29 Mart 2019 Cuma

Ancak "erenler" hayata ve kalbe rehberlik eder

Şehirler, medeniyetin taşıyıcılarıdır. Bir şehrin medeniyeti sırtına yüklenmesi ancak o şehir içinde yaşamış olan 'büyük'lerin varlığıyla mümkündür. 'Yaşamış olan' aynı zamanda nasıl 'var' olabilir? Çok basit bir sorudur inananlar için zira âşıklar ölmez. Onların sohbetlerinden öyle kokular fışkırmıştır ki müptela olanları tarafından kıyamete dek taşınır o sohbetler. Büyüklerin sohbetleri doğrudan kalbi hedef alır. Böylece şehirler birer kaynağa dönüşür. Feyzin, bereketin, ilmin, irfanın, sohbetin kaynağı. Bilhassa 11. yüzyılın başından itibaren nice mürşitlere, ariflere, dervişlere, âşıklara yani 'Allah adamı' olanlara yurt olmuş birkaç şehir sayarsak; Bağdat, İsfahan, Buhara, Semerkant, Horasan gelir peşi sıra.

Ehl-i irfanın kaynaklık ettiği şehirler saymakla bitmez. Ancak saydığımız bu şehirler; yollarıyla, yolcularıyla, muhibbanlarıyla bir medeniyeti hem kuşanmışlardır hem de pırıldayan gönüllere doğru kuşatmışlardır. Bu saydığımız tüm şehirlerle irtibat kurmasıyla, Türkistan'dan tüm İslâm coğrafyasına uzanan hikmet deryası Ahmed Yesevî'ye hocalık yapmasıyla ve İmam Gazzâlî ile pirdaş olmasıyla ünlü bir büyük sufiyi ve kitabını konuşmaya başlayabiliriz o hâlde. Yani, Hâce Yûsuf Hemedânî'yi ve Rütbet'ül-Hayat'ı.

Hâce Yusuf Hemedânî, 1049 senesinde Hemedan'ın Bûzenecird köyünde doğmuş bir zat. 18 yaşında ilim tahsili için Bağdat'a gidiyor ve Bağdat Nizâmiye Medresesi’nin müderrisi Ebû İshak eş-Şîrâzî’nin ders halkasına katılıyor. Birçok âlimle tanışıyor, onlara talebelik yapıyor. İslâm Ansiklopedisi'nden öğrendiğimize göre İsfahan’da Hamd b. Velkîz’den, Buhara’da Ebü’l-Hattâb Muhammed b. İbrâhim et-Taberî’den ve Semerkant’ta Ahmed b. Muhammed b. Fazl el-Fârsî’den ders alıp hadis dinliyor. Merv'de bir tekke açıp irşad faaliyetlerine başladığında, tekkesine "Horasan kâbesi" deniyor. Yerinde durmayan ve gidebildiği her şehre gidip bildiklerini anlatan Hemedânî, altmış yaşının henüz başlarında artık çok iyi tanınan bir sufi olarak başladığı yere, Bağdat'a geri dönüyor. Sık sık Merv'e ve Herat'a irşad faaliyetleri için gidip geliyor. 1140 yılında, Herat’tan Merv’e döndüğü bir gün Bağşûr yakınlarındaki Bâmeîn’de vefat ediyor. Onun hâlifelerini saymak, vardığı yeri anlatabilmek açısından faydalı olacaktır: Hâce Abdullah Barakî Hârezmî, Hâce Hasan Endakî Buhârî, Hâce Ahmed Yesevî ve Hâcegân ile Nakşbendiyye tarikatının silsile başı olan Abdülhâlık Gucdüvânî. Kendisinin beslendiği kaynak, yani şeyhi Ebû Ali Fârmedî'dir. Abdullah Cüveynî ve Hasan Simnânî ise kendisine sohbet şeyhliği etmişlerdir. Ayrıca, Mâkâmât'ından öğrendiğimize göre Hâce Yusuf Hemedânî, şeyhinin şeyhini de görmüştür. Yani, fütüvvet sultanı Ebu'l-Hasan el-Harakânî'yi.

Her sufi gibi dinin emirlerine ve yasaklarına son derece bağlı, özellikle de sahv (daima uyanık ve şuurlu olma) ve temkin (ibadette kararlı olma) konusunda hassas bir zat. Dolayısıyla keramet gösterilmesine, sekr ve vecd hâlindeyken söz söylenmesine de oldukça mesafeli. Bu anlamda kaynaklarda Ahmed el-Gazzâlî'nin sözlerini pek beğenmediği yazılıdır. Ayrıca "Eğer Hallâc mârifeti hakkıyla bilseydi ‘enelhak’ yerine ‘ene’t-türâb’ (ben toprağım) derdi" sözü de meşhurdur. Hemedânî, yazılmış her şeye çok önem veren bir sufi olarak dervişlerine her zaman Allah dostlarını okumalarını tavsiye eder. "Bu devir geçer ve gerçek şeyhler âhirete göçerse selâmete ulaşmak için ne yapalım?" sorusuna "Onların eserlerinden her gün sekiz varak (on altı sayfa) okuyun" cevabını vermiştir. Bu cevabın, Tezkiretü’l-evliyâ'yı yazmak için Ferîdüddin Attâr'a yol gösterici olduğu söylenir. Sufiler arasında eser kaleme alan zatlar bir hayli azken, yaşadığı dönemin karışıklığı da düşünülürse, Hemedânî'nin bıraktığı eserler son derece kıymetlidir. Birçok risalenin yanı sıra Kitâb-ı Keşf gibi günah ve tövbeyi, Ṣafâvetü’t-tevḥîd li-taṣfiyeti’l-mürîd gibi sabır ve kalp temizliğini esas alan eserler de yazmıştır. Eserlerinden Rütbetü’l-Hayat, hayatın sufi gözüyle ve üç makamın esas alınarak (İslâm, iman, ihsan) yorumlandığı Farsça bir eserdir. Prof. Dr. Necdet Tosun'un çevirisi ve İnsan Kitap'ın titiz baskısıyla ilk defa 1998'de okuyucuya ulaşan Rütbetü’l-Hayat, 2016 yılında altıncı baskısını yapmıştı.

Hemedânî tarafından oldukça anlaşılır bir şekilde, soru-cevap biçiminde yazılmış olan Rütbetü’l-Hayat, yayınevi tarafından güzel bir girişle (Hemedânî'nin hayatı, şeyhleri, müridleri, tasavvufî kaynaklardaki yeri, eserleri, fikirleri) takdim edilmiş. Akabinde başlıklara ayrılarak daha kolay okunması sağlanmış. Bu başlıklara bakıldığında canlı kimdir, hayat nedir, insan nasıl huzur bulur, İslâm'ın hakikatine nasıl ulaşılır, kalp ve beden nedir, kalbin teslimiyetinden ne kastedilir, kalp gözüyle görmek nasıl mümkün olur, öfkeye hakim olmanın önemi nedir, hangi zikrin tefekkürden ve hangi tefekkürün zikirden üstün olduğu, kalp-sır-ruh mevzusu, Adem'in yaratılışı ve insanın mükellefiyeti gibi birbirinden önemli konuları buluyoruz. Ayrıca kitabın sonuna Hemedânî'nin tarikat adabına dair sözlerinin de eklendiğini görüyoruz.

Rütbetü'l-Hayat, bugün psikolojinin de tasavvufun da ayrı ayrı açıklamaya çalıştığı ve insanların farklı biçimlerde acısını-sancısını çektiği bir soruya cevap vererek başlıyor. "Canlı kimdir ve hayat nedir?" sorusuyla açılıyor. Hemedânî: "Bilesin ki basîret ve yakîn ehline göre 'canlı', avunup tesellî olan kişidir. 'Hayat' da avunmak ve tesellî olmaktır." şeklinde yanıtlıyor bu soruyu. Dünyanın süslerine aldanıp onların peşinden koşan insanlarla, Allah'ın ipine sarılanlar arasındaki farkı açıklıyor. Akıl, idrâk ve emaneti yüklenerek muazzam ve şerefli olarak yaratılmış insanın kendi hakiki konumunu, derecesini düşünmeden yaşayışını 'hayvanlar gibi yaşamak' olarak açıklıyor. Peygamberlerin ve velilerin bir an bile dünyaya iltifat etmeyişlerindeki manaya çağırıyor.

İnsanda teselli ve huzurun oluşmasında iki yol olduğunu söylüyor Hemedânî. Bunlardan ilki Allah'ın lütfu ve keremiyle kula zahmetsiz ve yorulmadan gelen huzurdur ve bu tip huzur kişiyi dünya hayatının çukurlarından dinin yüceliklerine ulaştırır. Çok nadir olan bu yol için "nadirin hükmü yoktur" denildiğini hatırlatıyor. İkinci yol ise yorulma ve çile yoluyla gelen huzurdur ki bu yol saliklerin mücahede yoludur. Bu yolda seyr etmek ciddi bir kuvvet ve gayret gerektirir ki mükafatları pek çoktur. Ankebût suresinde buyurulduğu gibi: "Bizim uğrumuzda mücahede edenleri (gayret sarfedenleri) elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah şüphesiz iyi davrananlarla (ihsan ehli ile) beraberdir."

Gönlün ve nefsin nafilesinin, bedenin nafilesinden daha üstün olduğunu belirten Hemedânî, tefekkürün insanı hakikate ulaştırma anlamında muazzam bir öneme sahip olduğunu açıklıyor. Müride tavsiye edilen, tefekkürden sonraki boşluğu nafileyle ve nafileden sonraki boşluğu tefekkürle doldurulmasıdır. Böyle bir insan gönlünü mamur edecektir. Mamur olan gönül ise sahibiyle hem hal olacaktır. Tam burada fakir şöyle düşünüyorum: 'Allah gönlüne göre versin' diye bir dua vardır, ne güzel bir temenni. Çünkü insan gönlüne göre birini tanıdıktan sonra iç sıkıntısını tanımaz olur. Teslim olur ona, derken kalp için manevi ameliyat başlar. Ağırdır ama şarttır. Çünkü demek istiyor ve Şemseddin Sivasî Hazretlerinin bir dizesine başvuruyorum: "Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamûr olmadan."

Salikin zikirle olan münasebeti seyr ü süluk meselesinin direğidir hiç şüphesiz. Hemedânî bu zorlu yolda salikin son noktaya varması için tüm uzuvlarıyla zikretmesi gerektiğini söyler. Zira kalp, tüm uzuvların zikrini duyar ve görür. Bu duyuş onu ısıtır, kuvvetlendirir, zikirle tam bir iştirak sağlar. Hazret meseleyi şöyle tamamlıyor: "Kalb zikrinin nihâyeti kırk gündür. Bı kırk günün sonunda biriken nurlar kalbi aydınlatır ve duyu organlarının pencelerine çıkar. Halvet ehline zuhur eden bu halleri hiçbir fakih, müfessir ve muhaddis bilemez, bu konudaki sorulara cevap veremez."

Kalbin dirilişi ne kadar önemliyse, dirilişinden sonraki süreci de önemlidir. Hep öyle kalmalıdır. Bize lâzım olan dalgın bir kalp değil, uyanık bir kalptir. Hemedânî Hazretleri bu konuda şöyle söylüyor: "Sağlam ve doğru işler, uyanık kalpten doğar. Doğru düşünceler temiz gönülden vücuda gelir. Temiz sır da nezih ve mukaddes ruhtan doğar."

Rütbetü'l-Hayat, öfkenin insanın kalbiyle olan bağlantısını koparmada nasıl bir etkisi olduğunu da anlatıyor. Hemedânî, kişiye kendini kaybettiren duyguların başında öfke geldiğini söylüyor. Sevgi ise Allah yolunda kişinin kendinden geçmesi için en doğru yol. Çünkü keşiflerin en güzeli orada. Diğer yandan nefsani ve şeytani sevgi ile rahmani sevgi arasındaki fark da mühim. Hemedânî Hazretleri şöyle açıklıyor: "Mahlûkâtı sevince, bunama ve delilik zuhûr eder. Oysa Hakk Teâlâ'yı sevince gönle firâset, hikmet ve mârifet doğar. Bu yüzden Hakk sevgisinden gayrısı uygun değildir. Çünkü şeytanın yolunda diken ve çerçöpten, Hakk Teâlâ'nın yolunda ise nergis ve lâleden başka bir şey yoktur."

Kitapçıların raflarından her birimizin gönlüne ve gözüne kişisel gelişim kitapları fışkırıyor. Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz insanlar türlü türlü hayatlara rehberlik yapmak için sürekli yeni şeyler söylüyor, yazıyor. Oysa bu toprakların öyle erenleri, öyle sultanları vardır ki onların hayatlarını ve yazdıklarını okumak, kişiye yeter de artar bile. Boşuna söylenmemiştir "bahçe bizim gül bizdedir" diye...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

27 Mart 2019 Çarşamba

Bir şeylere sahip olmak ya da kendin olmak

"Ruhumuz kendi doğasıyla uyumlu şeyler yaptığında, huzurlu ve mutludur. Ama doğasına ters bazı davranışlara yöneldiğinde acı çeker."
- Spinoza, Ethica

"Ne kadar kendi oldu insan 
O kadar başka."
- İsmet Özel, Bir Yusuf Masalı

Bir psikanalistin kitabını okuduğumuzda en çok dikkatimizi çekecek şey tespitlerin, çözümlemelerden çok daha fazla oluşudur. Söz konusu psikanalist mesleği dışında edebiyatla ya da sanatın diğer alanlarıyla sınırlı bir irtibat kurduysa da bunu hemen anlar, kitabı okurken yer yer konsantrasyon kaybı yaşarız. Özellikle psikolojiyle arası 'iyi' olan bir okur, okuduğu kitabın her telden bir şeyler söylemesini ister. Yalnız psikoloji, psikanaliz olmamalıdır mevzu. Dünyadaki yaşam darlığı, insandaki gönül darlığı, politik ve ekonomik vaziyet, toplumsal akıbet...

İlk olarak 1956'da yayınlanan Sevme Sanatı kitabını okuduğumda, neden bu kitabın lise çağlarındaki öğrencilere 'zorunlu' okutulmadığını sorguladığımı hatırlıyorum. Erich Fromm'un 1958'deki röportajında söylediği gibi herkesin hakkında mutlaka bir şeyler konuştuğu sevmek sahiden neydi? Neden insanın temel gereksinimlerinden biriydi? Fromm hangi sebeplere dayanarak sevmenin günümüzde çok nadir görülen bir fenomen olduğunu söylüyordu? Çok fazla hisse sahip olmak, 'gerçek sevgi'nin üzerini örtüyor muydu? Bizim sevgi olarak bildiğimiz şey aslında bir illüzyon muydu? Gerisini Fromm'dan okuyalım: "Sevmek, içine düştüğümüz bir durum olamaz. Sevmeyi bizim başarıyor olmamız gerekir. Bu da sevmenin ve sevme yeteneğinin hayattaki en önemli şey hâline gelmesi demektir."

Yazıda bahse konu ettiğim kitabın sevmeyle nasıl bir alakası olduğunu düşünüyorsanız, bir üst paragraftaki alıntıyı sürdürerek cevap verebilirim. Fromm, kendisine yöneltilen "Bizim için sevmek neden bu kadar zor? Size göre bizdeki sorun ne?" sorusuna gayet anlaşılır ve her yönüyle acımasız (gerçek) olan şu cevabı veriyor: "Çünkü başka şeylerle ilgileniyoruz. Başarılı olmakla ilgileniyoruz. Parayla ilgilileniyoruz. Araçlarla ilgileniyoruz. Pazar günleri hakkında konuştuğumuz en önemli şeyler en az dikkat harcadığımız şeylerdir. Sevmek kolay değildir."

İşte Sevme Sanatı'ndan tam 20 yıl sonra yayınlanan Sahip Olmak ya da Olmak, esasında bir şeyi gerçekten sevmekle (onunla-olmak) ona sahip olmak arasındaki büyük farkı açan sıra dışı bir kitap.
Henüz başında, endüstri çağındaki o büyük vaatlerin neden gerçekleş(e)emediğini sorguluyor. Fromm burada sistemin kendisinden doğan iki psikolojik kaynak sebebiyle başarısız olunduğunu düşünüyor:

"1. Yaşamın tek amacının mutluluk ya da bir başka deyişle, maksimum hazza ulaşmak olarak görülmesi. Bunu, tüm isteklerin veya bütün öznel ihtiyaçların tatmine ulaştırılması (radikal hedonizm) olarak tanımlamak da mümkün.
2. Sistemin kendi varlığını koruyup, sürdürebilmesi için desteklemek zorunda olduğu bencillik, yalnızca kendi çıkarını düşünmek, açgözlülük ve sahip olma ihtirası gibi karakter özelliklerinin, uyumu ve barışı sağlayacağı inancı."

Tespitten sonra hemen analize girişiyor Fromm. Felaketten kurtulabilmenin bir yolu olup olmadığını sorguluyor bu kez. Varlığı tehlikeye düşmüş birinin buna hiçbir tepki göstermemesini delilik olarak nitelendiriyor ve bu kitabın, "neler yapılmalı?" sorusuna bir cevap olarak yazıldığını belirtiyor. İlk bakış ise dil üzerinden geliyor. Dilin değişimini muazzam bir pencereden yorumluyor Fromm: "Bir hasta psikiyatriste gidecek olsa şöyle der: 'Benim bazı sorunlarım var'. Birkaç yüzyıl önce ise 'Kendime bazı şeyleri dert ediyorum diye başlardı. Modern konuşma dili, yabancılaşmanın vardığı büyük boyutları iyice ortaya koyuyor."

İnsan ile doğa arasındaki birlikteliğe, 'olmak' bağlamında büyük bir kıymet veriyor Fromm. Günümüzde insan ve doğa arasındaki birlikteliğin kaybolmasıyla birlikte, kendimizi sürekli izole edilmiş ve dolayısıyla yalnız hissettiğimizi söylüyor. Yeniden doğayla 'bir olmak' imkânı oluşturmamız gerektiğinin üzerinde duruyor. Biz duygusuna olan ihtiyaç böylece yeniden kitabın gündemine oturuyor. Başkalarıyla bir olmak, özellikle de toplumla aramızdaki bağlantı, bizim kendimize verdiğimiz önemi, değeri de yeniden ortaya çıkarıyor. Günümüzdeki kâr-kazanç-mülkiyet temeli üzerine kurulmuş olan toplum (ve hatta aile) elbette insanları olmaya değil, sahip olmaya davet ediyor. Bu davet çoğu zaman mecburiyet hissini de güdülüyor. En sonunda insan bu mecburiyete dahil oluyor, yani zorunda kalıyor. Fromm bunun sebebini toplum dışına atılmaktan ve yalnız kalmaktan korkmak olarak yorumluyor. Bu tip bireyler çoğunluğa uyma meselesinde başı çekiyorlar.

Sahip olmak ve olmak üzerinde düşünürken güven-güvensizlik, dayanışma-uzlaşma, sevinç-hoşnutluk, günah ve bağışlama, ölümden korkmak-yaşamın doğrulanması, burada ve şimdi - geçmiş ve gelecek gibi kavramları da yeniden yorumluyor Fromm. Endüstri toplumunda zamanın egemenliği hüküm sürdüğünden, insanların da her geçen gün rutinleşen, dolayısıyla insanı zehirleyen ve bunun da hiç farkında olmadığı bir yaşamın normalleştiğini söylüyor. İnsan sadece boş zamanlarında bazı şeyleri yapabilme imkânına sahiptir. O da aklına gelirse. Diğer insanlar da zamana karşı hükmen mağlup bir vaziyettedir ve sürekli boşvermekte, tam bir tembellikle hiçbir faydası olmayacak bir isyana yelken açmaktadır. Zamanı boşvererek isyan etmeyi Fromm boş bir hayal olarak yorumluyor. Çünkü bu olsa olsa zamanı öldürmektir. Bu, "zaman kafesinden kurtulmak değil, gözlerini kapayarak, kafesi görmemek demektir" ona göre.

Kitabın üçüncü bölümü yeni insan - yeni toplum üzerine. Özellikle bu bölüm, 1980 yılında ölen Fromm'un ne kadar ilerigörüşlü olduğunu ispatlıyor. Mesleğinden dolayı analiz yeteneğinin ne kadar gelişmiş olduğunu fark ediyoruz. Fromm'un bireyden ziyade toplum odaklı düşünmeye, toplumu temel alarak fikirler ve yorumlar geliştirmeye ne kadar büyük mesai harcadığı ortada. Sosyal karakterin ne olduğu anlattıktan hemen sonra dinsel ihtiyaçlar mevzusunda şu net açıklamayı getiriyor: "Bir din, insanı doğru yönde davranmaya yöneltebiliyorsa, bir sürü doktrin ve ideoloji yığınından daha yararlıdır. Temel dinsel davranış biçimimiz, karakter yapımızın bir belirişi olarak da değerlendirilebilir. Çünkü biz, yücelttiğimiz değerlere bağlıyızdır ve davranışımıza yön veren, bu yüceltilen şeylerdir."

Batı dünyasının dindarlığını da sorgulayan Fromm'a göre Avrupa'nın Hıristiyan dinine en çok yaklaştığı dönem, 12. ve 16. yüzyıllar arasındadır. Çünkü bu dönemde kilise tarafından dinsel yasalar; mülkiyet, fiyatlar ve fakirlerin korunması konularında yaygın biçimde uygulanmaktadır. Birçok aktif vaizin olması ve tarikatların iyice görünür olmasıyla Hz. İsa'nın sözlerine tam olarak uyulması ve mülkiyetin cezalandırılması, kilisenin en önce istedikleri arasındadır. Halkın da kilisenin yanında yer almasıyla Hıristiyanlık bilhassa manevi tarafının ağırlığıyla yaşanmıştır o dönemde. Sevgi, bir yaşam biçimi hâline dönüşmüştür. Ne zaman ki kahramanlık, fetih, sömürü, şiddet, baskı ve halkların ezilmesi hayatın içine girdiyse, o zaman sevgi ortadan kalkmış ve günümüze dek uzanan 'sahip olma' tek yaşam biçimi hâline gelmiştir. Fromm şöyle sonlandırır fikrini: "Ben, insanların çok köklü bir sevme ihtiyacı ile donanmış olduklarına ve böyle kendi özlerine ters, adeta birer kurt gibi davrandıkları zaman, ister istemez bir suçluluk duygusuna kapılacaklarına ve vicdanlarının sızlayacağına inanıyorum. Ve işte bu acı, insanlara doğru yolu gösterecektir. Günümüz insanı yine de sevgiye inanıyor gibi görünmekle, tümden sevgisiz olmaktan duyulabilecek büyük acıyı biraz olsun bastırmayı başarmaktadır."

Fromm, Marx'tan günümüze kadar fikirleriyle yaşayan 'radikal hümanist'lerden de örnekler verir. Henry David Thoreau, Ralph Waldo Emerson, Albert Schweitzer, Ernst Bloch, Ivan Ilich, Yugoslav "Praxis" hareketinin öncüleri Mihailo Markovic, Svetozar Stojanovic, Rudi Supek ve Predrag Vranicki, ekonomist E. F. Schumacher, politikacı Erhard Eppler bu isimler arasında başı çekiyor. Bir de düşünce akımları ve bazı topluluklar var: Kübizm, Huteritler, Communautes de Travail. Tüm bu isimlerin, düşünce akımları ve toplulukların aralarında çelişir gibi gözükse de hepsinin aslında aynı temel düşünceleri paylaştıklarını söylüyor Fromm:

"- Üretim, ekonominin değil, insanların gereksinimlerine ve ihtiyaçlarına göre ayarlanmalıdır.
- İnsan ile doğa arasında, sömürüye değil, ortaklığa ve işbirliğine dayalı yeni bir denge kurulmalıdır.
- Karşılıklı uzlaşmaz tutumlar terk edilip, insanlar arasında bilgiye ve dayanışmaya önem vermek gereklidir.
- Tüm ekonomik çabalar, insanların acılarını azaltıp, iyiliklerine ve huzurlarına hizmet eder biçimde olmalıdır.
- En çok tüketim yerine, en akıllıca tüketimin, insanın iyiliğine ve yararına olduğunu kabul edip, akılcı tüketim desteklenmelidir.
- Bireyler toplumsal yaşama aktif ve etkin bir biçimde katılmaya teşvik edilmeli ve herkesin kendisin geliştirme yönünde çaba göstermesi desteklenmelidir."

Fromm, üretimden tüketime, ihtiyaçlardan emeğe, bireyden topluma neyi söylerse söylesin içine sevgiyi gerçek manasıyla katıyor. Zaten bir iş de sevilmeden insan hayatına anlam katmıyor, bir eş de. Sevgisizlik tüm yapılanları ve beslenenleri yüke dönüştürüyor. Sevgiyi bir sahip olma aracı değil, olma imkânı olarak anlatıyor her seferinde Fromm. Nitekim Marx'ın İnsan Anlayışı adlı kitabında şöyle diyor: "Benim gerçekten de sevdiğim bir şeyin varlığına ihtiyacım vardır ve bunun var olması, benim için vazgeçilmez bir zorunluluktur. Onsuz olmak benim varlığımı doyumsuz, eksik ve boş bırakacaktır."

Olmak temeline dayalı bir toplum kurmak ve onun başarılı olması sağlamak için tüm fikirlerini paylaşan Fromm, kitabın sonunda bu temele dayalı bir toplumun sürekli kendini yenileyeceğini ve dolayısıyla her zaman yeni kararlara ve yeni uygulamalara ihtiyaç duyulacağını da belirtiyor. 'Olma'ya dair önemli yapıtlar okumak için kitabın kaynakçasını sık sık işaret ediyor. Kitabın sonlarına doğru yeni insanın peşine düşmesi gerektiği bilim ve iktisat anlayışının toplumda nasıl yankı bulması gerektiğine dair bir ilişki kuruyor. Başlıklarını burayı almayı uygun buluyorum:

"- Politik, ekonomik ve her türlü reklamda, beyin yıkama yöntemleri yasaklanmalıdır.
- Zengin ve fakir uluslar arasındaki büyük fark kapatılmalıdır.
- Kapitalist ve komünist sistemlerde, herkese belirli bir asgari gelir düzeyinin sağlanması, birçok sorunun çözülmesini sağlayabilir.
- Kadınları ataerkil esaretten kurmaktak gereklidir.
- Hükümete, politikacılara ve vatandaşlara her an ve her durumda yardım edip akıl verecek, yani danışmanlık görevini yüklenecek bir kültür komitesi kurulmalıdır.
- Temel araştırma konularını, endüstrideki pratik uygulama hedeflerinden ve askeri savunma programlarından ayırmak gereklidir.
- Atom silahsızlanmasına gidiş, aşılması çok güç olan sorunların başında gelir."

Sahip Olmak ya da Olmak, 'Tanrı'nın Şehri' ile 'Dünyasal Şehir' arasında bir sentez teklif ederek kapanıyor. Tanrı'nın göksel şehriyle insanların yarattığı dünyasal şehri tez ve antitez olarak alan Fromm, bu kargaşaya dair tek çözümün bu iki karşıt özelliğin sentezinde yattığını söylüyor. "Geç dönem ortaçağ dünyasının 'dinsel' özü ile Rönesans'tan sonraki bilimsel düşüncenin evrimini ve bireyciliğin gelişimini bir ettiğimizde, ortaya aradığımız sentez çıkacaktır: Yani, 'olmak'. İşte, dünyanın kurtuluşu ve geleceğin vizyonu 'olmak şehridir'." diyor.

Sahip olduklarımızı, sahip olduğumuzu zannettiklerimizi yeniden düşünmek zorundayız. Belki de bu düşünceyle yola çıkmak, bizi 'olmak' istasyonuna götürecek ilk adımdır...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

26 Mart 2019 Salı

Modernleşemeyen modernler

Modernleşme sorunu yaşayan toplumların gündelik hayatı absürtlüklerle doludur. İçinde yaşadığımız toplum geçmişte tüm katmanlarıyla bu sorunu dibine kadar yaşamıştır ve bugün de yaşamaya devam ediyor. Öncelikle söylemek gerekir ki, modernleşme evvela modernleşememe sorunudur. Toplumun değişime zihnen hazırlanması ve tasarlanan şeyleri pratize ederek yeniliklere alışması gerekir. Değişim ve dönüşümler teknik farklılıkların ötesinde politika, din, kültür gibi toplumsal dinamiklerle etkileşim hâlinde ilerleyen geçişken bir sürece yayılmalıdır. Süreç ancak bu şekilde gelişirse doğallaşarak aşırılıkları engellenebilir ve uygunsuzlukları törpülenebilir.

Batı toplumları modernleşme sürecini asırlar süren zaman dilimi içinde yaşayarak geçirmiştir. Dahası, sürecin belirleyicisi kendi değerleri olduğu için normallik eşiği tolere edilebilir boyutta yaşanmıştır. Yaşananlar belki bilinçli bir seçim değildi lakin söz konusu ayrıcalıklar süreci olağanlaştırmıştır. Bizim gibi modernizmle geç tanışan ve hemen dâhil olmak isteyen ‘acilci’ toplumlar içinse durum ironik bir hâl almıştır. Hayatı kolaylaştırmayı ve ilerlemeyi vaadeden modernizm, kısmen Batı toplumları da dâhil olmak üzere insanlığı bunalıma ve açmaza sevk etmiştir.

Gelinen aşama tam anlamıyla bir dramdır. Modernizm doğal seyrinde oluşmadığı için dram yer yer trajediye, zaman zaman ise komediye dönüşmüş, gelenek ve modernite arasında sıkışan toplumda biçimsiz savrulmalar başlamıştır. Sonraki aşamada ne olacağı ya da ortaya çıkan problemlerin nasıl çözüleceği kestirilememektedir. Bu durumu özetlemek istesem aklıma ilk gelen, birçok eserinde söz konusu absürtlüğü işleyen Aziz Nesin’in (1915-1995) Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ı oluyor. Aziz Nesin’in edebiyatta yaptığını Kemal Sunal (1944-2000) sinemada yapmış, oynadığı hemen hemen bütün filmlerde benzer anomali durumlara değinmiştir. Davacı filmi bu konuda muhteşem bir örnektir. Gündelik hayatta karşılaşılabilecek basit bir mevzuyu büyüten iki komşu aile sorunu devlet kanalıyla çözmek isteyerek yargıya taşımış fakat bürokrasi ve resmi prosedürlerin işin içine girmesiyle mesele içinden çıkılmaz hâle gelmiştir.

İlk baskısı 1992 yılında yapılar Örgütlü Ölüler benzer durumu konu ediniyor. Beyan Yayınları etiketini taşıyan yüz dört sayfalık eser Mustafa Everdi tarafından kaleme alınmış. Teknik açıdan zayıflıkları olsa da konu seçimi ve anlatım oldukça başarılı. Konuya aşinalık okuyucuyu içine çekiyor. Yazıldığı dönem itibariyle o günün siyasi, sosyal ve dini sorunlarına değiniyor fakat ortaya çıkardığı zihinsel harita geçmişin ve bugünün izlerini taşıyor. Herhangi bir meseleyi nasıl sorunlu hâle getirdiğimiz satır aralarında görülebiliyor.

Şehir merkezinde yaşayan Enver’i ziyarete gelen babanın ölümüyle başlıyor roman. Enver evde ölen babasına ölüm kağıdı çıkarmak için hasteneye götürür. Ölüm kağıdı alması için Enver’in sorguya çekilmesi, babasına da otopsi yapılması gerektiği söylenir. Evrakları tamamlaması istenen Enver hem kendinin hem de babasının cesedinin maruz kalacağı durumu kabullenemez. İşlemler maddi olarak da külfetlidir zaten. Bunalmış hâlde dolaşırken hastane hademesinin verdiği akılla cesedi kaçırır ve evine getirir. Şaşırmış vaziyettedir ve defin işlemleri için ne yapacağını bilmemektedir. Karısının ikazıyla cami imamlarına gider fakat yardımcı olmazlar. İmamların şahsi işleri vardır. Çaresiz eve dönen Enver’e komşuları yardım etmek ister. Yarım yamalak dini bilgisiyle biri yardıma koşarken bir başkası dine uygunluk açısından yapılması gerekenleri anlatır. Gömmeden önce cenazenin yıkanması gerekmektedir. Enver ve komşuları önce küvette yıkamaya çalışır. Komşulardan birinin durağan suda ölünün yıkanmayacağına yönelik ikazı üzerine apartmanın bahçesine örtü ve kilimlerle bir yıkama yeri kurulur. Ama ne var ki sular akmamaktadır. Belediye, müftülük, diyanet işleri başkanlığı aranır. Her kurum asıl görevini bırakmış ‘sudan’ meselelerle ilgilenmektedir. Sonuç olarak ne sular akmıştır ne de sorunu çözecek bir fetva alabilmişlerdir. Mahalleli elbirliğiyle cenazeyi yıkamak ister fakat evlerde de yeterli su bulunmaz. Aksilikler bitmez. Zabıta gelir ve uygunsuz durumdan dolayı ceza keser. Toplananlardan biri göle götürüp yıkamalarını önerir. Hem dinen de uygundur. İyiden iyiye sersemlemiş olan Enver bu öneriyi mantıklı bulur ve bir taksi tutarak cenazeyi göle götürürler. Tam yıkamak üzereyken polis tarafından fark edilirler ve yakalanarak terör örgütü olmakla suçlanırlar.

Harika bir hiciv örneği olarak göze çarpan roman, devlet ve vatandaş arasındaki ‘soğuk’ ilişki, resmi kurumların gerçeklikten kopukluğu, toplumun başta din olmak üzere öz değerlerine uzaklaşması ve bireyleşememe gibi temel sorunlar etrafında şekilleniyor. Yazar, kültürel, sosyal ve siyasal eleştirilerini romana aktarmış. Üstelik bu aktarımı gündelik hayatın akışı içinde var olan durumları örneklendirerek yapmış. Toplumsal gerçekliğin hicvedilerek anlatılması doğallığı bozmadığı gibi benzer durumlarla karşılaşmış olmamız inanılırlığı arttırmış.

Örgütlü Ölüler, gelenek ve modernite arasında sıkışan toplumun gerçekçi bir fotoğrafını çekiyor. Bürokrasinin toplumu görmezden gelerek işleyişini ve toplumun maneviyatla kestiği bağı gözler önüne seriyor. Ölüyle, ölümle olan ilişkimizi sorgulatarak kaybettiğimiz şeyleri hatırlatıyor. Modernizm ve medeniyet eleştirisini okurken beliren hüzünlü tebessüme engel olamıyorsunuz.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Yabancılaşma, kriz ve çözülme

“Meslek, yaşamın korsesidir.”
- Nietzsche

Önce gücüm yetmez diyerek direndim çünkü karşımızda bir novella uzunluğunda olmasına rağmen çok boyutlu ve katmanlı bir roman var; ama dayanamayıp bir şeyler karalamaya karar verdim çünkü zihnimden bir türlü çıkmak bilmedi Elias Rukla. Belki benim de benzer duyguları tecrübe etmemden kaynaklanan bir ruh akrabalığı duydum, belki de karşımızda bir başyapıt var ve benim biraz başım döndü.

İlk olarak 1994 yılında yayınlanmış Mahcubiyet ve Haysiyet. Geç de olsa dilimize kazandıranlara minnettarım. Norveç’te bir lisede edebiyat öğretmenliği yaparak hayatını kazanan Elias Rukla’nın başından geçenlerin ya da hislerinin ülkemizdeki bir edebiyat öğretmeninden farkının olmadığını söylemeliyim. Köhneleşmiş müfredat ve ilgisiz genç yeni nesil karşısında her geçen gün mesleklerinden ve tutkularından soğuyan yüzlerce arkadaşım var.

İskandinav edebiyatının inceliklerini anlatmaya kendini adamış olan Elias Rukla her sene yaptığı gibi Henric İbsen’in Yaban Ördeği adlı eserini tahlil ederken daha önceki yirmi beş senelik öğretmenliğinde fark etmediği bir ayrıntıyı fark eder ve heyecanını gizleyemez. Ne yazık ki bu heyecanını sınıfta karşılık bulmaz ama anlatmaktan da geri durmaz ve kendisi de hayretler içerisinde bu ayrıntının etrafında dolaşırken birdenbire sinirlenir.

Bu arada hatırlatmakta fayda var. İskandinav Edebiyatının önemli yapıtlarından biri olan Yaban Ördeği’nde Henric İbsen “ortalama bir insanın hayatta kalabilmek adına ne tür yanılsamalara gereksinim duyabileceğini ve gerçekle yüzleşmek zorunda kalındığında ise bir ailenin başına neler gelebileceğini” anlatır.

Elias Rukla dışarı çıkar ve bir türlü açılmayan şemsiyesini küfürler eşliğinde öğretmen arkadaşları ve öğrencilerinin arasında betona vura vura parçalar ve tam o esnada bir kız öğrenciye ağıza alınmayacak hakaretlerde bulunur ve hızla uzaklaşır oradan. Esasında özgürlüğüne kavuşabilmesi için bu krize ihtiyaç duymaktadır ve gecikmiş yüzleşmesiyle baş başa kalır. Okula bir daha dönemeyeceğini anlar ve birden “geçmiş muhasebesi” yapmaya koyulur. (Bu arada değinmeden edemeyeceğim, İsmail Kılıçarslan, Cins'teki bir yazısında “muhasebe” sözcüğünün hayatlarımızdan çıkıp da sadece ekonominin alanına girmesinden mütevellit yaşadığımız sıkıntılara dem vurduğu yazısını mutlaka okumanızı öneririm.) Felsefe ve edebiyat öğreniminden, toplumla olan ilişkisine ve evliliğine dair ince bir muhasebeye girişir ve tüm bu olanların sebebini bir psikolog endamıyla masaya yatırır akabinde. Çağın dışına itilmiş bir başka bir deyişle eskimiş bir edebiyat öğretmeninin çağına bir çığlığı aslında roman. Yaşadığı yabancılaşmayla uzun süre direnmiş ancak sonunda patlamıştır. Değişimin bu kadar hızlı olduğu bir zamanda ruhlarımız yetişememekte hep bir krizle karşı karşıya kalmaktayız. Elias aslında biziz ve okurken bizi bu kadar içine çekmesi de bence bu yüzden.

Derin bir roman Mahcubiyet ve Haysiyet. Bütün derin romanlar gibi de güzel. Romanın bir yerinde kızı Camilla’ya “Lise öğretmeni olma, kendini okula hapsetme. İlle de olmak istiyorsan, başka bir iş yapmaya üşendiğin için öğretmen ol. Sana bunu çok ciddi söylüyorum" demişti üvey kızı yüksek öğrenime başlamak üzere evden ayrılırken. Elias kendini yenik hissediyordu.

Refah seviyesi yüksek diye bildiğimiz dünyanın çatısına yakın Norveç gibi bir ülkede böyle olmasını ummazdım açıkçası. Dag Solstad’ın anlattığı bence günümüz Türkiye’si. Uzun cümleler ve dolambaçlı anlatımı nedeniyle okuru biraz zorlasa da sakin kafayla okuyucunca kendini açıyor hikâye.

Çevirideki ince işçiliğe de değinmeden edemeyeceğim. Banu Gürsalar’a bu tertemiz çeviri için teşekkürler. Ve de Yapı Kredi Yayınları'na.

Kenan Yusuf Taşkın
twitter.com/knnysf

23 Mart 2019 Cumartesi

İnsan, iyi olmak için çabalamak zorunda olan kötüdür

Belki bir miktar basmakalıp bir ifade olacak ama kesinlikle okuması cesaret isteyen kitaplar var. Okuduğunuz sözcükleri zihninizde yaratacağı tahribata, üzerine bir hayat inşa ettiğiniz değerlerinize dair sorgulara hazır olmadığınız için defalarca kapağını kapatıp fırlatmak isteyeceğiniz ama ne kadar acı da olsa gerçeğin dayanılmaz cazibesine kapılıp yeniden ve yeniden sayfalarının arasına döneceğimiz kitaplar. Kimseye anlatmaya cesaret edemeyeceğiniz bir rüya gibi okursunuz bu kitapları. Kinyas ve Kayra kesinlikle bu kitaplardan biri.

Kabullenilmesi zor gerçekler, inkar edilemeyecek bir çıplaklıkla çıkıyor karşımıza. Yok saydığımız, ötelediğimiz, düşman bellediğimiz, zararları üzerine masal masal, şiir şiir, ayet ayet ninni ninni nutuklar attığımız kötülüğün bir kanser hücresi gibi zihnimizde gönlümüzde bilincimizin her noktasında bizimle beraber yaşamaya devam ettiğini okuyucuya da kabul ettiren bir hikaye.

Kinyas, Kayra ve Tolga aslında sadece bir kişi ve herkesin seçebileceği üç farklı yolun hikayesi bu roman. Bu bireysel seçimin yanında sömürü kapitalizm şiddet ekseninde Batı ve Afrika halklarının bir panoraması. Özetle insan iyi olmak için çabalamak zorunda olan bir kötüdür diyor roman bize. İçimizdeki kötüyü öldürmek için önce onunla acılı bir yüzleşmeye katlanmamız gerek. Bu kötülük devlet, din, baba, eğitim vb. hayata dair iktidar unsurlarının baskısıyla ortaya çıkıyor ve yine bu unsurların baskılamasıyla örtülmeye çalışılıyor. Perdenin altında bütün çıplaklığıyla kötülüğü görmek mümkün.

Kötülük korkutmuyor insanı ama kötülüğün görünür olması dayanılmaz bir acı. Bu nedenle perdeyi kaldırmaya kimse cesaret edemiyor. Hakan Günday’ın yaptığı şey kafalarımızı perdenin altına sokup bizi çürümüş insanlığımızla göz göze getirmek. Bazı maçlar için şöyle derler; kalbi olan izlemesin. Kinyas ve Kayra için söylenebilecek belki de en doğru söz; tabusu olan okumasın. Yıkılan tabuların altında ezilmekten kurtulamaz zira.

Suçun kaynağı olarak parayı gücü ya da başka bir şeyi sunmuyor gözlerimizin önüne. Suç bizzat insanla birlikte var olmuş bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor romanda. Acı da tam burada hissediliyor, roman kişileri suçu ve vahşeti en savunmasız oldukları kişilerden yani ailelerinden görüyor. Ve en nihayetinde mutluluk ve yaşama isteği kafamızı perdenin altından çıkarabilmemize bağlanıyor.

Kinyas ve Kayra yaşamın anlamı ve gerekliliğine dair dünyanın çırılçıplak pisliği içinde yapılan bir tercih yolculuğunun romanı.

Erhan Çamurcu
erhan.hoca.55@hotmail.com

19 Mart 2019 Salı

Zor olan çocuk değildir, 'gerçekten yanında olmak'tır

"Bir birey, yaşamının başından beri münferittir. Yaşam tarzı, köklerinde yapılan hataları anlamadan değiştirilemez."
- Alfred Adler, Bireysel Psikoloji Üzerine

İnsanın dünyaya gelişiyle birlikte geçirdiği ilk beş yılı tarifsiz bir öneme sahiptir. Her ne kadar tarifsiz desek de mutlaka tarif edilmesi gereken zamanları içerir. Çocukların davranışları işte bu ilk beş yılda belirgin bir nitelik kazanır, diğer bir tabirle otomatikleşir. Çocuğun karakteri ve üslubu beşinci yaşla birlikte net biçimde ortadadır artık. Bu süreci anlaşılabilir kılmak için birçok psikoloji kuramı insanlara yardımcı olmaya çalışsa da Alfred Adler'in (1870-1937) kurucusu olduğu bireysel psikoloji, özellikle kuramlardan ziyade anlaşılabilir olmaya önem vererek çok ayrı bir yerde konumlanmıştır.

Bireysel psikoloji, kısaca insanla onun hayatı arasındaki ilişkiyi temel alır. Bu ilişki yaşama üslubu olarak adlandırılır. Kişinin ne kadar toplumsal olduğu, yani toplumla ilişkilerinde ne gibi tavırlar aldığı, nasıl iletişim kurduğu gibi sorulara cevaplar aranır. Her bir cevap, kişinin çocukluğuna atılmış ok gibidir. Bu oklar değişimleri ve dönüşümleri hedef alır. Bir insanda, özellikle de çocukta görülen sert değişim ne zaman başlamıştır? Hangi olaydan sonra çocuk hayata küsmüştür, kırılgan olmuştur, öfkeli bir hâle bürünmüştür? Adler, soruların önemi üzerinde sıklıkla durur. Çok basit örneklerle, bireysel psikolojinin hep öncelediği gibi en anlaşılır biçimde analiz eder durumu. Örneğin bir çocuk birinci ve üçüncü sınıf arasında gayet normal bir gelişim seyrederken üçüncü sınıftan sonra neden çok sinirli, gergin bir yapıya bürünür? Adler burada hemen çocuğun toplumla ilişkisindeki kırılım anlarına yöneltir soruları: Üçüncü sınıftan dördüncü sınıfa geçerken ne oldu? Cevaplar şaşırtıcı biçimde Adler'i haklı çıkartır çünkü genellikle toplumsal kırılmalar çocuktaki değişime sebep olmuştur. Anneyle babanın ayrılması, çocukla ilgilenen bir kimsenin ölümü, alışılan ve sevilen güleryüzlü öğretmen yerine sınıfa sert mizaçlı bir öğretmenin atanması, aileye yeni bir çocuğun katılması...

Adler bireysel psikolojiyi tanımlarken, insan yaşamında süregelen yanlış bir kalıbın ilk 4 ya da 5 yılda oluştuğunu söyler. Bu kalıp öfke gibi bir duygu da olabilir, sürekli yalnız kalma gibi fiziksel bir tavır da. Çoğunlukla sebep şunlardır: Kusurlu organlara sahip çocuklar, aşırı derece ilgilenilmiş ve şımartılmış çocuklar, sevgiden mahrum edilmiş çocuklar. Adler, bu yanlış kalıbın değişmesi için iki yol sunar: çocuğun bu süregelen hatalar hakkında ikna edilmesi ve/veya hayatının ileri safhalarında çocuğun toplumla olan irtibatına bakılarak müdahale edilmesi. Her iki yolda da okulların bilhassa sosyal gelişim konusunda eğitici olması gerekiyor, bunun için de önce okulların eğitilmesi gerekiyor. Okul bu noktada oldukça önemli çünkü ne kadar erken müdahale, o kadar net sonuç; her şeyde olduğu gibi. "Hayatın ileri safhalarında iş daha da zorlaşır ve kişinin nasıl ikna edileceği nasıl değişeceği hususunda bireysel tedavi zorunlu hale gelir" der Adler. Bireysel psikolojinin burada anahtar görevi göreceğini ekleyerek öteki metotlara kıyasla çocuklukta yapılan hatanın ne olduğunu ve nasıl düzeltileceğini tahmin etmede daha iyi olduklarını belirtir.

Güç Eğitilebilir Çocuklar, 2019 yılı içinde Say Yayınları etiketiyle neşredildi. Alfred Adler'in çocuk gelişimi üzerine verdiği konferansların derlenmesinden oluşuyor. Yayınevi kitabın başında küçük bir uyarı yaparak kitabın içindeki görüş, tanı ve tedavi yöntemlerinin günümüz bilimsel gerkçeklerini yansıtmayabileceğini ve bu nedenle hem ebeveynler hem de öğretmenler için çağdaş bir rehber olmayabileceğini belirtiyor. Bu uyarıyı gereksiz bulduğumu söylemek zorundayım. Zira sadece Adler'in değil; Freud (1856-1939), Jung (1875-1961), Fromm (1900-1980) gibi birçok ismin 20. yüzyılın başında geliştirdiği yöntemlerin her biri kullanılabilir ya da kullanılmayabilir. Her biri rehber niteliğinde olabileceği gibi hiçbiri de rehber olmayabilir. Dolayısıyla saydığım isimlerin hemen hemen tüm eserlerini titizlikle neşreden bir yayınevinin bu ikazı yapması bana biraz tuhaf geldi. Böyle bir ikaz yapılıyorsa, arka kapak metninde neden "çağının ötesinde bilgiler veren bir kaynak" cümlesi geçiyor mesela? Kitap okundukça görülecektir ki Adler zaten bir çocuğun aile hikâyesi bilinmeden, ona doğru sorular sorulmadan ve eğitim ile toplum hayatı göz önünde bulundurulmadan bireysel psikolojinin verimli ilerleyemeyeceğini belirtiyor... Diğer yandan kitabın içindeki metinlerin sıralamasının çok yerinde olduğunu da söylemem gerekiyor. Birbirini tamamlayan ve sürekli derinleşen konular, kitabın sonunda Adler'in anlattığı dört vakayla neticeleniyor. Özellikle bu dört vaka, kitabın içindeki tüm teorileri ve bireysel psikoloji yaklaşımını pekiştiriyor.

Adler, sadece güç eğitilebilir çocuklar için değil tüm çocuklar için annenin mutlaka üzerine vazife olan iki ödevinden bahsediyor. Birincisi çocuğun sevgisini kazanıp ilgisini kendi üzerine öekmek, bir hemcins olarak çocuğun gözü önünde bulunmak. İkincisiyse çocuğun ilgisini başkaları üzerine açıp yaymak, yani toplumsallaşmasına imkân sağlamak, hemcins olarak babasını da çocuğun karşısına çıkarmak. Babanın dış dünyayı temsil etmesi, çocuğun onla yaşayacağı çatışmaların önemini yeniden hatırlatıyor. Bundan sonra Adler, hem bireysel psikoloji kuramı hem de güç eğitilebilir çocuklar üzerine şu en önemli uyarısını yapıyor: "Her ödev, toplumsal bir sorundur. Çocuk konuşarak başkalarıyla nasıl ilişki kurmaktadır? Toplumsallık duyguları yeterince gelişmemiş çocuklarda sık olarak konuşma güçlüklerine rastlarız. Kendimi topluma nasıl yararlı kılabilirim? Başkalarını düşünme, başkalarıyla ilgilenme, arkadaşlık, dostluk, insanlığa karşı ilgi gösterme, dinsel ya da siyasal bir görüşe sahip olma, evlilik, sevgi; bunların hepsi de toplumsal sorunlardır."

Peki kimdir bu güç eğitilebilir çocuklar? Onlar; başkalarının rahatlığı ve esenliğiyle ilgilenmeyen, toplumsallık duyguları yetersiz, iyimserlik ve cesaretleri istenen düzeyde olmayan çocuklardır. Onların özellikle beş yaş öncesi durumlarına dair genelde şu cümleler duyulur ebeveynlerinden, öğretmenlerinden ya da onlarla ilgilenen yakın kimselerden:

- Aşırı derecede aktif bir çocuk...
- Eline geçirdiği şeyleri kırmaktan hoşlanıyor...
- Bazen öfke nöbetlerine kapılıyor...
- Annesi çocuğun sağlıklı ve yaşam dolu olduğunu söylüyor...
- Pis ayakkabılarıyla en güzel masanın üzerine tırmanıyor.
- Annesinin o anda başka bir işle uğraştığını gördü mü hemen lambaya koşuyor, lambayla oynamaya bayılıyor...
- Lambayla oynamak için annesinin tam piyano çalmaya ya da kitap okumaya başladığı zamanı kolluyor... Dur durak bilmiyor, sofrada kıpırdanıyor sürekli, hep kendisiyle ilgilenilsin istiyor...
- Babasına durmadan yumrukla saldırıyor, kendisiyle oynamasını istiyor...
- Elini daldırıp ağzını pastayla doldurmak gibi bir alışkanlığı var...
- Annesine bir misafir gelse, onu oturduğu sandalyeden itip uzaklaştırıyor, kendisi çıkıp oturuyor sandalyeye...
- Baktı ki annesi ve babası piyano çalıp birlikte şarkı söylüyorlar, ben bu şarkıyı sevmiyorum diye bağırıyor...
- Bir şey istedi de istediği şey verilmedi mi, öfkesinden kuduruyor...
- Anne ve babası soluksuz kalıyor, oğlana gelince yorulmak nedir bilmiyor...
- Dikkatini bir konu üzerinde toplayamıyor...
- Yuvaya gitmekten nefret ediyor...
- Yuvaya hiç gitmiyor, gitmek istemiyor...

Tüm bu yorumların analizini yapıyor Adler. Çocuğun neden yerinde duramadığını, öfkeli olduğunu, ilgiyi sürekli kendi arzuladığı zaman ve yine kendinde bulmak istediğini, niçin saldırgan bir tutum gösterdiğini, ortamdaki neşeyi neden bozmak istediğini, hangi durumlarda aşırı davranışlar gösterdiğini nokta atışı tespitlerle ve bireysel psikolojinin başından beri savunulan 'herkesin anlayabileceği şekilde' izah ediyor. Unutmadan söylemek gerekir ki güç eğitilebilir çocuklarda bu yorumların hepsi aynı anda görülmez. Ancak belirli zaman aralıklarında (toplumsal değişim - dönüşüm evrelerinde) her biri tabiri caizse hortlayabilir. Bireysel psikoloji kuramının bu tip çocuklar karşısında ilk ilgilendikleri şey çocuğun başarısızlıklarıdır. Ödevleriyle, yapması gerekenlerle yakınlık ve uzaklık derecesidir. Burada istem ve eylem ayrımını yapıyor Adler. İstemenin yapmakla aynı değerlendirilmesinin büyük bir hata olduğunu, tek gerçeğin o istenen şeyin eyleme dönüşüp dönüşmediği olduğunu söylüyor: "Çocuğun iyi niyet gösterisinde bulunduğu süre hiçbir eylemin gerçekleşmeyeceğini kesinlikle söyleyebiliriz. Kurtuluşlarının bedeli olarak karşısındakilere iyi niyetlerini buyur eden çocuklarla ikide bir karşılaşırız. Böylesi çocuklarda bir değişiklik görülmez, yaşamsal üslupları otomatikleşmiş ve istemleri bütüne uyacak gibi söz konusu üslup içine yerleştirilmiştir."

Dikkatleri sürekli 'toplumsal ilgi'de tutuyor Adler kitap boyunca. Toplumsal ilginin doğru ve yeterli ölçüde verilmediği çocukların sorunlu olarak kalacaklarını ve davranışlarındaki otomatikleşme sebebiyle yaşamlarında sürekli bu sorunlarla baş başa kalacaklarını belirtiyor. Toplumsal ilginin yetersizliği aslında bir sonuç. Güç eğitilebilir çocuklarda görülen bir sonuç; toplumla kopuk ilişki. Peki bu sorun, güç eğitilebilir çocuklar dışında kimlerde görülüyor? Adler'e göre nevrotiklerde, psikozlu kimselerde, suçlularda, intihar meyillilerde, ayyaşlarda. Toplumsal ilginin yetersizliğinin yanı sıra cesaret, anlayış ve toplumsal sorunların çözümüne karşı doğru bir eğitim eksikliği de yine bu tiplerde görülen sorunlar.

Yaşam üslubu, Adler'in güç eğitilebilir çocuklara dair geliştirdiği çözümler üzerinde büyük rol oynar. O üslubu keşfetmek her şeydir: "Bir çocuktan ya da bir erişkinden başını çevirip yaşamının en geride kalmış dönemine bir göz atmasını ve anımsayabildiğini herhangi bir şeyi bize söylemesini istedik mi, yaşam üslubundan bir parçayı ele geçirmiş oluruz; çünkü söz konusu çocuk başını çevirip geriye baktı mı, kendisi için alabildiğine önem taşıyan, ama şimdiki durumunda büyük bölümüyle akıl erdiremediği bir nesneyi ötekiler arasından seçip bize buyur eder. Bizim köprübaşı olarak yararlanacağımız bu nesneler, otomatikleşmiş yaşam üslubuna düşülen kayıtlardır. Karşımızda bir makine vardır, aktif ve yaratıcıdır, önünde yalnız bir yol uzanır, bu da kendi yoludur onun, ancak bu yolda ilerleyebilir."

Çocuğun aile içinde cesaretlendirilmesinin öneminin çok büyük olduğunu söylüyor Adler. Doğru biçimde cesaretlendirilmeyen çocukların gelecek yaşamlarında sinik, sönük, içine kapanık, her fırsatta kaçmaya ve gizlenmeye yani yalnız kalmaya meraklı insanlara dönüşmesinin çok doğal olduğunu söylüyor. Burada tek çocuk olmanın ayrı, çok çocuk içinde bir çocuk olmak ayrı öneme sahip. "Bize düşen, çocuğu ve hatasını bir melodi bütünü içinden bir nota gibi çıkarıp incelemek değil, onu daha geniş bir ilişkiler örgüsü içinde ele almaktır" diyor Adler. Çünkü: "Bizler 'bütün'ün bir parçasıyız, toplumla çözülmez gördüğü bir bağ içindeyiz; dolayısıyla ideallerimiz de toplumun öngördüğü doğrultuda geliştirilmiştir... Bireysel psikolojinin ödevi derinlerde saklı yatan ilişkileri ele geçirerek toplumsallığın anlamına götürecek yolu bireylere göstermektir."

Güç eğitilebilir çocuklarda anılar ve düşler de önemli bir yerde duruyor. Kitabın hemen hemen yarısı bu tip çocukların anıları ve düşlerini yorumlama üzerine eğiliyor. Adler burada Schubert'in düş yaşamının insanın kişiliğini yansıtan bir ayna olduğu sözünü hatırlatarak Goethe'nin çağdaşı olan Lichtenberg'in düşlerden yola koyularak bir insanın karakterini davranışlarından daha iyi belirleyebileceğimizi ileri sürüşünü hatırlatıyor. Düş yaşamının önemsenmesi ve daha iyi anlaşılması konusunda Freud'un katkısı ise şüphesiz dev boyuttadır. Ancak Adler, Freud'un düşe dair görüşlerindeki tutarsızlıklara da vurgu yapıyor ve özellikle bütün düşlerin çocukluktaki cinsel istekleri doyuma kavuşturma çabasından kaynaklandığı fikrine bütünüyle itiraz ediyor. Zaten Adler de Freud'un fikirlerinden sıyrılıp kendi kuramını inşa etmesiyle psikoloji tarihinde çok önemli bir yer tutuyor.

İnsanların gördükleri düşlere önem vermediğini çünkü nasıl davranacaklarını bilmediklerini belirten Adler'e göre bireysel psikoloji bu bilmeceyi çözmüş, düş yaşamının anlaşılmasında son derece önemli bir adım atmıştır: "Düşün amacı anlaşılmak değil, düşü görende onun ellerinden kurtaramayacağı bir takım ruh durumları ve duyguları uyandırmaktır. Ruh durumları ve duygular kaybolmadan kalır; bu gerçeği göz önünde tuttuk mu düş görmemizin nedenini anlarız. İlgili neden de, düşle içimizde belli bir duyguyu uyandırıp belli bir ruh durumunu yaratacak mantık engelini aşmak ve gerçekleştiremediğimiz bir isteği bu yoldan gerçekleştirmeye çalışmaktır."

Adler'e göre en çok düş gören insanlar, hayatlarında akıllarıyla kalpleri en fazla çelişen insanlardır. Dolayısıyla kaygının ve korkunun düş görmeye en çok kapı aralayan duygular, haller olduğunu söylemek mümkün. Yaşamı bütünüyle otomatikleşmiş birinin düş görme olasılığını çok düşük gören Adler, kitapta birçok çocuğun anılarını ve düşlerini yorumluyor. Çıkan sonuçların çarpıcılığı yüksek boyutta. İnsan ruhuna mantığın değil duyguların kılavuzluk edebileceğini düşünen Adler'e hak vermemek güç, zira anılarımızı ve düşlerimizi bize hatırlatan mantığımız değil duygularımız olur, düşünce dünyamız, yani yaşama üslubumuz. Neyi çekip çıkarıyorsak geçmişten, orada bize dair en hakiki şeyler vardır.

Kitap hem bir baba hem de psikolojiye meraklı bir okur olarak yeni ödevler çıkarmamı, yeni keşifler yapmamı sağladı. Özellikle düş ve anı mevzularına dair merakım yeniden alevlendi. Ama bir gerçek var ki o da toplumla insan arasındaki ilişkinin köklerde başladığı. Güç Eğitilebilir Çocuklar, işte bu köklerdeki sorunları, hataları bulup çıkarıyor. Yalnızca tespit yapmıyor, fazlasıyla çözüm sunuyor.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

14 Mart 2019 Perşembe

Yaşamak dediğin yoldur, insan bir yolcudur

"Yarayla alay eder yaralanmamış olan
bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden
sen çok daha parlaksın çünkü
sen tüm göklerdeki yıldızların ilki
sen aydınlatırsın geceyi."
- William Shakespeare

Bütün yolculuklar, dışta, dışarıya ve dışarıda olana dair midir? Yoksa insanın en nihayetinde yürüyüşlerinin içine, içte ve içeride olana yolculukları da mevzu bahis midir? İnsan dışından ibaret olmamasına mütekabil yolculukları da sadece dışarıda olandan ibaret kalmaz, kalmamalıdır. Tabi hüküm kurmak ve yargılamak değil niyetim, sadece içerisinin farkında olmaya dair ve içeriye doğru çıkılacak yolcukların da olduğundan bahisle bir kitaba değinmek, belki biraz içimden belki biraz kitaptan bahisle biraz dışarılara yolculuk etmek…

Yolculuğun amaçlarından birisi de, belki eğitmektir insanı. Yürüyerek insan kendisi kendisini eğitir, biraz da farkında olmayarak. Kendisiyle konuşmanın, kendisiyle kalmanın epey zor olduğu, sesin, gürültünün içinde kendisine kalmanın biraz zahmet gerektirdiği zamanlarda yaşamanın da etkisi tabii ki inkar edilemez. Fakat insan bazen karşı çıkarak ve karşı durarak, dinlemenin gücüne inanarak meydan okur bütün hepsine. Sadece kalbiyle yürür, danışarak ve yol yürümenin değerini bilerek. En sessiz yolcukluklardan birisidir belki de hakikat yolculuğu, varmak amacı güdülmeden, sadece eylenebilen, öncesi ve sonrasının açıklanmasının pek mümkün olmadığı, an’sal olarak insanın kendisine kaldığı zaman olarak hakikat yolculukları… açıklanamaz olanların gerçekleştiği bu yerin dünya olması, vak’ayı daha cazip kılması da söz konusu.

Başkalarının anlatımına kulak asmaktan ve dinlenenin bir hikayeden öte anlam ifade etmeyeceği şeyleri yaşamanın adı olan yolculuklar ve yürümelerin değerini sorsak da, alanın öznelliği cevabı verilenler için pek anlam ifade etmeyeceğinden, soru sadece cevaplayan da makes bulabilir. O yüzdendir ki bazen soruyu sormak yerine yola çıkmak gerekir, yahut yolda olmak. Bir ara ses olarak söylemek gerekirse, yürümek, yola çıkmak, gerçek anlamda bir yürüyüşe denk düşmeyebilir. Aslında yürümekten kasıt bir bakıma yaşamaktır, yaşamın içinde olmaktır. Kimi zaman yürüyüş tam olarak fiile tetabuk eden hali ifade edebilir, bununla birlikte kastımız bunun bir tam tamına uyumdan ziyade, bir durum ve halin zamana yayılması ve fakat bunun an’sal olarak zamanlara denk gelmesidir. Tabir-i caizse aydınlanma hali de diyebileceğimiz o an’sal anlardan bahsetmek istiyorum, tam fotoğraf çekiminde patlayan bir ışık ve o ses. Bunun etkisi sürece dahil olmakla beraber çıkışı itibariyle olan kısmı bahse değer gibi duruyor. Yani bir yolculuk da kimi yeni yeni yolcukların ortaya çıkması da diyebiliriz yahut bu bir yola çıkışta yeni bir köşe başı tayin etme de diyebiliriz bir durum ve bütün bunların büyük bir planda iş’li olarak durmasından aslında bahsetmek istiyorum.

Yolların düz olmadığı da yolcuların, yolda olanların malumudur. Kimi yokuşlar, kimi dönüşler, kimi inişler, kimi sarmallarla doludur yollar. Öyle bir’den bitecek gibi olsalar da pek öyle olmaz. Bir sürecin varlığı söz konusudur. bir köşe başından öteki köşe başına geçişlerde yaşanan, yahut yeni yollara doğru yelken açışlarda başlayan, içinde olduğunda aslında fark edemediğin fakat içine de kimi şey(!)lerin doğduğu başlangıçlar. Sonrasında uzayıp giden, kıvrılıp dürülen, halka olup iç içe geçen, yokuşa saran, inişlerde heyecanlandıran, kimi köprüleri geçiren ve denizler aştıran yollar. Ve fakat tüm bunlara rağmen kimi zaman içinde bulunduğunu bile unutman. İşte tam olarak yol’un anlam ve manasının nevzuhur ettiği yer! Sonunda köşeyi dönerken yahut yeni yola çıkarken aşikar olandır belki de yol…

İnsanı kendi edendir; yol, yürüyüş ve dışarısı ile içerisi. İnsan bütün bunların mütekamiliyetinden neşet eden diyebilir miyiz?

Kimi kitapları okurken, okumakla sınırlı kalmayan bir duygu hali olur insanda. Kimi kitaplar üzerinde harıl harıl notlar, kenarına düşülmüş şerhler, retler ve “önemli” yazısıyla okunur. Sonrasında belki de üzerine konuştuğunda hatra gelmeyenleri yahut hatırda her daim kalması gerekenler için bir nev’ tedbirdendir bu hareket. Kimilerinde ise kitabın içine girer, hadi bu olmadı en azından yüreğiniz pır pır eder ve siz de bu pır pır’larla okursunuz-yaşarsınız. İşte; "Companero Rosita: Perulu Komünist Bir Gerillanın Gerçek Hayat Hikayesi" benim için böyle bir yâren gibiydi. Peru’nun arka sokaklarında, yolsuzluk ve açlığın koynunda başlayan bir yolculuk İstanbul’da nihayete erdi. Kitabın girişinden itibaren sizi alıp götürdüğü diyarların tanıdık gelmesi, hatta insanların size kendisini yakın hissettirmesi gerçeğine inanmanız için bile okunabilir bir kitap. Anlatı anında, anlatılan mekânda yer alan ferahlık göğsünüze bir genişlik sunduğu gibi, sayfaların olmasa bile anlatımın karaya büründüğü kısımlarda gardınız düşüyor, yüzünüz asılıyor ve bütün bunlar istemsiz olarak gerçekleşiyor. Siz sadece orada buluveriyorsunuz kendinizi. Birden ve aniden… İnsan her yolda güzelliğe vasıl olmaz, yolculuk yol için güzeldir yahut yaşamak belki de yol ve yolculuklar içindir, hatta yol ve yolculuk yaşamakla eşdeğerdir. İnsanlar, eşyalar ve mekânlar, şehirler eşliğinde zaman zarfına bağlı bir çaba ve gayretin adına yolculuk demek aslında yaşamla yolculuğu eş değer tutabilmenin mümkünatıdır. İşte Rosita’nın hikâyesi de aslında bütün bunların gerçekleşmesine şahit olduğunuz bir yolculuk hikayesi.

Sürekli arayış içinde yer alma, yolda olmanın farkında olmayarak yahut olarak kendine yer tayininden ziyade devam etme niyetine dayalı bir duraksama ve dinlenme hali. Hem bu dünyaya dair soruların yer aldığı, hem kendi dünyasının içinde çıkış ve çözüm arayış gayretleri. Hem dışarıya ve hem de içeriye dönük bir sorma ve sorgulama ile içinin acıması.

Hikâyemiz hastaneden başlıyor ve dağlara doğru seyrediyor. İnsan olmanın aynı zamanda kaybetmekle yakından da alakası olduğuna şahit oluyoruz daha ilk satırlardan: “Hayat bazen, kötü sürprizlerle bir şey öğretiyordu işte; çok sevdiğin, en sevdiğin insanla arandaki mesafe, ansızın çıkıp gelen ölümle bir daha kapanmamak üzere sonsuza kadar açılabiliyordu.” (sf. 12)

Kimi zaman ansızın çıkıp gelen insanlar vardır insanın hayatına. Birden paldır küldür girerler, düşerler de denilebilir. Gelişleriyle aslında muhatabı sizden ziyade kalbinizdir. Bazen taraflardan biri farkında olmasa da böyledir. İnsan bazen bütün küskünlüklerini ve kırgınlıklarını unutur. İşte Tanya’nın hikâyesi de Elvira ile karşılaşınca başlıyor da denilebilir. Dağlarda başlayan eğitim, çiçeklerin diline, insanın kendi içine bir yolculukla devam ediyor. İlk kısma ilişkin özet mahiyetinde alıntıyla nokta koyarsak eğer: "Onun içindir ki tarifle yapılan yemeklerde hep bir şey noksan kalır Tatsızdır reçeteyle yapılan yemekler, ancak birkaç tecrübeden sonra ruhunu ona akıttığında lezzetine varırsın. Yaşamanın da bir tarifi yoktur. O da ancak ruhunla hissederek yapabileceğin bir iştir." (sf. 18)

Yavaş yavaş demlenir hikâye, Peru’nun sokaklarında başlayan bir arayışın, dur durak bilmeyen bir yolculuğun Türkiye’ye gelişidir. Dünyanın bin bir türlü haline şahitlik etmenin ve tabir yerindeyse, “berrak bir gökyüzünde çocuklar adına savaşmak”ın kitabına doğru evrilir. Meydanda olan Rosa’nın soruları ihmal etmemesi ve her daim yürüyüşünde aslında kafasında yer alan bir acabanın hikâyesidir biraz.

Direnişin adının çeşitli şekillere bürünüşüne şahit olursunuz, direnişten ekmek yemek derdinde olanlar kadar ellerinde yer alan ekmeği bölüşme gayretinde olanlara da. Aslında Compenero uzaktan yakından biraz bizdendir ve bizim hikâyemizdir, kim bilir Türkiye’ye de yolu böylece düşmüştür.

Peru sokakları Companero’ya özgürlük, adalet ve eşitlikten ziyade Peru hapishanelerinin yolunu açar ve fakat bazen hapishaneler kaderde olmadık yerlere çıkartır insanı. Ayrıca bilinir ki bazen hapishane sadece hapishaneden ibaret değildir. Rosita burada da dersleriyle yoluna devam eder. Hâli bizden bir şarkı gibidir: “Kimseye etmem şikâyet / ağlarım ben halime."

Sonrasında yeniden berrak gökyüzüne döner kahramanımız, temiz hava ile yakar ciğerlerini ve başı hafif döner. Belki de özgürlük bazen baş dönmesi ile alınan bir nefeslik temiz havadan müteşekkil bir oluşumdur. Rosita hapishane sonrası dur durak bilmeden yola devam eder. Kimi zaman yorucu yokuşlar ve kimi zaman öyle yokuş aşağı doğru bırakıp kendini kalbinin delicesine çarpmasının adıdır Compenero.

Döner dolaşır hikaye ve şairin dediğine gelir ve orada durur:

Eve dön!/ Şarkıya dön!/ Kalbine dön!
Şarkıya dön! /Kalbine dön! /Eve dön!
Kalbine dön! /Eve dön! /Şarkıya dön!

Hitamı, Post Öykü’nün 26. sayısında yer alan bir öykünün son cümlesiyle yapalım o vakit: “Bir yolculuğa ne çok şey sığıyor: Bir aşk. Bir ömür. Bir hikâye. Bir bülbül. Bir şarkı.

Muhammed Hüseyin Güneş
twitter.com/muhammeddgunes1

12 Mart 2019 Salı

Muhtelif zamanlarda eylülü yaşamak

“Dünyadan kaçmak için şiire koşar gibi…” 

Daha ilk çıktığında, eylülde okumaya niyetlenmiştim Eylül Biraz’ı. Şubata nasipmiş, karlar altında biraz da eylülü hissetmekmiş nasibim. Zira kitabın da bazı sayfalarında buz gibi olurken bazen de ısınıveriyor kalbimiz. Yine kelimelerle ve hep kelimelerle…

Üç bölüm ve yirmi bir şiirden oluşuyor, Eylül Biraz. Uzun Yol Telaşı başlıklı şiirle başlıyor ve ırmak gibi sevmek diye bir terkiple bizi düşünmeye sevk ederken bir yandan da gönlümüze su serpiyor: "Ben savaşı karıncadan öğrendim / Kahraman değilim ki sevgilim / Irmak gibi sevmek hünerim belki / Kavgada mahir değilim.". Şiirin devamında ise dünyaya meydan okurcasına seven birini tasvir ediyor şair bize: "Ben seni anlatıyorum hâlâ / Dünyaya meydan okurcasına.". Sevinmeye varan en güzel yolun “sevmek” olduğunu ise devam eden mısralarda görüyoruz: "Sen gülünce diyorum / Gamzemdeki çukur derinleşiyor biraz daha.". Her şey gibi insan da sevdikçe güzelleşiyor haddizatında. Bunu anlatan mısralar da şiirin devamında: "Ben seninle güzelim / Artık söylenmiyorum kaçırdığım tramvaya / Hatta bıraktığım sigaraya da."

İlerleyen sayfalarda yer alan Koşarken Çocuklar başlıklı şiirinde Serap Kadıoğlu, "Duru bir gökte uçurtmalar uçursun diye / Koşarken çocukların peşinden" diye yazmış. Aslında tüm çabamız bunun için olmalı, çocukların duru bir gökte uçurtma uçurabilmesini sağlayabilmek için. Okuduğumuz her sayfada, yazdığımız her cümlede, biten her öyküde, nihâyete eren her şiirde “duru bir gökte uçurtma uçuran çocukların” hayali gönlümüzde, adı dilimizde olmalı. Çünkü ancak çocuklara pırıl pırıl bir gökyüzü bırakabilirsek “huzurlu bir gelecekten” söz edebiliriz. “Lafa gelince mangalda kül bırakmayanlardan” değil de “elini taşın altına koyanlardan” ya da “bir şeyleri değiştirmek adına çabalayanlardan” olursak geleceğe dair birkaç kelâm etme hakkını kendimizde bulabiliriz. Gerisi kuru gürültüden öteye gidemiyor maalesef. Durmadan yakınan insanlarla dolu bir coğrafyada, harekete geçebilmek de bir devrimdir neticede. “Dokunduğu yere değer katan” bir nesil yetiştirebilmenin yolu dokunduğumuz yere değer katmaya çalışmaktan geçiyor ve söz konusu şiir de şöyle bir duayla son buluyor: "Bırakıyorum son duamı meleklerin avucuna / Beni hep sevgimle hatırla."

Şair, Gül Bozumu şiirinde "Nefes almak şehirde pek afili bir mola" dizesiyle başlattığı beton şehir yakınmasını Akşam Olmadan şiirinde şöyle sürdürüyor: "Göğe uzanan çetrefilli yolda / Mavimi deşiyor gâvur betonlar.". Aslına bakarsak hepimiz aynı şeyden şikâyet ediyoruz, sonra dönüp dolaşıp akşam olunca yine o “betonlara” sığınıyoruz. Yaşamıyoruz belki de sadece o betonların arasında yaşlanıp gidiyoruz. Zira kendi adıma, bir köyün havasını soluduğumda, o betondan sığınaklarımıza dönesim gelmiyor asla. Keşke Biraz Ölsem başlıklı şiirinde de şair yine devam ediyor benzer yakınmalara: "Acelesi var artık herkesin / Tenhası kalmamış yorgun hayatlar / Ötelerden bir şey söylemiyorlar / Çamurlu çeşmelerden akan / Berrak sular yok artık / Paslı kurnalardan akan klorlu sularla / Yüzümüzü yıkıyoruz sabahları / Yüzümüzde vebal, ah / Yüzümüzde günah dizeleri" yaşadığımız çağın eleştirisi olsa da geçmiş hasretini de düşürüyor aklımıza.

Bütün bu olmazlardan, çıkmazlardan, dar boğazlardan biraz İstanbul ve biraz şiirle çıkıyoruz en sonunda; biraz da eylülle hatta: "Biraz Emirgân olurdum eylül biraz da / Kayıp kumrular ve boş aşiyan / Gül yanığı mestâne akşamlarda / Bir Fuzûlî kasidesi yetişirdi imdada / Söylerdi beyitler, raks ederdi rüzgâr" diyor Serap Kadıoğlu Hüzn-ü Şah şiirinde ve ekliyor: "Bazen sükût-u hayâl bazen pürmelâl / Tükendiği yerden yine başlardı hayat / Göz kırpardı bahar, gülümserdi erguvan…"

Velhâsıl Eylül Biraz; dünyadan kaçarken şiire koşanlara, derin nefes aldıran bir mola…

Nur Özyörük
twitter.com/nurozyoruk

8 Mart 2019 Cuma

Ütopya eşittir distopya mı?

İnsanlığın ‘bulduğu’ en iyi yönetim sistemi demokrasi midir? Şu, teoride muhteşem olan ama pratikte teoride durduğu gibi durmayan ve bir türlü işle(ye)meyen demokrasi. “Demokrasi en kötü yönetim sistemidir fakat daha iyisi henüz bulunamamıştır.” sözü Winston Churchill’e (1874-1965) isnat edilir. Sadece demokrasinin ya da sistemin değil insanın da özetidir bu cümle. Yönetme sorunlu ve iktidar meraklısı insanın kadim meselesidir ‘sistem’ mevzusu. Bu mesele aynı zamanda insanın bir arayış sürecidir de. En iyisini arayış. Yalnız, bu iyiliğin kime ve neye göre olduğu muallakta kalmıştır hep. Tuhaf bir bil(in)mezlik hikâyesi. İnsanın bilmek ya da bilmemek ile de sorunu olmuştur her daim. Biri çıkıp ‘cehalet (bilmemek) mutluluktur’ deyince bir diğeri çıkıp ‘insan bilmediğinden korkar’ deyivermiştir. Korkunun mutluluk vermesi tam da insana yakışan bir iddiadır. Mantıken bil(in)mezliğin korkutarak olumsuza kapı açması beklenir. Fakat malzeme insan olunca sonuç da başka oluyor. O insan ki, korkudan heyecan türetir ve düşüncelerini, duygularını fanteziye dönüştürerek ‘satar’. Mistik hikâyeler, mitik kurgular, ütopik mülahazalar filan. En iyi sistem, en kusursuz yönetme biçimi ve en mükemmel iktidar organizasyonu kurgulanır; aciliyet duyulan kurumlar tasarlanır, kurtuluş reçeteleri hazırlanır. Uygulamak ne mümkündür! Zira ütopyadır bu, olmayan yerdir, namümkündür.

Ütopik tasarımlar fıtratı yadsıyarak oluşturulur. Fıtratı yadsımak insanın özünde var olan asıl şeydir zaten. Çünkü en iyi bilen de insandır! Sadece bilmediğini bilmez. Ana kaide; ‘ideal’ sistem oluşturulurken ‘mevcut’ yadsınır. Yani, fıtrat yadsınarak bozulan, yozlaştırılan yaşam ve değerler yine fıtrat yadsınarak ikame edilmeye, düzeltilmeye çalışılır. Sonra neden olmadı diyerek distopyaya kapı aralanır. Önceki de farksızdır ama neyse, insanın olayı budur: Kiminin ütopyası kimine distopya. Kime ütopya, kime distopya? Orası biraz muallakta ama tarihin insanın iktidar oyunlarının çöplüğü olduğu açıkça ortada.

Her distopya birileri için bir ütopyadır. Mima’nın her satırı distopya. Ve kimler için bir ütopya olduğu da satır aralarında...”. Hakan Günday tanıtım yazısında Mima’yı böyle anlatmış. Kısa süre önce Doğan Kitap’tan çıktı Mima. Yüce Zerey imzalı kitap üç yüz sekiz sayfadan oluşuyor. Mima’da ne anlatılıyor? Kısaca, başta her gün biraz daha içine gömüldüğümüz ‘sanal gerçeklik’ bataklığı olmak üzere teknolojik gelişmelerin yol açtığı ‘acımasız’ yaşama biçimimizin siyasetle ilişkisi diyebiliriz. Mima’da, en baştaki flashback’i saymazsak günümüz dünyasından geleceğe doğru bir süreç ele alınmış ama bu ele alış esere fütürizm bağlamında yansımış diyemeyiz. Daha çok güncel siyasi, sosyal, ekonomik anlayış ve uygulamalara göndermeler içeriyor. İnsanlık için kurtarıcı olduğu düşünülen bir yönetim sistemi ve yaşam biçiminin uygulanabilirliği romanın ana konusunu oluşturuyor. Ana konu etrafında neoliberal politikalardan, kentsel dönüşüm icraatlarına, toplumsal savrulmadan kültürel yozlaşmaya, hukuk ihlallerinden kapitalist iktidara kadar geniş bir ‘eleştiri’ alanı mevcut.

Mima, yaşam alanı ve nüfusun kısıtlı bir bölgeyle sınırlı kaldığı dünyada insanlığın kurtuluşu için oluşturulan yönetim sisteminin uygulandığı yerdir. Sistemin nasıl ve kimler tarafından uygulanacağı ve bireylerin görevlerinin ne olduğu ile ilgili detaylar en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştür. Mima’daki yaşam koşullarını belirleyen insanların performanslarıdır. En ideal birey yönetim tarafından belirlenmiş kurallara en uygun performansı gösteren kişidir. Performans yönetim sisteminde iktidar erkinin işleyiş süreçlerinin bilinen devlet organizasyonunun profesyonellik sınırlarının ötesinde prensiplere sahip olduğu görülüyor. Mima’daki katı hiyerarşik yapı her şeyi gözetliyor, denetliyor ve düzenliyor. Giyim-kuşamdan yeme-içme tutumlarına, davranış kurallarından düşünme biçimlerine ve hatta estetik algıya kadar ne varsa sistemin belirlediği şekilde yaşanıyor. Bu süreçte toplumundan sisteme uyumlu olması ve sorun çıkarmaması bekleniyor. Uyum sağlayamayanlar kötü şartlara sahip bölgeye sürgün ediliyor. Kurallar son derece sert ve delinmesine müsamaha gösterilmiyor. Sistem yöneticileri retorik ve propaganda üzerine kurdukları yapıyla toplumu yanıltarak iktidarlarını devam ettiriyor. Bu süreçte yönetimin en güçlü elini teknoloji oluşturuyor. Mima’da kurgulanmış elitist kültürün robotikleşmiş işleyişi söz konusu. Sistemdeki üstenci konumu kanıksayan Mima toplumu sistemin gönüllü kölesi konumunda yaşamayı seçiyor. Sisteme uyum sağlayamayanların dışında durumun farkında olup muhalefet edenler de sürgün bölgesinde tutularak tecrit ediliyor. Ortada büyük bir oyun dönüyor ve oyunu bozacak kişi ise Mima’dan, sistemin içinden çıkıyor. Peki, oyun bozuluyor mu? Cevabı, bu kasvetli atmosferde yeşeren bir aşk hikâyesinin eşliğinde Mima’da.

Yukarıda da değindiğim gibi, romanda gelecekten söz edilmesine rağmen birkaç detay dışında günümüz dünyasından izler taşıyor. Teknolojinin tetiklediği tüketim kültürüyle birleşen sosyal medya ve sanal gerçeklik olgusunun meydana getirdiği dönüşümün perde arkası ve siyasi yansımaları irdeleniyor diyebiliriz. Kısacası, modernist paradigmayı tümüyle değiştiren bu dönüşümün siyasetle ilişkisi gösterilmeye çalışılıyor. Hayatı zindana çeviren teknolojik determinizm, küreselleşmenin getirdiği saçaklı yozlaşma, bir statü meselesi hâline gelen tüketim kültürü, gelenekselden ve insani değerlerden kopmuş toplumsal yapı ve popüler aşk sorunsalına ek olarak toplumun tepesinde balyoz gibi duran siyasi erk ile bürokratik tahakküm gibi bir sürü konu dâhil edilmiş esere.

Mima’da kitap içeriği açısından alışık olmadığımız bazı ilginçlikler de yok değil. Dünyada son yaşam alanı olarak kalan Mima ve çevresinin haritası iyi düşünülmüş bir detay. Romana başlamadan önce fikir veriyor. Bunun dışında metnin paradoksu diyebileceğimiz (teknolojinin negatif anlamda eleştirildiği bir metinde teknolojinin ‘nimetlerini’ sonuna kadar kullanım paradoksu) romanı özetler nitelikteki illüstrasyonlar, mobil uygulamada kullanılmak üzere eklenmiş müzik ikonları ve içerikte kullanılan ‘uydurma’ sözcükler için oluşturulmuş sözlük diğer örnekler. Ayrıca metindeki gönderme ve atıflar için faydalanılan kitap ve filmlerin romanın sonuna liste olarak eklenmesi farklı bir kaynakça çalışması olmuş. Ütopya ve distopyayla ilgili ileri okuma yapmış okur için Mima basit kalacaktır fakat konuyla yeni ilgilenmeye başlayan okura bir şeyler katacağı muhakkak.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Yenilenmenin ve çürümenin değişimi

Yenilenmenin ve çürümenin değişimini kabul edemeyenlere, kullanma kılavuzu yazmış Ahmet Bayraktar. Post Yayın ise isabetli bir hareketle kitabı basmış. Ateizmus kelimesindeki keyifli ironi ve kurmaca üzerine bir de karikatür çizgili kapak eklenince; "Fıkhi soru/cevap" denildiğinde aklımıza gelen saçmalığa, yeni bir üslupla yaklaşıldığını ve çare sunulduğunu anlıyoruz.

Gölgesi dert olanlara mavi aralık zorlanmış!

Yolda olmak” farkındalığında gölgesiyle barışanlarca, kavgası devam edenlere vermek için, gülümseten reçeteler yazılmış!

Önce, Kuran Nedir; Türkiye Ateizmi; Din Nedir? Kısmı ile akletmeyi dışlayan ve 16. yüzyıldan bu yana Anadolu’da da şiddeti artarak süregelen cenahı eline alır. Bedevi geleneğinin ve erkek egemen anlayışın işine gelen; erkek çoğunluktan oluşan ulema tarafından, din, benimsenen şeyin ne olduğuna ve ne olmadığına değinir. Bunu yaparken çuvaldızı kendine batıran Ahmet Bayraktar oldukça etik bir giriş yapar; “Düşünmenin yükünü zihinden atıp tamamen taklit ederek bedava din yaşama derdindeki bu akım…” demiş, “Ateizm’in meşrutiyet kapısıdır!

Kafası karışık olmak, “entel” olmak, “aydın” görünmek, “sol olmak” adına saçmalamanın ötesinde bir donanımla soran ateisti Kuran’a Kuran içinden bakma paradigması tatmin etmez. Fikri tutarlılık takibi yapabilme yetisine ermiş birey, ateist ise varlık felsefesinde debelenir. Kuran’dan dert edinmek daha deist bir geçişe karşılık gelir. Bu yüzden Ateizmus ismi, ironisi ile ateist olmak için de yeterli ruhsatı edinememiş, sözde çağdaşlıkların içine dini sığdıramayanların evrenini toparlamış.

Ateizmus sormuş Bayraktar söylemiş;

- Kuran köleliği yasaklasa sevgili okur, kapitalist baban asgari ücrete işçi çalıştıramazdı, sosyetik anan eve temizliğe kadın alamazdı, ille de kırbaç çöl ve siyahi köleler gözünün önüne getirme demiş.

- Dünya düz demiyor kitap, hem zaten düzlüğünü değil manasını öğren istiyor demiş.

- Kuran’ın ayetle aklına güvendiği insan; orucun derdini anlarsa, kutupta değil uzayda da oruç tutmanın yolunu edinir demiş.

- Aksini hiç düşünmedim ama ehlinden duymayı sevdim; “akıl müdahale edebildiğinde kalp akletmiş olur” demiş. Bir de güzel temel atmış altına.

- Kadına “iffetli olun” diyen fuhuş toplumuna inmiş ayetleri, üzerine, ailesine ve ülkesine alınıp sorusu olanları da sorularının gereksizliği miktarından fazlaca cevaplamış. Hem kadın değil insan iffetli olur madem çift yaratıldı dimi?

- Kuran’ın evrenselliğini irdelerken insanın olduğu her yerde her dert tekrar edebilir oluşunu baz almış. Ve tabii tıpkı dünyayı ikiye bölüp oturamayan Habil-Kabil arasına dökülen kan gibi, elmadan ilk ısırık gibi, değişmeyen insan doğasını…

- “Nasıl yani şimdi ben kendi evlatlığımın hanımı ile evlenebilir miyim”, “yahu ille evleneceksin diye bir kural yok. Benim hanımımla da evlenebilirsin. Evlenmek için onu mu arıyorsun” gibi kurmaca diyaloglar ile ruhsatları bütün bilinç seviyelerine algılatmış.

- Gösterdiğimiz “resul” hürmetini dahi kaldıramayıp, “Peygamber insandı, tapılmaz” diyenle; “peygamber evinden misafir kovdu” diye eleştirenlerin tutarsızlığına dahi saygı gösterip, meslek ahlakından mülhem anlatmış, anlamlandırmış. Bu tutarsızlıkta çokça soruya aynı etik ile yaklaşmış Bayraktar.

- Cinleri görülmeyen her şey ile yorumu; Kuran’da anlatım bozukluğu olmadığı; ganimetin helal, hırsızlığın haram olduğu; Nisâ 11/12 matematiğinin mantığı; boşanma; Nuh’un Gemisi; “nesih”; bakteriler; aşk…

Sabrına minnettar olmamak elde değil.

Çünkü “yakın zamana dek hurafelerden bıkanların başı çektiği bu akım artık içinde inanç unsurlarını barındırmakta ve tıpkı diğer dinler gibi müntesiplerine kurtuluş vaat etmektedir” diyor.

Bu yeni nesil söylenceler soru ve sorunlarından da anlaşıldığı üzere metodolojik olarak son derece hatalı ve buhranlıdır. İlahiyat/sosyoloji/psikoloji ile cem-i cümle masaya koyulmalıdır. Bayraktar tarafından kendilerine verilen, sosyal bilimler retoriğince mantığa en uygun cevap ise; “Bu bizim iç meselemiz” olmuş. Nezaket etmiş bir bir cevaplamış ama bir ateistin Kuran/sünnet ile ilgili tüm sorularına verilebilecek yegane cevap budur.

Aslında hikaye tanıdık.

Egzotizm gibi inançlara Orta Çağ’ın kilisesinden kaçarken tutulan Avrupalı… Geri dönüp paganizmde debelenen düşünce!

İmanını kaybeden çağın dini Hümanizm."

Marksizm’den egzistansiyalizme kadar Avrupa’nın tüm düşünce yollarının kabesi belirsizlikler…

Kutsal dinlerin çürümesinden kaçarken, kimliksiz izmlere secde ediş…

Hiziplerle yönetilen coğrafyalarda yorulanlara icat edilen yeni dinler…

Mevlânâ'ya, Yunus’a bile yakıştırılan sözde 'İslam ötesi' elbiseler!

Romantik ve masum algı operasyonlarında birbirinden cinnet ve gaflet dikteler!

Bize yeni ulaşsa da; hikaye eski…

Hem hak inancı çürütürken yolda kazananlarla; hem çürüğünden pay edinip yenisini yaratanlarla savaşan Bayraktar gibi kalemler lazım.

Hümanizm için; “Dünyanın en namussuz sömürüsü olan burjuva sömürüsünü örtbas etmek için ileri sürülmüş bir duman perdesi” der Kemal Tahir. İşte bize bu okumaları, gelenek ve kutsallarımızı ithal edilmiş düşüncelere ihtiyaç duymadan en saf hali ile sunuyor ve insan odağında buluşturuyor yazar.

Her yol insana çıkıyor!

Her cevap ahlaka!

Taraf edinme değil hak seyrinde…

Yeni bir düşünce değil, düşünce mektebi inşa etme derdinde!

Öğreniyor/öğretiyor.

Çünkü Alvin Toffler'in dediği gibi; "21. Yüzyılın cahilleri, okuma yazma bilmeyenler değil; okumayanlar, öğrendikleri yanlış bilgileri değiştirmeyenler ve yeniden öğrenemeyenler olacaktır."

Mavi Çınar
the.blue.gaia@gmail.com

4 Mart 2019 Pazartesi

Kopya çektiği sınavı bile kaybedenler

Başarı ve kariyer bu zamanın vazgeçilmez iki kelimesi. Ne pahasına olursa olsun başarılı olmanın hikâyesi gün geçtikçe daha çok dayatılıyor ufkumuza. Neşet de bu ufkun insanlarından biri. Her ne kadar bir roman kahramanı olsa da o da zamanın akışında sürüklenip giden bir karakter. O da aynı zaman diliminde yaşadığımız biri. Gerçek olmaması bile buna engel değil. Peki, Yakarım Gül Satanlar Bahçesini’deki Neşet kimdir? Bir flanör mü? Değil elbette. Onun bir baltaya sap olamamışlığını ve yırtma çabasını bu kavramla izah edebilmemiz neredeyse imkansız. Fransız Şair Charles Baudelaire’in tanımladığı aylak ve burjuva kent gezgininde Neşet’in hayatındaki çizgilerden çok azına yer var. Esasen Neşet, bir “miş gibi yapma canbazı”.

Bütün stratejisini “yırtma” yolu bulmak üzerine kurduğu için yerel bir gazeteden öteye gitme fırsatı bulamayan Neşet’in ayağına bir gün hayatının fırsatı gelir. O güne dek “söyleyecek sözü” olmadığı için patronunun istediği yazıyı kaleme alamayan Neşet’e biri adeta suflörlük yapmaya başlar. Neşet’e teslim edilen dosyalar, onu yazılarında şimdiye dek bulamadığı bir içerikle yüklüdür. Bu noktadan sonra yaşanan ise bir yazarın metin yazarına dönüşmesi sürecidir adeta. Neşet, bir “tutunamayan” değildir, zira sürüklenendir. Tutunamamak bile bir irade gerektirir çünkü. Stratejisini “yırtma” üzerine değil de yazmanın hakkını verme üzerine kursa iyi kötü söyleyecek sözünü de bulacak olan Neşet, temize çekip redakte etmekle yetinmiş ve bir anlamda da ruhunu şeytana satmıştır.

İlk yazıların birer tuzak olduğu zamanla anlaşılır. Neşet tuzağa sinekkapana yakalanan sinek gibi hapsolduktan sonra “sürüklendiğini” ancak farkeder. O ne yaptıysa kendine yapmıştır. Bence romanın Neşet’e yazdırılan yazılardan daha önemli olan kısmı Neşet’in iç çelişkileri, insanlarla ilişkileri, duyguları, zihin dünyası… Bütün bu detaylar, romanı bir entrika romanı olmaktan çıkartıp bir “insanın” anlatıldığı, bir karakterin analiz edildiği derinlikli bir romana dönüştürüyor. Şimdi “insanı anlatmayan hikâye veya roman var mı?” diyeceksiniz. Haklısınız elbette. Ancak entrikanın, maceranın cazibesine yönelince insanı o hız ve aksiyonun arkasında kaybeden metin ve filmler var. “İnsanı” çelişkileriyle ve çatışmalarıyla anlatmak ise entrikadan fazlasını anlatmakla mümkündür.

Girdiği her sınavı kaybeden Neşet, kopya çektiği sınavı da kaybeder. Neşet’in kaybını söylemek elbette tali bir durum hakkında fikir vermektir. Zira neyi kaybettiğinden ziyade önemli olan nasıl kaybettiği, kimi kaybettiği ve kaybettikten sonra ne olduğudur? Bundan ötesini anlatmak ise okurla kitap arasına girme anlamına geldiği için susacağım. Yine de cevaplamam gereken bir soru daha var. Peki, ya Mahmut Coşkun? Bence o ilk romanıyla girdiği sınavı geçmiş görünüyor. Zira o neyi anlatacağını, nasıl anlatacağını dert etmeyi biliyor. Bir romanda yakalaması gereken bütünlüğü, gözetmesi şart olan kurgusal dengeyi biliyor. Emek vermiş ve özentiye düşmeden özen göstermeyi başarmış. Bir ilk romanda görmemiz gereken pek çok güzellik Yakarım Gül Satanların Bahçesini’de mevcut. Yine de karar vermek için en az bir kitap daha beklemeliyiz bence. Ne de olsa tek çiçekle bahçe olmaz. Bu noktada tek temennim şu: Umarım Coşkun’un anlatacağı bir sonraki karakter bir yazar olmaz. Zira roman ne kadar iyi olursa olsun anakarakterin yazar olmaması anlatıcı/yazar/anakarakter üçlüsünü güzel ve merak uyandıran bir deplasmana davet ediyor. Umarım o da bu deplasman davetine bigane kalmaz. Kahramanı başarılı yahut başarısız yazar olan kitapların çoğalmasına bir noktadan sonra anlam veremiyorum maalesef. Mahmut Coşkun kitabında bu anlamsızlığa düşmemenin bir yolunu bulmuş. Yine de çıtayı daha yukarı taşıması bundan sonra ilk kitabını yanaştırdığı güvenli limandan uzaklaşmasına bağlı.

Sonuç olarak Mahmut Coşkun dil ve üslup olarak dikkate değer bir ilk kitaba imza attı. İkinci kitabı beklemeye değer...

Suavi Kemal Yazgıç
twitter.com/suavikemal

Batı’nın Batılı olmayanlara karşı yaptıkları

Batı’nın kendinden olmayana karşı ikircikli tavrı kendi içindeki vicdan sahiplerinin de reddettiği bir durum. Tarihsel arka planı oldukça eskilere dayanan ve literatürel açıdan oldukça zengin olan bu arızi tutumdan bugün en fazla pay düşen Müslümanlar diyebililiriz. Temel sebebin din olup olmadığı tartışılır lakin Batı düşünsel ve eylemsel temelini din üzerinden inşa ediyor. Müslüman olmak Batı için en baştan mimli olmak anlamına geliyor. Müslüman kimliğinin uluslararası kamuoyunda oluşturulan olumsuz imajı da bu tarihi tutumdan beslenerek büyüyor. Kemikleşmiş olumsuz algıyı değiştirmek, dönüştürmek ya da yeniden inşa etmek pek mümkün gözükmüyor. Ortaya çıkan sorunlu durumdan Batı’nın kastı ve dâhli var, bunu biliyoruz. Peki, Müslümanların bu imajı değiştirmeye yönelik sığ retorikten başka çabası bulunuyor mu? Kendimizin çalıp kendimizin oynadığı iç politika paçozluğundan başka… Aksine, eyleme ihtiyaç bırakmayan hamasi söylemlerle bu ‘kötü’ imajı destekliyoruz. Kısacası, Batı’nın istediği bir koz, Müslümanların verdiği ceviz bahçesi.

Tarihsel süreç içinde İslam ve Müslümanlara dair bilgiden negatif bir imaj oluşturulması meselenin bir yönü. Diğer taraftan her yeni malumat mevcudun üzerine konumlandırılıyor. Dolayısıyla aynı kasıt ve önyargı yeniden üretilerek daha güçlü şekilde devam ediyor. Konuyu oryantalizmin serin sularına taşımadan devam etmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Entelektüalizm ve/veya literatürel fetişizm bir yerden sonra meseleyi boğarak amaçtan ve çözümden uzaklaştırıyor. Nitekim, benzer bir yöntemi benimseyen akademisyen Bekir Berat Özipek kendisine bu meseleyi dert etmiş ve Batı’nın önyargısını, çifte standartını ortaya koyabilmek için bir çalışma hazırlamış. Yanlış Sorulara Doğru Cevaplar isimli çalışma Liberte Yayınları etiketini taşıyor. Ayrımcılık, İslamofobi, Entegrasyon ve Ötesi alt başlıklı eser yüz yetmiş altı sayfadan oluşuyor. Özipek, kasıtlı olarak oluşturulan sorulara cevaplar vererek meselenin arka planına inmeye çalışıyor. Toplamda kırk üç soruya yer verilen kitapta sorular ‘doğru sorular’ ve ‘yanlış sorular’ olarak kategorize edilmiş. Yanlış olarak sınıflandırılan sorularda direkt önyargı ve çifte standart göze çarpıyor. Masumiyet ekseninde kurgulandığı ve bir arka planı olduğu açıkça anlaşılıyor. Doğru şeklinde sınıflandırılan sorular ise meselenin iç yüzünü açıklamaya yönelik oluşturulduğu söylense de Batı’nın riyakarlığını göstermekten geri kalmıyor. Soru metinlerinde kullanılan kalıpların kasıtlı bir planın izdüşümü olduğu açıkça görülüyor. Batılı birçok politikacı ve düşünürden örnekler vererek söylemin alt metnini açığa çıkaran Özipek, zaman zaman söylemin ötesine geçerek Batı’nın kendi içinde geliştirdiği vicdani yönün eleştirel değinilerine de yer veriyor. Yazar bu yöntemle Batı’nın Müslümanlara karşı kastını ve önyargısını deşifre ediyor diyebiliriz.

Kitap, alt başlıktaki kavramlar etrafında oluşturulmuş. Batı’nın ayrımcı politikalar ürettiği, korkutarak İslamofobi yaydığı ve entegrasyon adı altında faşizan uygulamalarda bulunduğu görülüyor. Özipek’in çalışması için sadece Batı’nın önyargılı ve çifte standartlı içyüzünü gösteriyor diyemeyiz. Özellikle dikkat çektiği iki nokta olduğunu düşünüyorum. İlki, Batı’nın Müslümanlara karşı olumsuz tavrını deşifre eden eleştirisi, ikincisi Müslümanların bu olumsuz tavra sunduğu katkı ya da olumsuzluğu kaldırmaya yönelik çaba göstermemesini deşifre eden eleştiri diyebilirim. Soruların ve cevapların bu bağlamda değerlendirilmesi fayda sağlayacaktır.

Biçim ve içerik açısından değerlendirdiğimizde kitapta kullanılan dilin liberal söylem üzerine inşa edildiğini söyleyebiliriz. Liberalizm eleştirisi saklı kalma koşulu ile genel olarak özgürlükçü, eşitlikçi ve demokratik değerleri önceleyen bir üst dil kullanıldığı görülüyor. Üst dil diyorum çünkü metni klasik liberal düşüncenin soft bir yansıması olarak değerlendirmek mümkün. Zira mevcut liberal düşüncenin bu eksenden kaydığını görmek zor değil. Kısacası, Özipek’in eleştirisini üzerine inşa ettiği özgürlükçü ve serbest alan maalesef teorik olarak var. Zaten liberal düşüncenin/politikanın gözetildiği Batı’nın çalışmadaki eleştirisi de bize bunu söylüyor. Batı, yaptıklarını bu değerleri kullanarak meşrulaştırmıyor mu?

Özipek’in oldukça anlamlı tespitleri yer alıyor kitapta. Birkaçını aktarmak gerekirse, aslında dinden bağımsız radikalleşen yapıların dine ikame edildiği görülüyor. Böylelikle uygulanan politikalara kamuoyu nezdinde dayanak sağlanmış oluyor. Müslümanlara izafe edilen şiddet olgusu Batı’da gözardı edilen yapısal sorunların neticesidir. Kısıcası yapısal sorunların ürettiği şiddet ve adaletsizlik tersine çevrilerek Batılı olmayanlarca şiddet üretildiği tezine dönüştürülüyor. Belirli kesimlerin yaptığı bu organize işin toplumsal yansıması da önyargı ve nefret şeklinde açığa çıkıyor. Özipek, “önyargı bir görme bozukluğudur” diyor ve tarihsel arka planının bu görme bozukluğunun derecesini nasıl büyüttüğünü irdeliyor. Kitapta verilen birçok yaşanmış örnekte olduğu üzere Batı, Müslüman için oluşturduğu imajı şekilcilik üzerinden kurgulayarak indirgemecilik yapıyor. Giyim-kuşam, tutum-davranış, yeme-içme gibi kültürel aidiyet içeren örüntüler katı şekilcilik saikiyle itibarsızlaştırılıyor, ötekileştiriliyor ve ayrımcılığa tabi tutuluyor. Asıl şekilcilik olarak değerlendirilebilecek bu uygulama çifte standart olmasının ötesinde felsefi düşüncenin de iğfali anlamına geliyor. Özipek bu durumu “Aydınlanma totaliterdir” şeklinde özetliyor. Çalışmada yer verilen somut örnekler Avrupa’nın ırkçı olduğunu gösteriyor. Bu ırkçılığın en güçlü olduğu alan dinsel ırkçılık olarak açığa çıkıyor. Söz konusu ırkçılık, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Yahudilere gösterilen tutumun Müslümanlar üzerinen tekrar açığa çıkışıdır. Bu bağlamda tarih felaket ve düşmanlığa indirgenerek çatışma için uygun zemin oluşturuluyor. Ayrıca İslamlaşma olgusu bir kaygı aracı olarak kullanılıyor ve karşı olma duygusu diri tutulmaya çalışılıyor. Kısacası bu durum ne anlayış ne de köken olarak yeni değildir. Özipek, verdiği örneklerle bu ırkçılığın bilim ve sanat alanına taşındığını belirtiyor. Suç konusunda da çifte standart uygulandığı görülüyor. Göçmenlerin karıştığı suç oranları düşük seviyelerde olmasına rağmen özellikle medya aracılığıyla yüksek olduğu imajı çiziliyor. Özipek zaman zaman Batılı olmayanlar açısından da meseleye bakmaya çalışıyor. Batı karşıtlığının dışında Batı yanlılığına değiniyor. Örneğin göçmen olup müntesibi olduğu topluma karşı öz-nefret veya aşağılık kompleksi ile ‘eleştiride’ bulunan kişiler. Yazar, Batı tarafından bu kişilerin kasıtlı olarak ön plana çıkarıldığını belirtiyor.

Kitaptaki ‘bu, budur’ şeklinde oluşturulan dili sorunlu bulduğumu söylemeliyim. Yazar için mesele ‘bu, budur’ açıklığında olabilir fakat ne Batı’nın kendinden olmayana yönelik uyguladığı çifte standartlı anlayışın felsefi ve kültürel köklerinin eserdeki kadar yüzeysel olduğunu ne de teolojik yargı ve değerlendirmelerin Özipek’in ön kabulü kadar net algılandığını düşünüyorum. Buna rağmen hem tespit hem de analiz bağlamında fayda sağlayacak bir çalışma olarak değerlendirmek mümkün. Yanlış Sorulara Doğru Cevaplar, Batı’nın Batılı olmayanlara karşı uyguladığı önyargı ve çifte standartı göstermesi açısından önemli tespit ve değerlendirmeler içeriyor. Meraklısına tavsiye olunur.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

1 Mart 2019 Cuma

Daha anlamlı bir hayat kendine dost olmakla mümkün

"Hiçbir şey insanın kendine düşman olmasından daha çok acı veremez."
- C. G. Jung, Anılar Düşler Düşünceler

İnsan insanın molasıdır. Bazen uzun bazen kısa bir mola. Kimi iyi gelir kimi kötü. Ama insan hep devam eder. Mola iyi gelmedi diye yoldan vazgeçilmez, insan "yol boyunca" gider, durur, devam eder. Her şey gelir geçer, geriye insan kalır.

Peki insan kendiyle ve hayatıyla baş başa kaldığı zaman, ne kadar dostluk eder kendine? Anlaşabilir mi kendi benliğiyle? Hatalarıyla, pişmanlıklarıyla yüzleşebilir mi? Mutluluğunu, huzurunu ne derece yaşayabilir? İnsanın kendi sınırlarını, anlam arayışını, yapabileceklerini ve yapamayacaklarını keşfetmesi nasıl bir süreçtir, ne kadar mümkündür?

Elimde iki kitap. Biri dilimize çevrilen tüm kitaplarını okuduğum Wilhelm Schmid'in Kendiyle Dost Olmak'ı. Diğeri Marcus Aurelius'un ikinci yüzyılda kaleme aldığı Kendime Düşünceler'i. İki kitabın da hem yazarlarının 'kendi'lerine hem de insanların 'kendi'lerine sesleniyor oluşu, benim de kendimle ilgili ne zamandır 'dert'lendiğim şeylerin olması, hepsi kesişmiş gibi. Daha hızlı bir okuma olacağını düşünerek Schmid'den yana kullanıyorum tercihimi. Başlıyorum önsözüyle beraber: "Nereye gidiyorum, pek bilemiyordum, ümit verici ilişkiler de birbiri ardına paramparça oluyordu. Kitap bana yolumu gösterdi: Önce kendinden başla, bu senin hayatın, sana sevinç verecek ve bu sayede başkalarına da sevinç vereceğin bir şey yap onunla. Oysa epeyce de eskiydi tesadüfen elime geçen bu 'kendine giden yollar', yani Stoacı Marcus Aurelius’un 2. yüzyılda Yunanca kaleme aldığı Ta eis heauton, Kendime Düşünceler kitabı."

Bazen işaret edilenden değil, işaret edenden başlarız. Ben de Schmid'den başladım. Daha ilk sayfalardan itibaren bir oturuşta okunabilen, nasihat verir gibi değil yaşar gibi doğal ilerleyen bir kitap olduğunu fark ettim. İnsanız, okurken her ne kadar yalnız olsak da birinin duygularımızı ifşa eder gibi içimizi yoklaması bazen rahatsız edebiliyor. Schmid, bir düşünür olarak yazdığı için bu rahatsızlık insanı kendine doğru düşünmeye yönlendiriyor. Hani o hiç sevmediğimiz "Ben ne yapıyorum? Ne durumdayım?" sorularıyla başlayan bir yönlenme...

Kitap "kendini sevmek mi kendine dost olmak mı?" sorusuyla başlıyor. Buna sorun da diyebiliriz. Kendi kendiyle dost olmak çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Kendini sevmeye, beğenmeye, yani bir aşırılığa doğru tanımlanıyor. Oysa kendiyle dost olmak ve kendini sevmek, bilhassa aşırı sevmek birbirinden çok farklı şeyler. Schmid şöyle diyor: "Kendini aşırı seven; kendi kendine hazla sarılmış, bir sahilde korkuluğa yaslanıp düşlere dalmış vaziyette suya bakıyor, bu arada kucaklarken adeta eziyordur kendi kendisini, bundan bir hoşnutluk hissettiği de yoktur. Oysa kendiyle dostlukta benlik, tıpkı başkalarıyla dostlukta olduğu gibi, idealleştirmeden kaçınır, kendi kendisinin gerçekçi bir değerlendirmesini yapabilecek durumdadır. Yakınlık, her zaman mesafeye de izin verir. Kendi kendisiyle dost olan kişi, olsa olsa şen sarhoşluk anlarında veya hayatındaki ciddi bir kriz esnasında kendi kendisiyle kol kola girip, pragmatist bir destek alır buradan. Öncelikle velveleli zamanlarda güvenilir bir dost olarak kendi kendiyle kalmak üzere geri çekilme imkânının tadını çıkartır. Neşesiz zamanlarda, kendi kendisiyle olmanın tanıdık bildik halinden çok sevinç devşirir."

Böylece insan geriye veya şimdiki anına bakıp ben kendimi seviyor muyum yoksa kendimle dost muyum sorularına cevap bulabilir. Ama burada bir kritik mevzu daha var. O da kendini algılamak, kendini tanımlamak. Öyle ki yaşı geçmiş olup da hâlâ hayatında bir mana bulamamış, bunun öfkesiyle ömrünü heba etmiş birçok insan var. Bir kolaylık sunuyor Schmid, kendini tanımlamak üzerine yedi formül çıkarıyor.

1. Hayatımızdaki en önemli ilişkileri tanımlamak: Hangi aşk, arkadaşlık ve akrabalık ilişkileri benliğimizin bir parçası olacak kadar önemli?
2. Şimdiye kadar olan hayatımızın en önemli tecrübelerini tanımlamak: Benliğimizin sabit bileşenleri, onlar olmasaydı olduğum kişi olamayacağım unsurlar nelerdir?
3. Şahsî hayatımızdaki 3N'yi (nereye, niçin, niye) tanımlamak: Hayatım boyunca peşinden gideceğim anlam nedir, hedefim olsun ya da olmasın yürüyeceğim bir yol var mı?
4. Davranışlarımızı şekillendiren değerleri tanımlamak: Bir tercihte bulunurken neye öncelik veriyorum? Risk, emniyet, güven, cesaret, huzur ya da akıl ve kalp hayatımda nerede duruyor?
5. Alışkanlıklarımızı tanımlamak: Hangi alışkanlıklarım benim için önemli? Hangilerine bakım yapıp yeniden özümle bütünleştirmeliyim?
6. Tecrübelerimizi oluşturan korkularımızı, yaralarımızı ve travmalarımızı tanımlamak: Olumsuzlukları unutmanın yollarını mı aramalıyım yoksa onlarla barışıp benliğimle mi bütünleştirmeliyim?
7. Bizim için neyin güzel olduğunu tanımlamak: Benim için güzel nedir? Güzeli nerede arıyorum? Bir kitabı, fotoğrafı, filmi, şarkıyı neden güzel buluyorum?

Bu sorulara cevap ararken, başkalarıyla yani öteki'yle kurduğumuz ilişki de aslında kendi hâlinde değerlendirilmiş olur. Kendimi ne kadar anlatıyorum, başkalarını ne kadar dinliyorum, gerçek bir dostluğum var mı, insan ilişkilerindeki hassasiyetlerim neler, aşırı bir olumlamaya ve olumlanmaya mı ihtiyacım var? Schmid'in bu konudaki yorumu şöyle: "Bir dostun da baştan aşağı olumlanmaya değer olması gerekmez, yine de arkadaşımdır, bu başlı başına güzel bir şeydir; insanın kendiyle dostluğunda da öyledir. Kendim için olabileceğim güzel Ben, aynı zamanda arkasında durabileceğim hakikatli Ben'dir. Tıpkı hakiki dostların ilişkisindeki gibi, kendine karşı dürüst olur, kendine yalan söylemez, kendini aldatmaz; bunu da ahlaki sebeplerle değil, böylece hayatını güvenilir bir zemine oturtabildiği için yapar."

Schmid, yazdıklarını çeşitli başlıklara ayırsa da bir konu var ki onun üzerinde özellikle durur. Sık sık da hatırlatır. Bu, yaşadığımız hayatı bütünüyle kabul edebilmek üzerinedir. "Neticede" der, "yaşadığınız her şey, çekilen bütün o acılar, yapılan bütün hatalar, hayatı oluşturan daha büyük bir bağlamın parçalarıydı, oraya giden bir seyahattaki istasyonlardı.". Yazının başında insan insanın molasıdır demiştim. Her insanı hayatımızdaki bir istasyon olarak düşünebiliriz. Belki hedefimizde bile yoktur o istasyonda durmak ama zaman zaman dururuz. Bu iyi bir şeydir. O istasyon, yani o insan bize iyi gelmeyebilir, o zaman da yolumuza devam ederiz. Arada başka istasyonlara, insanlara uğrarız. Mühim olan o trenden indiğimizde geri dönmeyi de bilmektir. İnsan sadece şu an yürüdüğü yolu değil, daha önce yürüdüğü yolları da sevmeli. Bazen aradığın anlam en geride yatar. Sakladığın, taşıdığın geçmiş hikâyende. Keşfettiğimiz şey ne kadar acılı, sancılı olsa da. Kıymet, güldüren şeylerde olmaz zira: "Tam da birçok zorluk ve başarısızlıkla dolu bir hayat, sahiden yaşıyor olma ve hayatı bütün bereketiyle yaşama duygusunu verebilir insana."

Hiçbir şeyde kesinlik olmayışı, daha doğrusu insanın kesin olarak hiçbir şeye inanmaması, daha büyük bir inanca olan ihtiyacı açığa çıkarır. Hayatında kesinlik olmayan, belki de teslim olduğu için hep bir-arada kalan insanlar daha inançlıdır. Yaptığı işe, evine, eşine, çocuğuna, dostuna, akrabasına, okuduğu kitaba, izlediği filme, dinlediği müziğe, baktığı resme ya da gördüğü yapıya daha çok inanır. Arayışla gelen şifa, denebilir buna. Schmid, "serendipity'i şiar edinmeli" diyor. Yani tesadüfen ilginç-faydalı buluşlar yapma yeteneğine erişmeli. İddialı taleplerde bulunmak ve onlara cevap aramak yerine karşılaşmanın, tesadüfün, talihin ve tevafukun kıymetiyle buluşmanın çok daha anlamlı olduğunu söylüyor. Bu buluşmalar tek bir kesinliğe ihtiyaç var, o da yolda olmak: "Tavsiyeye şayan olan şey, sonrasında benliği yapayalnız bırakacak olan tek bir hedefe bağlanmak yerine, sürekli yolda olmak, süreç hâlinde olmaktır; bir hedefe varsa da varmasa da..."

Kitap bittiğinde her okuyan kendi meşrebince bir neticeye varacaktır muhakkak. Ama işin özü, Wilhelm Schmid'in yukarıda da söylediğim gibi sürekli bahsettiği şeye geliyor. Kendimize doğrudan dokunan o şeye. Kendi yolunda ilerlediğinin farkında olarak yaşamak. Bu, gelişim anlamında değerlendirilecek bir şey değil. Yol insanı zaten dönüştürür, geliştirir, törpüler. Bu; doymak, tatmin olmak, olgunluğa ulaşmanın farkına varmakla ilgili bir şey: "Hayatta gerçekten önemli olan nedir? İnsana kemale erme hissi veren şeydir. Ona doygunluk veren her şeyde, bir anlam gördüğü, gözüne güzel görünen, onu derinden tatmin eden her şeyde bulur bunu."

Kendiyle Dost Olmak'ı Tanıl Bora'nın nefis çevirisiyle okuduk. Önemli olan özümsemek ve yaşama değer katacak ölçüde sürekli yararlanabilir hâle getirmek. Yani yazılanı, bize ve hayatımıza uyduğu ölçüde kuşanmak. "Çünkü" demek için Schmid'in önsözünde bahsettiği kitaptan, Marcus Aurelius'un Kendime Düşünceler'inden faydalanmak ve öylece yazımı bitirmek isterim: "Zarafetle ayrıl sahneden, zira seni sahneden alanda da var aynı zarafet."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf