20 Eylül 2019 Cuma

Uzaktaki yakınlar: Jung ve Hesse

"Doğaya yakın olduğunuzda Tanrı'nın sesini dinleyebilirsiniz."
- Hermann Hesse

"İnsanın ne olduğunu anlamak için kişi Doğa'yı izlemeli ve 'beklenmedik olanın önemi'ni kabul ederek tek başına kalmalıdır."
- Carl Gustav Jung

Bahse konu edeceğim kitabın adını ilk defa, merhum Engin Geçtan hocanın Hayat adlı kitabında okumuştum. Böyle bir kitabın varlığı bile şaşırtmıştı keza Jung en ilgi duyduğum psikiyatrken Hermann Hesse en sevdiğim yazarlardan biriydi. İkisini yan yana, üstelik mektuplarla ve fotoğraflarla takip etmek pek güzel olurdu diye düşünürken kitabın Türkçe baskısını bulamamıştım.

Geçtan hoca kitaptan çok ilginç bir paragrafı konuk etmişti Hayat'ta. Jung'un Hindularla ilgili şu sözlerini iktibas etmişti: "Doğadaki diğer varlıklar gibi insan da kendini ifade etme arayışı içindedir ve 'Benlik' bu bütünlüğe ulaşmanın düşü konumundadır. Hindular bu konuyu öteden beri bilgece işlemişlerdir."

Sonra Hermann Hesse'nin romanlarında ne yapmaya çalıştığını yeniden düşünmüştüm. Bozkırkurdu aslında kendisi değil miydi? Narziss ve Goldmund yine Hesse'nin anlamaya çalıştığı, belki de kendinden iki parça, iki karakter gibi duran kimseler olamaz mı? Demian, romanın anlatıcı olan Sinclair'den ne kadar bağımsız bir varlıktı? Siddhartha'nın Bozkırkurdu'yla olan ilişkisi nasıl anlamlandırılabilirdi? Derken Şili'li bir diplomat ve yazar Miguel Serrano'nun "Carl Gustav Jung ve Hermann Hesse: İki Dostun Hatıraları" kitabının Destek Yayınları tarafından neşredildiğini öğrenir öğrenmez gidip aldım ve öylesine bir sayfayı açtım. Şöyle diyordu Hesse: "Bazı insanlar hem Siddharta'yı hem de Bozkırkurdu'nu yazmış olabildiğimi anlayamazlar. Fakat onlar birbirini tamamlıyor; onlar, aralarında gidip geldiğimiz iki kutup..."

İşte aradığım tipte bir kitap. Sadece mektuplarla ilerlemeyen, düşünülmüş fikirlerin ve yazılmış metinlerin kökenine inen, Hesse ile Jung'u birbirine yakınlaştıran hassasiyetleri çok da didiklemeden ortaya döken, dilimize güzel çevrilmiş -Seza Özdemir'i tebrik etmeli- bir kitap. Bir tarafta Alman edebî romantizm geleneğinin Novalis, Hölderlin, Kleist ve Nietzsche'den sonraki büyük temsilcisi, Schopenhauer ve Goethe gibi Doğu düşüncesine çok sıcak iki efsanesinin sanki bir uzantısı olan, Mozart ve Bach notaları eşliğinde çalışan Hermann Hesse. Diğer tarafta ise egoyu bilinçaltından ayırma çabalarıyla, simgeler dünyasına hiç çekinmeden dalıp çıkmasıyla, arketip fikrinden mit ve efsaneleri yeniden yorumlama girişimleriyle psikoloji dünyasının bilgelerinden Carl Gustav Jung.

Hesse'nin yapıtlarıyla 1945'te tanışmış Serrano. İlk okuduğu eseri Demian olmuş. 1946'dan önce Almanya'nın dışında hiçbir yerde ünlü olmadığını söylüyor. Bir Meksikalı ressam, Boncuk Oyunu'nu okuduktan sonra oldukça etkilenmiş, bir resim yapmış ve bununla yetinmeyip Hesse'ye göndermiş. Serrano burada, böylesine hassas bir okurun kitap karşısındaki coşkusunun anlaşılabilir olduğunu şöyle açıklıyor: "Bugün bile bir kitabın ihtiyaçlarım için gerekli olduğunu düşünsem onu bulmak için dünyanın yarısını dolaşırım, bana özel bir şey sunmuş o birkaç yazara sonsuz hürmet ederim. Bu nedenle kitapların kendilerine verilmesini bekleyen, ne araştıran ne de hayranlık duyan, günümüzün ruhsuz gençliğini asla anlayamam. Ben bir kitap almak için yemek yemeden idare edebilirdim; kitapları ödünç almayı hiç sevmezdim, saatlerce onlarla yaşayabileyim diye onların tamamen benim olmalarını isterdim. İnsanların olduğu gibi, kitapların da kendilerine özgü kaderleri vardır. Onları bekleyen kişilere yönelip doğru anda onlara ulaşırlar. Yaşayan malzemeden yapılırlar ve yazarlarının ölümünden sonra da uzun süre karanlığa ışık tutmaya devam ederler."

Serrano'nun bu kitabıyla birlikte söz konusu duygularında ne kadar samimi olduğu anlaşılabilir. Zira okuduklarımızdan bir 'tanışıklık' olduğunu anlayabiliyoruz ama 'dostluk' çok daha derin, ciltlerle ifade edebilecek bir yazma girişimi olurdu muhtemelen. 1951'de İsviçre'ye doğru yola koyuluyor Serrano, amacı Hesse'ye ulaşmak. Evini buluyor, bahçenin girişine doğru yöneldiğinde kapının üstünde "Ziyaretçi giremez" yazısını görüyor. Devamında evin ön kapısında Çinçeden çeviri bir şiirle karşılaşıyor. Meng-Tse'ye (Mensiyüs, MÖ 371-289) ait bu şiir; ihtiyarlığa erişen ve üzerine düşenleri tamamlayan bir insanın artık huzurla yaşamayı hak ettiğini, kendiyle yüzleşmek için gerekli olan zamana kavuştuğunu, artık ziyaret edilmesine gerek olmadığını, yaşadığı evde sanki kimse yokmuş gibi davranılması gerektiğini anlatıyor. Böylece Hesse'nin sadece yaşamının sonunda değil bütününde münzevi olmayı, huzuru aramayı ve son nefese dek düşünmeyi bir şahsiyet meselesi hâline getirdiğini anlıyoruz. Serrano ona ulaştığında "Söyleyin, huzuru burada, dağlarda bulabildiniz mi?" diye soruyor. "Doğaya yakın olduğunuzda Tanrı'nın sesini dinleyebilirsiniz" diye cevaplıyor Hesse. Onun doğaya, doğanın getirdiği manevi armağanlara ne kadar meraklı olduğu Ağaçlar kitabında bir nebze anlaşılabilir. Zaman zaman konuşmaları derinleşiyor Hesse'nin. Sözcüklerin birer maske olduğuna, kişiliğin aşka imkan tanıdığına, doğanın güzelliğinin en önce Doğu'daki tapınaklarda ve anıtlarda anlaşılabileceğine, Hinduların az okuma sebebinin batıdan gelen düşüncelere ihtiyaç duymamaları ve zaten Doğu'nun yükseliş hâlinde olmasına dair anlatımlar... Peşinden Serrano, "Nasıl olur da buradayım? Nasıl oluyor da bu kadar uzaktan gelip kendimi bugün sizinle burada otururken bulma şansına eriştim?" diye soruyor. Hesse, bir dönem psikanaliz gördüğü Jung'tan etkilenerek aldığı kavramla açıklıyor bunu: "Hiçbir şey tesadüfen olamaz. Burada sadece doğru misafirler buluşur. Bu, Hermetik Çember'dir.". Kitabın Hesse'ye ayrılan bölümü bazı konuşmalar, mektuplaşmalar ve anılarla devam ediyor. Serrano'nun oğlu ve Hesse arasındaki ilişkiyle, Hesse'nin ölümünden sonra mezarında yaşadığı bir an oldukça etkileyici. Esasında bu iki hikâye de Hesse'nin Hermetik Çember ifadesini doğruluyor sanki...

1947'de Antarktika'ya doğru yola çıkıyor Serrano ve Jung'a olan yakınlaşması da bu seyahatte başlıyor. Jung'un The Ego and the Unconscious kitabı yanında ve esasında bu kitap yolculuğunun amacıyla çatışıyor. Parkasının cebine koyduğu bu kitapla beraber devasa buzdağlarının arasında "Dünyanın geri kalanından uzakta, neredeyse topyekûn bir yalnızlık içindeyken modern insanda Ego'yu Bilinçaltı'ndan ayıran öteki boşluğu kapatacak bir şey" aramaya başlıyor. Jung'un ölümüne iki sene kala, 28 Şubat 1959'da Jung'la ilk görüşmesini gerçekleştiriyor. Hindular üzerine uzunca bir konuşma, peşinden Hint düşüncesi ve yaşamı, insanın bilinçten ibaretmiş gibi düşünülmemesi gerektiği, doğallık ve doğa, Hindistan'ın arketipliği, yoga, omurganın temelindeki çakralar, benlik kavramı üzerine uzun uzun konuşmalar... İkinci görüşmesinin tarihi 5 Mayıs 1969. Bu kez Küsnach'ta, Jung'un evinde. Giriş kapısının üstünde Latince bir ifade: Vocatus adque non vocatus, Devs aderit. Çağrılsın ya çağrılmasın, Tanrı mevcuttur. Gelişen ve genişleyen yakınlıkları, Serrano'ya soru sorma anlamında cesaret kazandırıyor. Sohbetin bazı derinliklerinde Hesse'yi hatırlatan ifadelere rastlamak okuyucu için de heyecan verici. "Bana göre tek önemli şey Doğa'yı takip etmektir. Bir kaplan iyi bir kaplan olmalıdır, bir ağaç da iyi bir ağaç. Dolayısıyla insan da insan olmalı. Fakat insanın ne olduğunu anlamak için kişi Doğa'yı izlemeli..." ifadesi gibi. Hesse, yazarlığının yanında bir şair olarak da şiiri yücelten, çok önemseyen biriydi hiç şüphe yok ki. "Şair geçmişi çağrıştırmalı ve onu tekrar yaşamalı, fani olanı zapt etmeli. Bu onun işinin önemli bir yanıdır." sözlerini kaydetmiş Serrano. Jung da, Freud'un "Gittiğim her yerde, benden önce oraya gitmiş bir şair buldum" sözünü haklı çıkarırcasına şöyle demiş ona: "Kimse ne dediğimi anlamadı. Sadece şairler beni anlayabilecektir...". Jung'un mitlerle ve simgelerle ilgilenen ortak bir arkadaş aracılığıyla Hesse'yle tanıştığını öğreniyoruz sonraki sayfalarda. Söz konusu arkadaş belli ki Hesse'ye yakın bir isim.  Bir süre Jung'la çalışmış fakat sonuna kadar ilerleyememiş. "Yol, çok zordur" diyor Jung.

Hesse'nin ve Jung'un kitaptaki mektupları, ifadeleri ve derinleşmeleri; edebiyatın ve psikolojinin yan yana ne çok yakıştığını gösteriyor. İnsanı büyüleyen, hayretini artıran, gönlünü coşturan iki nefis mesele. Ne insanın kendini ifade etme isteği ne de insan ruhunu keşfetme isteği biter. Bu yüzden edebiyat da psikoloji de birer mesele, belki de 'bir' mesele...

Serrano'nun arkadaşı Bochi Sen, Zürih'te birçok kez ziyaret ettiği Jung'dan bahsederken, onunla reenkarnasyonu tartıştıklarını ve Jung'un sıradaki hayatını seçme şansı olsaydı yine aynı hayatı seçmeyi tercih edeceğini söylemiş. "Bu, tıpkı Hesse gibi, hayatını tamı tamına bütün hisleriyle kavrayarak yaşamış olduğunu söylemenin bir yoluydu" diyor Serrano. İkisi arasındaki fark için Hesse'de Jung'a göre daha fazla huzur ve dinginlik bulduğunu söylüyor. Çünkü Jung son anına kadar araştırıyordu.

Okudum ve düşündüm: kaçımız senelerce üzerine ciddi okumalar yaptığımız bir yazarla yahut şairle böylesine dostluk kurabiliriz? Mesela ona uzun uzun mektup yazabilir miyiz? Beraber yürüyüş yapabilir miyiz? Var mı şimdilerde böylesine kibrini yenmiş birileri? Bilmiyorum. Bu kitap hiç değilse tüm bunları hissettiriyor, yaşatıyor.

Madem Hesse'den ve Jung'dan bahseden bir kitabı ele aldık, dün (19 Eylül 2019) vefat eden Kamuran Şipal'i de anmak gerek. Çünkü eğer bugün Hermann Hesse, Alfred Adler, Elias Canetti, Jung, Rilke ve daha nicesini sevdiysem, kütüphanemde onları özel raflara dizdiysem bu kıymetli mütercimin emekleriyledir. Mekanı cennet olsun.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

18 Eylül 2019 Çarşamba

Sıradan insanları şiirsel dille buluşturan hikâyeler

Sıradan insanların olağan hikâyelerini şiirsel dili ile harmanlayarak önümüze sunuyor Ercan Kaygas, Gölgesi Beyaz isimli kitabında. Dört bölüm ve her bölümde üçer hikâye olmak üzere toplam on iki hikâyeden oluşan kitapta doğrudan bir tema üzerine hikâye kitabı ya da hikâyeler arası ortak bir paydadan dolayı oluşan bölümlerden söz etmek ancak çok genel veya çok özel olarak bakıldığında görülebilir.

Hikâyelerinde evde kalmış bir kızdan bir hurdacıya bir işçiden anneye neredeyse herkesin kendi hayatında karşılaşabileceği kesitleri veya tipleri tıpkı her hikâye ve bölüm başında bulunan farklı şair ve yazarların mısraları gibi ahenkli ve şiirsel olarak ele almış.

Yazarın mısraları seçiminde tıpkı kendi hikâyelerinin adeta başka hikâyecilerden izler barındırması gibi farklı olması da dikkat çekici bir husus. Bir hikâyede Sait Faik okurken öbüründe Füruzan’dan izler görmek mümkün. Bu farklı hikâyeciler etkisi sadece tema, konu veya işleyiş bakımından da değil üstelik. Nerdeyse hepsinin bir kombininden ortaya çıkan özgün ama bir o kadar da örnek alınmış hikâyelerden dolayı böyle gözükmektedir.

Dil olarak yalın diyebileceğimiz ancak yalınlığından daha ağır bir şiirsellik ile öne çıkan hikâyeleri konu bakımından ortak bir temele oturmak için sadece sıradan insanların hikâyeleri diyerek genelleyemeyiz. Hikâyelerinde özellikle kadının yeri doğrudan ya da dolaylı olarak önemli bir yer tutmaktadır. Bazen bir anne kız ilişkisi üzerinden bazen ise çok sevdiği erkeği betimlerken kadın doğrudan gözükmektedir. Bunun yanında neredeyse her hikâyede anne figürü de çok önemli bir yer tutar. Ancak sadece kadın üzerinden konumlandırmak da pek mümkün değildir yazarın hikâyelerini.

İkinci bir bakış ile konu üzerinde düşünülünce ikili ilişkiler daha geniş bir yer tutuyor gibi fakat bunu da sadece kadın erkek ilişkisine indirgemek yine hikâyeleri oturmayacağı bir şekilde konumlandırmaktan başka bir şey olmayacaktır. İkili ilişkilerden kastımı ise daha açık bir hale getirecek olursam örneğin anne ile kız veya oğul ile aile gibi aslında kadın erkek ilişkisinden daha ön planda ve daha önemli olan bağlantılar daha üst bir başlık olmasını sağlar ikili ilişkilerin.

Daha öncede değindiğim bölümlerden ve hikâyelerden önce konulmuş dizeler konusunda ise yazar tıpkı hikâyelerin bölümlere ayrılmasındaki gibi dize seçimlerinde de tek tip bir yol izlememiş gibi. Ayrıca dizelerin bu kadar önemli olmasının sebebi yine bahsettiğim yoğun ve neredeyse romantik şekilde kullanılan şiirsel dilden dolayıdır. Romantik şiirsellik diyerek tanımlamak istediğim ise şiirsel dil ile okuyanı yoracak kadar yoğun bir biçimde aktarılmasıdır. Ancak yazar çoğu hikâyesinde dozunda ve üslubun doğal sınırlarını aşmadan vermiştir.

Tema, işleyiş ve konu bakımından farklı hikâyelerinde farklı yazarlardan iz barındırmaktan öte sanki o yazarlar gibi yazması alelade bir taklitçilikten çok tarzını farklı yazarlardan edinmiş gibi bir hali olduğunu göstermektedir yazarı bu kitabında. Tıpkı farklı elementlerden oluşturduğu hikâyelerini yine farklı yazarlardan ilhamla bir araya getirdiği kitabıyla okura bir derleme öykü kitabı sunuyor gibi.

Sonuç olarak Ercan Kaygas ilk öykü kitabını şiirsel dilin sınırlarını zorlayarak sadece dize alıntısı ile değil farklı hikâyecileri içten içe barındıran üslubu ve yine şiirselliğiyle sıradanlıktan konu ve içerik bakımından sıyrılmasıyla oluşturmuştur. Bununla beraber hikâyelerindeki karakter ve olaylarla da tek düze konuları, küçük insanların hayatından bulunup hikâyeleştirmiştir. Hatta onun da deyişi ile “dişini karıştıracak bir kürdanı olmayanların” bile hayatlarını hikâyesine konu edinmiştir.

Hamza Eren Sarıçam

16 Eylül 2019 Pazartesi

Şiirle karakter çizmek

Edebi türler ve metinlerarasılık üzerine düşününce yollar hep şiire çıkıyor bende. Kemal Varol’un Âşıklar Bayramı isimli o nefis romanını okurken romanın en lezzetli kısımlarının şiire en çok yaklaştığı sayfalar olmasını buna delil olarak gösterebilirim. Hakeza nesir olmasına rağmen öykü türünün de romandan ziyade şiire yakın olduğunun neredeyse kabul gören bir fikir olması gibi. Yolların hep şiire çıktığı bu serüvende hem dilimizi terbiye etmek hem de edebi lezzete en kestirme yoldan gidebilmek için şiirimizi takip etmeyi tercih ediyorum. Şiirimizi takip etmenin en isabetli adresinin de dergiler olduğu apaçık. Bir edebiyatsever olarak dergilerin varlığından haberdar olduğumdaki sevincimi unutamam. Türk şiirinin nabzını tutmak için de evvela dergilere sonra o dergilerden filizlenen ilk kitaplara bakıyorum.

Fatih Muhammet Atasever de şiirlerine İtibar dergisinden aşina olduğumuz bir isim. Kitabı Türkçe Karakter, temmuz ayında Profil Kitap'tan çıktı. Atasever kitabına bu adı vermemiş olsaydı da biz onun bu yaptığının, şiir adına bir karakter ortaya koymak olduğunu söyleyip kenara çekilebilirdik.

Atasever’in şiirinin katmanlı bir yapısı var. Çağrışıma dayalı imgesel yoğunluklu bir şiir var karşımızda. Bu yanıyla kendini kolay ele vermeyen, okuyucudan dikkat ve çaba isteyen bir üslup. Self- Determination şiirinde şöyle diyor mesela şair:

"Öyle ki
ikna edilmemiş bir tek ölüm kalır
dayım zeytinlikte vurdu kendini
Misak-ı millîyi elbet bilir
Kuba motorla da ağılabilir göğe
anladık.
"

Bunun gibi imgesel anlatımın yoğun, mısra arası anlam geçişlerinin hızlı olduğu şiirler okuyucuyu şiirden koparabilir ama sabredilip bütünü görünce kendini ele veren bir şiir yapısından bahsediyorum. Bu riskli işi başarıyla kotarıyor bence Atasever.

Onlarca tanım arasından şiire dair en benimsediğim “içe ve derine doğru bir işçilik” olduğu varsayımı. Atasever de şiir yoluyla içe ve derine doğru bir yolculuğa çıkıp, ölümle hayatla ve sevgiyle bir hesaplaşmaya giriyor. Aynı zamanda bir anlamlandırma çabası bu.

"Göstermek gibi olmasın 23 oluyorum / yerde bulsan sayacaksın / kaç kez düştüğünü" diye belirtiyor 20 Aralık şiirinde Atasever.

"Uzun süren bir intihara ara vermişim gibi / bana veciz bir söz verin / yoksa öleceğim" diyor 144P şiirinde.

Yeri gelmişken söyleyelim. Başlıklar okuyucuyu şiire alıştırır ve kendi dünyasına davet eder. Bir nevi kapısıdır yani şiirin. Atasever fazla cesur davranıp okuyucuyu hesaba katmıyor diye düşünüyorum. Şair ve öykücülerle yapılan söyleşilerde dikkatimi çeken şeylerden biri de ilk kitaplarıyla ilgili sorulara okuyucuyu hesaba katmadıklarını itiraf etmeleriydi. Ama işin doğası biraz böyle galiba. Atasever’in bazı başlıkları şöyle. 144P, 20 Aralık, Found Footage, Self- Determination gibi. Dil konusuna değinecek olursak Atasever’in akıcı, rahat bir üslubu var. 92 doğumlu genç bir şaire göre oldukça iyi. Sözü uzatmadan tasarruflu kullanarak söylemeye çabalıyor derdini. Oturma İzni gibi lirik şiirlerinde dili daha da yumuşuyor örneğin.

"Oturma izni alamam diye kalbine
gündemine düşmüyor yüzüm, olsun
elini çabuk tutar suçu üstlenirim.
"

En dikkatimi çeken şiiri ise İlk Görüşte oldu. Şöyle diyor bir yerinde şiirin:

"Yemin ederim her bakışta
karşılıklı oturabileceğin bir kalbim var
bir tek o götürebilir seni İstanbul’a.
"

Harold Bloom bir şairin şiir yazarak dünyada kendine yer açmaya çalıştığını söylüyor. Fatih M. Atasever de şiiriyle yabancıladığı bu dünyada kendine yer açmaya ve kızgınlığını dışa vurmaya çalışıyor. Her şairin olduğu gibi Atasever’in de dünyayla arasında pürüzler var ve şiir yoluyla o pürüzlerle uğraşıyor. Bana kalırsa Türk şiirinde de kendine yer açmış bulunuyor.

Kenan Yusuf Taşkın
twitter.com/knnysf

Analı babalı ama öksüz çocuklar

Göç olgusu, sosyolojik ve psikolojik temelde çalışmalara konu olmuş ve bundan sonra da hep olacaktır. Çünkü her göç, kendi içinde farklı anlamlar taşır. Sosyolojik olarak ortak bir temele oturtsak bile ruhsal olarak her insan tanesi kadar anlamı olan bir şeydir. Örneğin Balkanlardan gelenlerle Suriye’den gelenlerin durumuna ortak temelde göç desek de, baştan ayağa farklı anlamlar taşır. Elbette buna bir de yakın zamanda Almanya’ya göç eden vatandaşlar dâhil edilebilir. Temmuz Çocukları kitabının da temeli, zamanında ailesi Almanya’ya göç etmiş genç bir kadının, Aysu’nun hikâyesidir.

Aysu, Almanya’ya önce annesinin gitmesiyle babası ve kardeşleriyle beraber Türkiye’de kalır ancak daha sonra bütün aile annelerinin yanına taşınırlar. Fakat Aysu anne babası ve iki kardeşi gibi (Süheyla, Aziz) devamlı olarak Almanya’da yaşamaz ve Türkiye’ye döner. Aileden kopukluğu da burada başlar zaten:

Her sınıfta, her okulda göçmen, Almancı çocuklar vardı demek. Garip çıbanlar… Yazları ailelerinin gelmesini bekleyen, geldiklerindeyse yaşamlarının akışı değişen, kesintiye uğrayan, bir aylığına analı-babalı olmanın ayrıcalığına kavuşan ama çoğunlukla bu anne-babayı nereye koyacağını bilmeyen yaz çocukları. En çok da Temmuz çocukları. Analı-babalı öksüz çocuklar.

İki kısımdan oluşuyor kitap. İlki Paralel Hayatlar, diğeri ise Ölüm ve Cennet. Kitabın çok büyük kısmını ilk bölüm oluşturuyor. Bu ilk kısımda Aysu’nun, anne Şükriye Hanım’ın, abla Süheyla’nın, ablanın evlenmeden önceki aşkı Klaus’un, kardeş Aziz’in ve baba Sabri Bey’in dünyalarına konuk oluyor okur. Yazar, aynı zaman diliminde (bir yılbaşı akşamı) farklı mekânlarda bulunan karakterlerin hayatına kamera tutup onları üçüncü bir gözle gözetliyor da diyebiliriz. Fakat yine de en çok yer Aysu’ya ayrılmış. Hatta bazen Aysu’nun dilinden yazılmış kısa bölümler de okuyor okur. Bunları Aysu’nun tuttuğu notlar adı altında görüyoruz ki birçok düğüm de bu kısımlarda çözülüyor zaten.

Aysu bu romanın asıl kahramanı. Diğer olayları birbirine bağlayan güç. Merkez. Ancak her karakterin hikâyesi kendi içinde bir temele ve ‘burukluğa’ oturuyor. Örneğin en büyük kardeş Süheyla, çok küçükken babası tarafından istemediği biriyle zorla evlendirilmiş, psikolojik problemleri olan biri. Kitapta kamera ona çok az tutulsa da asıl kahramanlardan. Çünkü bütün aileyi etkileyen bir yaşantı ve özel durumu var. Şükriye, kendi içinde çelişkiler yaşayan, memleketine dönmek istemeyen bir anne. Geçmişe özlemi çok büyük. Diğer karakterlerden ziyade önce Aysu daha sonra da Süheyla ve Şükriye daha çok öne çıkıyor. Yazarın üstünde hiç durmadığı bir başka karakter de, ikinci kardeş Yaşar. Mersin’de yaşadığını öğreniyoruz sadece. Keşke onu da hikâyeye dâhil etseymiş yazar, böylece daha geniş dallara ayrılan, gölgesi daha büyük olan bir aile ağacı altında kümelenmiş yaşantılar okuyabilirdik. Bir aileyi temel alan romanların başarılarından biri de, her karakteri geniş ve tutarlı ele almasıdır çünkü. Fakat belki de, her ailede olabilecek suskun, silik birey rolünü Yaşar’a vermiş Menekşe Toprak.

Paralel Hayatlar bölümü herkesin yılbaşı akşamına ışık tutsa da bu bölümlerde karakterlerin sadece o akşam yaşadığı olayları değil aslında daha çok geçmişi gözlemliyoruz. Uzun yıllardır Ankara’da ailesinden uzak yaşayan Aysu’nun Almanya günlerini mesela. Ya da Şükriye Hanım’ın Almanya’ya ilk geldiği günleri. Bu teknikle yazar, sadece ânı değil de bütüncül bir geçmiş zaman hikâyesi çiziyor. Çünkü “ama bir kez daha, yaşamın sadece içinde bulunulan andan ibaret olmayıp, geçmişin, unutulmuş kokuların; bir zaman dert edinilmiş ya da çok önemsenmiş birinin, sevinçli bir ürperişin, uzaktan uzağa bir fark edilme ya da fark etmenin hal hamur oluşundan meydana geldiğini hatırlıyordu.

Kitap sadece bir ailenin hikâyesini değil aynı zamanda göç eden insanların zorluklarını ve onlara dışarıdan bakanlar tarafından (Klaus) yapılan gözlemleri de içeriyor. Çok olmasa da küçük ama önemli sosyolojik çıkarımlar mevcut diyebiliriz.

Kitabın yalın bir dili ve sade bir üslûbu var. Çok rahat okumak mümkün. Üslûbu yer yer Orhan Pamuk’a yaklaşıyor dense yanlış bir şey söyleniyor olmaz.

Menekşe Toprak iyi bir yazar. Hikâyede bıraktığı bilinçli boşluklardan başka açık kalan bir kısım yok. Fakat önemli bir eleştirim de var. İkinci kısım olan Ölüm ve Cennet’in Cennet kısmı o kadar gereksiz olmuş ki. Yani yazar bütün o olumsuz yaşantılardan sonra ve söylersem ‘spoiler’ olacak olaylardan sonra tozpembe bir hayat çizmiş 13 sayfalık. Hiç ama hiç gerek yoktu. Bence kitap Ölüm kısmında bitmeliydi veya aynı çizgi üzerinde devam etmeliydi.

Temmuz Çocukları 2015 yılında İletişim Yayınları’nda neşredilmişti. İlk baskısını ise 2011 yılında Yapı Kredi Yayınları’ndan yapmıştı. Fakat bildiğim kadarıyla her iki yayınevinde de ilk baskıyı aşamadı. Hâlbuki genel anlamda baktığımızda gönül rahatlığıyla iyi bir yazar diyebiliriz Menekşe Toprak için. Diğer bütün kitaplarıyla birlikte bu kitabı da okunmalı.

Mehmet Âkif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

13 Eylül 2019 Cuma

Kusursuzlar ve vazifeliler arasında "gönüllü" olmak

“İnsan varlığının en kırılgan üç yanı ve en savunmasız noktaları; kalbi, hayalhanesi ve gururudur. Dünya ile alışverişimizin titreşimleri bu noktalara düşer."
- Tekin Şener, Ötekiler Günü

Şey Alırlar Şey Satarlar, tıpkı Hasan Yurtoğlu'nun yazdığı gibi son yıllarda neşredilmiş en önemli kitaplardan biridir. Biriydi değil, biridir çünkü oradaki cümleler arasından bir cümle var ki yazarın okuyucuya bıraktığı bir emanettir. Bu emanet, melanete karşı hem bir savunma hem de taarruz stratejisidir: "Biz bunları ahlaklarından tanımak zorundayız."

Acı bir gerçek var ki o da hepimizin cehalet ekseninde birleştiğidir. Kendimize kulplar, kılıflar bulduk ve kitabı bir kenara koyduk. Kitabı duvara asanlarla gönlüne kazıyanların arasındaki makas açılırken, aslında ikincilerinin pek de ortalarda görünmediğini anlar olduk. Hakikat ehli kendini sırladı, sırlamak zorunda kaldı. Eskiden ortalık çamura bulansa da pırıl pırıl parlayan, ağzından çıkan bir sözle yahut bir bakışıyla tavrını ortaya koyan, o tavırla karşısındakinin hâlini değiştiren, dönüştüren zatlar vardı. Nerede bu zatlar? Hepsi mi güzel atlara bindiler? Kalanlar hangi çeşmenin sakası oldular?

İşte böyle böyle düşünürken araladım Bilinçli Cehaletin Sosyolojisi'ni. Berat Demirci, ilk sayfalardan itibaren cehaletin bir itikad gibi kabul edilmesini anlatıyor denemelerinde. Tanıdığımız, bildiğimiz yazarın o sert üslubunun ardında -çünkü hakikat serttir- derin bir mizah da var. Bu mizah, ağlanacak hâlimize yeni bir gülüş katmıyor, acziyetimizi ortaya döküyor. Horatius'un Hiciv'de söylediğini her denemesinin sonunda hatırlatıyor Demirci. Quid rides? De te fabula narratur. Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikâyen.

Demirci'ye gören bir toplumu toplum eden, 'toplam insan hasılası'dır, gayri safi milli hasıla değil. "Kalp merkezdir, toplum insanlardan oluşur ve insanların kalbindeki değişim, fiili değişime esastır. Bunun hesaba katılmaması kadar bir toplumun geleceği için daha tehlikeli bir şey yoktur" der. Kul hakkına riayet ederek yaşayanlara 'cahil' gözüyle bakıldığı, vatanın 'hayatî mekân'dan 'işletme arsası'na dönüştüğü, 'şahsiyet'in tedavülden kalktığı, her insanda farklı olan kişiliğin sahte bir eşitlikle birleştirilerek 'tek tip insan' (robot) üretmenin revaçta olduğu, milyonlarca bilincin 'din adam'ları tarafından mağdur edildiği, ulemanın gücünü Google'dan devşirdiği, ezik ve sinik kimselerin kudretlerini daima hissettirmek için kapılarına 'vali şapkası' astıkları, uygun adım yürümenin marifet sayıldığı, gerçekleri örtmenin putperestçe savunulduğu bir zamanda Demirci bir teklifte bulunuyor.

"Hayatta en çok sevdiğim ve hep acemi bir "bahçıvan baba"  olarak uymaya, uygulamaya çalıştığım: İnsanı "Bir bitki gibi yetiştirmek!" teklifimi meclise, meydana, dergâha, bargâha arz ediyorum. Yetiştirebileceğimize de inanıyorum, inanmak ise en büyük kuvvettir. Aile, en temel rolü üstlenendir; böyledir ama nasıl yerine getirdiğini hesaba katmadan "eğitim meselesi" ve benlik inşası" konuları doğru istikamette yürümez. Uygulamalar ise, üç aşağı beş yukarı "mühendislik"le varlık çözülmesi yapmak olur. Doğru ekim yapılırsa şöyle olur: İki kardeşten biri biraz gümrah biter, biri biraz zayıf kalır. Ama gül fidelediysek, pıtrak devşirmeyiz. Bir topluma aslî rengini Toplam İnsan Hâsılası verir."

İbn-i Haldun'a göre devletin varlığını zorunlu ve meşru kılan ölçünün "İnsanı insanın şerrinden korumak" olduğunu söylüypr yazar. Ekonomik anlamda %10'luk alt gelir seviyesindekilerle üst gelir sahipleri arasındaki fark korkunç biçimde ve süratle artarken, devletle halk arasındaki makasın da açıldığını hatırlatıyor. Peki bu yol nereye gidiyor? Devlet memuru 'ağa hayatı' ile buluşturuyor evvela. Sonra servet sahibi olmayı meşrulaştırıyor ve en kritiği bunu sürdürmek için arsa, emlak, bayilik, kuyumculuk gibi risksiz, hiçbir bilgiye ve vizyona ihtiyaç gerektirmeyen işlerin popüler olmasına çanak tutuyor. Elbette birileri bunlarla meşgul olurken kendilerine dinî açıdan sağlam(?) dayanaklar da bulabiliyor. Servet ve makam birileri arasında dönen bir güç olunca, halkın çevresini rantçılar, tacirler, dövücüler, sövücüler çeviriyor. Üstelik oluşan bu çevre(!) "devlet imkân tanırsa neden yanlış olsun!" tekerlemesiyle kendine geniş, yüksek bir duvar da çekiyor. Duvarın oluşmasıyla birlikte güven ve sosyal adalet kavramları da ortadan kayboluyor. Bir toplumda güven, adalet esas olacaksa orada duvar olmaz. Yok yok, 'şeffaf'lıktan bahsetmiyorum. Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu'nda "Günümüz dünyası eylem ve duyguların temsil edildiği ve yorumlandığı bir tiyatro değil, mahremiyetlerin sergilendiği, satıldığı ve tüketildiği bi pazardır" diyor. Bu pazarda şeffaflık ancak makinelerin işidir ve insan da gittikçe makineleşmektedir. Güven ve adalet, bakın nasıl karışıyor çorba:

"Cafcaflı binalar, zevksiz ama cesametli ve sünnet karyolası gibi kentler; hangi ekonomik anlayışın ürünüdür? Kadroları fırsata çeviren ve yiyip, içip, israf eden sosyete grupları hangi yapılaşmanın ürünüdür? Bu yaşananları dinen ve ahlaken meşrulaştıran ilmiye mensupları vicdanen rahat mıdır? Bu soruları sayfalar dolusu sıralayabilirim ama nedeni ve cevabı soruların içinde olduğu için rahatsız eder. Üstelik terbiyesizce yaftalanırsınız; Marksistleştiğiniz iftirasını, yakında sol ile kol kola girme ihtimalinizin yüksek olduğunu mütedeyyin kardeşler(!) birbirlerine aktarır ve pislik yalanlarına dönüp kendileri de inanırlar. İşine geldiği miktarda Müslüman olmanın önünde fikrî bir engel, imanî bir mevzi çıkmadığı için, ikiyüzlülük her kılığa girebilmektedir."

Evet, deodorant kokusu Demirci'nin dediği gibi başta emek olmak üzere her şeyi bastırmıştır. Bunca sene alın terinden, köylüden, mazlumdan, emekten bahseden türküler okuyan Orhan Gencebay dahi deodorant reklamında oynayıp halka "duş yetmez" dedi. Duyduğumuza göre onu sevenler "batsın bu dünya"yı daha içten söylüyorlarmış şimdilerde. Eh haklılar... Maalesef ki yeni imkânlara sahip olmak için saygın, nazik, zeki gözüken -gözükmeye çalışan da değil, ciddi ciddi böyle gözüken- insan sayısı gözle görünür oranda arttır. Ne ki bu kadar gözle görünüyor, oradan bir afet çıkacaktır muhakkak. Şöhret afettir. Hele ki yalandan şöhret, felakettir. Şartların konforunu sürdürenlerin bu canlılığı, bu fokurdaması için 'epistemolojik sahtekârlık' diyor yazar:

"Deodorant kokusunun başta emeği ve her şeyi bastırdığı son zamanlarda kendi çıkarı uğruna saygılı, dürüst, nazik gözüken insan sayısı müthiş çoğalmıştır. Bunun iki sebebi var: Şartların kazandırdıklarını sürdürmek ve yeni kazanımlar elde etmek için yatırımda bulunmak... Allah'ın her kulunun özel olduğuna belli ki artık inanmayan ve kişilerin ölçülemeyen her tarafını, kendine mahsus sapkınlıkla ölçüp, sonra afişe eden kurumlaşmış "epistemolojik sahtekârlık" kendisine durmadan vazife çıkarmayı asla ihmal etmiyor. "Ölçemediği Şey"den tedirginlik duyan bu zümrelerin tek korkusu, elde ettiklerini kaybetme korkusudur. Elde ettikleri her şeye layık olduklarına kendi kendilerini inandırmışlardır."

Eleştirinin umursanmadığı ve hatta eleştirenin derhal muhalif olarak etiketlenip altının oyulduğu, ona türlü etiketlerin yapıştırıldığı bir 'düşünce piyasası' var. Bu piyasa; şairinden yazarına, yönetmeninden tiyatrocusuna çok geniş bir dair oluverdi. Geriye kalanların 'yok ediliş' emri de verildi. Bu yok ediliş, 'görmezden gelme'dir. Bir insanı görmezden geldiğinizde onu yok etmiş sayılırsınız. Farklı düşüncelere ve yorumlara kapalı olmak, tek tip düşünceyi de beraberinde getiriyor. "Haklılık mukabele görmez hale gelmiştir" diyor Berat Demirci. Muhalif damgalı her şey önce halının altına süpürülüyor sonra da o halı en makul yerde yakılıyor. Çünkü "hak dava" diye bir şey var ve bu ne olduğu belirsiz, kârı muhafaza etmekten gayrı meselesi olmayan davayı güdenlerdenseniz, sefasını da sürersiniz. Ya bu davayı güdeceksiniz ya bu diyardan gideceksiniz. Hem gütmeyen hem de gitmeyenlerden olacaksanız, yani bir 'oyun bozan'sanız safınız bellidir: tehlikeli öteki. İşte 'düzen adamı' hiç sevmez bu ötekiyi. Her türlü hasetliği, kötülüğü, terbiyesizliği de kendine hak bilir. Oysa bakın yazar bir 'gönüllü' olarak neyi hatırlatıyor:

"Halıların altıona süpürdüğünüz gübürün, sumen altı ettiğiniz yamuk işlerin farkına varanları hedef göstererek kendinizi sağlama alma numaralarınız kusurla değil, karakterle izah edilebilecek türden olabilir. Kumpas, hile, sahtecilik dahil denemediğiniz hiçbir teknik yoktur; bazen hangi milletin numunesi olduğunuzu sorasım geliyor. Mülkün emanet olduğunu, elinizden bir anda çıkabileceğini aklınıza getirdiğiniz oluyor mu? İçinizde "Şu dağın arkasında düşman var!" dediğinde doğru söylediğine insanların kanaat getirebileceği kaç ehl-i eman kaldı? Yaptıklarımıza ve yapmadıklarımıza dair fiili cevaplar önümüze burada ve ötede er geç gelecektir; mühleti vardır. Mühlet, inceden ince bir zaman bilincidir ve her oluş ve bozuluşun muhtelif sebeplere istinat eden bir mühleti vardır. Tövbe, mühlet dolmadan kurtuluş yoludur; önce kusursuz olmadığını kabul etmekle başlar."

Oyunun içindeyiz. Artık bu oyunun dışında kaldığını düşünmek bir zandan, kendini kandırmadan ibaret. İşte tam bu sırada birisi çıkar ve evet oyun hileli biliyorum der, altı kapıya gele atsam da benim attığım zarın ne geldiğini mutlaka görenler var der, oyunu kaybetmeyi hiç önemsemiyorum der. Çünkü bu oyun yenme yenilme meselesi değil, cana can oynama meselesidir. Türkçede 'canından geçmek' diye bir deyim vardır ve insan sadece hakikat uğruna canından geçer. Öte yandan, doğru olan her şey güzel değildir ama güzel olan her şey doğrudur derler. Bilinçli Cehaletin Sosyolojisi çok güzel bir kitap, tıpkı Berat Demirci'nin diğer denemelerinde olduğu gibi güzelliği yıllar sonra anlaşılacak...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

11 Eylül 2019 Çarşamba

Hayat kitapta yazıldığı gibi okunmuyor

İslami kesimin epeyce kıyıda kalan isimlerinden Ümit Aktaş, Okuma Serüveni adlı eserinde çocukluğundan başlayarak kitaplarla olan ilişkisini anlatır. Bu aynı zamanda okunacak ne bulursa okuyan birinden bilinçli bir okura dönüşme sürecidir. Tipik bir Anadolu kasabasında dinle pek alakası olmayan bir baba ve dinin geleneksel yorumunu yaşayan bir anneyle aynı ortamı paylaşan sessiz bir çocuk olarak başlangıçta dine ne uzak ne de yakındır. Yaşadıklarını kronolojik olarak aktaran Aktaş’ın dinle olan ‘hakiki’ irtibatını da evvela kitaplar üzerinden kurduğu ve kendince bir maslahat oluşturduğu anlaşılıyor. Eleştirel bakış ve sorgulamacı yönünü geliştirerek zor olanı denemiş ve kendi yolunu bulmuştur. Okur, Okuma Serüveni’nin arka kapağını kapattığında tipik ‘Anadolu insanı’ potansiyeli olan birinin hem din konusunda hem de dünyayı ve eşyayı okuma bağlamında katettiği aşamayı görebiliyor. Bu durumda Ümit Aktaş’ın bugün sahip olduğu entelektüel kimliğinin temellerini deneme-yanılma yoluyla attığını söyleyebiliriz. Bu temelde kitapların çok önemli bir yere sahip olduğunu da.

Aktaş’ın bir başka eseri Kitabevi’nde de kitap önemli bir yere sahip. Metnin merkezi diyemesek de ekseni kesinlikle kitaplar. Mana Yayınları tarafından yayınlanan roman yüz doksan iki sayfadan oluşuyor. Gerek diğer eserlerindeki görüşlerinden gerekse biyografisinden ve Okuma Serüveni’ndeki bilgilerden anlaşılıyor ki, Ümit Aktaş Kitabevi’nde yaşamöyküsel bir kurguya yer vermiş. Yani yaşadığı olayları ve düşün dünyasındaki yansımalarını romanlaştırmış. Romanın başkarakterinin aşırı okuyan, sorgulayan, eleştirel bakabilen, akıl ve mantık çerçevesinde düşünen biri olması bu çıkarımı güçlendiriyor.

Kitabevi son derece realist bir roman. Kurguda gerçekliğin (gerçeğe uygunluğun) dışında hiçbir ize rastlanılmıyor. Bunda yazarın dünya görüşünün etkisi olduğu çok açık. Ümit Aktaş’ın birkaç eserini okumuş biri ne demek istediğimi daha net anlayacaktır. Eserdeki dilin yalın olduğunu söyleyemeyiz ama Türkçe çok güzel kullanılmış. Cümle düşüklükleri, anlamsal kopukluklar kesinlikle yaşanmıyor. Birinci tekil kişi (ben anlatıcı) yöntemi kullanılan romanda olaylar başkarakterin ağzından anlatılıyor. En başta söylemem gerekirse; kitap romandan ziyade hatırat izlenimi verdi bana. Bu izlenimimi iki nedene dayandırabilirim. İlki, anlatı baştan sona aynı seviyede seyrediyor. Olaylar anlatılıyor fakat olay hikâyeciliğindeki hareketlilik bulunmuyor. Yükselme, alçalma, heyecan yok; sadece analiz var. İkincisi, roman türüyle pek uyuşmadığını düşündüğüm didaktik yöntemin kullanılmış olması. Bu tür romanlarda ‘öğretme’ ve ‘eğitme’ kaygısı kurgunun önüne geçerek hikâyeyi tekdüze hâle getiriyor. İslami duyarlılıkla yazılan romanların çoğunun bu sorunla başa çıkamadığı kanaatindeyim. Her konuya değinerek doğru bilgiyi vermeye ve doğru davranışı göstermeye çalışınca ortada anlatılacak bir hikâye kalmıyor. Özellikle roman kahramanlarının diyalogları ‘cevaba matuf sorular’ şeklinde kurgulanınca roman bir nasihatler risalesine dönüşüyor. Hidayet romanları zaten bu sorunun kemikleşmiş hâli iken dini hassasiyetle hidayet romanı dışında yapılan çalışmaların da aynı sorunla boğuşması romancılık konusundaki yetersizliğimizi gösteriyor.

Gelelim romanın konusuna. Kitabevi, bir Anadolu kasabasından başlayıp şehre üniversite okumaya giden bir gencin ‘sıradışı’ bir amaçla tekrar taşraya ‘hicret’ini konu edinen bir roman. Olaylar başkarakterin çocukluğuyla başlıyor fakat asıl anlatıyı 12 Eylül ve sonrası oluşturuyor. Darbe sonrasındaki sıkıyönetim ortamını ele alan Aktaş’ın meseleye iki açıdan yaklaştığını söyleyebiliriz. Birincisi ve elbette ilk akla gelen, devletin dindarlara ama özellikle ‘radikal’ olarak nitelediği gruplara karşı baskılı yaklaşımı oluyor. İkincisi ve bana göre daha önemlisi, İslami yapıların iç dinamikleri ve takındıkları tutum. Bu durumun metinde oldukça iyi işlendiğini düşünüyorum. İslami grupların işleyiş mantığı, grup üyeleri arasındaki ilişkiler, klikler arası etkileşim, dünyayı anlama ve yorumlama biçimleri ve hareket yöntemleri hakkında verilen detaylar bugünü anlamak için de önemli. Romanın başkarakteri, Müslüman Kardeşler’in (İhvân-ı Müslimîn) Türkiye yapılanması içinde yer almaktadır. Bu teşkilatla üniversite yıllarında karşılaşmıştır. Uzun süre aralarında kalmış ve bir anlamda dini bir eğitim almıştır. Arkadaşlarının birçoğunun devleti ele geçirerek toplumu yukarıdan aşağıya dizayn etme yöntemine karşın o Müslümanları bilinçlendirerek aşağıdan yukarıya doğru oluşacak toplumsal bir değişimi doğru bulmaktadır. Kitabın verdiği en net mesaj bu diyebiliriz. Yani, Müslümanların tarih boyunca aşamadığı yöntem konusu.

Kitap ve dolayısıyla kitabevleri romanın başkarakterinin hayatında hep merkezde yer almıştır. Çocukluğunda kasabadaki kitabevi, yatılı okuduğu bölgedeki kitabevi, üniversite okurken işçi olarak çalıştığı kitabevi derken içinde olduğu grubun açtığı kitabevi... Kitabevleri toplanma ve gizlenme amacıyla kullanılmaktadır. Darbe öncesinde bu işlevini başarıyla yerine getiren bu mekânlar darbe sonrasında sekteye uğramıştır. Bunun yanında kitabevleri etrafında toplanan kişiler artık belirli bir bilgi düzeyine erişmiştir. Daha doğrusu kendilerini öyle kabul ettikleri için ikinci aşamaya, devleti kurmaya yönelmektedirler. Eşzamanlı olarak dünya hızla değişmektedir. Özellikle İran yaptığı devrimle İslam coğrafyasında önemli bir çığır açmış ve dizginlenemez bir heyecana sebep olmuştur. Tarih boyunca düşmanlık üretmiş olan Sünni-Şii farklılığı bir anda etkisini kaybetmiş gibidir. Dün birbirini tekfir eden yapılar bugün ittifak kurmaktadır. İran Devrimi’nden çok fazla etkilenen İslami gruplar faaliyetlerini sürdürmek ve büyümek için alternatif üretmeyi gündemine almıştır. Alternatiflerden biri de taşraya açılmaktır. Zaten büyük şehirlerde hem hareket imkânı daralmış hem de grup üyeleri belirli bir bilinç seviyesini yakalamıştır. Olası bir devrimde sayısal üstünlüğe ihtiyaç olacağından taşraya açılma stratejisi önemlidir. Romanın başkarakteri bu stratejiyi uygulamak için gönüllü olanlardandır. Doğu’da bir kasabaya gönderilir. Burada da toplanma noktası yine bir kitabevi olarak ayarlanmıştır. Başkarakter kasabaya gelir ve kitabevinin yönetimi ona verilir. Kasabada kitapla ilgili kişilerin de uğrak yeri olmuştur kitabevi. Okuma açısından dindarlardan çok dine uzak kişilerin kitaplara ilgi göstermesi anlamlı bir detay. Kendine münhasır bir kişilik olan başkarakter birçok konuda aralarına katıldığı grup üyelerinden farklı düşünmektedir. Daha ötesi bunu gizleme gereği duymamaktadır. Kitabevine gelenlerle iletişim kurabilmesinin nedeni budur. Yöntem konusunda özellikle grubun sorumlusuyla tamamen ayrışmaktadır. Bu nedenle aralarında belirgin bir çekişme meydana gelmiştir. Ayrışma sadece hareket yöntemi konusunda değildir. Dinin anlaşılması ve yaşanması konularında da bariz farklılıklar vardır. Kasabadaki örgütlenme tüm benzeri yapılar gibi Batı menşeli örgütlerin yöntemlerini taklitten ibarettir. Gizlilik ve şiddet içeren eylemler savunulmaktadır. Son tahlilde İslam ahlak ve adabına uymayan davranışlarda bulunmaktan bir sakınca görmeyen bu gruplar Makyavelist anlayışı benimsemiştir. Onlara göre ‘başarıya giden her yol mübahtır’. Hatta bir süre sonra davayı ticarete dökerek iş hâline getirmişlerdir. Bunlar holdingleşmenin ayak sesleridir. Yazar, başkarakter üzerinden bu anlayışla derin bir hesaplaşma içine giriyor. Dini bir hareket olacaksa bunun kaynağının yine din olması gerektiğinin altını çiziyor fakat bu çıkışın önü her defasında tevillerle kesiliyor. Kısacası minareyi çalan kılıfını uyduruyor. Süreç başkarakterle içinde olduğu grubun yollarını ayıracaktır.

Ümit Aktaş, 12 Eylül sürecini konu ettiği Kitabevi’nde İslami grupların birbirleriyle olan çekişmelerine ve iç sorunlarına dikkat çekiyor. Bu sorunlar dini anlama ve yaşamanın ötesinde yöntem konusundaki acziyet olarak açığa çıkıyor. Teorik düzeyde kayda değer hiçbir çalışmanın olmadığı ve mevcut çabaların tümüyle taklite ve günü kurtarmaya yönelik olduğu görülüyor. Aktaş’ın 12 Eylül dönemi bağlamında eleştirel gözle ele aldığı bu belirsizlik ve yetersizlik sorununun bugün derinleşerek Müslümanların yöntemi hâline geldiğini söyleyebiliriz. Dini, hamasi bir söylem üzerinden kültürel bir aidiyet kıstası olarak kanıksamış bir toplumun bu özelliğine bir de ‘liberal ahlakı’ eklemesi tesadüf gibi durmuyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Alevî-Bektaşî ilim sahası ona çok şey borçlu

Dünyaca ünlü Türkolog Irene Melikoff, Azerbaycanlı bir baba ve Rus balerin bir anneden 7 Kasım 1917’de Sovyet devriminin doğduğu gece Petrograd’da (St. Petersburg) dünyaya geldi. Devrimden sonra mal ve mülklerine el konulması neticesinde önce Finlandiya’ya sonrasında kısa süreliğine İngiltere’ye nihayetinde Fransa’ya yerleşti. İngiliz ve Fransız kültürleri ile yetişen Melikoff babası sayesinde de doğu kültürünü tanıdı.

Ömer Hayyâm, Kur'an ve Hâfız Divanı’nı okuduğunda henüz çocuk yaşlarda olan Melikoff, Kafkasya ve doğu sevgisini bu erken yaşlarda tattı. Sorbonne’da İngilizce lisansı ve Ecole Nationale des Langues Oriantales'de Doğu dilleri eğitimi aldı. Birlikte eğitim gördüğü isimler Türkoloji dünyasının en özel insan grubunu oluşturuyordu: Avusturyalı Andreas Tietze, Fransa’dan Louis Bazin ve İngiliz Bernard Lewis

İrene Melikoff’un bu dönemde en önemli hocaları Claude Cahen, Adnan Adıvar ve Jean Deny idi. Adıvar adının hayatında özel bir yeri olduğunu Melikoff çok sık vurgulamıştır. Birlikte eğitim gördüğü isimler o dönem sürgünde olan Adnan Adıvar’dan çok şey öğrendiklerini, bilgisinden etkilenmemenin mümkün olmadığını ondan Goethe’den Faust’u bile dinlediklerini belirtmişlerdir. Diğer bir ünlü hoca Türk gramerini yazan Jean Deny idi. 1928 ‘de Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye’ye dönen Adıvar ailesi aracılığıyla Matematikçi Salih Zeki’nin oğlu Faruk Sayar ile tanıştı ve 1940 yılında evlendi. Melikoff’un Amerikan kız kolejinde görev almasıyla İzmir, eşinin görevi nedeniyle Mersin, İstanbul ve Ankara’da oturdular. Kendisine zor geldiğini anlattığı bu uzun yıllardan sonra Fransa’ya dönen Irene Melikoff, Ecole Nationale des Langues Oriantales’de Farsça Bölümü’nde yarım kalan eğitimini tamamlamaya gittiğinde yıl 1948 idi.

Bu sırada Düsturname-i Enverî’yi incelediği çalışması onun ilk kitabı oldu: Le Destan d’Umur- Pacha (Paris 1954).

Düstur-nâme-i Enverî, M. Halil Yinanç tarafından 1928 yılında oldukça ilginç hikâyesi ile yayımlanmış, Melikoff tarafından Bizans ve diğer kaynaklarda yer alan bilgilerle karşılaştırmalar yapılarak değerlendirilmişti. Bu çalışma hayatında dönüm noktası olmuş Ulusal Araştırmalar Merkezi’nde görevlendirilmişti. Hemen ardından doktora çalışmasına başlayan Melikoff bu defa kendine Türk dünyasının en özel destanlarından birini Danişmendnâme’yi seçmişti. 1957 yılında aldığı doktora derecesi, daha sonra La Geste de Melik Danişmend-etude critique du Danişmendname (Paris 1960) adıyla kitaplaştırılmış ancak kitap ülkemizde halen yayımlanmamıştır.

1968 yılında Strazburg Üniversitesi’nde çalışmaya başlayan Melikoff 1986 yılında emekli olana dek burada Türkoloji alanında çalışmaya devam etti.

1962 yılında Abu Muslim, La “Porte-Hache” du Khorassan dans la tradition epique turcoiranienne (Paris) yayımlandı ve Türkçeye bu kitap Türk -İran Destan Geleneği’nde Horasan Teberdar’ı Ebu Müslim adıyla çevrildi.

Melikoff’un bu ikinci incelemesi Abbasi İhtilalini Horasan bölgesinde siyah sancağı açarak başlatıp Emeviler'i yıkan Ebu Müslim’in ve çevresindekilerin destansı anlatısını kapsıyordu.

1968’de Strazburg Türk Araştırmaları Enstitüsü yöneticiliğine getirildi. Aynı yıl içinde Alessio Bombaci’nin Türk Edebiyatı Tarihi’ni Fransızca'ya çevirdi ve bu yıldan itibaren ömrünün geri kalanını adayacağı Türk Halk İslamlığı ve Alevi-Bektaşi araştırmalarına ağırlık vererek bu konuda zengin bir yayın dizisinin oluşmasını sağladı.

Kendi ifadesine göre, “Türkiye’de Sünni İslam’ın dışında ikinci bir İslam anlayışının gizliden gizliye yaşamakta olduğunu" fark etmiştiBu onu oldukça heyecanlandırmıştı. Bu zümreleri yakından tanımak isteği kendisini oldukça meşgul etmişti der Ahmet Yaşar Ocak.

Hocası Claude Cahen gibi çok büyük bir Selçuklu ve Şarkiyat uzmanının metodundan etkilenerek yaptığı çalışmalara ek Fuad Köprülü’yü tanıması hayatının dönüm noktalarından biri olarak görünüyor. Enstitüde Cahen’den boşalan yöneticilik görevine getirildikten sonra hemen her yıl asistanı ile Türkiye’ye geliyor, alan araştırmaları yapıyor, çeşitli Alevi-Bektaşi gruplarıyla diyalog kurarak gözlemlerde bulunuyor, veriler topluyor onları anlamaya çalışıyordu. İrene Melikoff tam otuz yıldan fazla bir zamanı Alevi- Bektaşi araştırmalarına vakit ayırarak geçirdi. Bilimsel seyahatler, araştırmalar, telif faaliyetleri, kongre ve sempozyumlara katıldı. Türkoloji ve Fars bilimleri arasında birçok bilim insanı yetiştirdi, Ortaçağ Türkiye’sinde Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki kültürel ilişkiler ve alışverişler üzerine oldukça değerli araştırmalar yayımlayan Michel Balivet, tasavvuf tarihi alanında oldukça değerli çalışmalar sunan kitaplarından bazıları ülkemizde yayımlanan Thierry Zarcone ve Türkiye’de Türk tasavvuf tarihi alanında en yetkin isim Ahmet Yaşar Ocak bunlardan bazılarıdır.

Ebu Müslim ile başlayan bu çalışmalar dizisi içinde 46 makalesi yer alırken, 1970 yılında Strazburg’da kurduğu Turcica Araştırmalar dergisinde 19 makalesi daha yayımlandı. Bu dergide kendi araştırmaları ile birlikte Batı dünyasının ünlü Türkologlarının bilgilerini ve görüşlerini dünyanın farklı yerlerine taşıdı.

1992’de, Sur les traces du soufisme turc: recherches sur l’ Islam populaire en Anatolie adlı kitabı yayımlandı. Aynı yıl eserin çevirisi, “Uyur İdik Uyardılar: Alevilik Bektaşilik AraştırmalarıAttila Özkırımlı ve Server Tanilli'nin sunuşları ve Turan Alptekin çevirisiyle Türk okuyuculara ulaştırıldı. “Bektaşiler tarikatı ve Hacı Bektaş’a bağlı zümreler: Probleme toplu bakış”, “Aleviliğin temelleri”, “Kızılbaş problemi”, "Alevi âdetleri üzerine notlar: Bazı Orta Anadolu kutlamaları dolayısıyla”, “Alevilerin bir âdeti üzerine araştırma: Musâhib-Ahiret kardeşi”, “Anadolu’da cemaat dışı İslamlık: Örf-dışılık, inanç karışması, -Gnose-”, “Bektaşi-Alevi senkretizmini oluşturan öğeler üzerine araştırmalar”, “Bulgaristan’da Deliorman Kızılbaş Topluluğu”, “Anadolu Sûfiliğinin Orta Asya kökleri”, “Ahmed Yesevî ve Türk halk tasavvufu”, “Astar-âbâdlı Fazlullah ve Hurûfiliğin Azerbaycan’da, Anadolu’da, Rumeli’de yayılışı”, “İlk Osmanlıların sosyal kökeni”, “Bir kolonileştirmeci dervişler tarikatı Bektaşiler: Sosyal rolleri ve ilk Osmanlı sultanlarıyla bağlantıları” ve “1826’dan sonra Bektaşiler Tarikatı” başlıkları, kitapta ele alınan olgunun geniş çerçevesini çizmektedir. Irene Melikoff, bu seçtiği makaleler derlemesi kitabını "bir sentez çalışması doğrultusunda varılan ilk duraklar” olarak tanımlar.

1995’te yine Isis yayınları dizisi içinde De l’ epope au mythe-Itineraire Turcologique adlı seçkisi yayımlandı. Kitap, “Destan”, “Edebi İncelemeler”, “Tarih ve belgeler “ ve “Masal” başlıkları altında, konuların önümüzde daha belirginleştiği yirmi yazısında bir araya toplamıştı. Bu kitap Melikoff’un ölümünde kısa bir süre önce, 2008 yılında Destan’dan Masal’a Türkoloji Yolculuklarım adı ile Demos Yayınları tarafından Türkçeye çevrilebilmişti.

Yazarın 1998 yılında Brill tarafından yayımlanan Hadji Bektach-Un Mythe et ses Avatars adlı çalışması ise Hollanda’da basıldığı yıl, ülkemizde Hacı Bektaş: Efsaneden Gerçeğe adı ile 1998 yılında Cumhuriyet Kitap tarafından Turan Alptekin çevirisi ile yayımlanmıştır. Ancak kitap yeni baskılarını uzun yıllardır yapamaması nedeniyle temin problemleri olan fahiş fiyata bulunabilen bir kitap durumuna getirilmiştir. Bu kitap onun Alevilik Bektaşilik hakkındaki bütün araştırmalarında ele aldığı konuların ve vardığı sonuçların bir özeti durumunda olan monografisidir. Aleviliğin inanç ritüellerinin kökenlerini irdelemeye çalışmış, oldukça farklı tezlerin ortaya atıldığı, etkilendiği Köprülü’nün çizgisinde devam eden ancak son derece titiz bir metotla, sosyolojik ve antropolojik verileri özel bir analiz yeteneğiyle kullanarak ortaya çıkarttığı bir kitaptır. Anadolu halk İslam anlayışının köklerini Orta Asya ve Şamanizm çerçevesinde ele almış ve teorisi bu çerçevede şekillenmiştir.

Au Banquet des Quarante: Exploration au Coeur du Bektachisme et Alevisme (Les Editions Isıs, İstanbul 2001) adlı çalışması: Kırklar’ın Cemi’nde adıyla Demos Yayınları tarafından Türkçe okuyucuya kazandırılmış, 1970 yılından beri süren Alevilik Bektaşilik üzerine yazdığı yukarıda verilen sayıda makalenin çok azı ülkemizde belirtilen kitaplar vasıtasıyla okuyucuya sunulabilmiştir.

Geçirdiği beyin kanaması neticesinde tedavi gördüğü Strazburg Haute-Pierre Hastahanesi’nde 8 Ocak 2009’da İslam takvimine göre, Hz. Hüseyin’in şehadetinin ertesi günü 11 Muharrem 1430 tarihinde 91 yaşında aramızdan ayrılan Melikoff; her zaman saygıyla hatırlanacaktır. Onun ülkemizde ve hatta batı biliminde olan sağlam yerinin asıl sebebi, hayati bir öneme sahip olduğu artık anlaşılan Alevilik ve Bektaşilik alanındaki araştırmalarını ve saha çalışmalarını Türkoloji’nin içinde değerlendirerek bir sisteme oturtmuş olmasıdır. Köprülü ile başlayan bu çalışmalar Melikoff sayesinde bir bilim konusu olmuştur. Üstelik bunu temelsiz anlatılardan ve spekülasyonlardan kurtarmış olması ayrıca kayda değerdir, hem Türkiye hem uluslararası Türkoloji sahası ve ülkede bulunan Alevî-Bektaşî nüfus ona bu anlamda çok şey borçludur.

Olgay Söyler
twitter.com/olgaysyler1
* Bu yazı daha evvel BirGün Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

6 Eylül 2019 Cuma

Bir hatıratın eşliğinde insanın anlam arayışı

Rüyet'i sözlük anlamına göre ele alırsak görmek, kalp gözüyle görmek gibi anlamlarla açıklayabiliriz. Tabutta Rövaşata, Filler ve Çimen, Çamur, Balık ve Rüya gibi filmleriyle tanınan, ilk kitabı Ares Harikalar Diyarında (1995) ile Yunus Nadi Roman Armağanı’nı kazanan yönetmen/yazar Derviş Zaim’in ikinci romanı Rüyet’i okumadan önce kelimenin ne anlama geldiğini bilmek, nasıl bir kitap okuyacağımızın da ipucunu veriyor.

Rüyet, Sine’nin 'anlam arayışı’nın kitabı diyebiliriz. Yani kitabın başkarakteri Sine’nin hayatı üzerine bir anlam kurma çabası üzerinde ilerliyor. Rüstem ve Mecnun amcasının mimarlık şirketinde çalışan Sine, hayatından memnun değildir ve hem kendi zevkine göre mesleğini yapabilmek hem de rüyalar üzerinden yola çıkarak bir çağdaş sanat performansı göstermek istemektedir. Şirketin maddi durumu ve hayatındaki iki erkeğin arasında kalmaktan bunalıp bir çıkış yolu aramaya koyulur. O zamanlarda küçük amcası Mecnun’un ona verdiği bir Osmanlıca hatırata -Muhip Muhabbetoğlu adlı bir Osmanlı subayının yazdığı- iyice gömülen Sine, bu hatıratla kendi hayatı üzerinde küçük paralellikler olduğunu fark eder. Fakat hatırat yarım kalmıştır. Daha doğrusu Sine’nin elinde devamı yoktur.

Kitap üç bölümden oluşuyor: Giriş, Âgâz-ı Destan ve Hatime. Bu bölümler aynı zamanda bir mesnevinin on iki bölümden üçünün isimleridir. Aslında bu kitabın özünü Sine’nin elindeki hatırat oluşturuyor. Diğer her şey -Sine’nin özel hayatından tutun da şirketin maddi durumuna- bu hatıratı destekleyen hikâyeler olarak yer alıyor kitapta. Giriş bölümünde de yazar, okuru kitaba hazırlıyor. 262 sayfalık kitabın 94 sayfası giriş bölümüne ayrılmış. Yazarın bu bölümü biraz uzun tuttuğunu kabul etmekle beraber, bölümün okumayı sekteye uğrattığını düşünmüyorum. Çünkü kitap zaten genel olarak okuru hikâyesinden koparmıyor ve arkasından sürüklüyor. Giriş bölümünde hatıratın Sine’nin eline geçişi veriliyor fakat bu hatıratın içeriği ve bundan sonra olayların hangi minvalde akacağı hakkında bir bilgi yok.

İkinci bölüm Âgâz-ı Destan bir mesnevide olduğu gibi kitapta da asıl hikâyenin geçtiği bölüm. Sine burada hatırata iyice yoğunlaşıp çeviri faaliyetine tam anlamıyla giriyor ve asıl bu bölümde hatırat ve kendi hayatı arasındaki paralellikleri yakalamayı başarıyor. Zaten bir anlam arayışı çabasındayken bu benzerlikleri fark etmesi de hatırata olan ilgisini diri tutuyor:

Oysa kendisini hayatını anlamlandırmasına yardım edecek net bir hikâyesi ve iradesi pek yok gibiydi. Bu da muhtemelen teğmenle aralarındaki en büyük farktı. Belki de Muhip’in hatıratına bu yüzden ilgi duymuştu. Belki de, kendi öyküsünü kurmak için gereken ipuçları ile cesareti başka insanların hikâyelerinden çekip çıkarabileceğini umduğu için işten kaytarıp hatırata göz atıyordu.

İkinci bölümde yazar olayları hikâye ediş tarzına polisiye bir heyecan da katmış. Rusya’da bulunan bir el yazmasını amcalarının almak istemesi ve bunu kötü olan maddi durumlarından çıkış yolu olarak görmeleri ve başlarına gelenler, okura aynı zamanda bir polisiyenin en heyecanlı yerlerini okuyor hissi vermiş. İçerdiği kısımlar olarak Derviş Zaim çok katmanlı olan hikâyesine bu polisiye kısımları iyi yedirmiş. Çünkü içinde Hüsn-ü Aşk, Şeyh Galip, Spinoza, Doğu Batı dünyası gerginliği olan kitaba polisiye kısımlar da katmak çiğ durabilirdi. Alınan risk kitabı bir üst seviyeye taşımış. Çünkü sadece başkarakterin kendi ruhunu ve hayatını anlamlandırma çabası peşinde geçecek bir anlatı okuru bir süre sonra sıkabilirdi, hele ki böyle bir ruh halinde olmayanları.

Kitabın bir düğüm noktası var. Bu bölümü açıklamak kitaptan alınacak edebî zevki öldürecektir. O yüzden bunu söylemeden son bölüm hakkında verilecek kısa bir bilgiyle yetinmek istiyorum. Son bölüm hatime, yani son, sonuç. Bu bölümde kitabın bütün şifresini çözmüş yazar. Elbette çözülmemiş karakterler var fakat aslî unsuru yerli yerine oturtmuş ve okuru rahatlatmış. Şaşırtıcı bir son diyebiliriz buna. En azından beni ters köşe yaptı. Daha basit kurgulanmış bir son beklerken sürrealist bir sonla karşılaşmak yazarın beyninin o kadar da basit çalışmadığının en güzel örneğini oluşturmuş kanaatimce. Muhip Muhabbetoğlu ve Sine’nin hikâyeleri de böylece nihayete erdirilmiş.

Çok iyi, duru, sade, yalın bir anlatımı var yazarın. Bu tür bir anlatı daha akıcı anlatılamazdı sanırım. Cümle yapılarından seçilen kelimelere kadar gayet başarılı. Diyaloglarda bazen eğreti duran birkaç nokta dışında bir problem görmedim kitapla ilgili. Karakterler bazında da başkarakter Sine gerçekten çok iyi işlenmiş. Hayret karakterinin üzerinde biraz daha durulsaydı daha mı iyi olurdu acaba, diye sormaktan kendimi alamıyorum sadece.

Bir anlam arayışında olan kimsenin felsefesiz bunu yapmaya çalışması çok kolay bir şey değildir. Bu yüzden içinde felsefe olgusu da olan bir kitabın bu üslûba sahip olması kitabın okunma oranını da artıracaktır. Rüyet yeni bir kitap. Geçtiğimiz Nisan ayında yayımlandı Yapı Kredi Yayınları’ndan. Fakat şimdiden, yılın en iyi romanlarından biri olacağını söyleyebilirim.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

4 Eylül 2019 Çarşamba

Hayatın anlamına hicret etme risalesi

Hayatın anlamı nedir?

Mustafa Kutlu’nun deneme yazılarının bir kısmını topladığı Kalbin Sesi bu soru ile başlıyor. Kutlu, elbette yepyeni bir anlam yüklemiyor hayata. Tam tersine kadim bir anlamın izini sürmeyi deniyor. Hz. Adem’den beri insana tekrar tekrar hatırlatılan bir anlamı okumaya çalışıyor yazdıklarıyla. Kutlu, böylece enformasyon bombardımanında duyulmaz hale gelmiş kabin sesini tekrar duyulur hale getirmeyi amaçlıyor.

Kitabı okudukça anlıyorum. Mustafa Kutlu, Kalbin Sesi’nin alt başlığı olarak “Bir Hicret Risalesi”ni boşuna seçmemiş. Kitap gerçekten de bir hicret teklifi üzerine kurulmuş. Peki, Mustafa Kutlu okurunu nereye hicret etmesini teklif ediyor? Öncelikle hududullaha… Yani Allah’ın kanununa. Tüketimde sınır tanımayan günümüz insanı için “hududullah” tabiri elbette çok yabancı gelecektir. Arabası olan ama ruhu olmayan insanın çiğneyip geçtiği hududullah, aynı zamanda insanın insanlıktan, dünyanın dünyalıktan çıkması esnasında geçtiği huduttur. Kutlu, günümüz çevrecilerinin söylediklerini, kadim hikmetten bakarak söylerken onlardan farklı olarak hudullaha dönüşü teklif eden bir kitaba imza atmış oluyor Kalbin Sesi’nde…

Yeni olanın sırf yeni olması sebebiyle rağbet gördüğü ve hızla tüketildiği bir çağda yaşıyoruz. Hızlı tüketim çarkları daha hızlı çevriyor ve çarklar daha hızla döndükçe yeni olan da hızla eskiyip yerini daha yeniye bırakıyor. Kutlu ise yeni olanın sorgusuz, sualsiz tüketilmesinin bedelini ağır bir şekilde ödediğimizi ve daha da ağır bedelleri de ödemenin arifesinde olduğumuzu hatırlatarak bize “kanaat ekonomisini” öneriyor. “Başarı”nın, bahası ve bedeli ne olursa olsun amaç haline getirildiği bir zamanda “kanaat”ten bahsetmek konuların en zorunu seçmek anlamına geliyor. Kutlu bu anlamda “uzun yolu” ve “dar kapıyı” tercih ve tavsiye ediyor. Bulmakla değil aramakla, zaferle değil seferle sorumlu olduğumuz bir kültürün çocuklarıyız. Geriye dönüp bakarsak şunu net bir şekilde görebiliyoruz. Zaferlerimizi, sefere niyet edenler kazanmış. Zira odak noktasında sefer değil de zafer yerleşirse bir “ahlak nizamı” üzerinden hareket etmek gereksiz bir lükse dönüşür. Zafer için her yolun mübah olduğu bir dünya zaten içinde yaşadığımız ve olumsuz sonuçlarını her geçen gün daha yoğun bir şekilde hissedebiliyoruz/görebiliyoruz. Aynı odağa, düşünme biçimine talip olduğumuz sürece çözümün değil sorunun bir parçasıyız demektir. Sorunun bir parçası olmak ise meselenin çıkmazlarından kâr elde edenlerin kurduğu sistemi tahkim etmekten öteye geçemez.

Kalbin Sesi için coğrafya atlaslarında bulmayacağımız bir beldeye hicret etmemizi öneren bir risale diyebiliriz. Bir anlamda hayatın anlamına hicret etme risalesi. Kutlu’nun Huzursuz Bacak'tan beri değinegeldiği bir kavramsallaştırma bu kitap ile biraz daha billurlaşıyor. Kapitalizmin Soğuk Savaş sonrası kendini mutlaklaştırdığı bir zamanda farklı bir ses oluyor kanaat ekonomisi.

Kanaat ekonomisi bütün insanlık için gerekli bir kavram esasen. Neden mi böyle diyorum. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir haberden bahsetmem gerekiyor bu noktada. Haberde Global Footprint Network adlı bir kurumun, 29 Temmuz’u Dünya Limit Aşım Günü olarak ilan ettiğinden bahsediyordu. Peki ne olacak bundan sonra? Yıl sonuna kadar tüketeceğimiz bütün doğal kaynaklar, 2020’nin “kotasından” düşecek. Hep “gelecekten” tüketen ve her sene o yılın hakkını daha erken tüketen “israf ekonomisi”nin yoluna karşı kanaat ekonomisi üzerinden yoldan çıkmayı öneriyor Kutlu, Kalbin Sesi”nde... O sözünü yoldan çıkmaya, daha doğrusu mevcut yanlış yolun dışında bir yol arayanlara söylüyor: “Yoldan çık kışkırtıcı bir söz. Tam sırası. Tüm dünyanın yürüdüğü yoldan çıkıp “Sırat-ı müstakim”e varalım. Az konuşup, az uyuyup, az yiyerek kanaat toplumunu kuralım. Yaşama zevkini bırakıp, yaşatma aşkına gönül verelim. Sabırlı ve azimli, lakin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan sulh cephesinin maden işçileri, gerçek akıncılardan olalım.”.

Yazıyı bitirmeden önce kanaat ekonomisi çerçevesinde düşmem gereken bir not daha var. Kanaat ekonomisi sadece Mustafa Kutlu’nun kalem mesaisiyle kurulabilecek bir yapı değil elbette. Bu konuyu ayağı yere basan, sistemli bir çözüm olarak inşa etmek için herkesin kendi bildiğince ve yapabildiğince elini taşın altına koyması lazım.

Kalbin Sesi bir davet kitabı. İnşallah sadece okuyanı değil icabet edeni de çok olur. Mustafa Kutlu ise söz bu konuya gelince biraz iç burkucu bir noktadan bakıyor: “Bana soracak olursan duvardan ses gelecek ama kimse konuşmayacak. Ne gam! Ben türküler söylemeye devam edeceğim.

Not: Mustafa Kutlu’dan bir türkü tavsiyesi var kitapta. Onu buraya aktarmakta fayda var. Turan Engin’in yorumuyla “Gafil gezme şaşkın.”. Türkü Kalbin Sesi'nin özeti gibi… "Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün / dünya kadar malın olsa ne fayda / söyleyen dillerin söylemez olur / bülbül gibi dilin olsa ne fayda.

Suavi Kemal Yazgıç

3 Eylül 2019 Salı

Hayaller idealizm, hayatlar oportünizm

“Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım.”
- Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna

Militan Kahvesi’nin sayfalarında ilerlerken kaynağını çıkaramadığım bir ‘yorum’ zihnimde belirdi. Bir yerden mi okumuştum yoksa birinden mi duymuştum hatırlayamadığım bu ‘yoruma’ göre 12 Eylül darbesinin gerekçelerinden en öne çıkartılanı olan sağ-sol çatışmalarında İslami kesimin sokağa inmemesi dinî kanaat önderlerinin ve muhafazakâr siyasetçilerin bir başarısıydı. Açıkçası meselenin bu kadar sarih olmadığını düşünüyorum. Bana göre Emevî sultasından beri pasifliği din olarak kanıksamış bir toplumun itiraz eksenli hareket etmesini sağlayabilmek bir başarı olabilir(di). Zaten süreci derinlemesine incelediğimizde çok kısıtlı bir kitlenin, üstelik başka saikleri de işin içine katarak aktif yöntem seçtiğini görürüz. Bu coğrafyadaki genel eğilim ‘yöneticiye itaat’ üzerinedir. Zira bu düstur (gelenekte) akidevî bir ilkedir! Yeri gelmişken, aktif yöntemden şiddet eylemlerinin kast edilmediğini not düşmek elzem sanıyorum. Militan Kahvesi okuru bu tedirgin notun sebebini daha iyi anlayacaktır.

Konuyu dağıtmadan Militan Kahvesi’ne dönelim. Pruva Yayınları’ndan çıkan iki yüz yetmiş üç sayfalık kitap Yunus Develi tarafından kaleme alınmış. Yazar hakkında kitapta yer alan küçük bilgilendirmeden anlaşıldığına göre Develi’nin hayatı romanın başkahramanının (Aydın) hayatıyla benzeşiyor. İmam hatiplilik, Adanalılık, yüksek İslam enstitüsü öğrenciliği gibi benzerlikler metnin gerçek hayattan kurgulanarak oluşturulduğunu gösteriyor. Hem olaylardaki realiteye uygunluk hem de gerçek kişilere yer verilmesi bu durumu doğruluyor. Yalnız, romanda bundan da fazlası var. Gerçeklik payı yüksek olmakla birlikte kurgu boyutu da hafife alınmayacak türden. Zira yazar bir yerden sonra roman içinde roman oluşturmayı deniyor veya ilerleyen sayfalarda okurun durduk yere bir başkahramanı daha oluyor. Yunus Develi yazar-kahraman paslaşması şeklinde anlattığı olayların yeterince karmaşık olmadığını düşündüğünden olsa gerek, hikâyeyi matruşkaya çeviriyor. Roman kahramanlığından beklediği sonucu alamayacağını ‘düşünen’ Aydın adeta mitoz bölünerek ikiye ayrılıyor ve kendisi şahsi işlerine koyulurken yeni karakteri yerine romanın başkahramanı olarak atıyor. Ama ondan önce epey bir süre Aydın’ın hikâyesiyle hemhâl olmak gerekiyor.

Roman 1970’lerin ikinci yarısında (1976-1980) İstanbul’da geçiyor. Aydın imam hatip lisesi mezunudur. Her ne kadar başka planları olsa da “kader” onun yolunu yüksek İslam enstitüsüne çıkarmıştır. İslam enstitüleri devletin diyanet ve milli eğitim kurumlarında görevlendireceği memurları yetiştirmek için yapılandırdığı yüksek okullardır. Romandan anlaşıldığına göre bu okullar liseden hâllice ama üniversite seviyesinde de değildir. Sıra olarak törenle derse girmeler, zil ile teneffüse çıkmalar, elleri sopalı hocalar gibi ayrıntılar üniversite görünümünden çok uzak. Aydın’ın kayıt yaptırdığı İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü bu okulların ilklerindendir. 1959 yılında açılan enstitü 12 Eylül darbesinden sonra Marmara Üniversitesi’ne bağlanarak ilahiyat fakültesine dönüştürülmüştür (1982).

Aslında Aydın ilahiyattan ziyade edebiyat okumak istemektedir. Diğer yandan onun gönlünde bir başka aslan daha yatmaktadır. Edebiyat okumanın yanında saplantı denilebilecek derecede militan olmayı arzulamaktadır. Bu eğilimin konjonktürel bir karşılığının olduğu muhakkak. Etkisi dünyanın tümüne yayılan ‘muhalif’ hareketlerin Türkiye’yi es geçmesi düşünülemez. Fakat küresel anlamdaki muhalif hareket sol söylemi içerdiğinden imam hatipli bir gencin militarist tutkularının boşlukta kalması kaçınılmazdır. Esasen hassas bir karaktere sahip olan Aydın psikolojik açıdan kavga edemeyecek fıtratta olduğu görülüyor. Korkak değilse bile haddinden fazla tedirgin, aşırı kontrollü ve özgüveni yetersiz biridir. Örneğin ölesiye militan olmak istememesine rağmen şişe dibi gözlüklerinin buna müsaade etmeyeceği düşüncesinden sıyrılamamaktadır. Ona göre en iyi ihtimalle geri hizmette yer alabilecektir. Oysa en önde, yumruk yumruğa mücadelenin tam ortasında olma isteği içini yakıp kavurmaktadır. Ama aynı şevkle edebiyat okumayı da istemektedir. Bu savruk düşüncelerle kayıt yaptırdığı enstitüye yakın bir yurtta kalmaya başlamıştır. Yurttaki öğrencilerin büyük çoğunluğunu oluşturan Selametçiler arasındadır. Selametçiler, adından da anlaşılacağı üzere Necmettin Erbakan liderliğindeki Mili Selamet Partisi’nin (MSP) destekçileridir. Burada dönemi anlamak açısından bir not düşmek gerekiyor sanıyorum. Yunus Develi hikâyenin geçtiği dönemdeki kolektif oluşumları birebir karşılıklarıyla almış romana. Selametçiler, Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Akıncılar, Nurcular, Ülkücüler bunlardan bazıları. Ayrışma sadece siyasi oluşumlarla sınırlı değildir. Tarikatlar da bölünmeye katkı sunmaktadır. Aydın buradaki ayrışmayı anlamlandıramamakta ve tüm bu oluşumların aynı dinin mensupları olarak aynı amaca hizmet etmeleri gerektiğini düşünmektedir. Doğru ve mantıklı olan başta sol olmak üzere din düşmanlarına karşı güç birliği yapmaktır. O hâlde buradaki ayrışmanın başka anlamı olmalıdır. Geçen zaman bu ‘başka’ anlamları açığa çıkaracaktır. Birbiriyle mücadele eden İslami grupların dışında romandaki akışı etki etmeyen bir anlatımla Metin Yüksel, Salih Mirzabeyoğlu gibi eylemsel muhaliflikte bireysel ağırlıkları olan karakterleri de ihmal etmemiş Yunus Develi. Ayrıca romanda yer alan isimler bunlarla sınırlı değil. Necip Fazıl Kısakürek’ten Sezai Karakoç’a, Nuri Pakdil’den Cemil Meriç’e kadar birçok bilindik isme düşünsel etkileriyle yer vermiş. Sayılan isim ve eğilimler dönemin İslami anlayışına, hareket biçimine ve hayatı okuyuşuna dair bilgi sunuyor. Müslümanların ne teorikte ne de pratikte gerektiği gibi örgütlenemediği ve organize olamadığı görülüyor. Yapılan çalışmalar gereken ciddiyet ve disiplinden uzak, plansız, programsız ve el yordamıyla günü kurtarmaya yönelik ‘amatörce’ gerişimlerdir. İyi niyetli çabalar elbette vardır lakin Müslümanları bilinçlendirme ve harekete geçirme noktasında etkisizdir.

Aydın bir taraftan bu ortamdan faydalanmaya çalışırken bir tarafan da iç dünyasından kopup gelen idealizme karşılık bulmayı amaçlamaktadır. Ona göre idealin gerçekleşmesi için Müslümanlar İslami ilkelere dayalı bir devlet kurmak zorundadır. Devletin varlığı sadece zulüm altındaki Müslümanlar için değil tüm insanlık için bir zorunluluktur ve kurulması için de canla başla çalışılmalıdır. Kavgaysa kavga, militanlıksa militanlık, savaşsa savaş. Yalnız savaşta ön sıralarda yer alamayacağı düşüncesi Aydın’ı yeni arayışlara itmektedir. Ona göre savaş, militanlık, kavga sadece fiziki eylemle sınırlı değildir ve eğer başarılı olunacaksa hareketin teorik yönü de oluşturulmalıdır. Aydın’ın üzerinde durduğu teorik militanlık düşüncesi buradan ortaya çıkıyor. Tam bu noktada psikolojik açıdan baskı altında olan Aydın militanlığın mı roman kahramanlığının mı ideale hizmet edeceğini kestiremiyor.

Aydın’ın düşünce dünyasında bunlar yaşanırken dışarıda da kayda değer gelişmeler olmaktadır. Okul devam etmektedir fakat hocaların büyük kısmı hem İslami açıdan yeterli donanıma sahip değildir hem de tutum ve davranışları davaya hizmet etme bilincinden uzaktır. Kaybetmemek için Ülkücülerle kavga ettikleri yurttaki öğrencilerin büyük kısmı kendi derdindedir. Çok azı hariç her türlü olaydan uzak duran bu tiplerin mezun olup görev almaktan başka düşünceleri yoktur. Diğer yandan savaştıkları Ülkücüler yetmezmiş gibi bir de İslami gruplar yurdu ele geçirmek istemektedir. Bu grupların güçlenmek için her şeyi yapabileceklerini görmüştür Aydın. Dinin salık verdiği Tevhid ve adalet odaklı evrensel anlayış lafızdan ibarettir. “Çok tuhaf olan hayat” Aydın’ın düşündüğü gibi değildir. Hayal ettiği gibi de olmayacaktır.

Romanın satır aralarının hayal kırıklıklarıyla dolu olduğu görülüyor. Aslında burada Aydın’dan ziyade Yunus Develi’nin ruh dünyasıyla karşılaşıyoruz ve bu karşılaşma bize psikanalitik açıdan çok şey söylüyor. Aydın’ın içinde olduğu kurgu, yazarın genç ve idealist bir öğrenciyken hayata geçirmek istediği hayallerinin yok olmasıyla içine düştüğü gerçekliğin bir yansıması oluyor. Dolayısıyla yazarın yaşadıklarını, düşündüklerini ve hissettiklerin romanın başkahramanı üzerinden anlattığı söylenebilir. Kitabın alt metni, din algısı, eğitim anlayışı, İslami oluşumların iç yapısı ve işleyişi, devlet olgusuna bakış gibi konularda içinde yaşadığımız toplumun düşünsel kodlarını açığa çıkarıyor. Tasvip etmediği devleti kutsal görebilen ve itaat edebilen ya da ideallerden bahsederken mevzu çıkar olunca oportünistçe davranmaktan beis görmeyen veya ilkeleri ilk fırsatta kendine göre eğip bükebilen bir toplumun paranoyak tutumunu önümüze seriyor.

Militan Kahvesi’nin dilinin basit olduğu söylenemez. Çok fazla gönderme, alıntı, atıf yer alıyor. Okur roman boyunca onlarca leitmotif örneği ve kelime oyunuyla karşılaşıyor. Yunus Develi özellikle ‘kader’ ve ‘yurt’ kelimelerinin üzerinde durarak çoklu anlam oluşturuyor. Metinde yer yer bilinçakışı tekniğinin kullanıldığı görülüyor. Anlamı savruk hâle sokan bu yöntem sanki yazarın da olayları o an kahraman yaşarken okurla birlikte öğrendiği izlenimini veriyor. Diğer yandan aynı anda gözlemci yazar anlatıcı ve kısmen tanrısal bakış açısının da kullanılması metne anlamsal bir kaosa sürüklüyor. Tüm bunların yanında yazar sadece kendisi ve kahramı aracılığıyla konuşmuyor. Ayrıca okuru da kurgusal diyaloglarla ve farazi zihin okuma girişimleriyle metne dahil ediyor. Hatta daha da ileri giderek birçok yerde okurla adeta münakaşa ediyor, okura ‘atarlanıyor’, ‘ayar çekiyor’. Bütün bu saçaklı müdahaleler alt metnin anlamsal uzamını karmaşaya dönüştürse üst metinde Aydın’ın ‘basit’ hikâyesi akmaya devam ediyor.

Militan Kahvesi hızlı ilerlemiyor çünkü ağırlıkları olan bir metin. Örneğin Aydın’ın yanlışlıkla yurda gelen bir mektubun -açıp okuması ayrı fecaat- peşinden Ankara’ya kadar giderek ‘kardeş’ yerine koyacağı bir kızla tanışması romana hiçbir şey katmıyor. Hayır, yazar mesaj veriyor desek mesajlık bir durum yok. Aksine başkasının mahremine saygısızlık var. Bu örnek gibi irili ufaklı bir düzine kamburu var metnin. Yazarın bir çok yerde anlatımı sündürdüğünü düşünüyorum. Özelikle Aydın’ın iç diyalogları yorucu hâle gelebiliyor. Bu durum sadece okuru yormuyor, romanı da epey yormuş. Üstelik yazar da bunun farkında ve böyle düşünen okura nazire ettiği notlar bırakıyor. Ama ben o okurlardan biri olarak yazarla polemiğe girme niyetinde değilim.

Yunus Develi, Militan Kahvesi’nde Türkiye’deki İslami kesimin geçmişinde yer alan kısa bir dönemine ayna tutuyor. Her ne kadar kitabın tanıtım yazısında aksi söylense de entelektüel zeminde pek yer edinemeyen dinî düşüncenin siyasal yorumları heyecanlı bir üniversite öğrencisinin gözüyle aktarılıyor. Aydın’la birlikte Üsküdar-Eminönü vapurunun müdavimi olan olan okur kah Beyazıt Meydanı çevresinde kah Bağlarbaşı semtinin sokak aralarında geziniyor. Dönemin havasını koklayıp, suyunu içiyor. En önemlisi, belki de bugün en çok lâzım olan şeyle, Aydın’ın özeleştirisiyle karşılaşıyor. Alıp bugüne getirmesi temennisiyle.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

2 Eylül 2019 Pazartesi

Savaşın kederine düşmeden kaderin nabzını tutmak

"Bosna Savaşı romantizmi konusunda ülkemiz dünyada açık ara önde" demişti K24'teki yazısında Mehmet Fatih Uslu. Elbet haklıydı. Dediği gibiydi çünkü bizdeki Saraybosna meselesi: Tercüme, düşünce ve araştırma bolluğu yok, onun yerine sadece belirli günlerde bol miktarda ağlama, sızlama var. Gayret etmeden şikayet etmek, romantizmin bir gereğidir. Sorulduğu zaman Balkan edebiyatını çok seviyoruz ama Ivo Andriç'in Drina Köprüsü ve Meşa Selimoviç'in Derviş ve Ölüm'ünden başka ne okuduk, ne biliyoruz? 

Savaşa dair bildiklerimiz, senenin bazı günlerinde ekranlara konan ve sosyal medyada dönen görsellerden, belgesellerden, alıntılardan ibaret. Uslu'nun gayet yerinde hatırlattığı gibi, Faruk Sehic'in Una'sını memleketimizde çevirecek Boşnakça bilen biri yok mu? Hadi bunu geçtik, bu kadar Boşnak vatandaşımızla birlikte yaşıyoruz, içlerinde hiç mi edebiyata meraklı, tercümeye hevesli biri yok? Savaşın gerçekleri sempozyumlarda tekrarlananalardan ibaret olarak mı kalmalı? Uslu, şu soruları sormakla, daha doğrusu hatırlatmakla çok iyi ediyor: "Ne kadar gerçekten merak ediyor, anlamak istiyoruz Bosna’yı? Yoksa esas sevdiğimiz kendi düşük maliyetli romantizmimiz mi?"

Milenko Yergoviç imzalı Saraybosna Marlborosu neden çok önemli bir kitap? Buradan başlayalım. Yergoviç bir şair. Bosna Savaşı döneminde bir yerlere gitmek yerine Müslümanlarla beraber olmak istemiş. Dolayısıyla savaşı her yönüyle görmüş, yaşamış. Sonra bu yaşadıklarını yeniden gözden geçirmiş ve iyi okumuş olacak ki ortaya çok kıymetli bir öykü kitabı çıkarmış. Türkiye'de ilk defa Beliz Coşar çevirisiyle 2001 yılında İletişim Yayınları neşretmişti Saraybosna Marlborosu'nu. Aradan 18 sene geçti, nerede okuduk kitaba dair ciddi bir eleştiri yahut değerlendirme yazısı? Bir elin parmağını geçmez. İşte bu 18 sene sonunda güzel bir gelişme olarak Özge Deniz çevirisiyle Kutu Yayınları yeniden neşretti kitabı. Temmuz 2019'da raflarda yer bulan kitap kısa sürede üç baskı yaptı. İnsan bir taraftan merak etmiyor değil hani bu ilgiyi, alakayı ama bir gerçek var ki Saraybosna'da yaşananları 'satmadan' anlatan tüm metinlere kavuşma ihtiyacımız var, bu çok açık.

Yergoviç ilk öyküden son öyküye anlatımını 'sıradan' tutuyor. Zaten okuyanı da en çok etkileyen bu. Neşeden hüzne dek duyguların hiçbirini pazarlamıyor. Olanı biteni, gördüklerini, duyduklarını ve hissettiklerini en insanî noktadan aktarıyor okuyucuya. Savaşın insanlığı en zorlayan anlarında dahi bu disiplininden vazgeçmiyor. Bir yandan da okuyucuyu düşünmeye sevk ediyor, hatırlamak bir daha yaralanmak değil de nedir? Bir yıkımı hatırlamak yeniden yıkmaz mı? Şüphesiz yaralar ve yıkar. Bir şairin yeniden yaralamayı ve yıkmayı göze almasında tek bir maksat olabilir: yeniden sarmak ve yeniden ayağa kaldırmak. Çünkü: "Hayat yalnızca yaşadığını bildiğinde kıymetlenir. Ölüm seni her zaman hazırlıksız yakalar, yaşadığını bile fark etmediğin bir anda, kendine ve başkalarına iyi davranamadan."

Saraybosna Marlborosu'nda bir keskin nişancı konuşmuyor, merminin isabet ettiği kimsenin çığlığı, delinen duvarlar da anlatılmıyor. Kelime denen o hem yara açan hem de şifa veren silahı meselenin kalbine doğrultuyor, mermiyi duygular âlemine gönderiyor Yergoviç. "İnsanın kalbi, yalnızca doğru yere hafifçe vurduğunuzda yumuşarmış" derken bunu anlatıyor olsa gerek. Mekanlar, rütbeler ve suçlular aranmıyor öykülerde. Kitapların acıyla biriktirilmiş anılara dönüşecek gereksiz şeyleri biriktirdiğini kendisi de söylüyor aslında. Onun öyküleriyle yaptığı şey, travmalara sebep olan olayları içindeki insan tarafıyla anlatmak. Sadece insana odaklanmak. Nefreti, kibri, masumiyeti, hüznü herhangi bir sosa bulamadan, olabildiğince tarafsız biçimde aktarmak. Komünist adlı öyküde İvo T.'nin oğluna söyledikleri, öykülerinin özelliğini gözler önüne seriyor bir nevi:

"Evlat, bunu bize kötü insanlar yaptı. Bizim durumumuzun suçlusu ne senin ne de benim arkadaşlarım, garajının önüne park ettiğim için lastiklerimi patlatan sarhoş Avdo da değil, cemaate Katoliklerle tokalaşmamaları ve hatta öpüşmemeleri gerektiğini söyleyen hoca da değil bizim suçlumuz. Bizim durumumuzun suçlusu yalnızca kötü insanlardır. Sakın ha, birinden nefret ettiğini duymayayım, Tanrı bana başımıza gelenler yüzünden başkalarına küfrettiğini duymayı nasip etmesin. Çünkü böyle yaparsan bacaklarını kırarım. Ne olursa olsun, sana söylediklerimi hatırla. Sarf ettiğin her kötü söz sana, tıpkı bir taş gibi, en hassas olduğun anda geri döner. Benden bu kadar, iyi çalış, ne zaman fırsatın olursa haber yolla ama sakın çok harcama, sakın çok içme, geceleri geç saatte ortalıkta dolaşma ve kız arkadaşına göz kulak ol. Benden bu kadar oğlum, baban seni çok seviyor."

Boşnak Güveci adlı öyküde, ışık hızının ne olduğunu bilen ama karanlığının hızının ne olduğunu bilmeyen insanlar var bir de. Onların her biri, insanların karanlıkta değiştiğinin ve belki de değişmek zorunda olduğunun ispatı. Her çöküşün tembellikle geldiğini gösterirken, helak oldukça daha çok hayal kurulduğunu da insanı ürperten biçimde anlatıyor Yergoviç. Canlarının sağlığından başka bir şey düşünmüyordu insanlar, kısa bir zaman içinde canlarına ne olacağını bilmemelerine rağmen. Tüm bu hengamede aşk neydi? Şuydu: "Aşk; hayal etme, plan yapma, düşlere dalma hakkından kimseyi mahrum bırakmamaktı."

Saraybosna coğrafyasından bahsederken müzikten bahsetmemek mümkün mü? Bir nefesli enstrümandan mesela. Saksafondan. Onlar ne yapmışlardı savaşta? Nereye kaybolmuştu bunca müzisyen? Hani gemiyi en son onlar terk ederdi? Hani ne olursa olsun onlardan gelen sesler insanları ayakta tutardı? Yergoviç nefis özetliyor meseleyi yine en insani tarafından: "Saksafoncular tarih yazmaz, onlar müzik yapar. Telaffuz edilmemiş kelimeler narin bir sessizlik oluşturur, savaşlardan ve tartışmalardan iyisiyle kötüsüyle kurtulmuş herkes huzurla uyur."

Kütüphane, kitabın son öyküsü. İnsanın kitapla kurduğu ilişki ve savaşın bu ilişkiyi hangi ölçüde etkilediği en berrak biçimde ortaya seriliyor. "Saraybosna'da yanıp gitmiş tüm kütüphaneleri tek tek saymak, onları hatırlamak imkansızdır" diyor Yergoviç. Mesela, 'Bosna'nın hafızası' olarak bilinen ve 25 Ağustos 1992'de Sırp Çetniklerin açtığı top ateşi sonucu yok olan, belediye binasındaki kütüphane. 155 bini el yazması olmak üzere 2 milyondan fazla kitabın yok olduğu söyleniyor Viyeçnitsa Kütüphanesi'yle birlikte. Bu öyküde bile gerçeği acımasızca, hem de çok acımasızca vuruyor yüzümüze yazar: "Kitaplarını şefkatle okşa ey yabancı! Ve hatırla, onların tozdan ibaret olduklarını."

Saraybosna Marlborosu ile birlikte savaşa dair edebi metinlerle daha çok karşılaşmak ihtiyacı belirginleşecek diye düşünüyorum. En başta da Faruk Sehic'in Una'sı merakla beklenecek şüphesiz. Hâlâ merak ediyoruz, etmek zorundayız çünkü insanız. Yergoviç de öyle söylüyor zaten, "İnsanoğlunu merak hayatta tutar" diyor. Saraybosna'da yaşananları merak etmek insanlığı hayatta tutmaya yeter de artar bile...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

27 Ağustos 2019 Salı

Tarihi farklı okumak

“Kaybedenlerin tarihi yoktur.
Tarihi kazananlar yazar.”
- Napoleon Bonaparte (1769-1821)

Tarihçi değilim ve tarihçilerin affına sığınarak belirteyim ki, tarihin bilimden ziyade bir disiplin olduğunu düşünenlerdenim. Tamamen bilim dışı demiyorum elbette. Zira disiplin olması metodolojik çalışmaya elveriyor ve eldeki veriler ışığında sebep-sonuç ilikisi kurularak kısmen bilimsellik katılmış oluyor. Ama bu bir yere kadar olabiliyor. Tarihi su katılmamış gerçek gibi okumak sadece düşünceyi dondurmak anlamına gelmiyor. Bilimi ve bilimsel metodolojiyi de yok saymak oluyor.

Modern düşüncenin, bilimsel anlayışın gevşemesi ve bir nebze rahatlamasını sağlayan yanlışlanabilirlik ilkesinin verdiği yetkinin tarih için yeterli olmadığı kanaatindeyim. Varyasyonun çokluğundan çok tek merkezciliği bu düşünceye itiyor beni. Önümüze konulan gerçek değil, birilerinin gerçekliği ya da en fazla yine o birilerinin farklılaştırılmış gerçeklikleri oluyor. Yani birilerinin öğrenmemizi, kabul etmemizi istediği şeyler tarih olup bizim gerçekliğimize dönüşüyor. Resmi tarih ‘kurgusu’ bu yüzden rahatsız ediyor beni ve tarihe farklı açılardan bakılabilir mi sorusu takılıyor zihnime. Sahi, hamasete bulaşmadan, rövanşist duygularla hareket etmeden, ideolojik saplantıların tuzağına düşmeden ve elitist-uzman fetişizmine kapılmadan tutarlı alternatifler oluşturulabilir mi? Teorik olarak mümkün gibi gözüken bu bakış açısının kazanılması hâlinde tarihin spekülatif yönü nötrlenemese bile anlatılanlar gerçeğe yaklaştırılabilir diye düşünüyorum.

İçeriğinde tarihi malumat barındıran kitaplarda yukarıdaki bakış açısını arıyor ve resmi söylemin dışına çıkabilen bir anlayışla değerlendirmeye çalışıyorum. Çoğunda bu anlayışı yakalayamasam da arada ‘cins’ kafalar çıkıp resmi tarihin dışına götürüyor mevzuyu. Mahya Yayıncılık tarafından neşredilen Beytü’l Hikme tarihe alışılmışın dışında yaklaşmayı deniyor. Yüksel Kanar’ın kaleminden çıkan eser yüz on iki sayfadan oluşuyor. “Abbasi Devrimi”, “Bağdat” ve “Beytü’l Hikme” başlıklı üç bölümden oluşan kitapta İslam tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olan Abbasi Devleti’nin kıyıda köşede bırakılan detaylarına değiniliyor. Abbasiler konu edilirken ruh ikizi Emeviler de es geçilmiyor elbette. Öncelikle Yüksel Kanar’ın, Emevi Devleti’ne son veren hareketin Abbasi Devleti’ni kurmasını ve o hayallerimizi süsleyen ilmi atılımın oluşumunu ‘devrim’ olarak nitelemesini oldukça ilginç bulduğumu söylemeliyim. Bu minvalde kitabın tam isminin Abbasi Devrimi, Bağdat ve Beytü’l Hikme olduğunu belirteyim. Devrim kısmına gelmeden önce hazırlık yapıyor Yüksel Kanar ve koşulları oluşturan gelişmelere değiniyor. Zira devrimin ayak sesleri Emeviler Dönemi’nden duyulmaktadır.

Müslümanların devlet kurarak yayıldığı ilk birkaç yüzyıldaki pek dikkat etmediğimiz detayların önemli olduğu kanaatindeyim. Örneğin, aşina olduğumuz anlatımda Hz. Muhammed (SAV) sonrasında neredeyse kurumsallaşmış bir devlet oluşturulmuştur. Dönemin şartlarına göre düşündüğümüzde siyasi olarak bunun pek mümkün olmadığı rahatlıkla söylenebilir. O dönemin Arapları, geçelim kurumsallaşmış bir devleti şehir devleti bile oluşturacak anlayıştan uzaktır. Siyaseten faal olarak asabiyet yani kabilecilik vardır. Aslında, bu bir eksiklikten ziyade Arapların geçmişinde siyasi yönüyle birlikte ne coğrafik ne demografik ne de kültürel olarak var olan bir devlet anlayışının bulunmayışı ile açıklanabilir. Kısacası böyle bir oluşumda sıfırdan devletleşme mümkün gözükmemektedir. Hele ki birkaç yüzyıl içinde Afganistan’dan İspanya’ya kadar genişleyebilecek bir devlet kurmaları normal şartlarda imkansızdır. Yüksel Kanar meselleyi tam da bu noktadan alarak irdelemeye başlıyor. Devlet yönetiminde ilk kurumsallaşma örneğinin Hz. Ömer dönemine kadar götüren Kanar, halktan toplanan malların dağıtımı sırasında Emîrü’l-Mü’minîn’e sunulan ‘defter kaydı tutma’ önerisini makul bularak uygulamaya koyuyor. ‘Divan’ olarak adlandırılan bu defterlerde kime neyin ne kadar verildiği kaydedilerek gelir-gider ve dağıtım şekli disiplinize ediliyor. Burada en dikkat çeken nokta divan uygulamasının Perslere ait oluşu. Kitaptaki tarihsel referanslara göre öneriyi sunanlar bu uygulamayı İran’da gördüklerini belirtiyor.

Yazının burasında kitabın tezini hatırlatmakta fayda var. Kanar’a göre kabilecilik anlayışından gelen ve hızla yayılan bu yeni oluşumda sıfırdan devlet kurma ve tüm kurumlarıyla organize olma gibi bir gelişme oluşmayacaktır. O hâlde, eğer ilahi bir dizayn yoksa(!) devlet organizasyonu için mevcut anlayışlardan faydalanma yoluna gidilmesi en akli olanıdır. Meselenin mistik tarafında olanlar tevil yapa’dursun’; kutsamak en doğal hakları. Tutarlı cevap bulmak ve ders çıkarmak için aklı devreye sokanlar ise irdelemeye devam edebilir. Zaten Yüksel Kanar’ın anlattıkları da akli yöntemin iddialarını onaylar nitelikte. Örneğin Muaviye’nin devletin yönetimini ele geçirmesinin ardından başkenti Şam’a taşıması çok önemli bir detay. Meselenin sadece Muaviye karşıtlarının Mekke, Medine ve Kufe gibi Arap beldelerinde örgütlenmesi gibi basit bir yönü bulunmuyor. Bilindiği üzere Muaviye Hz. Ömer döneminden beri Şam valisidir. Yani o bölge hakkında bilgi sahibi olduğu muhakkak. Diğer yandan Şam her ne kadar Bizans İmparatorluğu’nun kontrolünden çıkmış olsa bile hâlen (dolaylı) etkisi altındadır. Özellikle bölgede yaşayan Hıristiyan halk bunun başlıca sebebidir. Bununla birlikte Bizans’ta Roma’dan beri süregelen bir yönetim anlayışı/kültürü hâkimdir. Dolayısıyla eski bir Bizans kenti olan Şam bundan ari değildir. Muaviye’nin eliyle kurulan Emevi Devleti bu kaynaktan yararlanma yoluna giderek yetişmiş eleman açığını bölge insanıyla (gayrimüslimlerden) karşılamıştır. Bir diğer ilginç detay burada devreye giriyor. Yüksel Kanar, Emevi Devleti’nde ilk dönemlerinden itibaren uzunca bir süre resmi dil olarak Yunancanın kullanıldığını belirtiyor. Söz konusu uygulama Arapçanın yetersizliğinden olmayıp Arapların siyasi ve toplumsal kültürünün bölgesel bir devlet kurmak için yetersiz oluşundan olduğu anlaşılıyor. Yunancanın resmi dil olarak kullanılması sebebiyle bürokrasiye Ortodoks Hıristiyan görevliler istihdam edilmiştir. Katip adıyla görevlendirilen bu kişiler sahip oldukları hem devlet kültürünü hem de uzmanlıklarını kullanarak oldukça etkili olmuşlardır. Hatta ilerleyen dönemlerde sadece bu işi yapan yani katiplikle geçinen, makam, mevki elde eden hanedanlıklar oluşmuştur.

Anlatılanlar gösteriyor ki, Araplar o dönemde kurumsallaşmış devlet anlayışına sahip değillerdir. Kuruluşundan bir süre sonra Emevi Devleti’nin artık kurumsal bir güç hâline geldiğini düşünen yöneticiler bürokrasiyi Araplaştırmayı amaçlayarak öncelikle Arapçayı resmi dil yapmış ve para bastırmıştır. Yeni oluşum karşısında güç kaybettiğini gören eğitimli Hıristiyan kesim uzmanlıklarını konuşturarak alternatifsiz bir alanın kapılarını açmıştır. Daha sonraları Çeviri Hareketi olarak adlandırılan bu faaliyet Antik Yunan felsefesinin çevirilerine yöneliktir. Önce Süryaniceye sonra da Arapçaya çevrilen eserler İslam dünyasındaki entelektüel değişimin başlangıcı olmuştur. Kanar’a göre buradaki bir diğer önemli detay, entelektüel haraketin elitist kalmayışıdır. Bu devasa hareket birkaç ilgili yönetici ve ilim insanının gayretiyle açıklanamaz. Evvela iktidar ve kısmen halk bu hareketten faydalanmaktadır. Bu bağlamda Çeviri Hareketi varlığı ve devamlılığı çeviri kaynağının rezervi kadar devletin ve halkın ihtiyaçlarına odaklıdır diyebiliriz. Tersinden söylersek, Antik Yunan felsefesinden işe yarar çevrilecek kaynağın tükenmesi bir yana, devlet ve halk artık entelektüel üretime ihtiyaç duymamaya başladığında Çeviri Hareketi de atıl hâle gelmiş ve arkası kesilmiştir. Yani kaynak gibi talep de tükenmiştir. İslam tarihine baktığımızda bu entelektüel hareketlenmenin ‘üretim’ olarak birkaç asır daha devam ettiğini ve sonra neredeyse tamamen ortadan kaybolduğunu görürüz.

Burada belirtmek gerekiyor ki, Emeviler dönemindeki çeviri faaliyetleri Yüksel Kanar’ın bahsettiği devrim için yeterli değildir. Büyük dönüşüm için Abbasiler döneminin gelmesi gerekmektedir. Abbasi dönemine geçmeden önce önemli bulduğum iki detayı belirtmek isterim. Asabiyetçi anlayışın temsilcisi olan Emevi yönetimi Arap olmayan Müslümanları (mevali) devlet kademelerinden uzak tutarken, Müslüman olmayan ama uygun gördükleri kişileri devlette istihdam etmişlerdir. Diğer yandan asabiyetçi olan Emevilerin, hem Arap hem de Müslüman olmayan bir toplumun felsefe ve kültürüne maruz kalmayı sorun addetmemeleri ilginçtir. Oysa bize tarih olarak anlatılanlar bundan biraz farklı. Örneğin Emeviler’e göre mevali toplumlar dinin formunu bozduğu için özellikle siyasi arenadan uzak tutulmuşlardır. Bu küçük örnek gösteriyor ki, İslam tarihindeki ayrışmaların temel ve tek dinamiği siyasettir. Akidevi ayrışma meselesi politik ayrışmayı desteklemeye yönelik güç devşirmek amacıyla üretilmiş ve köpürtülmüş bir yanılsamadır. Tıpkı günümüzde olduğu gibi.

Meselenin ilk bölümünü anlatan Kanar kitaba da ismini veren kısma geçiyor. Bu aşamada bir asırdan biraz fazla süren Emevi-Şam etkisi bir şekilde lağvedilerek yerine yeni bir oluşum geldiği görülüyor. Artık rüzgar Abbasi-Bağdat yönünden esmeye başlamıştır. İlginç olan, Emeviler devletin kurumsallaşması adına ne yaptıysa Abbasiler’in de aynısı yapmasıdır. Aradaki fark, Bizans/Yunanca yerine Pers/Farsça ve Emeviler’e göre daha organize olmuş bir yapının varlığıdır. Yalnız, daha güçlü bir yönetim olarak Abbasi iktidarının ortaya çıkışında Emevi deneyimini de unutmamak gerekir. Abbasiler onların da birikiminden faydalanmıştır.

Abbasi Devleti’nin kuruluşunda başkentin Bağdat olması bazı köklü değişimlere sebep olacaktır. Emeviler dönemindeki Bizans-Yunanca etkisi yerine artık Pers-Farsça etkisini bırakmıştır. Bu değişim yönetim anlayışında da bazı farkılıkların ortaya çıkmasına neden olduğundan Emevilerin yaşadığı sıkıntıların benzerini Abbasiler de yaşamıştır. Örneğin bürokrasideki Rum tesiri Farisi kontrolüne geçmiştir. Yetişmiş Arap bürokrat bulunmadığından mevcutta bulunan Perslerden faydalanılmıştır. Ayrıca devlet organizasyonunda kadim İran kültürünün yansımaları görülmeye başlamıştır. Özellikle ‘divan’ ve ‘vezir’ uygulamaları bunun en net göstergesidir. Bu uygulamalar sonraki yıllarda Müslümanların kurduğu devletlerinin bir geleneği hâline gelecektir. Bu bilgiler İran/Şia ve Sünnilik ekseninde düşünüldüğünde ilginç bağlantılar ortaya çıkıyor. Görebilene.

Yüksel Kanar’ın sözünü ettiği devrimin nişanesi olan ve Abbasiler tarafından kurulan Beytü’l Hikme (Hikmet Evi) bir yandan Antik Yunan kaynaklarından faydalanmaya devam ederken bir yandan da İran uygarlığının yazılı kaynaklarının tercümesi başlamıştır. Mevcut bilimler bu iki uygarlık ve dil üzerinden Müslümanların kullanımına açılmıştır. Bu durum Pers kültürünün etkileşimde bulunduğu diğer uygarlıkların da devreye girdiğini gösteriyor. Zerdüştlük kadar Hint uygarlığının/mistisizminin de etkisi tartışılmazdır. İslami adı altında faaliyet gösteren tasavvufi ekollerin uygulamalarına bakıldığında söz konusu etkinin gücünü/boyutunu bugün bile görebiliyoruz.

Tüm bu etkileşimler bir anlamda Doğu ve Batı uygarlıklarının sentezlendiği üst bir anlayış gelişmiştir denilebilir. Yüksel Kanar’ın devrim dediği şey de bu gelişmiş yapı oluyor. Müslümanlar askeri ve siyasi yapılanmalarını bilimsel/entelektüel olarak da en üst seviyeye çıkarmışlardır. Bu dönüşümde Beytü’l Hikme’nin rolü çok büyüktür. Yüksel Kanar Beytü’l Hikme’nin özelliklerini sayarken bildiğimiz birtakım eksikliklere de dikkat çekiyor. Örneğin mevcut tarih anlatımında bir ‘üniversite’ olarak değerlendirilen bu mekân Kanar’a göre çok daha ötesi anlamına geliyor. Sadece çeviri ve eğitim-öğretim faaliyetlerinin yapıldığı yer değil aynı zamanda siyasete ve toplumsal yapıya yön verilen, felsefe ve edebiyatla iç içe kompleks bir yapıdır Beytü’l Hikme.

Yazar kitapta yaklaşık iki asır süren Çeviri Hareketi’nin sebep olduğu büyük değişimi açıklamaya çalışıyor. Bu bağlamda İslam tarihi açısından Bizans-Yunanca ve Pers-Farsça etkisinin izlerini göstermeyi deniyor. Bu etki evvela siyasi bir etki olarak devlet organizasyonunun kurumsallaşmasıyla başlamıştır. Hemen arkasından kültürel bir dönüşümle devam ederek toplumsal değişime neden olmuştur. Bu dönüşüm ve değişimde Çeviri Hareketi’nin etkisi büyüktür zira bugün kabul edilmektedir ki, çeviride sadece metin değil kültür de aktarılmaktadır. Hareketin odak noktasında ise Beytü’l Hikme vardır. Yazar Beytü’l Hikme’nin önemini anlatırken işlevini; isminin etimolojik analizini; tarih, bilim ve toplum nezdindeki anlamsal karşılığını detaylarıyla aktarmaya çalışıyor.

Kitapta üç noktaya dikkat çekildiğini düşünüyorum. Bunlardan ikisi tarihsel bir hakikati açığa çıkarmayı amaçlarken üçüncüsü çok daha teknik ve evrensel bir ölçüyü ortaya koymaya yönelik. İlk olarak Müslümanların gayrimüslimlerle karşılaşması sonucu siyasi anlayış ve uygulamalarındaki değişim gösterilmeye çalışılıyor. İkinci olarak, Yunanca ve Farsça aracılığıyla oluşan kültürel değişime işaret ediliyor. Üçüncü ve en önemlisi ise evrensel tarih yazımındaki sorunlu anlayış ve daha hakikatli bir tarih yazımı üretme kaygısı olarak göze çarpıyor. Bu kaygının bilgiyi ve hakikati önemseyenler için değerli bir açılım sunduğu kanaatindeyim. Tarihin doğrusal/çizgisel (linear) bir ‘düz’lük içinde akmadığı gerçeğinin görülmesi ve Batı-merkezci tarih anlayışına karşı alternatif tarih yazımının güçlenmesi gerekiyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp