı aralayan duygular, haller olduğunu söylemek mümkün. Yaşamı bütünüyle otomatikleşmiş birinin düş görme olasılığını çok düşük gören Adler, kitapta birçok çocuğun anılarını ve düşlerini yorumluyor. Çıkan sonuçların çarpıcılığı yüksek boyutta. İnsan ruhuna mantığın değil duyguların kılavuzluk edebileceğini düşünen Adler'e hak vermemek güç, zira anılarımızı ve düşlerimizi bize hatırlatan mantığımız değil duygularımız olur, düşünce dünyamız, yani yaşama üslubumuz. Neyi çekip çıkarıyorsak geçmişten, orada bize dair en hakiki şeyler vardır.

Kitap hem bir baba hem de psikolojiye meraklı bir okur olarak yeni ödevler çıkarmamı, yeni keşifler yapmamı sağladı. Özellikle düş ve anı mevzularına dair merakım yeniden alevlendi. Ama bir gerçek var ki o da toplumla insan arasındaki ilişkinin köklerde başladığı. Güç Eğitilebilir Çocuklar, işte bu köklerdeki sorunları, hataları bulup çıkarıyor. Yalnızca tespit yapmıyor, fazlasıyla çözüm sunuyor.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

14 Mart 2019 Perşembe

Yaşamak dediğin yoldur, insan bir yolcudur

"Yarayla alay eder yaralanmamış olan
bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden
sen çok daha parlaksın çünkü
sen tüm göklerdeki yıldızların ilki
sen aydınlatırsın geceyi."
- William Shakespeare

Bütün yolculuklar, dışta, dışarıya ve dışarıda olana dair midir? Yoksa insanın en nihayetinde yürüyüşlerinin içine, içte ve içeride olana yolculukları da mevzu bahis midir? İnsan dışından ibaret olmamasına mütekabil yolculukları da sadece dışarıda olandan ibaret kalmaz, kalmamalıdır. Tabi hüküm kurmak ve yargılamak değil niyetim, sadece içerisinin farkında olmaya dair ve içeriye doğru çıkılacak yolcukların da olduğundan bahisle bir kitaba değinmek, belki biraz içimden belki biraz kitaptan bahisle biraz dışarılara yolculuk etmek…

Yolculuğun amaçlarından birisi de, belki eğitmektir insanı. Yürüyerek insan kendisi kendisini eğitir, biraz da farkında olmayarak. Kendisiyle konuşmanın, kendisiyle kalmanın epey zor olduğu, sesin, gürültünün içinde kendisine kalmanın biraz zahmet gerektirdiği zamanlarda yaşamanın da etkisi tabii ki inkar edilemez. Fakat insan bazen karşı çıkarak ve karşı durarak, dinlemenin gücüne inanarak meydan okur bütün hepsine. Sadece kalbiyle yürür, danışarak ve yol yürümenin değerini bilerek. En sessiz yolcukluklardan birisidir belki de hakikat yolculuğu, varmak amacı güdülmeden, sadece eylenebilen, öncesi ve sonrasının açıklanmasının pek mümkün olmadığı, an’sal olarak insanın kendisine kaldığı zaman olarak hakikat yolculukları… açıklanamaz olanların gerçekleştiği bu yerin dünya olması, vak’ayı daha cazip kılması da söz konusu.

Başkalarının anlatımına kulak asmaktan ve dinlenenin bir hikayeden öte anlam ifade etmeyeceği şeyleri yaşamanın adı olan yolculuklar ve yürümelerin değerini sorsak da, alanın öznelliği cevabı verilenler için pek anlam ifade etmeyeceğinden, soru sadece cevaplayan da makes bulabilir. O yüzdendir ki bazen soruyu sormak yerine yola çıkmak gerekir, yahut yolda olmak. Bir ara ses olarak söylemek gerekirse, yürümek, yola çıkmak, gerçek anlamda bir yürüyüşe denk düşmeyebilir. Aslında yürümekten kasıt bir bakıma yaşamaktır, yaşamın içinde olmaktır. Kimi zaman yürüyüş tam olarak fiile tetabuk eden hali ifade edebilir, bununla birlikte kastımız bunun bir tam tamına uyumdan ziyade, bir durum ve halin zamana yayılması ve fakat bunun an’sal olarak zamanlara denk gelmesidir. Tabir-i caizse aydınlanma hali de diyebileceğimiz o an’sal anlardan bahsetmek istiyorum, tam fotoğraf çekiminde patlayan bir ışık ve o ses. Bunun etkisi sürece dahil olmakla beraber çıkışı itibariyle olan kısmı bahse değer gibi duruyor. Yani bir yolculuk da kimi yeni yeni yolcukların ortaya çıkması da diyebiliriz yahut bu bir yola çıkışta yeni bir köşe başı tayin etme de diyebiliriz bir durum ve bütün bunların büyük bir planda iş’li olarak durmasından aslında bahsetmek istiyorum.

Yolların düz olmadığı da yolcuların, yolda olanların malumudur. Kimi yokuşlar, kimi dönüşler, kimi inişler, kimi sarmallarla doludur yollar. Öyle bir’den bitecek gibi olsalar da pek öyle olmaz. Bir sürecin varlığı söz konusudur. bir köşe başından öteki köşe başına geçişlerde yaşanan, yahut yeni yollara doğru yelken açışlarda başlayan, içinde olduğunda aslında fark edemediğin fakat içine de kimi şey(!)lerin doğduğu başlangıçlar. Sonrasında uzayıp giden, kıvrılıp dürülen, halka olup iç içe geçen, yokuşa saran, inişlerde heyecanlandıran, kimi köprüleri geçiren ve denizler aştıran yollar. Ve fakat tüm bunlara rağmen kimi zaman içinde bulunduğunu bile unutman. İşte tam olarak yol’un anlam ve manasının nevzuhur ettiği yer! Sonunda köşeyi dönerken yahut yeni yola çıkarken aşikar olandır belki de yol…

İnsanı kendi edendir; yol, yürüyüş ve dışarısı ile içerisi. İnsan bütün bunların mütekamiliyetinden neşet eden diyebilir miyiz?

Kimi kitapları okurken, okumakla sınırlı kalmayan bir duygu hali olur insanda. Kimi kitaplar üzerinde harıl harıl notlar, kenarına düşülmüş şerhler, retler ve “önemli” yazısıyla okunur. Sonrasında belki de üzerine konuştuğunda hatra gelmeyenleri yahut hatırda her daim kalması gerekenler için bir nev’ tedbirdendir bu hareket. Kimilerinde ise kitabın içine girer, hadi bu olmadı en azından yüreğiniz pır pır eder ve siz de bu pır pır’larla okursunuz-yaşarsınız. İşte; "Companero Rosita: Perulu Komünist Bir Gerillanın Gerçek Hayat Hikayesi" benim için böyle bir yâren gibiydi. Peru’nun arka sokaklarında, yolsuzluk ve açlığın koynunda başlayan bir yolculuk İstanbul’da nihayete erdi. Kitabın girişinden itibaren sizi alıp götürdüğü diyarların tanıdık gelmesi, hatta insanların size kendisini yakın hissettirmesi gerçeğine inanmanız için bile okunabilir bir kitap. Anlatı anında, anlatılan mekânda yer alan ferahlık göğsünüze bir genişlik sunduğu gibi, sayfaların olmasa bile anlatımın karaya büründüğü kısımlarda gardınız düşüyor, yüzünüz asılıyor ve bütün bunlar istemsiz olarak gerçekleşiyor. Siz sadece orada buluveriyorsunuz kendinizi. Birden ve aniden… İnsan her yolda güzelliğe vasıl olmaz, yolculuk yol için güzeldir yahut yaşamak belki de yol ve yolculuklar içindir, hatta yol ve yolculuk yaşamakla eşdeğerdir. İnsanlar, eşyalar ve mekânlar, şehirler eşliğinde zaman zarfına bağlı bir çaba ve gayretin adına yolculuk demek aslında yaşamla yolculuğu eş değer tutabilmenin mümkünatıdır. İşte Rosita’nın hikâyesi de aslında bütün bunların gerçekleşmesine şahit olduğunuz bir yolculuk hikayesi.

Sürekli arayış içinde yer alma, yolda olmanın farkında olmayarak yahut olarak kendine yer tayininden ziyade devam etme niyetine dayalı bir duraksama ve dinlenme hali. Hem bu dünyaya dair soruların yer aldığı, hem kendi dünyasının içinde çıkış ve çözüm arayış gayretleri. Hem dışarıya ve hem de içeriye dönük bir sorma ve sorgulama ile içinin acıması.

Hikâyemiz hastaneden başlıyor ve dağlara doğru seyrediyor. İnsan olmanın aynı zamanda kaybetmekle yakından da alakası olduğuna şahit oluyoruz daha ilk satırlardan: “Hayat bazen, kötü sürprizlerle bir şey öğretiyordu işte; çok sevdiğin, en sevdiğin insanla arandaki mesafe, ansızın çıkıp gelen ölümle bir daha kapanmamak üzere sonsuza kadar açılabiliyordu.” (sf. 12)

Kimi zaman ansızın çıkıp gelen insanlar vardır insanın hayatına. Birden paldır küldür girerler, düşerler de denilebilir. Gelişleriyle aslında muhatabı sizden ziyade kalbinizdir. Bazen taraflardan biri farkında olmasa da böyledir. İnsan bazen bütün küskünlüklerini ve kırgınlıklarını unutur. İşte Tanya’nın hikâyesi de Elvira ile karşılaşınca başlıyor da denilebilir. Dağlarda başlayan eğitim, çiçeklerin diline, insanın kendi içine bir yolculukla devam ediyor. İlk kısma ilişkin özet mahiyetinde alıntıyla nokta koyarsak eğer: "Onun içindir ki tarifle yapılan yemeklerde hep bir şey noksan kalır Tatsızdır reçeteyle yapılan yemekler, ancak birkaç tecrübeden sonra ruhunu ona akıttığında lezzetine varırsın. Yaşamanın da bir tarifi yoktur. O da ancak ruhunla hissederek yapabileceğin bir iştir." (sf. 18)

Yavaş yavaş demlenir hikâye, Peru’nun sokaklarında başlayan bir arayışın, dur durak bilmeyen bir yolculuğun Türkiye’ye gelişidir. Dünyanın bin bir türlü haline şahitlik etmenin ve tabir yerindeyse, “berrak bir gökyüzünde çocuklar adına savaşmak”ın kitabına doğru evrilir. Meydanda olan Rosa’nın soruları ihmal etmemesi ve her daim yürüyüşünde aslında kafasında yer alan bir acabanın hikâyesidir biraz.

Direnişin adının çeşitli şekillere bürünüşüne şahit olursunuz, direnişten ekmek yemek derdinde olanlar kadar ellerinde yer alan ekmeği bölüşme gayretinde olanlara da. Aslında Compenero uzaktan yakından biraz bizdendir ve bizim hikâyemizdir, kim bilir Türkiye’ye de yolu böylece düşmüştür.

Peru sokakları Companero’ya özgürlük, adalet ve eşitlikten ziyade Peru hapishanelerinin yolunu açar ve fakat bazen hapishaneler kaderde olmadık yerlere çıkartır insanı. Ayrıca bilinir ki bazen hapishane sadece hapishaneden ibaret değildir. Rosita burada da dersleriyle yoluna devam eder. Hâli bizden bir şarkı gibidir: “Kimseye etmem şikâyet / ağlarım ben halime."

Sonrasında yeniden berrak gökyüzüne döner kahramanımız, temiz hava ile yakar ciğerlerini ve başı hafif döner. Belki de özgürlük bazen baş dönmesi ile alınan bir nefeslik temiz havadan müteşekkil bir oluşumdur. Rosita hapishane sonrası dur durak bilmeden yola devam eder. Kimi zaman yorucu yokuşlar ve kimi zaman öyle yokuş aşağı doğru bırakıp kendini kalbinin delicesine çarpmasının adıdır Compenero.

Döner dolaşır hikaye ve şairin dediğine gelir ve orada durur:

Eve dön!/ Şarkıya dön!/ Kalbine dön!
Şarkıya dön! /Kalbine dön! /Eve dön!
Kalbine dön! /Eve dön! /Şarkıya dön!

Hitamı, Post Öykü’nün 26. sayısında yer alan bir öykünün son cümlesiyle yapalım o vakit: “Bir yolculuğa ne çok şey sığıyor: Bir aşk. Bir ömür. Bir hikâye. Bir bülbül. Bir şarkı.

Muhammed Hüseyin Güneş
twitter.com/muhammeddgunes1

12 Mart 2019 Salı

Muhtelif zamanlarda eylülü yaşamak

“Dünyadan kaçmak için şiire koşar gibi…” 

Daha ilk çıktığında, eylülde okumaya niyetlenmiştim Eylül Biraz’ı. Şubata nasipmiş, karlar altında biraz da eylülü hissetmekmiş nasibim. Zira kitabın da bazı sayfalarında buz gibi olurken bazen de ısınıveriyor kalbimiz. Yine kelimelerle ve hep kelimelerle…

Üç bölüm ve yirmi bir şiirden oluşuyor, Eylül Biraz. Uzun Yol Telaşı başlıklı şiirle başlıyor ve ırmak gibi sevmek diye bir terkiple bizi düşünmeye sevk ederken bir yandan da gönlümüze su serpiyor: "Ben savaşı karıncadan öğrendim / Kahraman değilim ki sevgilim / Irmak gibi sevmek hünerim belki / Kavgada mahir değilim.". Şiirin devamında ise dünyaya meydan okurcasına seven birini tasvir ediyor şair bize: "Ben seni anlatıyorum hâlâ / Dünyaya meydan okurcasına.". Sevinmeye varan en güzel yolun “sevmek” olduğunu ise devam eden mısralarda görüyoruz: "Sen gülünce diyorum / Gamzemdeki çukur derinleşiyor biraz daha.". Her şey gibi insan da sevdikçe güzelleşiyor haddizatında. Bunu anlatan mısralar da şiirin devamında: "Ben seninle güzelim / Artık söylenmiyorum kaçırdığım tramvaya / Hatta bıraktığım sigaraya da."

İlerleyen sayfalarda yer alan Koşarken Çocuklar başlıklı şiirinde Serap Kadıoğlu, "Duru bir gökte uçurtmalar uçursun diye / Koşarken çocukların peşinden" diye yazmış. Aslında tüm çabamız bunun için olmalı, çocukların duru bir gökte uçurtma uçurabilmesini sağlayabilmek için. Okuduğumuz her sayfada, yazdığımız her cümlede, biten her öyküde, nihâyete eren her şiirde “duru bir gökte uçurtma uçuran çocukların” hayali gönlümüzde, adı dilimizde olmalı. Çünkü ancak çocuklara pırıl pırıl bir gökyüzü bırakabilirsek “huzurlu bir gelecekten” söz edebiliriz. “Lafa gelince mangalda kül bırakmayanlardan” değil de “elini taşın altına koyanlardan” ya da “bir şeyleri değiştirmek adına çabalayanlardan” olursak geleceğe dair birkaç kelâm etme hakkını kendimizde bulabiliriz. Gerisi kuru gürültüden öteye gidemiyor maalesef. Durmadan yakınan insanlarla dolu bir coğrafyada, harekete geçebilmek de bir devrimdir neticede. “Dokunduğu yere değer katan” bir nesil yetiştirebilmenin yolu dokunduğumuz yere değer katmaya çalışmaktan geçiyor ve söz konusu şiir de şöyle bir duayla son buluyor: "Bırakıyorum son duamı meleklerin avucuna / Beni hep sevgimle hatırla."

Şair, Gül Bozumu şiirinde "Nefes almak şehirde pek afili bir mola" dizesiyle başlattığı beton şehir yakınmasını Akşam Olmadan şiirinde şöyle sürdürüyor: "Göğe uzanan çetrefilli yolda / Mavimi deşiyor gâvur betonlar.". Aslına bakarsak hepimiz aynı şeyden şikâyet ediyoruz, sonra dönüp dolaşıp akşam olunca yine o “betonlara” sığınıyoruz. Yaşamıyoruz belki de sadece o betonların arasında yaşlanıp gidiyoruz. Zira kendi adıma, bir köyün havasını soluduğumda, o betondan sığınaklarımıza dönesim gelmiyor asla. Keşke Biraz Ölsem başlıklı şiirinde de şair yine devam ediyor benzer yakınmalara: "Acelesi var artık herkesin / Tenhası kalmamış yorgun hayatlar / Ötelerden bir şey söylemiyorlar / Çamurlu çeşmelerden akan / Berrak sular yok artık / Paslı kurnalardan akan klorlu sularla / Yüzümüzü yıkıyoruz sabahları / Yüzümüzde vebal, ah / Yüzümüzde günah dizeleri" yaşadığımız çağın eleştirisi olsa da geçmiş hasretini de düşürüyor aklımıza.

Bütün bu olmazlardan, çıkmazlardan, dar boğazlardan biraz İstanbul ve biraz şiirle çıkıyoruz en sonunda; biraz da eylülle hatta: "Biraz Emirgân olurdum eylül biraz da / Kayıp kumrular ve boş aşiyan / Gül yanığı mestâne akşamlarda / Bir Fuzûlî kasidesi yetişirdi imdada / Söylerdi beyitler, raks ederdi rüzgâr" diyor Serap Kadıoğlu Hüzn-ü Şah şiirinde ve ekliyor: "Bazen sükût-u hayâl bazen pürmelâl / Tükendiği yerden yine başlardı hayat / Göz kırpardı bahar, gülümserdi erguvan…"

Velhâsıl Eylül Biraz; dünyadan kaçarken şiire koşanlara, derin nefes aldıran bir mola…

Nur Özyörük
twitter.com/nurozyoruk

8 Mart 2019 Cuma

Ütopya eşittir distopya mı?

İnsanlığın ‘bulduğu’ en iyi yönetim sistemi demokrasi midir? Şu, teoride muhteşem olan ama pratikte teoride durduğu gibi durmayan ve bir türlü işle(ye)meyen demokrasi. “Demokrasi en kötü yönetim sistemidir fakat daha iyisi henüz bulunamamıştır.” sözü Winston Churchill’e (1874-1965) isnat edilir. Sadece demokrasinin ya da sistemin değil insanın da özetidir bu cümle. Yönetme sorunlu ve iktidar meraklısı insanın kadim meselesidir ‘sistem’ mevzusu. Bu mesele aynı zamanda insanın bir arayış sürecidir de. En iyisini arayış. Yalnız, bu iyiliğin kime ve neye göre olduğu muallakta kalmıştır hep. Tuhaf bir bil(in)mezlik hikâyesi. İnsanın bilmek ya da bilmemek ile de sorunu olmuştur her daim. Biri çıkıp ‘cehalet (bilmemek) mutluluktur’ deyince bir diğeri çıkıp ‘insan bilmediğinden korkar’ deyivermiştir. Korkunun mutluluk vermesi tam da insana yakışan bir iddiadır. Mantıken bil(in)mezliğin korkutarak olumsuza kapı açması beklenir. Fakat malzeme insan olunca sonuç da başka oluyor. O insan ki, korkudan heyecan türetir ve düşüncelerini, duygularını fanteziye dönüştürerek ‘satar’. Mistik hikâyeler, mitik kurgular, ütopik mülahazalar filan. En iyi sistem, en kusursuz yönetme biçimi ve en mükemmel iktidar organizasyonu kurgulanır; aciliyet duyulan kurumlar tasarlanır, kurtuluş reçeteleri hazırlanır. Uygulamak ne mümkündür! Zira ütopyadır bu, olmayan yerdir, namümkündür.

Ütopik tasarımlar fıtratı yadsıyarak oluşturulur. Fıtratı yadsımak insanın özünde var olan asıl şeydir zaten. Çünkü en iyi bilen de insandır! Sadece bilmediğini bilmez. Ana kaide; ‘ideal’ sistem oluşturulurken ‘mevcut’ yadsınır. Yani, fıtrat yadsınarak bozulan, yozlaştırılan yaşam ve değerler yine fıtrat yadsınarak ikame edilmeye, düzeltilmeye çalışılır. Sonra neden olmadı diyerek distopyaya kapı aralanır. Önceki de farksızdır ama neyse, insanın olayı budur: Kiminin ütopyası kimine distopya. Kime ütopya, kime distopya? Orası biraz muallakta ama tarihin insanın iktidar oyunlarının çöplüğü olduğu açıkça ortada.

Her distopya birileri için bir ütopyadır. Mima’nın her satırı distopya. Ve kimler için bir ütopya olduğu da satır aralarında...”. Hakan Günday tanıtım yazısında Mima’yı böyle anlatmış. Kısa süre önce Doğan Kitap’tan çıktı Mima. Yüce Zerey imzalı kitap üç yüz sekiz sayfadan oluşuyor. Mima’da ne anlatılıyor? Kısaca, başta her gün biraz daha içine gömüldüğümüz ‘sanal gerçeklik’ bataklığı olmak üzere teknolojik gelişmelerin yol açtığı ‘acımasız’ yaşama biçimimizin siyasetle ilişkisi diyebiliriz. Mima’da, en baştaki flashback’i saymazsak günümüz dünyasından geleceğe doğru bir süreç ele alınmış ama bu ele alış esere fütürizm bağlamında yansımış diyemeyiz. Daha çok güncel siyasi, sosyal, ekonomik anlayış ve uygulamalara göndermeler içeriyor. İnsanlık için kurtarıcı olduğu düşünülen bir yönetim sistemi ve yaşam biçiminin uygulanabilirliği romanın ana konusunu oluşturuyor. Ana konu etrafında neoliberal politikalardan, kentsel dönüşüm icraatlarına, toplumsal savrulmadan kültürel yozlaşmaya, hukuk ihlallerinden kapitalist iktidara kadar geniş bir ‘eleştiri’ alanı mevcut.

Mima, yaşam alanı ve nüfusun kısıtlı bir bölgeyle sınırlı kaldığı dünyada insanlığın kurtuluşu için oluşturulan yönetim sisteminin uygulandığı yerdir. Sistemin nasıl ve kimler tarafından uygulanacağı ve bireylerin görevlerinin ne olduğu ile ilgili detaylar en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştür. Mima’daki yaşam koşullarını belirleyen insanların performanslarıdır. En ideal birey yönetim tarafından belirlenmiş kurallara en uygun performansı gösteren kişidir. Performans yönetim sisteminde iktidar erkinin işleyiş süreçlerinin bilinen devlet organizasyonunun profesyonellik sınırlarının ötesinde prensiplere sahip olduğu görülüyor. Mima’daki katı hiyerarşik yapı her şeyi gözetliyor, denetliyor ve düzenliyor. Giyim-kuşamdan yeme-içme tutumlarına, davranış kurallarından düşünme biçimlerine ve hatta estetik algıya kadar ne varsa sistemin belirlediği şekilde yaşanıyor. Bu süreçte toplumundan sisteme uyumlu olması ve sorun çıkarmaması bekleniyor. Uyum sağlayamayanlar kötü şartlara sahip bölgeye sürgün ediliyor. Kurallar son derece sert ve delinmesine müsamaha gösterilmiyor. Sistem yöneticileri retorik ve propaganda üzerine kurdukları yapıyla toplumu yanıltarak iktidarlarını devam ettiriyor. Bu süreçte yönetimin en güçlü elini teknoloji oluşturuyor. Mima’da kurgulanmış elitist kültürün robotikleşmiş işleyişi söz konusu. Sistemdeki üstenci konumu kanıksayan Mima toplumu sistemin gönüllü kölesi konumunda yaşamayı seçiyor. Sisteme uyum sağlayamayanların dışında durumun farkında olup muhalefet edenler de sürgün bölgesinde tutularak tecrit ediliyor. Ortada büyük bir oyun dönüyor ve oyunu bozacak kişi ise Mima’dan, sistemin içinden çıkıyor. Peki, oyun bozuluyor mu? Cevabı, bu kasvetli atmosferde yeşeren bir aşk hikâyesinin eşliğinde Mima’da.

Yukarıda da değindiğim gibi, romanda gelecekten söz edilmesine rağmen birkaç detay dışında günümüz dünyasından izler taşıyor. Teknolojinin tetiklediği tüketim kültürüyle birleşen sosyal medya ve sanal gerçeklik olgusunun meydana getirdiği dönüşümün perde arkası ve siyasi yansımaları irdeleniyor diyebiliriz. Kısacası, modernist paradigmayı tümüyle değiştiren bu dönüşümün siyasetle ilişkisi gösterilmeye çalışılıyor. Hayatı zindana çeviren teknolojik determinizm, küreselleşmenin getirdiği saçaklı yozlaşma, bir statü meselesi hâline gelen tüketim kültürü, gelenekselden ve insani değerlerden kopmuş toplumsal yapı ve popüler aşk sorunsalına ek olarak toplumun tepesinde balyoz gibi duran siyasi erk ile bürokratik tahakküm gibi bir sürü konu dâhil edilmiş esere.

Mima’da kitap içeriği açısından alışık olmadığımız bazı ilginçlikler de yok değil. Dünyada son yaşam alanı olarak kalan Mima ve çevresinin haritası iyi düşünülmüş bir detay. Romana başlamadan önce fikir veriyor. Bunun dışında metnin paradoksu diyebileceğimiz (teknolojinin negatif anlamda eleştirildiği bir metinde teknolojinin ‘nimetlerini’ sonuna kadar kullanım paradoksu) romanı özetler nitelikteki illüstrasyonlar, mobil uygulamada kullanılmak üzere eklenmiş müzik ikonları ve içerikte kullanılan ‘uydurma’ sözcükler için oluşturulmuş sözlük diğer örnekler. Ayrıca metindeki gönderme ve atıflar için faydalanılan kitap ve filmlerin romanın sonuna liste olarak eklenmesi farklı bir kaynakça çalışması olmuş. Ütopya ve distopyayla ilgili ileri okuma yapmış okur için Mima basit kalacaktır fakat konuyla yeni ilgilenmeye başlayan okura bir şeyler katacağı muhakkak.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Yenilenmenin ve çürümenin değişimi

Yenilenmenin ve çürümenin değişimini kabul edemeyenlere, kullanma kılavuzu yazmış Ahmet Bayraktar. Post Yayın ise isabetli bir hareketle kitabı basmış. Ateizmus kelimesindeki keyifli ironi ve kurmaca üzerine bir de karikatür çizgili kapak eklenince; "Fıkhi soru/cevap" denildiğinde aklımıza gelen saçmalığa, yeni bir üslupla yaklaşıldığını ve çare sunulduğunu anlıyoruz.

Gölgesi dert olanlara mavi aralık zorlanmış!

Yolda olmak” farkındalığında gölgesiyle barışanlarca, kavgası devam edenlere vermek için, gülümseten reçeteler yazılmış!

Önce, Kuran Nedir; Türkiye Ateizmi; Din Nedir? Kısmı ile akletmeyi dışlayan ve 16. yüzyıldan bu yana Anadolu’da da şiddeti artarak süregelen cenahı eline alır. Bedevi geleneğinin ve erkek egemen anlayışın işine gelen; erkek çoğunluktan oluşan ulema tarafından, din, benimsenen şeyin ne olduğuna ve ne olmadığına değinir. Bunu yaparken çuvaldızı kendine batıran Ahmet Bayraktar oldukça etik bir giriş yapar; “Düşünmenin yükünü zihinden atıp tamamen taklit ederek bedava din yaşama derdindeki bu akım…” demiş, “Ateizm’in meşrutiyet kapısıdır!

Kafası karışık olmak, “entel” olmak, “aydın” görünmek, “sol olmak” adına saçmalamanın ötesinde bir donanımla soran ateisti Kuran’a Kuran içinden bakma paradigması tatmin etmez. Fikri tutarlılık takibi yapabilme yetisine ermiş birey, ateist ise varlık felsefesinde debelenir. Kuran’dan dert edinmek daha deist bir geçişe karşılık gelir. Bu yüzden Ateizmus ismi, ironisi ile ateist olmak için de yeterli ruhsatı edinememiş, sözde çağdaşlıkların içine dini sığdıramayanların evrenini toparlamış.

Ateizmus sormuş Bayraktar söylemiş;

- Kuran köleliği yasaklasa sevgili okur, kapitalist baban asgari ücrete işçi çalıştıramazdı, sosyetik anan eve temizliğe kadın alamazdı, ille de kırbaç çöl ve siyahi köleler gözünün önüne getirme demiş.

- Dünya düz demiyor kitap, hem zaten düzlüğünü değil manasını öğren istiyor demiş.

- Kuran’ın ayetle aklına güvendiği insan; orucun derdini anlarsa, kutupta değil uzayda da oruç tutmanın yolunu edinir demiş.

- Aksini hiç düşünmedim ama ehlinden duymayı sevdim; “akıl müdahale edebildiğinde kalp akletmiş olur” demiş. Bir de güzel temel atmış altına.

- Kadına “iffetli olun” diyen fuhuş toplumuna inmiş ayetleri, üzerine, ailesine ve ülkesine alınıp sorusu olanları da sorularının gereksizliği miktarından fazlaca cevaplamış. Hem kadın değil insan iffetli olur madem çift yaratıldı dimi?

- Kuran’ın evrenselliğini irdelerken insanın olduğu her yerde her dert tekrar edebilir oluşunu baz almış. Ve tabii tıpkı dünyayı ikiye bölüp oturamayan Habil-Kabil arasına dökülen kan gibi, elmadan ilk ısırık gibi, değişmeyen insan doğasını…

- “Nasıl yani şimdi ben kendi evlatlığımın hanımı ile evlenebilir miyim”, “yahu ille evleneceksin diye bir kural yok. Benim hanımımla da evlenebilirsin. Evlenmek için onu mu arıyorsun” gibi kurmaca diyaloglar ile ruhsatları bütün bilinç seviyelerine algılatmış.

- Gösterdiğimiz “resul” hürmetini dahi kaldıramayıp, “Peygamber insandı, tapılmaz” diyenle; “peygamber evinden misafir kovdu” diye eleştirenlerin tutarsızlığına dahi saygı gösterip, meslek ahlakından mülhem anlatmış, anlamlandırmış. Bu tutarsızlıkta çokça soruya aynı etik ile yaklaşmış Bayraktar.

- Cinleri görülmeyen her şey ile yorumu; Kuran’da anlatım bozukluğu olmadığı; ganimetin helal, hırsızlığın haram olduğu; Nisâ 11/12 matematiğinin mantığı; boşanma; Nuh’un Gemisi; “nesih”; bakteriler; aşk…

Sabrına minnettar olmamak elde değil.

Çünkü “yakın zamana dek hurafelerden bıkanların başı çektiği bu akım artık içinde inanç unsurlarını barındırmakta ve tıpkı diğer dinler gibi müntesiplerine kurtuluş vaat etmektedir” diyor.

Bu yeni nesil söylenceler soru ve sorunlarından da anlaşıldığı üzere metodolojik olarak son derece hatalı ve buhranlıdır. İlahiyat/sosyoloji/psikoloji ile cem-i cümle masaya koyulmalıdır. Bayraktar tarafından kendilerine verilen, sosyal bilimler retoriğince mantığa en uygun cevap ise; “Bu bizim iç meselemiz” olmuş. Nezaket etmiş bir bir cevaplamış ama bir ateistin Kuran/sünnet ile ilgili tüm sorularına verilebilecek yegane cevap budur.

Aslında hikaye tanıdık.

Egzotizm gibi inançlara Orta Çağ’ın kilisesinden kaçarken tutulan Avrupalı… Geri dönüp paganizmde debelenen düşünce!

İmanını kaybeden çağın dini Hümanizm."

Marksizm’den egzistansiyalizme kadar Avrupa’nın tüm düşünce yollarının kabesi belirsizlikler…

Kutsal dinlerin çürümesinden kaçarken, kimliksiz izmlere secde ediş…

Hiziplerle yönetilen coğrafyalarda yorulanlara icat edilen yeni dinler…

Mevlânâ'ya, Yunus’a bile yakıştırılan sözde 'İslam ötesi' elbiseler!

Romantik ve masum algı operasyonlarında birbirinden cinnet ve gaflet dikteler!

Bize yeni ulaşsa da; hikaye eski…

Hem hak inancı çürütürken yolda kazananlarla; hem çürüğünden pay edinip yenisini yaratanlarla savaşan Bayraktar gibi kalemler lazım.

Hümanizm için; “Dünyanın en namussuz sömürüsü olan burjuva sömürüsünü örtbas etmek için ileri sürülmüş bir duman perdesi” der Kemal Tahir. İşte bize bu okumaları, gelenek ve kutsallarımızı ithal edilmiş düşüncelere ihtiyaç duymadan en saf hali ile sunuyor ve insan odağında buluşturuyor yazar.

Her yol insana çıkıyor!

Her cevap ahlaka!

Taraf edinme değil hak seyrinde…

Yeni bir düşünce değil, düşünce mektebi inşa etme derdinde!

Öğreniyor/öğretiyor.

Çünkü Alvin Toffler'in dediği gibi; "21. Yüzyılın cahilleri, okuma yazma bilmeyenler değil; okumayanlar, öğrendikleri yanlış bilgileri değiştirmeyenler ve yeniden öğrenemeyenler olacaktır."

Mavi Çınar
the.blue.gaia@gmail.com

4 Mart 2019 Pazartesi

Kopya çektiği sınavı bile kaybedenler

Başarı ve kariyer bu zamanın vazgeçilmez iki kelimesi. Ne pahasına olursa olsun başarılı olmanın hikâyesi gün geçtikçe daha çok dayatılıyor ufkumuza. Neşet de bu ufkun insanlarından biri. Her ne kadar bir roman kahramanı olsa da o da zamanın akışında sürüklenip giden bir karakter. O da aynı zaman diliminde yaşadığımız biri. Gerçek olmaması bile buna engel değil. Peki, Yakarım Gül Satanlar Bahçesini’deki Neşet kimdir? Bir flanör mü? Değil elbette. Onun bir baltaya sap olamamışlığını ve yırtma çabasını bu kavramla izah edebilmemiz neredeyse imkansız. Fransız Şair Charles Baudelaire’in tanımladığı aylak ve burjuva kent gezgininde Neşet’in hayatındaki çizgilerden çok azına yer var. Esasen Neşet, bir “miş gibi yapma canbazı”.

Bütün stratejisini “yırtma” yolu bulmak üzerine kurduğu için yerel bir gazeteden öteye gitme fırsatı bulamayan Neşet’in ayağına bir gün hayatının fırsatı gelir. O güne dek “söyleyecek sözü” olmadığı için patronunun istediği yazıyı kaleme alamayan Neşet’e biri adeta suflörlük yapmaya başlar. Neşet’e teslim edilen dosyalar, onu yazılarında şimdiye dek bulamadığı bir içerikle yüklüdür. Bu noktadan sonra yaşanan ise bir yazarın metin yazarına dönüşmesi sürecidir adeta. Neşet, bir “tutunamayan” değildir, zira sürüklenendir. Tutunamamak bile bir irade gerektirir çünkü. Stratejisini “yırtma” üzerine değil de yazmanın hakkını verme üzerine kursa iyi kötü söyleyecek sözünü de bulacak olan Neşet, temize çekip redakte etmekle yetinmiş ve bir anlamda da ruhunu şeytana satmıştır.

İlk yazıların birer tuzak olduğu zamanla anlaşılır. Neşet tuzağa sinekkapana yakalanan sinek gibi hapsolduktan sonra “sürüklendiğini” ancak farkeder. O ne yaptıysa kendine yapmıştır. Bence romanın Neşet’e yazdırılan yazılardan daha önemli olan kısmı Neşet’in iç çelişkileri, insanlarla ilişkileri, duyguları, zihin dünyası… Bütün bu detaylar, romanı bir entrika romanı olmaktan çıkartıp bir “insanın” anlatıldığı, bir karakterin analiz edildiği derinlikli bir romana dönüştürüyor. Şimdi “insanı anlatmayan hikâye veya roman var mı?” diyeceksiniz. Haklısınız elbette. Ancak entrikanın, maceranın cazibesine yönelince insanı o hız ve aksiyonun arkasında kaybeden metin ve filmler var. “İnsanı” çelişkileriyle ve çatışmalarıyla anlatmak ise entrikadan fazlasını anlatmakla mümkündür.

Girdiği her sınavı kaybeden Neşet, kopya çektiği sınavı da kaybeder. Neşet’in kaybını söylemek elbette tali bir durum hakkında fikir vermektir. Zira neyi kaybettiğinden ziyade önemli olan nasıl kaybettiği, kimi kaybettiği ve kaybettikten sonra ne olduğudur? Bundan ötesini anlatmak ise okurla kitap arasına girme anlamına geldiği için susacağım. Yine de cevaplamam gereken bir soru daha var. Peki, ya Mahmut Coşkun? Bence o ilk romanıyla girdiği sınavı geçmiş görünüyor. Zira o neyi anlatacağını, nasıl anlatacağını dert etmeyi biliyor. Bir romanda yakalaması gereken bütünlüğü, gözetmesi şart olan kurgusal dengeyi biliyor. Emek vermiş ve özentiye düşmeden özen göstermeyi başarmış. Bir ilk romanda görmemiz gereken pek çok güzellik Yakarım Gül Satanların Bahçesini’de mevcut. Yine de karar vermek için en az bir kitap daha beklemeliyiz bence. Ne de olsa tek çiçekle bahçe olmaz. Bu noktada tek temennim şu: Umarım Coşkun’un anlatacağı bir sonraki karakter bir yazar olmaz. Zira roman ne kadar iyi olursa olsun anakarakterin yazar olmaması anlatıcı/yazar/anakarakter üçlüsünü güzel ve merak uyandıran bir deplasmana davet ediyor. Umarım o da bu deplasman davetine bigane kalmaz. Kahramanı başarılı yahut başarısız yazar olan kitapların çoğalmasına bir noktadan sonra anlam veremiyorum maalesef. Mahmut Coşkun kitabında bu anlamsızlığa düşmemenin bir yolunu bulmuş. Yine de çıtayı daha yukarı taşıması bundan sonra ilk kitabını yanaştırdığı güvenli limandan uzaklaşmasına bağlı.

Sonuç olarak Mahmut Coşkun dil ve üslup olarak dikkate değer bir ilk kitaba imza attı. İkinci kitabı beklemeye değer...

Suavi Kemal Yazgıç
twitter.com/suavikemal

Batı’nın Batılı olmayanlara karşı yaptıkları

Batı’nın kendinden olmayana karşı ikircikli tavrı kendi içindeki vicdan sahiplerinin de reddettiği bir durum. Tarihsel arka planı oldukça eskilere dayanan ve literatürel açıdan oldukça zengin olan bu arızi tutumdan bugün en fazla pay düşen Müslümanlar diyebililiriz. Temel sebebin din olup olmadığı tartışılır lakin Batı düşünsel ve eylemsel temelini din üzerinden inşa ediyor. Müslüman olmak Batı için en baştan mimli olmak anlamına geliyor. Müslüman kimliğinin uluslararası kamuoyunda oluşturulan olumsuz imajı da bu tarihi tutumdan beslenerek büyüyor. Kemikleşmiş olumsuz algıyı değiştirmek, dönüştürmek ya da yeniden inşa etmek pek mümkün gözükmüyor. Ortaya çıkan sorunlu durumdan Batı’nın kastı ve dâhli var, bunu biliyoruz. Peki, Müslümanların bu imajı değiştirmeye yönelik sığ retorikten başka çabası bulunuyor mu? Kendimizin çalıp kendimizin oynadığı iç politika paçozluğundan başka… Aksine, eyleme ihtiyaç bırakmayan hamasi söylemlerle bu ‘kötü’ imajı destekliyoruz. Kısacası, Batı’nın istediği bir koz, Müslümanların verdiği ceviz bahçesi.

Tarihsel süreç içinde İslam ve Müslümanlara dair bilgiden negatif bir imaj oluşturulması meselenin bir yönü. Diğer taraftan her yeni malumat mevcudun üzerine konumlandırılıyor. Dolayısıyla aynı kasıt ve önyargı yeniden üretilerek daha güçlü şekilde devam ediyor. Konuyu oryantalizmin serin sularına taşımadan devam etmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Entelektüalizm ve/veya literatürel fetişizm bir yerden sonra meseleyi boğarak amaçtan ve çözümden uzaklaştırıyor. Nitekim, benzer bir yöntemi benimseyen akademisyen Bekir Berat Özipek kendisine bu meseleyi dert etmiş ve Batı’nın önyargısını, çifte standartını ortaya koyabilmek için bir çalışma hazırlamış. Yanlış Sorulara Doğru Cevaplar isimli çalışma Liberte Yayınları etiketini taşıyor. Ayrımcılık, İslamofobi, Entegrasyon ve Ötesi alt başlıklı eser yüz yetmiş altı sayfadan oluşuyor. Özipek, kasıtlı olarak oluşturulan sorulara cevaplar vererek meselenin arka planına inmeye çalışıyor. Toplamda kırk üç soruya yer verilen kitapta sorular ‘doğru sorular’ ve ‘yanlış sorular’ olarak kategorize edilmiş. Yanlış olarak sınıflandırılan sorularda direkt önyargı ve çifte standart göze çarpıyor. Masumiyet ekseninde kurgulandığı ve bir arka planı olduğu açıkça anlaşılıyor. Doğru şeklinde sınıflandırılan sorular ise meselenin iç yüzünü açıklamaya yönelik oluşturulduğu söylense de Batı’nın riyakarlığını göstermekten geri kalmıyor. Soru metinlerinde kullanılan kalıpların kasıtlı bir planın izdüşümü olduğu açıkça görülüyor. Batılı birçok politikacı ve düşünürden örnekler vererek söylemin alt metnini açığa çıkaran Özipek, zaman zaman söylemin ötesine geçerek Batı’nın kendi içinde geliştirdiği vicdani yönün eleştirel değinilerine de yer veriyor. Yazar bu yöntemle Batı’nın Müslümanlara karşı kastını ve önyargısını deşifre ediyor diyebiliriz.

Kitap, alt başlıktaki kavramlar etrafında oluşturulmuş. Batı’nın ayrımcı politikalar ürettiği, korkutarak İslamofobi yaydığı ve entegrasyon adı altında faşizan uygulamalarda bulunduğu görülüyor. Özipek’in çalışması için sadece Batı’nın önyargılı ve çifte standartlı içyüzünü gösteriyor diyemeyiz. Özellikle dikkat çektiği iki nokta olduğunu düşünüyorum. İlki, Batı’nın Müslümanlara karşı olumsuz tavrını deşifre eden eleştirisi, ikincisi Müslümanların bu olumsuz tavra sunduğu katkı ya da olumsuzluğu kaldırmaya yönelik çaba göstermemesini deşifre eden eleştiri diyebilirim. Soruların ve cevapların bu bağlamda değerlendirilmesi fayda sağlayacaktır.

Biçim ve içerik açısından değerlendirdiğimizde kitapta kullanılan dilin liberal söylem üzerine inşa edildiğini söyleyebiliriz. Liberalizm eleştirisi saklı kalma koşulu ile genel olarak özgürlükçü, eşitlikçi ve demokratik değerleri önceleyen bir üst dil kullanıldığı görülüyor. Üst dil diyorum çünkü metni klasik liberal düşüncenin soft bir yansıması olarak değerlendirmek mümkün. Zira mevcut liberal düşüncenin bu eksenden kaydığını görmek zor değil. Kısacası, Özipek’in eleştirisini üzerine inşa ettiği özgürlükçü ve serbest alan maalesef teorik olarak var. Zaten liberal düşüncenin/politikanın gözetildiği Batı’nın çalışmadaki eleştirisi de bize bunu söylüyor. Batı, yaptıklarını bu değerleri kullanarak meşrulaştırmıyor mu?

Özipek’in oldukça anlamlı tespitleri yer alıyor kitapta. Birkaçını aktarmak gerekirse, aslında dinden bağımsız radikalleşen yapıların dine ikame edildiği görülüyor. Böylelikle uygulanan politikalara kamuoyu nezdinde dayanak sağlanmış oluyor. Müslümanlara izafe edilen şiddet olgusu Batı’da gözardı edilen yapısal sorunların neticesidir. Kısıcası yapısal sorunların ürettiği şiddet ve adaletsizlik tersine çevrilerek Batılı olmayanlarca şiddet üretildiği tezine dönüştürülüyor. Belirli kesimlerin yaptığı bu organize işin toplumsal yansıması da önyargı ve nefret şeklinde açığa çıkıyor. Özipek, “önyargı bir görme bozukluğudur” diyor ve tarihsel arka planının bu görme bozukluğunun derecesini nasıl büyüttüğünü irdeliyor. Kitapta verilen birçok yaşanmış örnekte olduğu üzere Batı, Müslüman için oluşturduğu imajı şekilcilik üzerinden kurgulayarak indirgemecilik yapıyor. Giyim-kuşam, tutum-davranış, yeme-içme gibi kültürel aidiyet içeren örüntüler katı şekilcilik saikiyle itibarsızlaştırılıyor, ötekileştiriliyor ve ayrımcılığa tabi tutuluyor. Asıl şekilcilik olarak değerlendirilebilecek bu uygulama çifte standart olmasının ötesinde felsefi düşüncenin de iğfali anlamına geliyor. Özipek bu durumu “Aydınlanma totaliterdir” şeklinde özetliyor. Çalışmada yer verilen somut örnekler Avrupa’nın ırkçı olduğunu gösteriyor. Bu ırkçılığın en güçlü olduğu alan dinsel ırkçılık olarak açığa çıkıyor. Söz konusu ırkçılık, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Yahudilere gösterilen tutumun Müslümanlar üzerinen tekrar açığa çıkışıdır. Bu bağlamda tarih felaket ve düşmanlığa indirgenerek çatışma için uygun zemin oluşturuluyor. Ayrıca İslamlaşma olgusu bir kaygı aracı olarak kullanılıyor ve karşı olma duygusu diri tutulmaya çalışılıyor. Kısacası bu durum ne anlayış ne de köken olarak yeni değildir. Özipek, verdiği örneklerle bu ırkçılığın bilim ve sanat alanına taşındığını belirtiyor. Suç konusunda da çifte standart uygulandığı görülüyor. Göçmenlerin karıştığı suç oranları düşük seviyelerde olmasına rağmen özellikle medya aracılığıyla yüksek olduğu imajı çiziliyor. Özipek zaman zaman Batılı olmayanlar açısından da meseleye bakmaya çalışıyor. Batı karşıtlığının dışında Batı yanlılığına değiniyor. Örneğin göçmen olup müntesibi olduğu topluma karşı öz-nefret veya aşağılık kompleksi ile ‘eleştiride’ bulunan kişiler. Yazar, Batı tarafından bu kişilerin kasıtlı olarak ön plana çıkarıldığını belirtiyor.

Kitaptaki ‘bu, budur’ şeklinde oluşturulan dili sorunlu bulduğumu söylemeliyim. Yazar için mesele ‘bu, budur’ açıklığında olabilir fakat ne Batı’nın kendinden olmayana yönelik uyguladığı çifte standartlı anlayışın felsefi ve kültürel köklerinin eserdeki kadar yüzeysel olduğunu ne de teolojik yargı ve değerlendirmelerin Özipek’in ön kabulü kadar net algılandığını düşünüyorum. Buna rağmen hem tespit hem de analiz bağlamında fayda sağlayacak bir çalışma olarak değerlendirmek mümkün. Yanlış Sorulara Doğru Cevaplar, Batı’nın Batılı olmayanlara karşı uyguladığı önyargı ve çifte standartı göstermesi açısından önemli tespit ve değerlendirmeler içeriyor. Meraklısına tavsiye olunur.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

1 Mart 2019 Cuma

Daha anlamlı bir hayat kendine dost olmakla mümkün

"Hiçbir şey insanın kendine düşman olmasından daha çok acı veremez."
- C. G. Jung, Anılar Düşler Düşünceler

İnsan insanın molasıdır. Bazen uzun bazen kısa bir mola. Kimi iyi gelir kimi kötü. Ama insan hep devam eder. Mola iyi gelmedi diye yoldan vazgeçilmez, insan "yol boyunca" gider, durur, devam eder. Her şey gelir geçer, geriye insan kalır.

Peki insan kendiyle ve hayatıyla baş başa kaldığı zaman, ne kadar dostluk eder kendine? Anlaşabilir mi kendi benliğiyle? Hatalarıyla, pişmanlıklarıyla yüzleşebilir mi? Mutluluğunu, huzurunu ne derece yaşayabilir? İnsanın kendi sınırlarını, anlam arayışını, yapabileceklerini ve yapamayacaklarını keşfetmesi nasıl bir süreçtir, ne kadar mümkündür?

Elimde iki kitap. Biri dilimize çevrilen tüm kitaplarını okuduğum Wilhelm Schmid'in Kendiyle Dost Olmak'ı. Diğeri Marcus Aurelius'un ikinci yüzyılda kaleme aldığı Kendime Düşünceler'i. İki kitabın da hem yazarlarının 'kendi'lerine hem de insanların 'kendi'lerine sesleniyor oluşu, benim de kendimle ilgili ne zamandır 'dert'lendiğim şeylerin olması, hepsi kesişmiş gibi. Daha hızlı bir okuma olacağını düşünerek Schmid'den yana kullanıyorum tercihimi. Başlıyorum önsözüyle beraber: "Nereye gidiyorum, pek bilemiyordum, ümit verici ilişkiler de birbiri ardına paramparça oluyordu. Kitap bana yolumu gösterdi: Önce kendinden başla, bu senin hayatın, sana sevinç verecek ve bu sayede başkalarına da sevinç vereceğin bir şey yap onunla. Oysa epeyce de eskiydi tesadüfen elime geçen bu 'kendine giden yollar', yani Stoacı Marcus Aurelius’un 2. yüzyılda Yunanca kaleme aldığı Ta eis heauton, Kendime Düşünceler kitabı."

Bazen işaret edilenden değil, işaret edenden başlarız. Ben de Schmid'den başladım. Daha ilk sayfalardan itibaren bir oturuşta okunabilen, nasihat verir gibi değil yaşar gibi doğal ilerleyen bir kitap olduğunu fark ettim. İnsanız, okurken her ne kadar yalnız olsak da birinin duygularımızı ifşa eder gibi içimizi yoklaması bazen rahatsız edebiliyor. Schmid, bir düşünür olarak yazdığı için bu rahatsızlık insanı kendine doğru düşünmeye yönlendiriyor. Hani o hiç sevmediğimiz "Ben ne yapıyorum? Ne durumdayım?" sorularıyla başlayan bir yönlenme...

Kitap "kendini sevmek mi kendine dost olmak mı?" sorusuyla başlıyor. Buna sorun da diyebiliriz. Kendi kendiyle dost olmak çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Kendini sevmeye, beğenmeye, yani bir aşırılığa doğru tanımlanıyor. Oysa kendiyle dost olmak ve kendini sevmek, bilhassa aşırı sevmek birbirinden çok farklı şeyler. Schmid şöyle diyor: "Kendini aşırı seven; kendi kendine hazla sarılmış, bir sahilde korkuluğa yaslanıp düşlere dalmış vaziyette suya bakıyor, bu arada kucaklarken adeta eziyordur kendi kendisini, bundan bir hoşnutluk hissettiği de yoktur. Oysa kendiyle dostlukta benlik, tıpkı başkalarıyla dostlukta olduğu gibi, idealleştirmeden kaçınır, kendi kendisinin gerçekçi bir değerlendirmesini yapabilecek durumdadır. Yakınlık, her zaman mesafeye de izin verir. Kendi kendisiyle dost olan kişi, olsa olsa şen sarhoşluk anlarında veya hayatındaki ciddi bir kriz esnasında kendi kendisiyle kol kola girip, pragmatist bir destek alır buradan. Öncelikle velveleli zamanlarda güvenilir bir dost olarak kendi kendiyle kalmak üzere geri çekilme imkânının tadını çıkartır. Neşesiz zamanlarda, kendi kendisiyle olmanın tanıdık bildik halinden çok sevinç devşirir."

Böylece insan geriye veya şimdiki anına bakıp ben kendimi seviyor muyum yoksa kendimle dost muyum sorularına cevap bulabilir. Ama burada bir kritik mevzu daha var. O da kendini algılamak, kendini tanımlamak. Öyle ki yaşı geçmiş olup da hâlâ hayatında bir mana bulamamış, bunun öfkesiyle ömrünü heba etmiş birçok insan var. Bir kolaylık sunuyor Schmid, kendini tanımlamak üzerine yedi formül çıkarıyor.

1. Hayatımızdaki en önemli ilişkileri tanımlamak: Hangi aşk, arkadaşlık ve akrabalık ilişkileri benliğimizin bir parçası olacak kadar önemli?
2. Şimdiye kadar olan hayatımızın en önemli tecrübelerini tanımlamak: Benliğimizin sabit bileşenleri, onlar olmasaydı olduğum kişi olamayacağım unsurlar nelerdir?
3. Şahsî hayatımızdaki 3N'yi (nereye, niçin, niye) tanımlamak: Hayatım boyunca peşinden gideceğim anlam nedir, hedefim olsun ya da olmasın yürüyeceğim bir yol var mı?
4. Davranışlarımızı şekillendiren değerleri tanımlamak: Bir tercihte bulunurken neye öncelik veriyorum? Risk, emniyet, güven, cesaret, huzur ya da akıl ve kalp hayatımda nerede duruyor?
5. Alışkanlıklarımızı tanımlamak: Hangi alışkanlıklarım benim için önemli? Hangilerine bakım yapıp yeniden özümle bütünleştirmeliyim?
6. Tecrübelerimizi oluşturan korkularımızı, yaralarımızı ve travmalarımızı tanımlamak: Olumsuzlukları unutmanın yollarını mı aramalıyım yoksa onlarla barışıp benliğimle mi bütünleştirmeliyim?
7. Bizim için neyin güzel olduğunu tanımlamak: Benim için güzel nedir? Güzeli nerede arıyorum? Bir kitabı, fotoğrafı, filmi, şarkıyı neden güzel buluyorum?

Bu sorulara cevap ararken, başkalarıyla yani öteki'yle kurduğumuz ilişki de aslında kendi hâlinde değerlendirilmiş olur. Kendimi ne kadar anlatıyorum, başkalarını ne kadar dinliyorum, gerçek bir dostluğum var mı, insan ilişkilerindeki hassasiyetlerim neler, aşırı bir olumlamaya ve olumlanmaya mı ihtiyacım var? Schmid'in bu konudaki yorumu şöyle: "Bir dostun da baştan aşağı olumlanmaya değer olması gerekmez, yine de arkadaşımdır, bu başlı başına güzel bir şeydir; insanın kendiyle dostluğunda da öyledir. Kendim için olabileceğim güzel Ben, aynı zamanda arkasında durabileceğim hakikatli Ben'dir. Tıpkı hakiki dostların ilişkisindeki gibi, kendine karşı dürüst olur, kendine yalan söylemez, kendini aldatmaz; bunu da ahlaki sebeplerle değil, böylece hayatını güvenilir bir zemine oturtabildiği için yapar."

Schmid, yazdıklarını çeşitli başlıklara ayırsa da bir konu var ki onun üzerinde özellikle durur. Sık sık da hatırlatır. Bu, yaşadığımız hayatı bütünüyle kabul edebilmek üzerinedir. "Neticede" der, "yaşadığınız her şey, çekilen bütün o acılar, yapılan bütün hatalar, hayatı oluşturan daha büyük bir bağlamın parçalarıydı, oraya giden bir seyahattaki istasyonlardı.". Yazının başında insan insanın molasıdır demiştim. Her insanı hayatımızdaki bir istasyon olarak düşünebiliriz. Belki hedefimizde bile yoktur o istasyonda durmak ama zaman zaman dururuz. Bu iyi bir şeydir. O istasyon, yani o insan bize iyi gelmeyebilir, o zaman da yolumuza devam ederiz. Arada başka istasyonlara, insanlara uğrarız. Mühim olan o trenden indiğimizde geri dönmeyi de bilmektir. İnsan sadece şu an yürüdüğü yolu değil, daha önce yürüdüğü yolları da sevmeli. Bazen aradığın anlam en geride yatar. Sakladığın, taşıdığın geçmiş hikâyende. Keşfettiğimiz şey ne kadar acılı, sancılı olsa da. Kıymet, güldüren şeylerde olmaz zira: "Tam da birçok zorluk ve başarısızlıkla dolu bir hayat, sahiden yaşıyor olma ve hayatı bütün bereketiyle yaşama duygusunu verebilir insana."

Hiçbir şeyde kesinlik olmayışı, daha doğrusu insanın kesin olarak hiçbir şeye inanmaması, daha büyük bir inanca olan ihtiyacı açığa çıkarır. Hayatında kesinlik olmayan, belki de teslim olduğu için hep bir-arada kalan insanlar daha inançlıdır. Yaptığı işe, evine, eşine, çocuğuna, dostuna, akrabasına, okuduğu kitaba, izlediği filme, dinlediği müziğe, baktığı resme ya da gördüğü yapıya daha çok inanır. Arayışla gelen şifa, denebilir buna. Schmid, "serendipity'i şiar edinmeli" diyor. Yani tesadüfen ilginç-faydalı buluşlar yapma yeteneğine erişmeli. İddialı taleplerde bulunmak ve onlara cevap aramak yerine karşılaşmanın, tesadüfün, talihin ve tevafukun kıymetiyle buluşmanın çok daha anlamlı olduğunu söylüyor. Bu buluşmalar tek bir kesinliğe ihtiyaç var, o da yolda olmak: "Tavsiyeye şayan olan şey, sonrasında benliği yapayalnız bırakacak olan tek bir hedefe bağlanmak yerine, sürekli yolda olmak, süreç hâlinde olmaktır; bir hedefe varsa da varmasa da..."

Kitap bittiğinde her okuyan kendi meşrebince bir neticeye varacaktır muhakkak. Ama işin özü, Wilhelm Schmid'in yukarıda da söylediğim gibi sürekli bahsettiği şeye geliyor. Kendimize doğrudan dokunan o şeye. Kendi yolunda ilerlediğinin farkında olarak yaşamak. Bu, gelişim anlamında değerlendirilecek bir şey değil. Yol insanı zaten dönüştürür, geliştirir, törpüler. Bu; doymak, tatmin olmak, olgunluğa ulaşmanın farkına varmakla ilgili bir şey: "Hayatta gerçekten önemli olan nedir? İnsana kemale erme hissi veren şeydir. Ona doygunluk veren her şeyde, bir anlam gördüğü, gözüne güzel görünen, onu derinden tatmin eden her şeyde bulur bunu."

Kendiyle Dost Olmak'ı Tanıl Bora'nın nefis çevirisiyle okuduk. Önemli olan özümsemek ve yaşama değer katacak ölçüde sürekli yararlanabilir hâle getirmek. Yani yazılanı, bize ve hayatımıza uyduğu ölçüde kuşanmak. "Çünkü" demek için Schmid'in önsözünde bahsettiği kitaptan, Marcus Aurelius'un Kendime Düşünceler'inden faydalanmak ve öylece yazımı bitirmek isterim: "Zarafetle ayrıl sahneden, zira seni sahneden alanda da var aynı zarafet."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

İslâmcıların siyasi görüşlerini yeniden düşünmek

Son zamanlar siyasi iktidarın etkisinin de inkar edilemez oluşu ile Türkiye, yeniden bir İslamcılık konusuna doğru yelken açmış görünüyor. Tabi bu yelken açmada sadece siyasi iktidarı başat unsur kabul etmek doğru olmayacağı az çok konu ile ilgilenenlerin malumudur. Gerek Müslüman dünyasının içinde bulunduğu hal ve şerait gerek dünyanın gidişatı ve Müslümanların bu gidişatta aldıkları konum, eyleyebildikleri, söylemleri, duruşları yeniden bir tartışma konusu oluyor. Bu gidişata ilişkin olarak da cemiyet yeniden bazı meseleleri gündemine alırken, bazı üzeri hafif közden soğumuş meseleleri yeniden harlayarak tartışmaya başlıyor. İslamcılık da bu furyada göz ardı edilemeyen bir konumda bulunuyor ve her defasında ısrarla belirttiğimiz üzere meselenin ehil olmayanları tarafından tabir-i caizse har vurup harman savrulmaktan kurtulamıyor. Herkes kendi İslamcılık’ı üzerinden bir yer tayinine gidip kendisine müstahkem bir kale inşa etmekte ve sonrasında bu kaleden ya bol keseden verip veriştirmekte taraftarı olmakta yahut katıksız bir müdafaa ile toz kondurmama gayretiyle çabalamaktadır. Peki durum nedir? Bu kadar savurgan bir kavram dünyasında, bu kadar peşin hükme yaslı bir cemiyette ne yapılmalıdır? Kavramın her ele alanına göre bir tanımı olan bir dünyada, izlenecek bir metod olmadan söylenecek her söz, varolan karmaşıklığı gidermekten çok ona katkı sunmaya yarayacaktır ve bu nedenle buradan bir çözüm yahut anlama gayretinden ziyade karmaşıklık ve bir çatışma dünyası doğacaktır. Bu nedenle öncelikle bir durup nefeslenmeli, sonra da bol bol okuyup mümkün mertebe idrâk kanallarımızı olabildiğince dikkatlice açıp kavramımızın üzerine düşünmeliyiz.

Saygıdeğer hâzirûn, mesele İslamcılık olunca aklıma isimler üşüşse de yazımız bir kitap üzerinden başlangıcı gaye edindiği için bu isimlerden ziyade kavramın ne’liğine ilişkin bir çabaya şahit olacaksınız. Yazıya konu kitap İsmail Kara’nın İslamcıların Siyasi Görüşleri 1: Hilafet ve Meşrutiyet kitabı. Bir de yazının yardımcı kaynak kitabı var, o da yine saygıdeğer Kara’nın Yeni Şafak gazetesinin eski vakitlerde vermiş olduğu Türkiye’de İslamcılık el kitabıdır. Genel olarak bu iki kitap arasında bir mekik dokuma ile İslamcılık bahsine bir giriş yapma niyeti ve bunun için de bir yola düşmüşlüğümüz, gayret etmişliğimiz var. Biz de o vakit meşhur kitap başlangıçları için bir niyeti/duayı dile getirerek başlayalım: Gayret bizden tevfik Allah’tan!

Kafa karışıklıklarına bir derman olması açısında öncelikle efradını câmi, ağyarını mani/dâfi bir giriş elzem durmaktadır, yoksa daha hemen baştan işler sarpa sarmakta ve içinden çıkılmaz hâl almaktadır. Yeni Şafak’tan çıkan Türkiye’de İslamcılık eserinin hemen başında bir tanım bizi karşılamaktadır: "İslamcılık, 19-20. Yüzyılda, İslam’ı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlak, felsefe, siyaset, hukuk, eğitim..) “yeniden” hayata hakim kılmak ve akıllı bir metodla Müslümanları, İslam dünyasını batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden… kurtarmak; medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist, modernist ve eklektik yönleri baskın siyasi, fikri ve ilmi çalışmaların, arayışların, teklif ve çözümlerin bütününü ihtiva eden bir hareket olarak tarif edilebilir. (İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık)”. Görüleceği üzere “İslamcılık” tabiri modern zamanlara ait bir kavram olarak ve modernitede yaşayabilmenin çözüm yollarına yönelik olarak ortaya çıkmış bir kavramdır. İslamcılık ile Müslümanlık yahut İslam aynı kavramlar asla ve kat’a değildir. Bazı çevrelerin sürekli olarak, bu iki değeri birleştirmek yahut aynı anlamak ve algılamak ve bu nedenle de buradan kendilerine ekmek çıkarmak/tabiri caizse “çakmak” için ellerini ovuşturmaları da aslında böylece boşunadır. İslamcılık meselesinin ortaya çıktığı vasat tarümar olmuş bir vatan, ezilmiş bir topluluk ve buna karşı refleks gösterme gayretidir ve en nihayetinde İslamcılık da bir yorumdur. Kurtuluş amaç ve çabaları için bir çözümleme ve kurtuluş reçetesidir de diyebiliriz.

Kara’nın kitabından iktibasla devam etmek gerekirse; “Bu hareket (İslamcılık) Mısır’da Cemaleddin Efgani (Aslen İranlıdır, 1839-1897), sadık talebesi Muhammed Abduh (1845-1905), Hindistan’da Seyyid Ahmed Han (1817-1898), Seyyid Emir Ali (1849-1928), Türkiye’de Sırat-ı Mustakim-Sebilürreşad, Beyanu’l-Hak, İslam Mecmuası, Volkan gibi dergilerde kümelenen kişilerin öncülüğünde ortaya çıktı ve gelişti” (İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık).

Öncelikte bir kavramsal şemaya ihtiyaç olduğu, hele ki böyle ağızlara pelesenk olmuş bir meselede ne kadar elzem olduğu bir tanımlama ve sonra bir coğrafya irtibatlı konumlandırma ile ortaya çıkmıştır. Görüleceği üzere İslamcılık bugün sanki yeniden “hortlamışçasına” birden topraktan biten bir durum değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında yaşanan toprak kayıpları ve buna bağlı olarak devlet sınırlarının sürekli küçülmesi, bu küçülme sırasında kaybedilenin sadece toprak unsuruyla sınırlı olmaması; insan unsuru başta olmak üzere ekonomik sorunların ortaya çıkması, bu nedenle tabir-i caizse rakibinden sürekli yumruk üstüne yumruk yeme durumu mevcuttur. Bu inkıraz halinden çıkış için çeşitli yollara başvurulmuştur. Bu noktada ortaya çıkan akımlardan birisi de, yazının da başat unsuru olan “İslamcılık”tır.

Bu noktada İslamcılar açısından batıya karşı bir mutlak konumlanma ve mutlak kötü olarak batıdan bahsetmek pek de mümkün gözükmemektedir. İslamcı eşhas açısından o dönem dünyasında ortaya çıkmış olan kavramların özü İslam’da mevcuttur ve bu kavramlar İslamidir. Sadece uygulayıcıları açısından Müslümanlar geç kalmış, kendileri fark edememiş ve bu nedenle batı bu kavramları keşfetmiştir. Müslümanlar, ödünç olarak vermiş oldukları bu kavramları şimdi sahibi olarak almaya hazırdır/yahut hazırlanma gayreti göstermektedir. İslamcıların demokrasi, meşrutiyet, istişare gibi kavramlara yönelik dayanakları Kur’an’ı Kerim’dir. Bu yönetim biçimleri aslında meşhur olarak “emruhum şura beynehum” ayetine dayandırılarak temellendirme yoluna gidilmek suretiyle bir meşruiyet dayanağı yaratma gayretinin varlığı söz konusudur.

Bu noktada batı, bir örnek olarak her hali ile alınmamalı, merhum Akif’in de dediği üzere alınız ilimini fennini garbın vecizeleşmiş sözü ile iktibas yoluna başvurulmalıdır. Bir seçicilik halinin, bir elekten geçirerek, süzerek yeni bir dünya oluşturmanın ve düşülen yerden kalkmanın derdinde olmadır İslamcılık. İslamcılık; bir saldırıdan ziyade savunma konumu ve noktasında durmaktadır. İslam’ı yaşamak veya anlatmaktan çok, onu batılıların açtığı yolda savunmakla uğraşan İslamcılar (İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık, sf. 20) kendilerine dayanak olarak gösterdikleri kavramların üzerinde hak iddiasında idiler.

İslamcılık meselesinin bu topraklarda tarihlendirilmesi yapılması gerekirse şöyle bir yol izlenmesi mümkündür: “İslamcılık, ittihad-ı İslam adı altında 1870 yılından itibaren Osmanlı Devleti’nin hakim siyasi düşüncesi olmakla beraber; bir fikir hareketi olarak ortaya çıkışı yaklaşık 40 sene sonra 2. Meşrutiyet sonrasında, Sırat-ı Müstakim’in 14 Ağustos 1908’de yayın dünyasına girişiyle başlatılmaktadır.” (İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık, sf. 26)

Bu konuda; İslamcılık denince hemen akla gelen isimlerden, Said Halim Paşa’nın da İslamcılık tanımını saygıdeğer okuyucuya sunmak elzemdir. Said Halim Paşa’ya göre İslamcılık/İslamlaşmak: “Binaenaleyh bizim için İslamlaşmak demek İslam’ın itikâdiyatını, ahlakiyâtını, içtimaiyâtını, siyasiyâtını daima zaman ve muhitin ihtiyacatına en muvafık bir suretle tefsir ederek bunlara gereği gibi tevfiki hareket etmekten ibarettir.

Yukarıda az çok çevresi çizilme gayreti gösterildiği üzere İslamcılık paramparça olmuş zihinleri, toprakları, insan unsurunu yeniden bütüncül bir dünya görüşü çerçevesi çizmek suretiyle birleştirmek ve birlemek amacına yönelik bir hareket olduğu anlaşılmaktadır. Coğrafya olarak epey geniş bir alana yayılan Müslümanların akıbetleri, batının üstünlüğü sonrasında ezilmişlikleri, batının başını alıp gitmesi karşısında (teknolojik üstünlükler, ki özellikle askeri alanda sahada alınan yenilgiler bu meselenin başat unsurudur, bunun yanında buhar makinesi, resim, edebiyat, güzel sanatlar ilh.) kafasını iki elinin arkasına almış olarak düşünme çabasına girme çabaları İslamcıları yeni bir dünya görüşü teşekkülüne doğru tabir-i caizse itmiştir. Bir kendinelik hali yahut hareketlerini tayin noktasında emin ve kararlılıkla atılan bir adımlar manzumesi ve yürüme çabasından çok, düşmesinin farkına geç varmış olan insan telaşı ile düşünmekten ziyade harekete dayalı olarak yola çıkma derdinde olan insanların varlığının söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle İslamcılık uzun uzun düşünme ve sonrasında eyleme ile hesap verilebilir bir hareketler manzumesi olmaktan çok, yola çıkalım da kervanı düzeriz mantığı ile hareketine başlamıştır denilebilir.

Bu girizgâh sonrası kitabımıza doğru bir adım atmak istersek, öncelikle kitabımızın ana meselelerine bir göz atmak gerekmektedir. İslamcıların siyasi görüşleri için kitabın girizgâhında üç cilt olarak bir çalışma düşündüğünü ifade eden Kara, ilk cilt alt başlıkları olarak şu tasniflendirmeyi tercih etmiş; İslam, İslamcılık ve Siyasi Hayat; Meşrutiyet ve İstibdat başlıkları ile son başlık olarak Meşrutiyet İdaresinin İşleyişi ve Kurumları. Diğer iki cilde ilişkin ise başlıkları belli olmakla beraber yazma aşamalarının sürdüğü haberini ulaştırmış okurlarına. Heyecanla ve merakla bekliyoruz notunu düşerek geçelim çalışmanın kaynaklarına.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere İslamcılık ve bu başlık üzerinden açılmış bir konu konuşulacaksa Türkiye topraklarında değinmeden geçemeyeceğiniz isimlerden birisi merhum Mehmet Akif ve mecmuası Sırat-ı Mustakim olacaktır. Bunun yanında, İslamcılık tartışmalarına dair kaynak okuması yapacaklar içinde bir Osmanlıca bilgisi gerekmektedir. Bu tartışmalar genelde mecmualar üzerinden şekillenmiştir. O gün şartların kendisini yakın gördüğü fikir dünyasına aidiyet hissi içinde mecmua yazarları; mecmua sayfalarında ya bir cevap verme yahut varolan mevcut duruma çözüm arayışı içindedir. Kitaptan iktibasla bir kaynakça ifade edilmek gerekirse; “2. Meşrutiyet’in etkili fikir akımlarından birinin temsilcileri olarak İslamcıların siyasi görüşleri çerçevesinde meşrutiyet kavramı ve meşrutiyet idaresini ele almaya çalışan bu araştırma, esas itibariyle İslamcılar tarafından yayınlanan Sırat-ı Mustakim, Sebilü’r-Reşad, Beyanü’l-Hak, Hikmet, İttihad-ı İslam, Volkan, Tearif-i Müslimin dergi ve gazeteleriyle tarikat çevrelerinin neşrettiği Tasavvuf ve Muhabbin mecmualarına ve çalışılan dönem için süreli yayınlar kadar önemli ve fazla sayıda olan siyasi-dini muhtevalı risalelere dayanıyor.

Hemen bu satırların arkasından İslamcılara ilişkin kısmi bir eleştiri ve bunun yanında uğraştıkları meselelere ilişkin olarak bir haklarını teslim etme paragrafı olarak adlandırabileceğimiz bir kısım geliyor: “Siyaset ve idare konuları son iki asırdır Müslüman aydınların öncelikli ilgi alanlarını oluşturmakla beraber İslamcıların siyasi görüşlerinden bir siyaset felsefesi çıkmıyor, bir devlet anlayışı ve bütünlüğü olan bir idari organizasyon da belirginleşmiyor. Siyasi, sosyal, kültürel boyutları olan, geçmişi değerlendirip yorumlayan ve gelecekle ilgili üzerinde kafa yorulmuş beklentileri vurgulayan bir programlarından bahsetmek de mümkün değil. Buna mukabil netlik, vukuf, derinlik, tutarlılık ve bütünlük arayışlarını bir tarafa bıraktığımızda Türk siyasi kültürü açısından zengin ve temsil gücü yüksek bir malzemeyi ortaya koyan gayretlerle karşılaşıyoruz.”. İslamcılık düşüncesinin bir zihin inşası uğraşında olacak vaktinin olmadığı bu satırlarda da görülecektir. İttihat ve Terakki’den yanılmıyorsam Muhittin Birgen’in hatıratında “biz her şeyin 2. Meşrutiyetin ilanıyla yoluna gireceğini düşünüyorduk, halbuki asıl mesele ondan sonra başlıyor imiş” itirafına benzer bir hali, durumu ve hissiyatın bire bir halini İslamcılar içinde söylemek çok da yanlış duracak bir konumda olmasa gerek.

Bu girizgah sonrası birbirinden önemli meseleler ışığında kitabın büyülü satırları arasında seyahatimize başlıyoruz saygıdeğer okur. Öncelikle İslamcılık kavramına ilişkin çerçeve çizimi doğrultusunda Din, Meşruiyet ve Siyaset, İslamcılık Hareketi ve İlmiye Sınıfı, İslamcıların İttihat ve Terakki ile Münasebetleri, Modernleşme, Kamuoyu ve Matbuat başlıkları misafir kabul ediyor. Akif’in bir şiirinde geçen “seyl-i huruşan” ile başlıyor İsmail Kara. Tam olarak bu kavramın üzerinden bir hal okuması yanında mazi okuması ve buna mukabil bir ati tasavvurunun ne olması gerektiği konusunda kafa yoruyor. Durum tespitleri ve bir yola icbar edilişin öyküsü olarak İslamcılık aslında bu satırlarla çıkış noktası daha da iyi tetkik edilebilir bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Kara o ince işçiliği ve harika ama bir o kadar da ağır dili ile İslamcılık konusunda bazı olmazsa olmaz kavramlarını ince eleyip sık dokuyor, kolaya kaçmak yerine olabildiğince gayretle bir emekçi gibi satırlara adeta hayat veriyor.

Meşruiyet kaynağı olarak dinin, İslamcıların Kitab’a yönelik yaklaşımlarının ve ayet ve hadislerin İslamcı çerçeve içinde ele alınışın hikayesini dinlemeye başlıyoruz sonrasında. Konunun hemen başında Kara’nın girizgâhı şu şekilde: “Çağdaş İslam düşüncesinde değişme ve farklılaşmayı, hatta sapmaları görebilmenin en emin ve kestirme yollarından biri olarak nasların istmaline ve yorumlanışına bakılabilir.”. Kavramların içinin kimi zaman boşaltılması, bir irtifa kaybının yaşandığını ifade eden yazar, kavramlara yönelik bu gayretlerin temellendirilmesinin eksik olduğunu ve bu nedenle bu gayretlerin sığ ve yetersizliğine vurgu yapmaktadır. Bunun en önemli sebebi ise “Batı menşeli siyasi kavramların felsefi ve sosyal arkaplanları pek de hesaba katılmadan aktarılmasının getirdiği çakışma eksikliği; diğeri de İslam dünyasının, bu arada Osmanlı Devleti’nin aydın ve bürokratlarının bu fikir jimnastiklerini aktarma teşebbüslerini rahat ve soğukkanlılıkla yapacak bir ortamdan hem maddeten hem de zihnen mahrum olmaları ve acil tedbirlerin öne çıkarak birçok şeyi gölgelemesidir.

İslamcılık ve bu hareket ile İlmiye sınıfının ilişkileri bir sonraki başlığımızı teşkil etmektedir. Osmanlı’nın son zamanlarında devleti kurtarma amacıyla yapılan ıslahatların varolan mevcut gerek kurumsal gerek toplumsal değerlere ket vurmasının söz konusu olduğu ifade edilmiştir. Bu ket vurma halinden etkilenen sınıflardan birisi de ilmiye sınıfı olmuştur. İlmiye sınıfı ve bu bağlamda şeyhülislamın konumu ne olduğu ve ne oldusuna ilişkin olarak, hem de bir değer olarak bu kavramlarının içinin boşaltılması konusunda aydınlatıcı satırlar karşısında olduğunu bilmesi insanın dikkatini daha da çok cezbediyor.

İslamcılar ve İttihat Terakki başlığı, daha başlık okunur okunmaz dikkati en çok çeken kısımlardan birisi gibi durmaktadır. Bugünlerde efkar-ı umumiyenin menfi İTC algısı, İslam ile yan yana gelmesini bırakalım, kıyısından köşesinden bir adının geçmesi ile duyulan rahatsızlık söz konusu iken böyle bir başlık dikkati epey derecede dikkat çekmektedir. Saygıdeğer İsmail Küçükkılınç ağabeyimizin defalarca dediği üzere İTC içinde bir İslamcı damarın olduğu artık inkar edilemez bir gerçektir. Bu damar aslında yukarıda da ifade ettiğimiz hususlara binaen, arayış içerisinden olan, imparatorluğun dağılışını öngören ve bir arada tutma gayreti ile canhıraş bir şekilde ileri atılan fakat artık geç kalındığının farkına varan fakat yine de çabalamaya devam eden, bütün çabalarının nihayetinde de bugün üzerinde yaşadığımız toprakları kurtarabilen, elde tutmayı başarabilen, bu topraklarda Türk adının kalmasını sağlayan damardır. Tabi İTC ile İslamcılık bire bir olarak aynı şeyler demek kastımız değildir, fakat İTC’nin etkilendiği ve beslendiği damarlar arasında İslamcılık görüşünün de mevcudiyeti kabul edilmelidir.

İTC’nin İslam’a bakışına ilişkin İsmail Kara’nın değerlendirmesi şöyledir: “İttihat ve Terakki, dine bir nüfuz, meşrulaştırma, katılımı sağlama, muhalefeti zayıflatma, mobilizasyon aracı olarak başvurmaya her zaman özel bir önem arz etmiştir.” (sf. 60). İslamcılar’ın İTC’ye bakışını yine hocanın cümlelerinden aktarırsak: “2. Meşrutiyet’in ilanı sonrasında İslamcılar tarafından yayınlanan mecmualara bakıldığı zaman, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve müntesipleri konusunda diğer yayın organlarının fikir ve düşüncelerini paylaştıkları görülür; tabir yerindeyse “göklere çıkarma”ya onlar da katılırlar.” (sf. 63)

Daha sonrasında tekrar ilgi çekici bir başlık gelmektedir: Tarikatların İttihat ve Terakki ile Münasebetleri. Bu kısıma da son vermek kapsamında bir iktibas yapalım: “2.Meşrutiyet’in ilanından sonra gerek tarikat çevrelerinin yayınladıkları mecmualarda gerekse tarikata mensup kişilerin başka dergilerdeki yazılarında İttihat ve Terakki Cemiyeti ile meşrutiyetin övülmesi ve istibdat devrinin yerilmesine çokça rastlanır.”. Okudukça aslında ne çok hayrete düşecek şeyler var saygıdeğer okur ve aslında kabuller dünyasında olanlar ile tarihte yaşananlar arasında nice dünyalar, ne farklılıklar bizi misafir etmek için beklemekte. Onun için diyoruz ki; oku hayretin artsın, hayretin arttıkça daha da çok okuyasın!

Birinci bölümün son basamağının başlığı “Modernleşme ve Matbuat” olarak belirlenmiştir. Üç alt başlık halinde matbuatın kamuoyu oluşturma işlevi; vaazlar, komuoyu ve meşrutiyet; matbuat ve ittihad-ı İslam olarak meselenin derunune doğru seyir devam etmektedir. Okuyacağınız satırlarda sizi karşılayacak ilginç vakıalar, düşünce dünyasının zaman ve zemin irtibatı ile toplumsal farklılıklar ve bunun yansımaları, yorumları açısından değerlendirmeleri ile aslında ele alınan her meselenin öyle basit bir şekilde açıklığa kavuşmadığı, birden çok etken ve etkilenen temelinde şekillendiğini görecek, bundan sonrası için konuşurken iki düşün bir söyle düsturuna göre hareket tayininde bulunma ihtimaliniz artacaktır.

İkinci üst başlığımız meşrutiyet ve istibdat olarak şekillenmiştir. Meşrutiyet kavramının bu topraklara gelişi, temellendirilmesinin çabaları ve bu doğrultuda destek arayışlarına şahit olacağınız satırlar ile başlıyor yolculuğumuz. Bu noktada getirilen dayanakların savunma kapsamında kullanıldığı, kendini bir aklama çabası diyemesek de en azından dersimizi aldık ve evet biz de bu yolun yolcusu olma adayıyız demenin gayreti gibidir bölümün özeti. Bu ilişkinin istisnasını teşkil eden isim ise Said Halim Paşa’dır ve eseri “Meşrutiyet” adlı risalesidir. Kitapta bu konu vazıh bir şekilde ifade edilmiştir. Kitaptan iktibasla devam edersek: “Biraz daha ileri giderek Paşa’nın eserlerindeki temel meselenin kavranmadığı bile söylenebilir. İslamcıların, meşrutiyetle İslamiyet arasında güçlü bağlar kurma cehdi içinde bulundukları ve meseleleri ilkeler düzeyinde değil de daha çok uygulama çerçevesinde ele aldıkları bir ortamda Said Halim Paşa’nın, Osmanlılar’ın dini, siyasi ve sosyal şartlarının batı dünyasından farklılıklarını vurgulayan, ıslahat teşebbüslerini ve düşüncelerini temel uyuşmazlıklar açısından tenkit eden görüşleri muhatap bulamamıştır.

Bu kısmı takip eden kısımlarda istibdat ve İslamcılar’ın görüşleri ile bir “müstebit” olarak 2. Abdülhamid ve icraatı kısımları mevcuttur.

Son üst başlık “Meşrutiyet İdaresinin İşleyişi ve Kurumları”dır. Halifelik, Meclis-i Mebusan, Kanun-i Esasi, İtaat ve Muhalefet ve Fırka altbaşlıkları ile misafirliğimiz son bulmaktadır.

Bu kısımda aslında modern zamanlara ait kavramlar, geleneksel kavramlar ve bunların tabir-i caizse İslamcılar’ın ara bulma çaba ve gayretlerine şahitlik edilecektir. Yazının üst kısmında da belirttiğimiz üzere İslamcılık modern zamanlara ait bir kavramdır, parçalanan bir dünyada, bütüncül bir dünya görüşünü modern zamanlara ait kavramlarla geleneksel kavramları birleyerek ulaşma gayreti gütme çabasıdır. Kanun-i Esasi fikrinin çıkışı taze bir kavramdır, çıktığı topraklar için hikayesi vardır ve fakat acaba bu topraklarda ki hikayesi nedir? Menbaında gördüğü işlevi mi görecektir yoksa başka yerlere doğru yönelme yahut sapmadan mı söz edilecektir? Aynı şekilde bir meclis fikri, temsil edilme fikri de bu noktada önem arz etmektedir. Halifelik kavramı; ortaya çıkışı, coğrafya ile irtibatı, aktif olarak kullanılma çaba ve gayretlerinin nerelere tekabül ettiği sorusu yine bu zeminde önemlidir. Fırka ve İtaat ve Muhalefet başlıkları da sana kalsın saygıdeğer okur!

Bir toplama ve hitama erdirme gayretine girersek: İslamcılık bugünkü anlaşıldığı şekliyle lineer, dümdüz bir çizgi değildir, kendi içinde tek ses barındırmaz ve hiçbir zaman da tek-düze bir şekilde tek sesin çıktığı bir fikir akımı olmamıştır. Daha çok muhalif olmaklıktan ziyade uyum sağlama gayretinde olan bir fikriyatın varlığından söz etmek mümkündür. İki devre İslamcılık’tan söz edilebilir: İlki kurtuluş çaba ve gayretleri ile yurdu ayaklar altına alınmış alınmak üzre olan bir devirde dört elle sarılmış bir İslamcılık fikriyâtı. Hareket odaklı ve düşünce açısından önemli isimlerin içinde yer aldığı ilk dönem ekolü bugün hala dikkatlice okunması, üzerinde düşünülmesi gereken, bir yanıyla ilk dönem İslam tarihinden esinlenen, diğer tarafta modern değer ve kavramları bir çerçeve belirleyecek iktibas için zemin arayan, arayış içerisindeki ekiptir. Bu ekip 1924 sonrası bir sessizliğe bürünmüştür. İkinci devre ise bu kadar çalışkan olmayan, coğrafya ve toprakla irtibatı daha zayıf olan, gelenek açısından daha mesafeli olan damardır. Tabi bu çerçevenin üstüne birden farklı anlayış örnek gösterilebilir. Bugünkü parçalanmışlıkları ve bunun üzerinden İslamcılık fikriyatı tartışmaları pek sağlıklı neticeler doğurmayabilir.

Sonuç olarak, üzerinde epeyce çalışılması ve durulması gereken konulardan birisi de İslamcılıktır. Fakat kavram üzerine çalışırken dar bir çerçeveyle artniyetli olarak İslamcılık üzerinden yahut bir Siyasal İslam edebiyatı üzerinden İslam’a doğru yönelmek en hafif ifadesiyle seviyesizliktir. İkincisi İslamcılık’ı iktidar ile özdeşleştirip burada ekmek çıkarmaya çalışmakta doğru değildir. Yapılacak en doğru hareket, sevabıyla günahıyla, yanlışıyla doğrusuyla kitaplar önünde diz kırıp oturmak ve okumak okumak yeniden okumaktır. Eleştiriler olmazsa olmazdır, ama bunların dişe dokunur olarak, mümkün mertebe yapmış olmak için yapmak davranışlarından uzak olarak olmasıdır.

Bu vesileyle anmış olduğumuz isimlerin ruhları için fatiha diyerek yazımıza nokta koyalım saygıdeğer okur! Okumak iptiladır, müptelalara selam olsun!

Muhammed Hüseyin Güneş
twitter.com/muhammeddgunes1

Avrupa'nın son cüzzam hastanesinden fışkıran acılar

Cüzzam, Hansen basili adı verilen bir organizmanın yol açtığı, insanın sinir sistemini, derisini ve birçok organını etkileyen bulaşıcı bir hastalıktır. Fakat yapılan çalışmalara baktığımızda bulaşma ihtimalinin yok denecek kadar az olduğunu görüyoruz. Yine de halk arasında en az veba kadar bulaşıcı bir hastalık olarak görülmektedir. İnsandan insana bulaştığı temelde bir varsayımdır çünkü nasıl bulaştığı henüz kanıtlanamamıştır.

Hansen’in Evlatları, tam olarak cüzzamlı bireylerin hayatlarının bir kısmını konu ediniyor. Karadağlı yazar Ognjen Spahic tarafından 2004’te yazılan ve 176 sayfadan oluşan kitap, dilimize Dedalus Kitap etiketiyle geçtiğimiz mart ayında çevrildi. 2005’te Mehmet Selimovic Ödülü'nü aldı ve Fransızca, İtalyanca, Slovence, Rumence, Macarca, Makedonca dillerinde yayımlandı. İlginç bir konu seçmesiyle de kanaatimce bu ilgiyi hak ediyor.

Arka kapağında yazdığı gibi Avrupa’nın son cüzzam hastanesinde geçen gerçek bir hikâye Hansen’in Evlatları. Anlatıcı isimsiz. En yakın arkadaşı ve aynı odayı paylaştığı Amerikalı Robert Duncan ve cüzzam hastanesinin en yaşlısı Zoltan’ın kitapta etkin olduğunu görüyoruz. Bu üç karakterin temeli oluşturduğu kitap bazı yan karakterler de barındırıyor. Cüzzamı anlatıcının gözünden aktaran yazar, cüzzam hastanesine nasıl geldiğini, orada ne gibi zorluklar yaşadığını, ‘diğer’ sağlıklı insanlarla olan ilişkilerini ya da iletişim kuramamasını, en yakın arkadaşının hikâyesini, hastaneden kaçış planlarını satırlara döküyor.

Kitabın başında BBC’nin Doğu ve Orta Avrupa muhabiri Nick Thorpe’un bir giriş yazısı karşılıyor bizi. Thorpe burada cüzzam hakkında ve kitap hakkında bilgi veriyor, yazarın anlatım becerisine değiniyor ve kitabın gerçekten ayrılan yönlerine değiniyor. Belirtmek gerekir ki hikâye gerçek fakat Spahic cüzzam hastanesinin çevresine, orada bulunmayan bazı yapılar eklemiş. Ama bunun gerçekliği azalttığını veya saptırdığını söylememiz mümkün değil.

Hansen’in Evlatları mantığın bitip hissedilenin başladığı yeri gösteren bir kitap. Yazar, okura o duyguyu genellikle yansıtmış. Zaten az sayıda karakteri olan bir kitap. Bu da yazarın karakterleri iyi işlemesini sağlamış, özellikle oda arkadaşı Robert’ı. Anlatıcı da kendisi olduğu için, hastaneye geliş zamanından hastaneden ayrılış zamanındaki duyguları realist bir şekilde kâğıda dökmüş. Geliş zamanındaki ne yaşayacağının tahmini şöyle aksetmiş anlatıcıda: “Aslında tedavi amacıyla değil, bu dünyanın dışında bir yerlere, bambaşka bir yolculuğa hazırlanmak üzere buraya getirildiğimi fark ediyordum. Ve bunun tıbbi bir tedaviden çok, daha uygun bir ifade ile tecritteki hastalık olarak adlandırıldığını kavradım.

Yazar hastaneye geliş pasajı üstünden cüzzamlıların ölüme terk edildiğini de söylemiş oluyor. Kitabın genelinde de dışarıdaki sağlıklı insanların bırakın teması, cüzzamlı hastaları uzaktan gördüklerinde bile gösterdikleri tavırlar ve yazarın bunları işleyişi bize hastanenin ve cüzzamlılara bakışın genel havasını veriyor.

Kitabın iki numaralı karakteri Robert ayrı bir değerlendirmeyi hak ediyor. İlginç bir geçmişi olan Robert, Rus istihbarat şebekesini ortaya çıkarmak için çalışırken Berlin’de yakalanıyor ve türlü işkencelerden geçiyor. Anlatıcının Robert’ı konuşturabildiği yerlerde Robert’ın geçmişiyle ilgili bilgileri de edinebiliyoruz. Bu karakter üzerinden Rus-Alman savaşı da kendine kısa da olsa yer buluyor. Yeri gelmişken bir eleştirimi söyleyeyim: Kitabın arka kapağında yazan Çavuşesku iktidarının devrilişi ise kitabın arka planını oluşturuyor kısmına katılmıyorum. Evet, Çavuşesku döneminden çok da somut olmayan bir iki örnek ve Çavuşesku devrildikten sonra yaşananlarla ilgili kısa pasajlar var fakat hikâye neredeyse tamamen cüzzamlı hastalara ve cüzzam hastanesindeki duruma ayrılmış. Yazar siyasi ve sosyal arka planı romana iyi yansıtamamış. Devrim birkaç anlatıyla geçiştirilmiş. Ana olay olarak almamız mümkün değil.

Kitabın duygu olarak en iyi kısmı, iki arkadaşın hastaneden kurtulduktan sonra, anlatıcının hislerini açıkladığı bölüm olmuş. Bundan önceki bölümler olayla birlikte duygunun öne çıkarıldığı bölümlerdi fakat bu kadar saf bir his açıklaması çok yoktu. Daha çok realist bir bakış açısı hâkimdi önceki sayfalarda fakat romanın sonlarında kurtuluşu anlatan, yine de hastaneyle bütünleşmiş olmanın verdiği his şöyle yansıyor satırlara: “Çoktan o aptal mazinin büyüsüne kapılmıştım. Bu bir tür komplo olmalı diye düşündüm. Son Çin imparatoru, doğduğundan beri ayaklarında olan prangalardan kurtulduğunda, hanedanın söylediklerine göre, ara ara onları tekrar takmak istiyormuş çünkü artık onlar dünya görüşünün ve bedeninin doğal bir parçası hâline gelmiş. Efsaneye göre, kral unutulmuş şehrin ferah sokaklarında gezinir ve ağır zincirinin sesiyle, sanki siyah bülbüllerin şarkılarını dinliyormuşçasına eğlenirmiş. Aynı şeyleri hissettim. Sonunda ayrılıyor olmanın verdiği mutluluğa rağmen, Robert’ı almak için yukarı çıktığımda, ellerimi yavaşça bu lanetlenmiş duvarlara kondurdum. Hatta daha ötesinde, gözlerim yaşlarla doldu ve midemde kelebekler uçuşmaya başladı; bu kelebekleri oldukça iyi tanıyordum.

Spahic, Hansen’in Evlatları'nda sağlam bir kurgu ortaya koymuş. Karamsarlığı, terk edilmişlik duygusunu, kötülüğü, cinayet ve ölüm karşısında takınılan tavırları, iktidar olma ya da hükmetme arzusunun götürdüklerini kitabın hemen her sayfasında hissediyoruz; fakat arkadaşlığı da hissediyoruz: Tıpkı Fareler ve İnsanlar'daki George ve Lennie gibi.

Sade bir üslûp, açık bir dil, yormayan bir anlatım ve ara ara anlatımı aksatsa da fena olmayan bir çeviriyle Hansen’in Evlatları dünya edebiyatında önemli bir yeri hak ediyor. Geç olsa da son zamanlarda çağdaş yazarların eserleri daha çok çevrilmeye başlandı dilimize. İnsanın yüreğine yerleşen acıların anlatıldığı Hansen’in Evlatları da o eserlerden biri.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10