18 Temmuz 2019 Perşembe

Determinizm versus fatalizm

“Gerçek savaş, sömürüyle yapılan savaş değil, ülkenin içindeki sömürüye yatkınlıkla yapılan savaştır.”
- Malik Bin Nebi (1905-1973), Savaş Esintisi-Sömürünün Gerçeği

İnsan son derece tuhaf bir varlık. Yaptığı, yap(a)madığı her şeyi gerekçelendiriyor. Eğer insan varlığını, düşüncelerini, eylemlerini gerekçelendiremese, kendince tutarlı sebepler bulamasa yaşayamaz. İntihar etmezse infilak eder. Hasılı, hayata tutunmamızın temel dinamiği, her şeyi gerekçelendirerek kendimizi bir misyonun parçası olarak kabul ediyor oluşumuz. Yoksa yaşamayı başka türlü açıklamak mümkün değil. Bunca felakete rağmen insanın intihar etmemesinin nedenini “yaşamanın verdiği tarif edilmez şevk” olarak açıklayan Albert Camus (1913-1960) de gerekçelendiriyordu.

Meselenin burasında hayatı anlamlandırma noktasındaki gerekçelerimizin niteliği önem kazanıyor. Nasıl yaşıyoruzun ötesine geçerek neden yaşıyoruzun cevaplarıyla ilgileniyoruz. Yeterli donanıma sahipsek neden yaşadığımıza verdiğimiz cevaplar yaşantımızın nasılını belirliyor. Hakikatin bu konuda ne dediği pek işimize gelmiyor sanırım. Yollar aşıp, yöntemler buluyoruz. Determinizmle de açıkalanabilen bu durumu fatalizm ile açıklamak çok daha kolay. Bizim düşünce evrenimize biraz uzak olan belirlenimcilik kısmına hiç girmeden kaderciliği yani kolaycılığı seçiyoruz. Bu arada kavramın kader değil, kadercilik olduğunun altını çizelim. Zira kader kelimesi aranan ya da verilmek istenen anlamı tam olarak karşılamıyor. Kader düşünce ve eylemi biraz daha boşvermişliğe evirirken kadercilik düşünce ve eylemi sahiplenmeye ve sonuçlarına bağlanmaya yol açıyor. Sahiplenilen, bağlanılan bu ‘oluşa’ müdahil olamamak, varlığını üstün bir kudretin ellerine bırakmayı salık veriyor. Bu durumda düzenleyen ve olduran bu üstün kudrete karşı gelmek en hafif tabiriyle gaflet oluyor. Bu aşamada takıntılı derecede idealist olanlar için yavaşça ulvi misyonun kapıları aralanıyor. Bu ulvi misyonun ‘sorumlu’ parçası rolüne bürünen idealist birey kendini o kadar çok önemsiyor ki, sanki olmasa akış bozulacakmış gibi davranmaya başlıyor. Hemen arkasından parçası olduğu o yüce misyona yardımcılar buluyor ve akıştaki yerlerine yerleştiriyor. Sonrasında ise büyük resmi anlatmaya başlayıp belirlediği iki zıtlık arasında kendisini makul bulduğu yere konumlandırarak hakikatin sahibiymiş gibi davranmaktan kendini alamıyor. Muhayyilesinde çizdiği kader(cilik) o ulvi misyonun nüvesini meydana getiriyor. Bir başka deyişle, kaderciliği ulvi misyonunu doğuruyor. Oysa ona sorulsa, o ulvi misyon onun kaderini belirlemiştir.

‘Yola buradan sonra rivayet ve kehanetlerle devam ediyoruz’ demenin bir başka yolu olan kadercilik ile ilgili bir şey duyduğumda, okuduğumda ya da düşündüğümde ilk önce ‘aşırılık’ meselesi zihnimi tırmalar. Yapılmışlar, yapılıyor olanlar, yapılacaklar... Her şey aşırıdır. Celâl Fedaî’nin kaleminden çıkan Türkiye’nin Kaderi de zihnimde benzer bir duruma yol açtı. Bir şeye aşırı anlam yüklendiğinde reaksiyonerliğin kapısından girilmiş demektir. Reaksiyonerlik, etki-tepki ilkesi üzerinden hareket etmeye yol açacağından bazı şeyleri asıl hâliyle görmeyi engelleyerek etraflıca muhakeme etmeye mani olacaktır. Türkiye’nin Kaderi’nde aynı şeyi gördüm. Batı’ya (-ki haklı nedenlerden) olan tepkiyle yapılan değerlendirmeler içe eleştirel bakmaya ve özeleştiri yapmaya mani olmuş. Kitap bittiğinde olumsuzluğun tüm müsebbibi Batı ve Batı’ya ‘yancılık’ yapan yerli işbirlikçiler olarak beliriyor.

Pruva Yayınları tarafından yayınlanan ve otuza yakın denemenin yer aldığı kitap iki yüz yirmi sayfadan oluşuyor. Dilin akıcılığı konuya olan ilgiye bağlı diyebilirim. Çok saçaklı ve oldukça kapsamlı bir eser olan Türkiye’nin Kaderi dikkatli ve özenli bir okumayı gerektiriyor. Düşünsel vizyonu genişletiyor lakin projeksiyonu tek yere tutup takılı kalmamak şartıyla. Yer yer uzak tarihe atıfta bulunan yazar genel olarak yakın tarihi Türkiye’deki güncel olaylar üzerinden değerlendiriyor ve ara ara dünyadan aktüel örnekler vererek tezini güçlendirmeye çalışıyor. Onlarca isim ve esere yapılan atıf ve alıntının zengin bir içerik oluşturduğu yadsınamaz bir gerçek. Bu zenginliğin zihinde ufuk açıcı etkisi de büyük yalnız yazarın açtığı yoldan gitmek sorgulanamaz bir düşünceyi zorunlu kılıyor. Türkiye’nin Kaderi çok fazla çelişki barındırıyor. En önemlisini söyleyip meseleyi kapatmak ne demek istediğimi açıklar sanıyorum. Bir devlet ve toplum düşünün ki, kendini bozduğunu iddia ettiği yapılara benzemeyi, o yapıların yöntemlerini uygulamayı misyonunun bir parçası olarak seçmeyi uygun görüyor. Ne diyordu Celâl Fedaî’nin de sıkça atıf ve alıntı yaptığı Aliya İzzetbegoviç (1925-2003): “Savaş ölünce değil düşmana benzeyince kaybedilir.

Yazar Türkiye’nin Kaderi’nde tarihsel konumundan dolayı varlığında ulvi bir misyon içkin olan bir toplum ve devletten bahsediyor. Yazara göre burada önemli iki konu açığa çıkıyor. İlki, tarihinden aldığı misyonu yerine getirecek bir “devlet ide”sinin kendini göstermesi ve ona uygun siyaset üretmesidir. İkincisi ise, bu devleti oluşturan toplumun sözü edilen misyonun farkında olarak onu uygun davranması meselesidir. Fedaî’ye göre bugün dünyada söz sahibi olan ülkeler ve toplumlar bu iki parametreyi kullanıyor. Kitabın tümü bu iki konunun etrafında şekilleniyor diyebiliriz. Yaptığı bu analizden yola çıkan yazar, “ideolojikleşmiş postmodern popülizm” dediği olgunun kucağına düşen yeni kuşaklara “Türkiye’nin tarihinden aldığı kaderi” hatırlatarak sisteme müdahale etmeye çağırıyor. Zira yazara göre bilinçli olarak (Batı tarafından) bu misyondan uzaklaştırılan Türkler, çoğunluğun memnun olmadığı bu gidişatı değiştirebilecek yegane unsurdur. Bu hareket öylesine önemlidir ki, sadece Müslüman dünyası için değil tüm insanlık için ‘zorunluluk’ niteliğindedir. Fedaî bu savını Batılı yazar, siyasetçi ve düşünürlerin görüşlerinden örneklerle destekliyor. Yalnız bu konuda o kadar ileri gidiyor ki, farklı denemelerde de olsa defalarca (aynı ifadelerle) tekrara düştüğü görülüyor. Okumaya başladığımda bu durumu fark edince bir çetele tutmak istedim ve örneğin bir ismin ve bağlantılı olduğu konunun on bir kez tekrar edildiğini gördüm. Yazarın bu tavrı meselenin aynı döngü içinde kalmasına neden oluyor. Bu durumu yukarıda değindiğim reaksiyoner tutumun bir görüntüsü olarak açıklayabiliriz. Zira yazar özeleştiri bağlamında neredeyse hiç bir şey söylemiyor. Daha da ötesi, tarih ve ecdat kutsama konusunda da aynı tavrı sergiliyor. Üstelik söylemlerinin kimilerince hamaset ve popülizm olarak değerlendirileceğini ve bu kimilerinin meselenin ciddiyetinin farkında olmadığını söyleyerek ısrarını farklı bir boyuta taşıyor. Burada yazara katılmamanın en masum tanımı konuyu anlamamak iken, konuyu anlayıp da hak vermemek Türkiye’yi kaderiyle buluşturmamak için çaba sarfedenlere göz yummak ve yardımcı olmak olarak değerlendiriliyor. Bu ithamın tanımını yazmaya gerek yoktur sanıyorum.

Açıkça söylemek gerekirse Türkiye’nin Kaderi’nden oldukça istifade ettiğimi söylemeliyim. Katıldığım onlarca tespit ve değerlendirme bulunuyor. Bu anlamda kenarına not düşmediğim sayfa yok denecek kadar az. Yalnız bu notların yarıya yakını şerhten oluşuyor diyebilirim. Bu durumu kitapta da çokça işlenen entelektüel ve entelijansiya kavramlarıyla ilişkilendirmenin zorunlu olduğu kanaatindeyim. Tanıtım yazısında ‘Türkiye’deki İslami düşüncenin entelektüel izini sürdüğü’ savunuluyor. Eğer Türkiye’deki İslami düşünce sağ, muhafazakâr, hamasi ve popülist söylemlerden ibaretse bu doğru bir yorum olur. Her ne kadar benim gibi düşünenleri olumsuz etiketlese de, Celâl Fedaî’nin daha ileri giderek bu kısıtlı oluşumu biraz daha daralttığını düşünüyorum. Bu daraltmayı “Selçukîlik”, Osmanlılık ve nihayetinde Türklük kavramlarıyla yapan Fedaî, aslında, tenkit ettiği şeyi tersinden yapıyor. Tarihi, Türklüğü, ecdatı kutsayıp çıkan sonucu eleştirilemiz hâle getiriyor. Buradaki yüceltme hamaset ve popülizmden başka nedir? Bu tutum İslam’ın adalet ve evrensellik ilkeleriyle de salt entelektüel düşüncenin dinamikleriyle de örtüşmüyor. Daha ötesi, tarihsel gerçeklik yazarın bu savını romantik bir ütopya olarak önümüze seriyor. İslam coğrafyasındaki sorunları son yüz elli yıla indirgeyerek Tanzimat ile başlatıp öncesini görmemenin çözüm sunmayacağını fark etmemiz temennisiyle. Halının altında daha fazla boş yer yok.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

13 Temmuz 2019 Cumartesi

Dijital dünya ve insanlar

Yaklaşık yirmi iki yıl önce Muska adlı romanını okuduğumda Sadık Yemni’nin, cesur davranıp kimsenin uluorta konuşmak istemediği konularda, yazmış olmasına hayret etmiştim. Doğal olarak zekice yazılmış ve birkaç hikâyenin iç içe harmanlandığı bu romanı, o zamanlar, beğendiğim romanlar listesinde üst sırasına taşıdım. Oradan hiç inmedi. Yeni yazdığı bilim-kurgu, polisiye dalında onlarca başarılı eserini şimdilerde gençlerle birlikte okumak eski bir okur olarak hayli gönendiren bir hal. Bereketli bir kalemin eseri neticede. Tabii hal demişken, “Hikmet halden ibarettir.” diyenlerin zaman yolculuğuna çıkmış gibi, Çağrılan-KarsH’da onbirinci yüzyıl ve günümüz arasındaki değişmez bağlara işaret ediyor Yemni. Muhyiddin İbnü'l-Arabî’nin dediği gibi “Cenab-ı Hak kuluna ihtiyacı suretinde tecelli eder.”. İhtiyaçlarla bitmeyen istekler arasında salınan modern insanların durup düşünmesine vesile olacak cinsten bir soluklanma. Hem zekâ pırıltıları ile ışımış satırlar, hem de derinliğin hâkim olduğu anlatımda sanırım herkes payına düşeni alacaktır diye düşünmeden edemiyorum.

Usta yazar Sadık Yemni’nin iki yeni kitabı, Ketebe’den çıkan Çağrılan-KarsH ve Hayalet Kapısı romanlarından bahsediyorum. Bir yapay zekânın Kars’ta sonlanan yolculuğunu ve o esnada olup bitenleri konu alan yeni romanını okurken ister istemez sorular belirdi. Mesela, “Size benzeyenim” derken, robotlar mı insanlara benziyor, yoksa insanlar mı robotlara? sorusunun cevabı tam olarak nedir? Bu soru ile insan zihninde manayı hermetik bir dil olarak kabul edenlerin varlığını ve güzelliğini hatırlatıyor, bir an için başka bir boyutta gezdiriyor insanı. Öte yandan bakıyorsunuz, sürekli telefonla haşır neşir insanların halini de sorguluyor roman kişisi her yerde. Ki haklılık payı büyük. Distopik zamanları iliğinde kemiğinde hissetmeye başlamış genç nesilleri bekleyen tehlikeler, insanları düşünmeye sevk ediyor bir bakıma.

Sekülerleşmiş dindar kesimin hakikati ötelemesi ve bunun bir sorun olarak büyümesini anlatan satırlarda ilerliyor okur. Gerçekte arayanlar, “Anahtara talibim” ve sonra “Sufi gayri mahlûksa civanmertliğe de talibim” diyen tasavvuf ehli insanları anlatıyor. “Nefis Allah’ın insandaki en büyük oyunudur. O oyunu ancak ruh bozabilir. Kulun Hakk’ a secde ettiği yere mihrap denmesi bu yüzden midir? Evet. Mihrap harp yeri demektir. Nefsle cenge tutuştuğun yer.

Ahmed Yesevî’nin asasıyla, gönülden gönüle açılan yollarda ilerleyenlerin hikayesi bu diyorsunuz. İrfan, aşk mayasıyla mayalanmış Anadolu’da avın avcının ne hallerden geçtiğini haber veren bir roman. Robotik bedeni bile olmayan ana ünite benzeri bir parçanın firarı, Ebu’l Hasan Harakanî Hazretlerinin türbesinin önünde, ‘dijital dünyaya teşne ve inançlı biri’ni arıyor olması hayal gücümüzde hayli ürkütücü, farklı dalgalanmalara yol açabilir.

Bir sistem analizcisi, bir yazılımcı olarak önemli bir ekibin sayılı elemanlarından Alan. Romanın önemli kişilerinden. New York, İstanbul, Amsterdam, Kars bir uçtan bir uca geçiş. Yaklaşmakta olan bir tehlikenin habercileri ise romanın daha akıcı bir mecrada ilerlemesini sağlıyor.

Prometheus’a benzeyen L.M. tipi Atlas’a dair, bir hikâyenin heyecanı içinde buluyoruz kendimizi. Silikon Vadisi’nde bir yerden çok pahalı en yeni buluş olan bir yapay zekâ çipi çalınıyor ve sempozyumda katılımcılardan birinde. Herkes çipin peşinde.

Kars’taki organizasyonda, konkordatocular, ajanlar, o şehirden bu şehre savrulan Cemil Meriç’e öykünen etkinlik erbabı kişiler… Yakın geçmişte şahidi olduğumuz bir dönemde geçiyor olması ise romanın başarısını arttırıyor: “ABD’nin bütün hışmıyla Türkiye’nin ekonomisinin üzerine çullandığı günlerdeydiler. Bunun için hamleler daha çok Londra, Tel Aviv para merkezlerindeki post tecrübeli tefeciler tarafından yapılıyordu.”. Ekonomi ve siber düzenbazlık sahalarında yetişmiş Nicolar’ın faaliyetleri romanın akışında görmek mümkün.

Hayalet Kapısı ise yine sanal paralar, Bitcoin, Deep Web-Derin Web ve yine yapay zeka örgülü korku-polisiye romanı. Yakın gelecek provaları yapanlar, harddiske indirilen zihin kopyaları, holografik bedenli zeki üniteler hayatımıza giren hızlı gerçekliklerden. Tarık ve arkadaşlarının serüvenleri, kapıyla imtihanları bu romanda soluk kesmeye devam ediyor.

Meral Afacan Bayrak
twitter.com/tarcnckmaz

12 Temmuz 2019 Cuma

Okuru kendi zeminine taşıyan bir roman

Bir istasyon peronundayız. Arıkovanı gibidir burası. Trene binmek isteyenler, trene binmek isteyenleri uğurlayanlar, gelen yolcular, gelen yolcuları karşılayanlar, istasyonda çalışanlar, bilet almaya gelenler… Yasemin Karahüseyin, yeni romanı Hemzemin’de işte bu zeminde yani bir istasyon peronunda bir arada bulunan insanları anlatıyor. Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları da Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinde başlar. O merdivenlerden anlatılan insanlardan bir memleket panoraması çizilir şiirde. Hemzemin’in hangi istasyonu anlattığını bilemiyoruz ama bugünün Türkiye’sinden insanlarla karşılaşıyoruz roman boyunca.

Hemzemin'de yer alan karakterlerin bir başka ortak yönü ise “ev” kavramıyla kurdukları sorunlu ilişki. Bu ev; ana-babanın kaçılmış evi de olabildiği gibi, eskisi gibi dinleyici bulmayan “musiki” de olabiliyor. Kimi zaman da bir masal oluyor bütün anlatılan. Her halükârda Yasemin Karahüseyin için “anlatış” “anlatılanın önüne geçiyor. Anlatılanlar bazen iri kıyım bir karakter aracılığıyla bazen de perondaki büyük saatle birbirine bağlanırken daha doğrusu iç içe geçerken treni bekleyen karakterlerin her biri ayrı ayrı geçmişleriyle hesaplaşıyor ama bu hesaplaşma bir şekilde tıpkı hayatta olduğu gibi yarım kalıyor. Eğer o hesaplaşmalar tamamlansaydı belki de roman bu kadar güzel ve etkileyici olmayacaktı ve karakterlerin kaderleri de bu denli iç içe geçmeyecekti.

Nitekim Yasemin Karahüseyin de kendisiyle yapılan bir röportajda, hangi sebeple yazdığını anlatırken kendi poetikasına dair de esaslı ipuçları veriyor. “İnsanı keşfetmekten daha muazzam olanı insanı keşfetmeye çalışmak. İnsan kendiyle, çevreyle, eşyayla sarmalanmış bir bohça. Bohçanın katlarını açtıkça başka bir bohça karşılıyor bizi. Her motif başka bir derinliğe indiriyor. Şaşırıyoruz. İnsanın içindeki renk cümbüşüne ya da renksizliğe. İnsan kendini yalnızca kendiyle tanımaz. Başkalarına ihtiyacımız var. Levin Tolstoy’a, Tolstoy Levinler’e, Samsa Kafka’ya, Kafka Samsa’lara, Raci Aynalı Baba’ya, Aynalı Baba Raci’lere, birbirlerine keski oldu. Roman, yansımalar içinde görüntünün aslını arama çabası gibi geliyor bana.”. Platon’un mağara istiaresine açık göndermeler taşıyan bu poetika, sadece edebiyata değil hayata dair de tercihler içeren bir öze sahip. Her samimi poetika, bir yanıyla yazarın hayat haritasından da paftalar içerir.

Peki, bunca farklılığı bir araya getiren tek şey ortak bir mekânda bir arada bulunmuş olmaları mı? Hayır elbette. Ortak payda bundan ibaret olsaydı bir romandan bahsetmemiz bir zorlama yargıdan ibaret kalırdı. Daha önce Âdem'in Kanadı için “Dilin bir başka anlamı olan 'gönül'ü kitabın başkarakteri olarak görmek mümkün bu kitapta.” demiştim. Hemzemin’in başkarakteri ise “kader”. Yasemin Karahüseyin bir muammalar yumağı olan kaderi bir kavram olarak değil bir tecrübe olarak anlatıyor. Romanın karakterleri aynanın önüne geliyorlar biz bir süreliğine onları görüyoruz ve bir anda aynada onları değil kaderlerini görmeye başlıyoruz. Dolaysıyla kaderi zihinsel bir kategori olarak değil hayat memat meselesi olarak hissediyoruz. Adeta kitabın okuru değil şahidi oluyoruz diyebilirim.

Farklı farklı kaderlerin aka aka buluştuğu bu zemin aynı zamanda da ortak bir neticeye “şiddetle” bağlanıyor. Detayları vererek okuyacak insanların o şiddetle karşılaşmalarında yaşayacakları tecrübeyi hafifletmek istemem. Bu yüzden de ortak paydayı ima ederek geçmek zorundayım. Sadece şunu söylemekte beis görmüyorum. İnsan olmanın ne menem bir yük olduğunu hissettirebilen roman sayısı öyle çok fazla değil. Bu sebeple de Hemzemin azın azında yer alan kitaplar arasında yer alıyor. Umulur ki başka başka yazarlar da yazdıklarını kâğıt üzerindeki cümleler yığını olmaktan çıkarıp kendi “hayat memat” meseleleri içinde bir mesele olarak görerek yazıp daha sahih olanın peşine düşer ve “şapkadan tavşan çıkarmak” mesleği yerini yazarlığa bırakır.

Bu ara mızıldanmayı kısa tutup kitaba dönmekte fayda var. Yasemin Karahüseyin’in bu romanında önceki iki romanında olmadığı kadar farklı karakteri bir arada okuyoruz. Bunda elbette seçilen mekânın büyük bir payı var. Hemzemin’de çok karakterliliğin bir çok sesliliğe yol açtığını, Karahüseyin’in önceki kitaplarında test etmediği bir sahaya yöneldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Karahüseyin, şimdiye kadar yazdıklarının dışında bir tecrübeye yönelerek risk almış ama ortaya koyduğu romanla da bu riskin hakkını vererek ortaya yepyeni bir roman koymayı başarmış.

Hemzemin, okuru kendi zeminine taşıyan bir roman.

Suavi Kemal Yazgıç
twitter.com/suavikemal

Hepimiz birer Kutu Adam’ız

“Hakikaten Kutu Adam denen insan kozasından, nasıl bir yaratığın çıkacağı hususunda benim bile en ufak fikrim yok.”
- Kobo Abe, Kutu Adam

Bu blogda Kobo Abe’nin (1924-1993) eserleriyle ilgili birkaç değerlendirmem bulunuyor. O değerlendirmelerimde Kobo Abe’nin Franz Kafka (1883-1924) ile ‘özdeşleştirilmesinin’ sadece Abe’ye değil Kafka’ya da haksızlık olarak gördüğümü belirtmiştim. Gizemli, sıradışı ve kasvetli üsluptan dolayı böyle bir indirgemeye gidilmesinin edebiyata dair anlam ve yorum dünyasını zenginleştirmek yerine daralttığını düşünüyorum. Kategorize etmek, benzerliklere vurgu yaparak farklılıkları gözardı etmenin yöntemidir. Oysa zenginliğin ölçütü farklılıklardır. Sınıflandırmak ya da etiketlemek bilimsel olguları açıklamada işe yarayabilir lakin edebiyat gibi soyut uzamı uçsuz olan bir alanda kısıtlayıcıdır. Zaman, mekân, dil, din, kültür, yaşam şartları ve en önemlisi düşünce evreni olarak Kafka ve Abe’nin benzerlikten çok farklılık barındırdığı kanaatindeyim. ‘Kafkaesk’ deyip çıkmak kolaycılık oluyor.

Kobo Abe okuyucuyu zorlayan bir üsluba sahip. Yazdığı metinler anlaşılması zor ve hem gerçeküstü hem de gerçekdışı tuhaflıklar içeriyor. Onun eserlerinin ilgimi çekmesinde kurgudaki giriftliğin ve felsefi sorgulamalarının önemi büyük. Bunun neticesi olarak Türkçe’ye kazandırılan eserlerini kaçırmamaya özen gösteriyorum. Geçen yıllarda arka arkaya üç kitabını neşreden Monokl Yayınları’ndan beklediğim hareketi Sel Yayıncılık yaparak Kobo Abe’nin Kutu Adam’ını (yeniden) yayınladı. Devrim Çetin Güven’in çevirisini yaptığı kitap iki yüz dört sayfadan oluşuyor. Abe’nin diğer eserleri gibi sıradışı bir hikâyesi olan Kutu Adam aşırı kapalı anlatıma sahip. Bu özelliği metni olabildiğince gizemli hâle getiriyor. Bunun yanında metindeki diyalogların çevirisinde konuşma diline yer verilmiş. Okurken biraz sırıtsa da orijinalindeki özelliğinden dolayı böyle bir tercih yapılmış diye düşündürüyor. Kurguya ara ara ‘o’ anlatıcı yöntemi serpiştirilmiş fakat genel olarak ‘ben’ anlatıcı tekniği uygulanmış. Yalın bir dil kullanıldığını söyleyemeyiz. Kapalı anlatıma ek olarak oldukça detaylı ve imgelem dünyasına uzanan betimlemeler okuru zorlayacak nitelikte. Kutu Adam, yazarın Türkçe’ye çevrilmiş diğer eserlerindekinden çok daha dağınık bir yapıya sahip. Kopuk kopuk oluşturulan kurgudaki bağlamları yakalamak oldukça zor. Bu özellik Abe’nin üslubuna aşina olmayanların yadırgayacağı bir durum. Diğer yandan eser, Kobo Abe okurlarının alışık olduğu karamsarlığı fazlasıyla içeriyor.

Kutu Adam’ın hikâyesi Tokyo’da geçiyor. Metindeki değinilerden dönem olarak yirminci yüzyılın ortaları olduğunu anlıyoruz. Sık sık Kobo Abe’nin -her zamanki gibi- modernizm anlayışına yaptığı eleştirel bakışına tanık oluyoruz. Kutu Adam bir anti-kahraman olarak karşımıza çıkıyor. Toplumdan soyutlanmış bir bireyin hakikat ile hayali olanın düş(ünce) dünyasındaki yansımalarını görüyoruz. Buradaki soyutlamanın bireyden mi toplumdan mı kaynaklandığı tam olarak kestirilemiyor. Şizofrenik ve sosyopat davranışları Kutu Adam’ın kişilik bozukluğu yaşayan biri olduğunu düşündürüyor. Bu durum metnin anlaşılmasını daha da zor hâle getiriyor ve hikâye tam anlamıyla çözümlenemiyor. Sistem tarafından ehlilleştirilemeyen Kutu Adam marjinalize olduğu ve/veya edildiği görülüyor. Sahte kutu adamla mücadele ederek varolmaya çalışıyor ve bu varolma mücadelesi sırasında Kutu Adam’ın içsel gerilimlerine tanık oluyoruz. Kitapta hayata dair detayların insan psikolojisi üzerine etkisinin hikayeleştirildiğini söyleyebiliriz. Bir başınalık hissinin yol açtığı psikolojik bunalım bireyin yalnızlığının daha da içine gömülmesine yol açıyor. Bu durum modern insanın en büyük açmazlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.

Kutu Adam sosyal hayattan tecrit yaşamaktadır. Üzerine geçirdiği bir kutuyla hayatına devam etmektedir. Tek başınadır ve çaresi yalnızlığının, düş(ünce) dünyasının daha da içine gömülmektir. Onun yaşam alanı artık o kutunun içidir ve dışarıyla ilişkisi görmek için açtığı iki delikten ibarettir. Kutu Adam olarak yaşamak zamanla öğrenilmektedir. İçinde yaşacak kutunun nasıl hazırlanacağı, hangi durumda nasıl davranılacağı, kalınacak yer, yiyecek temini, kutunun içinin dizaynı, birlikte taşınması gerekli malzemelerin neler olduğu gibi meseleler yaşayarak çözülmektedir. Dışarısıyla irtibatını kesen Kutu Adam için zaman hissi felç olmuştur ve Kutu Adam olmadan önceki yaşanmışlıklar unutulmuştur.

Kutu Adam için tam anlamıyla bir eleştiri metni diyebiliriz. Modern insan gerekli olup olmadığını hesaba katmadığı şeylerin müptelası olmuştur. Birbirine benzeşerek farklı oldukları zehabına kapılmışlardır. Psikolojik boyutlarıyla birlikte değerlendirildiğinde modern insanın eğilimlerini sorgulayan yönü açıkça göze çarpıyor. Toplumsal yapıya da yansıyan bahsi geçen eğilimler yer yer psikolojik sorunların ortaya çıkışı şeklinde açıklanabilir. İnsan eğilimlerinin esiridir. Örneğin dikizlemek bu eğilimlerden biridir. Görülmeden görmek/izlemek üzerine kurulu olan dikizleme isteği insanı cezbetmektedir. Bu eğilimin tersinden yansıması ise teşhirciliktir. Dikizleme isteği dikizlenme isteği şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Kutu Adam dışarıyı görmek için kutuya açtığı delikleri dikizlemek için kullanmaktadır. Hayatı, insanları o görüntü üzerinden yeniden anlamlandırmaktadır. Kobo Abe anti-kahramanı aracılığıyla güzellik, çirkinlik, çıplaklık gibi konuları kendi içinde felsefi bir analize tabii tutuyor. Kutu Adam’ın değerlendirmeleri günümüz insanının ‘dikizleme’ ve ‘teşhircilik’ anlayışıyla karşılaştırıldığında anlamlı sonuçların ortaya çıkacağı muhakkak.

Kutu Adam’da gerçek ile gerçekdışı, hayal ile hakikat birbirine girmiş durumda. Hayatın hangisi olduğu veya hayatın bir sanrı olup olmadığı müphemliğini koruyor. Kutu Adam’a göre hayat zihindekinin dayatmasıdır. Bizler de bugün hakikatten bağımsız olarak kendi gerçekliklerimizin içine gömülerek ve bu gerçekliklere gerekçeler uydurarak yaşıyoruz. Kutu Adam, sergilemiş olduğumuz bu keyfiliği kendi keyfiyetince muhatabına gösteriyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

9 Temmuz 2019 Salı

Sıra dışının bastığı sıradan toprak

Cioran, Doğmuş Olmanın Sakıncası Üzerine adlı kitabında, bir kitabın asıl değerinin konusunun önemine değil, önemsiz olanı ele almasına, en küçük ayrıntıya hâkim olmasına bağlı olduğunu söyler. Bu söz bir bakıma, sıradan hayatları sıra dışı biçimde anlatmayı ustalıkla gerçekleştirmenin ne kadar önemli olduğunu da savunur. Kara Havadisler Kervanı’nı okuduğumda aklıma ilk olarak bu söz geldi. Çünkü Ayhan Koç, sıradan insanların hayatlarını, hayatlarının belirli dönemlerini, karakterlerinin yaşadıklarını okura ustalıkla yansıtmış kitabında.

Hiciv yeteneği, keskin bir zekânın en net göstergelerinden biridir. Hicivde ölçüyü kaçırmak işi lakaytlığa götürebilecekken, bunu tam kıvamında yapabilmek her yazarın hatta birçok büyük yazarın yapabileceği bir şey değildir. Ayrı bir yetenektir. Ayhan Koç’un kitabını tek bir cümleyle tanımlamak gerekirse, hiciv yeteneğinin ustalıkla kullanıldığı realist ve fantastik öyküler içeren bir kitap, diyebilirim. Hatta diyebilirim ki, son dönem öykücü ve romancılarda hicvetmenin bu kadar iyi kotarıldığı çok az kitap okudum.

Hiciv deyince hemen arkasından ironiyi de getirmek gerekir. Salt hiciv ağızda kekremsi bir tat bırakır ama ironik anlatımla birlikte çıta oldukça yükselir. Kitabın ilk öyküsü 222.Daire, ikinci öyküsü Muskacı Edhem Efendi ve altıncı öyküsü Eşref Kitabevi, hem entelektüel dünyanın yazarlarına hem de okurlarına mizahı da bolca kullanarak sağlam bir eleştiri getiriyor. Aynı zamanda ilk öykü olan 222.Daire, politik mizahın ve hicvin de önemli bir örneğini sunuyor okurlara. Var olmayan yazar Enver Naci Uslu’nun putlaştırılma şekli ve sebebi, çağının çok ilerisinde entelektüel bir hayat süren fakat yaşadığı 1700’lü yılların Konstantiniyye’sinde kendine bir matbaacı bulamayan ve yazarlıktan muskacılığa geçip geçimini buradan sağlayan Edhem Efendi, kitabı çıkacağı için hiç okumadığı kitaplıkların önünde poz veren yazarlar ustalıkla hicvediliyor bu öykülerde. Bu üç öykünün önemli bir özelliği sadece kişilerle sınırlı kalmayıp toplumsal eleştiriler de sunabilmesi. İlme karşı dogmatizmin, çalışmaya karşı tembelliğin, toplumun bazı hassas duygularını sömürerek para kazanmanın hem sosyolojik hem de bireysel eleştirisini başarılı bir şekilde yapıyor Ayhan Koç: “…Nasılını açıklamamış ama bir şekilde padişahın illetine çare olmuş Edhem Efendi. Karşılığında keselerce altın ve on dönüm arazi kazanmış. Adı önce dervişe sonra muskacıya çıkmış, nerede illetli nerede bedbaht var, kapısına üşüşmüş. Ben anlamam büyücülükten, müneccimlikten diye çok dil dökmüş, çok yırtınmış ama beyhude, kimseyi inandıramamış. Zamanla alışmış da hani alın teri dökmeden akçe kazanmaya. Öyle değil mi ya, bir yerde günde on saat it gibi çalışmak var, bir yerde rüyamda baldızımı gördüm abdestim bozulur mu diye soran avanağın kesesinden kolayca sikke almak var.

On iki öykü içeriyor kitap. Metinlerarasılık, tarihsel göndermeler, pastiş veya alegorik noktalar bulunuyor ama yazar bunu bir röportajında dediği gibi, öykünün zeminine yaymayı başarmış. Bu yüzden öyküyü okuyan kişi, tüm bunları fark etmese bile gayet güzel ve başarılı kurgulanmış bir öykü okumuş oluyor. Örneğin Nisyan adlı öyküde “Raison D’etat”ın ne olduğu bilinmese bile, öyküden alınacak edebî tatta bir azalma olmuyor. Bir polis memurunun kısa süreli hikâyesi olarak okunabiliyor öykü. Veya Rüzgârla Kayanın Ezgisi adlı öyküdeki tarihsel ve politik göndermeler oldukça net olsa da bu konular hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir okur, bir gerilim öyküsü okuyormuş gibi bir tat duyabilir.

Yazarın en çok hiciv ve mizahi anlatımını öne çıkarmıştım ancak bunun her öyküde uygulandığını söyleyemeyiz. Hiciv genelde hep olsa da mizahi anlatımı bazı öykülerinde terk etmiş yazar. Örneğin Tiranlık adlı öyküsü, bireyin toplumsal baskı karşısındaki durumunu, intihar kavramı üzerinden ele alıyor ve hicvi bolca görsek de mizahi bir şey bulamıyoruz bu öyküde. Hatta trajik bir hava hâkim öyküye. Hayatta tadacağı her zevki tatmış, kariyer sahibi, başarıyı yaşamış Pürşen’in, intihar etmeye karar verip bunu ailesine ve sevdiklerine açıklaması, onları bir şokla karşı karşıya bırakmak istememesi üzerine kurulu öykü. Ancak daha sonra işin içine akıl hastaneleri, sosyal medya örgütlenmeleri, ailevi birçok problem giriyor ve öykü inanılmayacak yerlere varıyor. En sonunda da trajik bir şekilde sonlanıyor. Yazarın eleştirmek istediği, ‘baskı’ ise öykünün merkezinde duruyor:

‘Bana ait bu bedenin sona ermesi sizi niye bu kadar ilgilendiriyor hanımefendi?’ diye sordu Pürşen.
‘Bedeniniz sadece size ait değil Pürşen Hanım.’
‘Kime ait?’
‘Elbette öncelikle size…’
‘Yok hayır, ben diğerlerini merak ediyorum. Başka kime aitmiş bedenim?’ Kadın abes bir soruyla muhatapmışçasına ‘Yapmayın artık,’ diye yakındı. ‘Kanunlara, devlete, topluma, ailenize, sevdiklerinize.’
‘Anayasada kendimi öldürmemi yasaklayan hiçbir madde görmedim ben. Siz gördünüz mü?’
‘Bazı maddeler yazılmaz Pürşen Hanım, onları vurgulamaya gerek yoktur. Doğduysak yaşamamız gerekir.’

Kitabın kapağına bakan biri, bu kitabın fantastik ve olağanüstü ögeler içeren, sembolik bir anlatımın tercih edildiği bir öykü kitabı sanabilir. İlk bakışta ben de böyle sanmıştım fakat okudukça böyle olmadığını anladım. Ancak yine de kitapta bu kapağa uygun, hatta kapak resmini bu tür bir öyküden alan hikâye var: 8 Mart Olayı. Değişik bir öykü bu. Dünyada denizkızlarının bir anda ortaya çıkışı ve bundan sonra yaşananları konu ediniyor. İnsanın kendinden olmayana nasıl canice davranabildiğine dikkat çekmek istiyor ve bunu başarıyor. Hem de kendinden olmayanı yok etme arzusunun hangi boyutlara erişebileceğini öyküye yansıtıyor yazar. Olağanüstü ögelerin öyküde bulunması, öyküden gerçekliği götürmüyor. Kitabı okuyanlar için kesinlikle ayrı bir yerde duracak bir öykü olduğunu düşünüyorum. Güzellikle vahşetin ve insanların caniliğinin nerede durduğunu işleyen, fantastik ögelerle bezeli son derece realist bir öykü. Son zamanlarda okuduğum en iyi öykülerden diyebilirim. Aynı zamanda okura, oturup kendini sorgulatmayı da sağlıyor.

Bu yazıda bahsi geçen öykülerden başka kitapta, Haşim Bey’in Gizli Dünyası, Gece Yarısı Ekspresi, Nursel Hanım Kimi Bekliyor, Tanrı O’ul ve Kullarının Bin İsimli Binlerce Yıllık Yolculuğu ve Sarı Pançolu Kız adlı öyküler de yer alıyor. Kitabın bütün öyküleri zaten başta isimleriyle okuru kendisine çağırıyor ve isminden vaat ettiği şeyi de okura geri veriyor.

Son öykü olan Sarı Pançolu Kız’a da kısaca değinip yazıyı sonlandıralım. Bu öykü, diğer öykülerden biçim olarak farklılıklar gösteriyor. Kara Havadisler Kervanı, yani mezkûr kitabın ve Sarı Pançolu Kız adlı öykünün yazılış sürecini anlatıyor. Yani öykü kendi içinde nasıl yazıldığını açıklıyor. Aynı zamanda, öykü kahramanının öyküden kaçtıktan sonra bu kitabın yazarıyla olan ilişkisini de konu ediniyor. Sürreal bir anlatım mevcut yani öyküde:

…Yarım saat sonra kendimi Beyoğlu Emniyet Müdürlüğünde, öyküsünden kaçan yaramaz karakteri terbiye etmeye çalışan davasında haklı masum bir yazar olduğuma inanmamakta kararlı tipsiz bir polisin ebleh ifadesine maruz kalırken bulmuştum… Onu ben yaratmıştım ve tek yaptığım gerçek ile kurmaca arasında yaşanan bu akıl almaz anomaliyi sonlandırmaya çalışmaktı.

Yazar aynı zamanda kendi yazım tarzını, kendini eleştirecek şekilde değerlendiriyor. Bu kitaptaki diğer öykülere ve karakterlerine atıflarda bulunuyor. Tam, kitaba nokta konulacak bir öykü olmuş. Ayhan Koç tüm bunları Sarı Pançolu Kız öyküsünde gerçekleştirirken didaktik bir havaya bürünmüyor ve öykünün okunurluğunu azaltacak herhangi bir biçimi kullanmıyor.

Çok başarılı bir kitap Kara Havadisler Kervanı; fakat eleştirilmeyecek yönleri de yok değil. En çok dikkatimi çekeni söylemek istiyorum. Bazı öykülerde, özellikle Muskacı Edhem Efendi ve Tiranlık’ta öykünün akışına herhangi bir katkı sağlamayan pasajlar yer alıyor. Bunların çok uzun olduğunu veya öykünün akışını kestiğini söyleyemem fakat hikâyeye de herhangi bir katkı sağlamıyor. Konuyla alakasız bir okumaya neden olduğu için öykünün vermek istediğine az da olsa zarar veriyor. Bu bir roman olsaydı bu durumu kaldırırdı ancak öykü vurucu olmak zorundandır. Bu durum en çok adını söylediğim iki öykü için geçerli. Diğer on öyküde bu tür bir şeye dikkat çekici oranda rastlamadım.

Akıcı ve yalın bir dili, anlatımı ve sade bir üslûbu var Ayhan Koç’un. Aynı zamanda ödüllü bir yazar kendisi. İlk romanı Sırlıçeşme’yle, Everest İlk Roman Ödülü’nü almıştı. Ödüle niye lâyık görüldüğünü de kanıtlar niteliğinde bir öykü kitabı bu. Yani tek seferlik bir şey olmadığını gösterdi yazar, bu başarının. Son zamanlarda edebiyatımızda görünen, kişinin bireysel buhranlarının ve depresyonlarının konu edildiği, hiçbir şeye dokunmayan öyküler okumaktansa Ayhan Koç’un kitabına dikkat kesilmek lâzım. Öykü dünyamıza ilaç gibi geldi Kara Havadisler Kervanı.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

Bir başına yaşamayı tercih etmek ve komşu(suz)luk

"Başkasının bakışı aracılığıyla dünyanın bir ötesi olduğunu tecrübe ederim."
- Jean-Paul Sartre, L'Être et le Néant (1943)

"Cehennem, başkalarıdır."
- Jean-Paul Sartre, Huis clos (1944)

Çocukluğunu köyde geçirmiş biri için komşuluk, şimdilerde romanlara, hikâyelere, şiirlere konu olan taraflarından çok daha ciddi bir şeydir. Olmazsa olmazdır. Köyde yetişmiş biri şimdilerde toplu konutta otursa bile komşusunu görmek, onun tarafından görülmek, yani tanış olmak ister. Günümüzde selamlaşmanın asansörde ağızdan zorla çıkan bir iki kelimeyle sınırlı olması da en çok 'köylü'yü yaralar. Şehirli zaten dünden hazırdır bir başkasına sırt çevirmeye. Ne gerek vardır şimdi durup dururken konuşmak? Hesap mı verecektir yani?

Komşuluğun şimdilerde mumla aranan hakiki sosyalleşme ve yürekli bir toplumsallaşma anlamında nasıl bir değere sahip olduğu romantizmin içine gömüldü. Halbuki komşuluk ilişkisi topluma katılmayı, daima 'öteki'yle birlikte olmayı bir gelenek hâline getirmiştir. Doğudan batıya bu mirastan uzaklaşan, bu mirası reddeden toplumlar hep bir ağızdan "bir dost bulamadım gün akşam oldu" diye söylense kimse şaşırmaz.

Her yönüyle çetrefillidir komşuluk. "Ev alma, komşu al", "komşu komşunun külüne muhtaçtır", "hayırlı komşu hayırsız akrabadan yeğdir" bir yanda durur ama diğer "komşunun tavuğu komşuya kaz görünür", "gülme komşuna gelir başına", "hayır dile komşuna, hayır gele başına" diğer yanda göz kırpar. Çünkü komşu varlığıyla güven de verebilir, kaygı da. Bir şeye ihtiyacım olduğunda ben onun kapısını olur olmaz vakitlerde çalabiliyorsam o da benim kapımı çalabilir. Çocuğumu ya da evimin anahtarını ona emanet edebilir miyim? Eski komşum için belki evet ama yeni taşınan için? Eski komşu bir nevi beni bilen, gözetleyen, notumu çoktan tutmuş olan. Yeni komşum sürpriz yumurta. Çok gürültülü olabilir, ürkütücü sessizliği bir yaşam biçimi olarak da seçebilir. Bir de yer-yön duygusu var elbette. Üst komşu hep bir tehdit unsuru. Alt komşu ise psikolojik olarak yok sayılan. Yan komşu her an karşılaşılabilecek, her an iletişim kurulabilecek durumda. Komşuluk modern zamanlarda bir nevi mayın tarlası.

Sorbonne Üniversitesi'nin felsefe bölümünde doçent olarak çalışan Helene L'Heuillet, komşuluğun modern zamanlarda nasıl evrildiğini anlatırken yola 'birlikte var olma' üzerinden çıkıyor. Özellikle dünyanın dört bir yanında gerçekleşen kentleşme projeleriyle komşuluğun hem bir taraftan kayboluşunu hem de bir taraftan mecburiyet hâline geldiğini anlatıyor. Meselenin ahlaki, felsefi, psikolojik ve etik tarafları olduğu kadar ekonomik, dini ve milli tarafları da var. Zaten çıkmaza girmiş olan komşuluğa zengin-fakir arasında sürekli açılan makas ve mülteci sorunları da eklenince, yüksek sesle söylenmese de komşunun artık 'rahatsız edici' yanının ağır bastığı ortaya çıkıyor. Yalnızca Fransa'da yapılan araştırmalarda değil, Avrupa'nın birçok bölgesinde insanların müstakil evde yaşamak istemesinin temel sebebi komşunun kim olduğunu bilmemesi, kim olduğunu bilse bile her an onun ne yapıp edeceğini tartmak istememesi. Sanki meselenin daha derininde kaygı yatıyor gibi. Komşu değil de herhangi bir insana mı tahammülü kalmadı diğer insanın?

Yapı Kredi Yayınları'ndan Adem Beyaz çevirisiyle çıkan Komşuluk: İnsanların Birlikte Varoluşu Üzerine Düşünceler; karşı komşular, dışarıdaki komşular, üst komşular, yan komşular başlığıyla dört bölüme ayrılıyor. Helene L'Heuillet, karşı komşuları 'en büyüleyici komşu' olarak görüyor. Çünkü gözlemek ve gözetlemek gibi eylemler en önce 'karşıda olan'da görülüyor. Çaktırmadan bakmak, zaman zaman bu bakışın fark edilmesi, fark edildikten sonra sokakta karşılaşma ihtimali derken hep tansiyonu yüksek bir ilişkidir karşı komşuyla olan ilişki. Lacan'a göre Hegel, karşı karşıya olmanın 'ölümcül gücü'nü kavramlaştıran ilk kişidir. Burada tanınmak vardır, hırs vardır, arzu vardır. Dolayısıyla ölüm mümkün hâle gelebilir. "Her birimiz hayata bağlı olmadığımıza tanık olmak için karşılıklı biçimde başkasının ölümünü isteriz. Bu yüzden herkes başkasının ölümüne meyleder." diyor Hegel. Karşıdaki olma hâli, özellikle savaş, kaos, toplumsal gerilim zamanlarında daha da önem kazanır. Kimdir karşımdaki? Tanımıyorum, bu bir tehlike. Dost mu? Düşman mı? İyi mi? Kötü mü?

İşte burada devreye duvar girer. Karşıdaki komşudan korunmanın yolu duvardır. Duvar inşa edildiği andan itibaren görüntü kararır, komşular birbirini göremez ve dolayısıyla tehdit ortadan kalkar. Onlar artık duvarın dışındakilerdir. Duvar inşa edilir ve artık tek görünen o olur. Ursula K. Le Guin, Mülksüzler'de şöyle isyan etmişti bu duruma: "Hepiniz hapiste gibisiniz. Yalnız, tek başına, sahip olduğunuz yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu; duvar!". Yazar da burada Wendy Brown'ın "dünya üzerinde duvarların yaygınlaşması egemenliğin çöküşünden kaynaklanır" tezini hatırlatıyor ve şu açıklamayı yapıyor: "Duvar, sessiz bir tedbirdir, kelimelerle ifade etmediğimiz bir emniyettir, işte bu yüzden anlaşılmaz tacizlere kapı açabilir. Emniyet aksamışsa duvar dikilir. Egemenlik emniyetle donatılır fakat duvarlarla tamir edilir. Bununla birlikte bu mantık silsilesi karşı karşıya olma sorunsalına bağlı olduğu müddetçe birbirinden ayrışmaz. İnsanların birlikte var olması mümkün gözükmez; ilişki karşı karşıya olunca bu imkân hepten yok olur, emniyet güçleri ancak son kertede, yani işler rayından çıktığında müdahale eder ki insanlar ya seve seve ya da zorla bir arada var olsunlar. Emniyet güçleri deveranı destekler ancak duvar hareketten alıkoyar."

Sartre, bir yandan başkasının bakışıyla dünyanın başka yanları olduğunu tecrübe ettiğini söyler ancak diğer yandan da cehennem başkalarıdır der. Çünkü insan özgürlük ve güven arasında salınır. Bu ikisi arasında kaygı vardır ki Otto Rank bunun -yani kaygının- ana rahminden çıkar çıkmaz yeryüzündeki tüm insanlara en doğal biçimde yüklendiğini söyleyerek Freud'dan ayrılır. İşin psikolojik boyutunu hararetle hatırlatıyor yazar. Narsisizm bu anlamda birbirimize ne kadar benzersek o kadar çatışma içine gireceğimizi anlatma noktasında gayet net. Bir başkasına benzersem yok olurum. "Mahrem hayat herkesin herkese karşı savaşının yeridir artık" ama narsist çoğu zaman da kendisinin örnek alınmasını, idol olarak benimsenmesini ister. Yani görülmeyi, onaylanmayı. Karşı komşu, birçok savaşın senaryosunu yazandır. Bosna Savaşı anlatılırken her iki taraftan da aynı cümleler dökülür çoğu kez: "Bir hafta değil, bir gün bile değil, birkaç saat önce kahve içiyorduk. Ne olduysa sonra oldu..."

Dışarıdaki komşu, sokağın sahibi gibidir. O varlığını, varlık sahibi olmadan ortaya koymaya çabalar. Bu yüzden de genellikle korkulur, tekinsizdir, varlığı endişe verir. Dilenmeyi tercih edenler, özel mülkiyeti reddedenler, ıstırapı bir yaşam biçimi şekline dönüştürenler, sokağa 'düşen'ler, sokağa doğanlar... Evet varlıklarıyla endişe verirler ama kendileri de yoğun bir endişeyle yaşarlar. "Bir yerde yaşadıklarımız bizim mekân algımızı değiştirir. En konuksever yer eğer şiddet barındırıyorsa korku dolu hale gelebilir: Her yer, orada huzur bulup bulmadıüımıza göre, genişler ya da daralır. Dışarıda uyumak zorunda olanların daimi endişesi bunu iyi gösterir" diyor yazar. Bu endişeyi reddedenler de var şüphesiz. Hiçbir şeyi olmayanlar. Mesela Lydia Perreal kendi hikâyesini anlatırken hepimizin başına her an gelebilecek bazı gerçekleri de yüzümüze çarpar: "Nation Meydanı'na giderken el çantamı metroda unuttum. Tam kapılar kapandığı sırada farkına varmıştım ama çok geçti. Uzaklaşan trenin ardından bakmaktan başka elimden bir şey gelmiyordu. Ağlamamak için gözkapaklarımı sıkıyordum. Meteliksiz ve kimliksiz. Şimdiden bir hiç olmuştum, artık bir hiç kimseydim. Evsiz yaşamım işte böyle başladı."

Üst ve yan komşunun hayatımızdaki yerine doğrudan konumu karar verir. Biri üsttedir, dolayısıyla psikolojik olarak da fizikî olarak da üstündür. Sanki her an onun denetiminde gibiyizdir. Yan komşu; yakınlığa da uzaklığa da sahiptir. Bazen güven verir, bazen endişe. Almanca "neben" kelimesi hem "yan" hem de "karşı" anlamına gelebilir. Bu yüzden Freud, Schopenhauer'in kirpi meselesini hatırlatarak "Birbirimizin sıcaklığına muhtacız ama birbirimize sokmaktan başka bir şey yapmıyoruz" der. Komşuluk yazara göre genel manada yan komşu üzerinden ilerler. En makulu odur. Bir rahatsızlığı varsa mutlaka ifade eder. Mesela bizde çok gürültü oluyorsa yandan duvara iki tak tak gelebilir. Bizde ekmek, kahve, su bittiyse acil olarak en önce yandan alınabilir. En önce yan tercih edilir. Bu insanın ötekiyle arasındaki mesafeyi, ötekine dair düşüncesini de ortaya koyuyor esasında. Çocukken bütün sınıfa dönüp "silgisi olan var mı?" diye sormak ayrı bir coğrafyada, kültürde yaşamanın neticesidir. Biz hemen yanımızdakine sormaya daha talibiz. Hatta kimi zaman sormayız, samimiyet kurulduysa hemen alırız, sonra yerine koyarız. Ona zarar verebiliriz ama sırtımızda da taşıyabiliriz. Bir yardım isteyeceksen en yakınımızdan, gözle görünür olandan başlarız. Ne idüğü belirsiz' olandan başlamayız, o son çaredir ve 'denize düşen yılana sarılır' kuralı da her daim hazırdır.

Helene L'Heuillet, toplumsallığın üretimi konusunda komşuluğun önemini yeniden hatırlatıyor. Yan yana olmak, birlikte hareket etmek birer hazsa, bu ancak komşulukta, komşu olmakla mümkündür diyor: "Özellikle doğum ve ölüm günlerinde yardımlaşma veya yardım eli uzatma, komşuluk sayesinde geleneksel dayanışmanın sıradan vakaları olarak süregelir. Bu yardımlaşma, en yakın komşularla alışveriş yükümlülükleri arasındadır; bu komşular, etkileşimin tecrit yüzünden hayati önem kazandığı bazı dağlık bölgelerde 'ilk komşular' olarak adlandırılırlar. Dolayısıyla ilk komşularla anlaşma, geniş aileyle anlaşmaktan daha mühimdir. İşte bu yakınlık sayesinde yaşamın ve toplum olmanın gerekleri vasıtasıyla gelişen somut dayanışma ve toplum şekillenir... Geçmişte olduğu gibi günümüzde de insan olan her özne için kişisel alanın inşası, sosyalleşmesini inşa etmeyle özdeştir."

Komşuluk; yer sorununu, toplumun huzursuzluğunu, tahammülün ve makul mesafenin ne olduğunu, yardımlaşmanın ve toplumsallaşmanın önemini yeniden gündeme taşımayı amaç edinmiş bir kitap. Her coğrafyaya kendi dilinden konuşabilen bir kitap. Mesele önemli çünkü 'mesken tutmak' zorlaştıkça 'sakin olmak' da zorlaşıyor...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

2 Temmuz 2019 Salı

Eksilmeyen yıpranmayan bir büyüklük

Büyük insanlar, büyük işlerin nasıl yapılacağını gösterip çekilirler dünya sahnesinden. Büyüklük dediysek anlı şanlı olmak değildir maksadımız anlaşılacağı üzere. Şahsiyet ve ömürlerini adadıkları güzel işler sebebiyle eksilmeyen yıpranmayan bir büyüklük onlarınki.

Hayatın yalancı parıltıları bu cevherleri bir avuç ehil gözden gayrısına görünmez kılmıştır. Yaşadıkları zamanlarda ekseriyetle hatırları gözetilmeyen, hatta olmadık muamelelere maruz kalmış bahsini ettiğimiz büyük adamların ne hikmetse ölümleri, fark edilmeleri için adeta yeniden bir doğuş olmuştur.

Nitekim ölüm, onların hikâyelerini tamam etmiş, meziyetleri üzerindeki perdeyi kaldırmış ve geç kalmış bir tanıma hevesinin de kapısını açmıştır.

Bundan yüz on sene evvel başlayan Osman Nuri’nin 66 yıl sürecek hikâyesi böylesi bir kadere sahip. Savaşların ve başkaca zor şahitliklerin gölgesinde geçen çocukluk yılları son derece hassas bir çocuk olmasına neden olmuş, Balkan savaşlarında iki üvey abisini kaybetmiş Erzurumlu Topçuzadelerden Ahmet Efendi’nin oğlu küçük Nurettin’in müzmin karın ağrıları onu ömür boyu terk etmemiştir.

Emin Işık hoca Nurettin Topçu’nun hayatına yakından şahitlik etmiş isimlerden. Yakın döneme dair şahitliklerini güzel üslûbu ile hoş sohbetlerinde zaman zaman anlatan Emin Işık hoca Nurettin Bey’e dair hatıralarını son derece samimi ve etkili bir dille sayfalara aktarmış bu sefer. "Nurettin Topçu: Çağdaş Bir Dervişin Dünyası" adıyla Dergâh Yayınları arasından çıkan bu müstesna çalışma, Nurettin Topçu’nun imrenilesi bir hassasiyet, gayret ve samimiyetle şekillenen hayatı hakkında okuyucusunu fikir sahibi yapıyor.

Nurettin Bey’in şahsiyetinin mayası, Beykoz vapurunda annesi ile yaptığı yolculukta karşılaştıkları teyzenin duası ile atılmış belli ki diyorsunuz hemen başlangıçta. Beykoz’daki Ermeni doktorun koyduğu teşhis belki onun karakterinin özeti: Mütehassis bir çocuk.

Kendi varoluşu, içinde yaşadığı toplum ve tüm insanlık adına merak ve kaygıları küçük Nurettin’i bu derece hassaslaştıran şey belki. Emin Işık hoca böylesi güzel bir çocukluk anısıyla başlıyor kitaba ve ailesinden, ilk ve orta mektep yıllarından birbirinden kıymetli anıları aktarıyor. Topçu’nun şahsiyet kodlarını çözmenize yarayan izler buluyorsunuz bu anılarda.

Savaş dönemlerinde çocuklar bile birden büyüyebiliyor. Nurettin Topçu da savaşların sebep olduğu zamansız olgunlukla erkenden büyümüş bir çocuk. Gittiği mekteplerdeki kıymetli hocaları sayesinde büyük şahsiyetleri erken yaşlarda tanımış olması da önemli elbette. Öğretmeni Nazif Bey’in ezberlettiği şiirler sayesinde Nurettin Topçu’nun Hz. Mevlana ile birlikte fikrine ve şahsiyetine tesir eden Mehmet Akif ile tanışması orta mektep yıllarına rastlar. Kitapta anlatıldığı üzere ölümüne yakın bir dönemde Mısır Apartmanı’nda kendisini ziyaret imkânı da bulmuş olan Nurettin Topçu, M. Akif’e derin bir saygı ve muhabbet duymuştur ömrü boyunca.

Vefa Lisesinde başlayıp İstanbul Erkek Lisesi’nde biten lise tahsili yıllarında birbirinden kıymetli hocaların talebesi olan Nurettin Topçu, mezun olduğu sene devletin yurt dışı bursunu kazanan 10 öğrencisi arasına girmiş ve arkasında ailesini, çok sevdiği İstanbul’u bırakarak ilim merakının peşinden gitmiştir Avrupa’ya.

Emin Işık hoca, Paris’te başlayan sonra rahatsızlıkları sebebiyle Aix şehrinde devam eden üniversite hayatına dair çok kıymetli anekdotlar aktarıyor okuyucuya. Kurulan irtibatlar, büyük tanışmalarından meşhur doktora tezinin yazılışına kadar Nurettin Topçu’nun orada kazandığı irtifa ve itibardan son derece etkileyici noktalar dikkat çekiyor. Hele hele Nurettin Topçu’nun bizde çok geç zamanlarda tercüme edilen doktora tezine yapılan taltifler ve Nurettin Topçu’nun satırlarla ifadesi zor tavrındaki yücelik hiçbir şeyle kıyas edilemez. Günümüzde yurt dışı eğitim konusunda istekli olan gençlerin Nurettin Topçu’nun meseleye yaklaşımı konusunda öğrenecekleri çok şey var.

Birçok makul ve cazip teklife ve ısrarlara rağmen ülkesine, devletine duyduğu minnet sebebiyle İstanbul’a geri dönen Nurettin Topçu için “memlekete hizmet” gayesiyle Galatasaray Lisesi’nde başlayan, çeşitli mecburi tayinlerle ezaya dönüşen ve İstanbul Erkek Lisesi’nde nihayet bulan öğretmenlik mesleği kendi ifadesiyle ibadetin bir parçası olmuştur. Emekli olduktan sonra dahi okul bahçesinden öğrencilerini izleyen bir öğretmenden bahsediyoruz.

Kitapta İstanbul’a döndükten sonra bile isteye mukaddes bir ıstıraba talip olan Nurettin Topçu’nun öğretmenlik hayatından pek çok hatıra nakledilirken onun hakkaniyete, dürüstlüğe gösterdiği titizlik hayret uyandırıyor. Mecburi sebeplerle uzun sürmeyen evlilik hayatı, Hareket dergisi macerası, dönemin siyasi atmosferi, üniversiteye alınmama sebepleri Emin Işık hocanın şahitlikleriyle anlatılıyor.

Entelektüel merakının yanında manevî arayışlar içinde olan Nurettin Topçu’nun İstanbul’a döndükten sonra Abdulaziz Bekkine ile tanışması ve aralarındaki muhabbettin saflığı ve keyfiyeti son derece ilham verici. Nurettin Topçu’nun hem tavırlarında hem de fikriyatında hiç yeri olmayan sathiliğin, dinin temsilî noktasında da kabul görmeyeceği açıktır. Nurettin Topçu, bir taraftan resmî ideolojinin çeşitli baskılarına maruz kalırken din ve dindarlık algısındaki arızalarla da bizatihi yüzleşmiştir. Türkiye’nin geleceği adına en büyük tehlikenin sözünü ettiğimiz despotluk, sathilik ve ucuzluk olduğu fikrindedir.

Nurettin Topçu’nun çocukluktan beri çektiği karın ağrıları onu son nefesine götürüyor anlaşılan. Fikir ıstırabı, hayatın türlü ezaları ve en son bu amansız hastalık Nurettin Topçu’nun bu dünyadaki yolcuğun sonuna işaret ediyor. Emin Işık hocanın Topçu’nun son günlerine dair anlattıkları kitabı acı bir hüzünle bitirmenize sebep oluyor. Ancak o dönemlerde Topçu ile araları biraz bozuk olan Necip Fazıl’ın hastaneye bir şekilde getirilip Nurettin Bey’e “Sen yiğit çocuksun! Hadi vur kapıyı gir içeri!” demesi teselli olarak yetiyor. Allah rahmet eylesin 'büyük adam'a.

Orhan Gazi Gökçe
twitter.com/OGGokce

1 Temmuz 2019 Pazartesi

Bir velînin rehberliğinde nefse galebe çalmak

"Allah'ın muhabbetinin hazını tatmadan sakın bu binayı (dünyayı) terk etme!"

Yıllar önce Mustafa Kara hocanın tercümesiyle okuduğum Hikem-i Atâiyye (Tasavvufî Hikmetler) fakiri üslubuyla çok etkilemiş, hazretin sözlerini daha iyi anlayabilmek için neler yapabilirim diye düşünmüştüm. Neticede Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir'in şerhini de okumuş, İbn Atâullah el-İskenderî ismine iyice tutulmuştum. Büyüklerin eserlerini okurken yahut okuduktan sonra onların hangi ekolü temsil ettiklerini, nasıl bir hayat yaşadıklarını da öğrenmek lâzım diyerek okumalarımı sürdürmüştüm. Hikem-i Atâiyye'nin en çarpıcı özelliği, okunduktan yıllar sonra bile aklınızda içinden bir şeyler kalması ve bu sebeple kendini belirli aralıklarda yeniden okutturması. Hazretin bir kerameti olsa gerek, boşuna söylenmemiştir: "Namazda Kur’an’dan başka bir kitap okumak câiz olsaydı el-Ḥikem okunurdu."

İskenderiye'de doğan İbn Atâullah el-İskenderî, Nâsırüddin İbnü’l-Müneyyir’den fıkıh, Muhyiddin el-Mâzûnî’den nahiv, Şerefeddin Abdülmü’min ed-Dimyâtî’den hadis ve Muhammed b. Mahmûd el-İsfahânî’den felsefe, mantık, kelâm tahsil etmiş. Esasında tasavvufa oldukça mesafeli, hatta karşı iken şâzeliyye tarikatının pîri Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî’nin halifesi Ebü’l-Abbas el-Mürsî ile tanıştıktan hemen sonra onun sohbetlerine katılmaya başlamış. Bir süre sonra şeyhinin izniyle irşad faaliyetlerine başlamış, çevresini bilhassa sohbetleriyle ve hitabetiyle etkilemiş. Aynı yıllarda Mısır’da bulunan İbn Teymiyye'nin müridleriyle kendi müridleri arasında çıkan şiddetli tartışmalar neticesinde İbn Teymiyye hapse atılmış. İbn Atâullah el-İskenderî, mürşidi el-Mürsî vefat ettiği zaman Kahire'de bulunuyormuş ve vefatına dek (19 Ekim 1309) burada yaşamış.

Mustafa Kara hoca, İslâm Ansiklopedisi'nde şu önemli detayları veriyor: "İbn Atâullah, düşüncelerini ifade ederken vahdet-i vücûdcu sûfîlerin tartışmalara yol açan tesbitlerine temas etmemiş, vahdet-i vücûd ile vahdet-i şühûd arasındaki dengeyi çok dikkatli bir şekilde korumuştur. Riya ve şöhretten uzak ibadet ve taat, tevekkül, teslimiyet, recâ ve ümit onun tasavvufî düşüncesinin temel kavramlarıdır. Sözleri aşk ve cezbenin coşkunluğuyla değil tefekkürün incelikleriyle yoğrulmuştur. İbn Atâullah’a göre amel ve ibadetler birtakım şekil ve sûretlerden ibaret olup bunların ruhu âbidin kalbinde bulunması gereken ihlâs sırrıdır. Fakr veya iftikar denilen Allah’a muhtaç olma hali üzerinde ısrarla duran İbn Atâullah haşyetle beraber olan ilmi en hayırlı ilim olarak görür. Onun düşüncelerinde Hakîm et-Tirmizî, Sülemî, Hâris el-Muhâsibî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Abdülkerîm el-Kuşeyrî ve Gazzâlî’nin tesirini görmek mümkündür."

Birçok sûfînin tercüme ve şerh ettiği Hikem-i Atâiyye'nin şârihleri arasında hemen her tarikattan müridin bulunması, İbn Atâullah el-İskenderî etki sahasının Kuzey Afrika ile sınırlı kalmadığını göstermek için yeterlidir. Nitekim el'an eserleri çeşitli dillere çevrilmekte ve şerh edilmektedir. İşte bu eserlerden biri de Cemal Aydın tarafından dilimize kazandırılan ve Sufi Kitap tarafından neşredilen Gelin Tâcı'dır. Üslubunun celalinden ve nefisle mücadeleyi esas alışından dolayı kişi eseri okurken zaman zaman sıkıntıya düşebilir, hatta utanabilir. Kanaatimce bu refleksler kişinin okuduğundan dersler aldığının da göstergesidir.

Gelin Tâcı ismini nereden alıyor? Büyük velî Bâyezid-i Bistâmî'nin "Velîler Allah'ın gelinleridir" sözü, Şâzelî dervişlerinde büyük anlam bulmuş ve Şâzelî dervişlerine "Allah'ın gelinleri" denmiş. Bir Şâzelî büyüğü olarak Atâullah el-İskenderî Hazretleri de bu ismi eserinin adı olarak nakşetmiş. Gelin Tâcı; tövbe, büyük cihad, Allah'a itaat, en büyük nimet, yoksulların önceliği, tek dayanağın Allah'tır, tedbirler ve Allah için zengin olanlar başlıklarıyla alt bölümlere ayrılmış. Yani nefsin insanı baskı altında tutacağı her alan için İskenderî Hazretleri birer reçete hazırlamış. Reçetelerin en başına tövbe ve Hz. Peygamber'e olan bağlılık konmuş. Bu iki meselede derinliğe kavuşmak, bu iki meseleyi hayatın tam ortasına koymak ve dünyaya bu merkezden bakmak, elbette kişiye nice hediyeleri de sunuyor. Zira seven ile sevilen arasındaki çok büyük bir fark var ve sevilen olmak için çok ciddi gayretler gerekiyor: "Allah Teâlâ seven kimseden değil de, sevdiği kimseden razı olur. Sevenle sevilen arasındaki fark çok büyüktür. Velinimeti olan Yüce Allah'ın lütuflarını bilip de O'na isyan eden ve günahta ısrar eden kul, ne nankör bir kuldur! O'na itaatsizlik eden kişi, O'nun ihsanını hakkıyla bilmiyor ve O'na aldırmayan kimse, O'nun büyüklüğünü tanımıyor demektir. O'ndan gayrısına önem veren kimse kurtuluşa eremez!"

Henüz kitabın yirminci sayfasında geçen bu ifade, özellikle seven-sevilen ayrımı konusunda insanı düşüncelere götürmeli. İnsan kendine doğru bir soruşturma açmalı. Ne yapıyorum? En önemlisi de yaptıklarımı sahiden de Allah için mi yapıyorum? Çok kritik bir soru. İnsanın yaşamına  ve hiç şüphesiz ibadetlerine biçim verecek bir soru. Çünkü Hak Teâlâ, Hz. Musa'ya "Ya Musa! Benim için ne amel yaptın?” diye sormuştur. "Ya Rabbi! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, Seni zikrettim." cevabından sonra Hak Teâlâ "Bunların hepsi senin içindir. Benim için ne yaptın?" diye tekrar sormuştur. Bu kez Hz. Musa, "Ya Rabbi, Senin için olan amel nedir?" diye sual edince bütün Müslümanları sarsacak -sarsması gereken- reçeteyi Rabbimiz şöyle buyurmuştur: "Sevdiğimi Benim için sevdin mi? Düşmanıma benim için düşmanlık ettin mi?". Hubb-i fillâh ve buğz-i fillâh. Tasavvuf yollarının her biri yolcularına kimseye kin tutmamayı, kimseyi kırmamayı, kimseden dolayı kırılmayayı öğütler. Tasavvuf büyükleri bu hâle bürünememenin seyr-i sülûku akamete uğratacağını söyler. Hakk yolunda seyr edebilmek için 'her şeyin O'ndan O'na seyrettiği' bilgisine evvela İlme'l-yakîn akabinde de Hakk'el-yakîn erişmek gerekir. Altını çizmeye yahut kenarını işaretlemeye cüret edemediğimiz cümleler muhakkak vardır. Bu cümlelerden bazıları çok kuvvetlidir. Uyutmaz, geceyle gündüzü birbirine katıverir. Vakit durur. Lütfi Filiz, Noktanın Sonsuzluğu, 4. ciltten: "Her şey Kendi'nden Kendi'ne seyr eder."

Seven ve sevilen bahsine biraz daha yakınlaşmak gerek diye düşünüyorum. Çünkü mesele derin ve derinleşmek gerekiyor, akıbetimizin hayr olması için. O sebeple bir kıssa: Vaktiyle Yemen'de, devrin büyük âlimlerinden Abdürrezzak Hazretleri bir mecliste sohbet ediyormuş. Bu sohbetin her bir cümlesi ders niteliğindeymiş. Hızır aleyhisselâm da işte bu meclisteymiş. Bakmış ki bir zât, dersi pek dinlemiyor, uyukluyor. Hemen yanına varıp "Burada bir ganimet var ama sen uyukluyorsun! Abdürrezzak gibi bir âlim ders verirken uyuklanır mı? Kendine gel!" demiş. Adam gözlerini açmış, Hızır aleyhisselama şöyle bir bakıp tekrar uykusuna dönmüş. Bu hadise iki defa gerçekleşmiş. Üçüncüsünde adam seri bir hareketle doğrulmuş ve Hızır aleyhisselamın kulağına "Bana bak, biz dersi Abdürrezzak'dan değil Rezzâk'dan alıyoruz. Sen benimle pek uğraşma. Eğer senin Hızır olduğunu şu meclise haber edersem paçanı kurtaramazsın!" demiş. Hızır aleyhisselam bu cevaba ayrı, adamın kendisini tanımasına ayrı şaşırmış ve Cenâb-ı Hakk'a "Yâ Rab! Bana bildirdiğin velîlerin arasında bu zâtın ismi yok. Bu zât kimdir?" diye niyaz etmiş. Allah Teâlâ'nın cevabına dikkat buyurun zira meseleyi tam manasıyla kavramamız ve önemsememiz gerekiyor: "Yâ Hızır! Ben sana sevdiklerimi bildirdim, beni sevenleri bildirmedim. O gördüğün kulum beni sevenlerdendir. Benim velîlerim ise Benim örtüm altındadır, onları benden gayrı kimse bilmez."

İşte Atâullah el-İskenderî, Gelin Tâcı'nın başından sonuna dek konu ne olursa olsun sevenlerden olmayı telkin ediyor. Ankebut suresindeki "Bizim yolumuzda cihad edenleri, elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz." buyruğu hatırlatıyor. Büyük cihadın ne olduğunu açıklarken şu üç mevzu üzerinde özellikle duruyor: Sürekli Allah'ı anmak, bir Allah adamının peşine takılmak ve rızık kaygısı taşımamak. Çünkü bu üç mevzu, nefisle mücadeleye dair en önemli üç silah. Allah'ı anmak bahsinde İskenderî Hazretleri sohbet meclislerinin öneminden bahsediyor ve "Haydi, ilim ve irfan meclislerine katıl, çünkü o meclislerde cennetten gelen kokular yayılır. Bunu yaparsen sen o kokuları yürüdüğün yolda, hatta oturduğun evde bile hisseder ve koklarsın." diyor. Bir mürşidin yanına varıp onunla terbiye olma meselesini de şeyhi Ebu'l-Abbas el-Mürsî'den öğrendiğiyle açıklıyor: "Kaplumbağa yavrularını bakışlarıyla terbiye eder. Aynı şekilde hoca da talebesini bakışıyla eğitir. Kaplumbağa karada yumurtlar ve onları nehir istikametinde yerleştirip ardından da onlara bakar. Allah Teâlâ işte kaplumbağanın attığı o bakışla onları olgunlaştırıp yumurtalarından çıkarır."

Rabiatü'l Adeviyye'nin "O kapı ne zaman kapanmış ki açılsın?" sözünü İskenderî Hazretleri şerh ederken, bir müjdeden bahsediyor. Kapıların ancak O'nu zikredenlere daima açık olduğunu, kovulanın da gafleti kendisine zikri unutturduğu için kovulduğunu izah ediyor. Bu konuda bir başarı ortaya koymak için iki yoldan bahsediyor: karın doyurma hırsı ve karnının altındakinin hırsı: "Allah'a nefisten daha fazla muhalefet eden bir şey yoktur. Bu dünyaya sevgiyle bağlanma konusunda da yine nefisten daha güçlü bir şey yoktur. Seni Allah sevgisinden daha çok uzaklaştıran da yine odur. Allah'ın sevgisine götüren kapı sana bir açılsa, öyle muhteşem şeyler görürsün ki..."

Üç silahtan sonuncusu rızık kaygısından uzaklaşmak. Bu hususta çok etkileyici bir kıssa var. Tövbekâr bir nebbaş (kefen hırsızı) bir gün bir kabir soyar ve ölünün kıbleye yüzünün değil de sırtının dönük olduğunu görür. Bunu hocasına anlatır. "Bu nasıl olur?" diye sual eder. Hocasının cevabı şöyledir: "Evlâdım, onlar rızıkları konusunda endişe etmiş kimselerdir."

İbadet ve itaat yekparedir. İman sahibi her an huzurda olduğunun bilincinde yaşarsa nefsinin tuzaklarını sezer, önlemler alır. İnananlar için bezginlik, sıkıntı ve yorgunluk dünya mazeretidir. İçten edilen bir tövbe insanı ayağa kaldırır. Dünya hayatıdır bu, yine düşülür ama yine kalkılır. Ahmed Avni Konuk merhum şöyle buyurmuş ki ne büyük bir ikramdır: "Aklın âlem-i hakikate doğru yürüyüşü 'düşe kalka' tabirine mâsadaktır [mutâbıktır]."

Hassas insanlar için ölüm fizikî bir mevzudan çok daha ötesidir. Onlar her an ölürler, her an ölümle beraberdirler zira "Ölmeden önce ölünüz", dünya yolculuğunda Hakk'tan bir saniye bile uzaklaşmayanların nasibidir. Ölmeden önce ölenlerin nazarı ve onların rahle-i tedrisi, kişiyi terbiye eder, bir biçime sokar. Kişinin gayretiyle tekamül hızlanır. Nefisle mücadele etmenin şu çağda olmazsa olmazı bir mürşidin yancağızına bağdaş kurmaktır. Ali Râmîtenî Hazretleri - Nakşibendiyye tarikatının kurucusu Bahâeddin Nakşibend, Ali Râmîtenî’nin halifelerinden Muhammed Baba Simmâsî’nin mürididir - şöyle buyurmuştur: "Allah adamlarının kalbleri, Hakk'ın nazargâhıdır. O kalblere girmiş olanlara da, o nazardan nasîb erişir."

Kişi sevdiğiyle beraberdir. Dünya ahiretin tarlası olduğu için burada nereye ne ekileceğini iyi bilmek, iyi seçmek lâzım. Bu seçimi kişinin tek başına yapabilmesi de son derece güçtür, herkes bahçeyi sever ama herkes gülden anlamaz. Bir bahçıvan lâzımdır. O hâlde yazımızı İbn Atâullah el-İskenderî Hazretlerinin şu öğüdüyle bitirelim: "Dünyaya sarılanları dost edinirsen, onlar seni tutup kendilerine çekerler; âhireti arayanları yoldaş edinirsen, onlar da seni alır Allah'a yönlendirirler."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

28 Haziran 2019 Cuma

Aşkın mahiyetinde sebeplilik ilkesi

Antropomorfizm: Yunanca insan anlamına gelen, anthropos ve biçim, şekil anlamına gelen morphe sözcüklerinden türetilmiştir; genel olarak insana ait özelliklerin insan dışındaki varlıklara yüklenmesini ifade eder. A. Cevizci, Paradigma Felsefe Sözlüğünde “Antropomorfik” kavramını, faaliyetinden hareket ederek, dünyanın bir amaca göre düzenlenmiş olduğunu, bu düzenin düşünmeye, istemeye ve iradesini gerçekleştirmeye yetili bir varlığın eseri olduğunu, dünyanın doğaüstü bir varlık tarafından belli bir amaç için kurulduğu ya da yaratıldığını öne süren görüş olarak ifade eder.

İbn Sina’da, Yeni Platonculuk’dan aldığı ilham ile antropomorfik bir Tanrı tasarımından, bir mimar veya el sanatları işçisinden ziyade, yaratıcı bir kuvvet olarak tanrısallık düşüncesi mevcuttur. Aşkın Mahiyeti Hakkında kitabı, bu tanrısallığın, “ilk neden” olarak orada öylece var olan, “kendinde var olan” bir varlığı nitelemesini anlatma derdindedir. Başka bir yazıya saklayacağımız Fârâbî’de de olduğu gibi İbn Sina’da da Antik Yunan ile İslam düşüncesi arasındaki geçirgenlik keyif verici izlekler verir.

Sina, varlıkların sebebi olarak gördüğü Aşk Hakkında Risale'sinde, aşk’ın “Bir” olanın delili olduğu hakkındaki görüşlerini yedi bölümde dillendirir. Aşk ontolojik açıdan ele alınır ve varlıkla ilişkisi irdelenir. Bu bağlam İbn Sina’ya Felsefe ile ilişkilendirildiğinde daha net anlaşılmasını sağladığı alanı oluşturmaktadır. “Aşk”, “Âşık” ve “Maşuk” aslında hepsi varlığın mevcudundan kopanlardır diye ifade etmeye çalışır. Aşk, bütün varlığın esasıdır ve her şey ondan doğar. Aşk, Allah'ın varlığının bir delilidir. Varlık kavramı bir şeyin gerçekliğini ifade ederken; Aşk, şeyin gerçekliğini de ortaya koymaktadır!

Sina’nın aşkın varlıkların sebebi olarak anlattığı bu yedi bölüm şu şekildedir: Birinci fasıl; Her bir hüviyete aşk, kuvvetlerin sirayet etmiş olmasına dairdir. İkinci fasıl; canlı olmayan basit cevherlerde aşkın varlığı hakkındadır. Üçüncü fasıl; aşkın nebati suretlerde yani nebati nefislerdeki varlığına dair. Dördüncü fasıl: aşkın gıdalanabilme kuvvetine sahip olan varlıklarda gıdalanabilme kuvveti yönünden varlığına dairdir. Beşinci fasıl: Zariflerin ve gençlerin güzel yüzlere duyduğu aşk hakkındadır. Altıncı fasıl: İlahi nefslerin aşkı hakkındadır. Son fasıl ise; tüm bu fasılların hatimesidir.

İşin aslı: “Sudur” teorisi söz konusu olduğunda ilk akla gelen felsefî akım, Yeni Platonculuk’tur. Yeni-Platoncu metinler üzerinden İslam düşüncesine girmiş ve Fârâbî’nin katkılarıyla da İbn Sînâ’ya ulaşmıştır. Bu yüzden, “sudur” dâhilinde “Bir”e bakışı anlamak için, Plotinus’un ardından ikinci olarak Farabi irdelenmelidir. Biz sondan başlıyoruz gibi görünüyor olsak da sistematize etmesi bakımından en mahiri, en anlaşılır ifade şekli bu yedi maddeden de anlaşılacağı üzere İbn Sina’dır.

Sebeplilik ilkesi”, Tanrı’nın varlığını var etmeye indirgememenin, yüce kutsamasıdır. Üzerine, hatta daha ziyade altına yeterli okumalar yapılırsa Panteizm’in de Tanrı’yı yüceltme derdinde olduğuna inandığım alt yapısının yeniden inşasına da anlam katabilir diye serbest düşünülebilir mi? Çok da yakışır!

O, vardır.

Ne var ise ondan taşmıştır.

Bu, yaratmaya kadri olmamasından değil ihtiyacı olmamasından, varlık amacı olmamasından, “varlık amacı” olmanın “tanrısallık” ile çelişkisinden kaynaklı bir “taşma” halidir.

Yani, varlık aktaran fail sebebin, varlık aktardığı sebepliden, daha öncelikli ve güçlü olması gerekir. Varlık veren, varlığa, varlık verdiği sebepliden daha layıktır da denilebilir. Bu da sebebin aktardığı varlık özelliğiyle sebepliye aktarılan varlık özelliğinin aynı ontolojik seviyede olmadığını gösterir. Sebep, sebepliden büyüktür. Bu İbn Sina’nın “sebeplilik ilkesi”nin oldukça sade ifade edilebilen formülü olarak kullanılabilir.

Sudur; dönüp dolaşıp gelinen “aşk” ile mevcud edilen varlığın vucud olan varlığa doğru, taşıp koptuğu yere doğru olan meylinin tanımı olarak mistik bir anlam kazanmıştır. Hele ki buradan sonrası başkaca bir mavi dünyadır. Felsefede, Antik Yunan boyunca ilerleyerek artan tinsel aşk’ın vardığı en son nokta budur. “Bir” kavramı, varlıkların “İlk varlık”a duydukları aşk maksadı ile pek çok filozof ve mutasavvıfı etkilemiştir.

Hülasa, “Sudur”un derdi “ilk neden”dir. Keza, Plotinus, Farabi ve İbn Sina’nın da…

İlk neden” nedir?

İlk neden “Bir”dir ve akıldır.

İlk var olan (mevcut) bütün diğer var olanların varlığının (vucud) ilk nedenidir. Varlığının yalnızca kendisini gerçekleştirmek için var olacağı bir maksat yoktur. Keza böyle olsa idi “ilk varlık” bu maksat için var olurdu ki o zaman da “ilk neden”(Tanrı) olamazdı."

Bu tanımlama İbn Sina’nın “Sebeplilik İlkesi”nin de zemin katıdır.

Var edilenin, kendiliğinden var olan; zaten var olan; kendinde var olan Tanrı ile aynı seviyede olamayacağı…

Olsa idi Tanrı’nın “acz” olacağı, gerçeğidir!

Bu tutar, Sina’nın O’na; benim Sina’ya aşkımın kaynağıdır!

Çünkü:

"Düşünmeden öğrenmek faydasız
Öğrenmeden düşünmek tehlikelidir."

Mavi Çınar
the.blue.gaia@gmail.com

26 Haziran 2019 Çarşamba

Kopuk bağları tamir etmek ve hayata yeniden sarılmak

"Bir çöküntü başlar yaşamanda 
Her şeyin değersizleştiği an."
- Behçet Necatigil, Ölü Çizgi

"Peki kişi üzüntüsünün öyküsünü anlatmıyorsa? Aksine öyküsü onu anlatıyorsa?"
- Stephen Grosz, İncelenen Hayatlar

Bir vaka düşünelim. Ruh durumunuzda pek 'hayırlı gelişmeler' olmadığını düşünüyorsunuz ve biraz google'a biraz da çevrenize danışarak işi 'uzman'ına götürmeye karar veriyorsunuz. Yani bir 'hastalığı kabul' söz konusu, güzel. Siz hastasınız ama işin uzmanları çok uzun bir zaman önce size hasta demeyi literatürden kaldırmışlar, siz bir danışansınız artık. Neler olup bittiğini anlamadığınız için bir uzmanın karşısına geçecek, gerekirse filmlerdeki gibi uzanacak ve bol bol konuşacaksınız. Bazen de konuşmanıza gerek kalmayacak. Su bardağını tutuş şeklinizden, ayakkabı bağacıklarınızın vaziyetinden, bacak hareketlerinizden, yüzünüzün aldığı şekillerden ortaya çıkacak her şey. Danışanınız sizi her şartta dinleyecek. Hayatta en çok ihtiyacınız olan şeyi yapacak: başkası tarafından ve 'gerçekten' dinleneceksiniz.

Sayısız netice çıkabilir seanslardan ama özellikle üç netice, bahse konu kitapla da bağ kurabilmemiz için çok önemli. İlk netice, uzmanın ofisinden çıkarsınız ve yola adımınızı atar atmaz "ya bunlar benim vesveselerim, kafamın içinde işte, hallederiz zamanla, geçer..." gibi yorumlar olur. Yani işin tamamen kafanızın içinde ve tamamen ruhsal olduğunu düşünürsünüz. İkinci netice, "şu zamana kadar hiçbir şey yoktu, demek ki beynimde bir arıza oluştu ve bana sürekli farklı hissettiriyor" gibi ilkine benzer derecede tehlikeli bir hâle bürünürsünüz. Burada aynı zamanda beyninizin içinden "ilaç! ilaç! ilaç!" çığlıkları da yükselebilir... Gelelim üçüncü ve en önemli neticeye. Bu netice, sizin yapacağınız bir yorumdan çok işin uzmanının hayatınızı yeniden sizinle buluşturacağı (kopan bağları tamir edeceği) bir dönemin başlangıcıdır: Depresyon kafanın içinde olup bitenlerden çok hayatında ne olup bittiğiyle ilgili bir hastalık. Onu tetikleyen şeylere bak: kaygı, huzursuzluk, öfke, baskı, endişe. Peki bunlar nerelerde olur? Evde, okulda, ofiste, ailede, çevrede, mahallede, şehirde, ülkede. Kısacası beyninin dışında kalan her yerde ama beyninin de maruz kaldığı yerlerde.

Gazeteci-yazar Johann Hari'nin geçtiğimiz dönemde bağımlılık üzerine yaptığı TED konuşmasından (bağlantı) hatırlayanlar olabilir. Aslında bu konuşmasında Hari'nin bağ kurma, bağımlı olma ve bağlanma gibi meselelere ne kadar kafayı taktığı hemen anlaşılıyor. Nitekim Mayıs 2019'da Barış Engin Aksoy'un harikulade çevirisi ve Metis Yayınları'nın alıştığımız titizliğiyle bu meselelere meraklı olan okurlara çok kritik bir kitap "merhaba!" dedi. Bu merhaba, şimdilerde aynı tür kitaplarda sıkça görülen merhaba'lardan çok daha farklı. Tamamen gerçek hikâyelerden oluşan, o hikâyelerin peşine düşmesine vesile olan bilim insanlarından alınan işaretlerin aktarıldığı, bağların kopmasına neden olan şeylerle birlikte tamirin nasıl mümkün olabileceğinin anlatıldığı, komple 'iyileştirici' bir kitap Kaybolan Bağlar: Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler. Beni en çok etkileyen, meslekî anlamda bu işi yapmayan biri tarafından çok ciddi emeklerle ve dünyayı dolaşarak yazılmış olması. Evet bazı 'işleri' iş olarak görmeyip, insanın insana umut olabileceği meselesi dünyanın her yerinde yankı buluyor. Bu hem meraklı hem de okur olarak fevkalade memnuniyet verici.

Hari, bugün de çok konuşulan ve gittikçe de daha çok konuşulan kopuklukları dokuz neden olarak sıralamış: Anlamlı çalışmadan, diğer insanlardan, anlamlı değerlerden, çocukluk travmasından, statü ve saygıdan, doğal dünyadan, umutlu/güvenli bir gelecekten kopuk olmak sekiz neden. Dokuzuncu neden ise genlerin ve beyindeki değişimlerin gerçek payını içeriyor. Esasında yumruğu da bu bölüm vuruyor: "Yaşadığınız acının kökenini beyninizi parçalarına ayırarak anlayamazsınız. Bunun için televizyonunuzun ya da beyninizin aldığı sinyallere bakmanız gerekir. Depresyon ve kaygı "dokularda psikolojik sorunlardan önce gelen gerçek bir arıza bulunduğu için beyinde büyüyen bir tümör gibi değil," diyor Marc Lewis. "Öyle bir şey yok. Bunlar -dış dünyanın sebep olduğu sıkıntı ile beynin içindeki değişimler- el ele gidiyor.". Yaptığı ilk ve tek yemin töreni konuşmasında John F. Kennedy şöyle demişti: "Kendinize ülkem benim için ne yapabilir diye değil, ben ülkem için ne yapabilirim diye sorun.". Marc depresyonun kökenlerini ve bunların beyinle ilişkilerini son yirmi-otuz yılda bize öğretilenden daha isabetli bir şekilde düşünebilmek için, psikolog W. M. Mace'in yıllar önce JFK'den esinle söylediği bir şeyi bilmenin faydalı olacağını söylüyor: "Kendinize kafamın içinde ne var diye değil, kafam neyin içinde diye sorun."

İnsanların yaşamlarındaki bağlardaki kopuklukları fark edebilmeleri için her ne yaşıyorlarsa yaşasınlar bağlantıda kalmaları, yani sinyal alabilir vaziyette olmaları gerekiyor. Oysa ilaçlar hem bağlantıda kalma olasılığını hem de sinyal alabilecek zihin dinginliğini hırpalıyorlar. Hissedilmesi gerekenler hissedilmiyor, verilmesi gereken tepkiler verilmiyor. Özellikle bizim ülkemizde 'ağır kafa hapı' kullananlar için hep 'ölü gibi' tabiri kullanılır; eylemsiz, hissiz, tepkisiz. Zaten bir sürü bağ kopmuş ki o hâle gelinmiş, bir de hayatla olan bağ fiziksel ve ruhsal olarak ilaçlar vasıtasıyla koparıldığında iyileşme için ne beklenecek? Hari'nin sunduğu çözümler içinde bu anlamda en önemlisi insanlarla bağ kurmak. Topluma karışmak. Yanlış anlaşılmasın, sürüye değil topluma. Bir başkasının hikâyesine ortak olmaya, bir başkasının hayatıyla kendinden çıkmaya. Şu paragraflara çok dikkat: "En banal, en basmakalıp klişelerimizden birini düşünmeye başladım: Sen ol. Kendin ol. Birbirimize habire bunu söylüyoruz. Bununla ilgili memler paylaşıyoruz. Kafası karışık, canı sıkkın insanları cesaretlendirmek için bunu söylüyoruz. Şampuan şişelerimiz bile bize bunu söylüyor - çünkü sen buna değersin. Oysa bana depresyondan çıkmak istiyorsan sen olmamayı öğretiyorlardı. Kendin olma. Ne kadar değerli olduğuna saplanıp kalma. Bu kadar berbat hissetmenin bir sebebi sürekli kendini düşünmek zaten. Sen olma. Biz ol. Grubun parçası ol. Grubu buna değer hâle getir. Mutluluğun gerçek yolunun ego duvarlarımızı yıkmaktan, kendini başkalarının hikâyelerine bırakmaktan, onların hikâyelerinin seninkilere karışmasına izin vermekten, kimliğini birleştirmek, senin zaten hiçbir zaman sen -yalnız, kahraman, üzgün- olmadığını fark etmekten geçtiğini söylüyorlardı bana. Hayır, sen sen olma. Etrafındaki herkesle bağ kur, bağlantı içinde ol. Bütünün parçası ol. Kalabalığa hitap eden adam olmaya çalışma. Kalabalık olmaya çalış."

Milenyumun devasa bir yalan olduğu ortaya çıktığında 'sistemler' derhal devreye girmiş ve insanları oyalayacak, hatta hayatlarını koca bir illüzyona çevirecek yepyeni 'şeyler' üretmişlerdi. Bu şeylerin kronolojik bir listesi yapılacak olsa, son sırada büyük harflerle sosyal medya yazardı hiç şüphesiz. Yaşamadığımız o konforlu ve huzurlu hayatımızla Instagram'dayız. Çilesi çekilmemiş sahte bilgeliğimizle Twitter'dayız. Görünme ve onaylanma isteğimizle Facebook'tayız. Doğadan kopuşla birlikte sosyalleşme de farklı bir alana kaymış durumda. Bu alan komple dijital, bütünüyle çöplük. Hikâye denen mekanizma hepimizle dalga geçer gibi bizden bir anı istiyor ve bu anıyı yirmi dört saat içinde çöplüğüne gönderiyor. Zygmunt Bauman'ın tabiriyle "Iskarta Hayatlar" yaşamaya çoktan alıştık gibi görünüyor. Hari'nin sunduğu çözümler arasında bir sosyalleşme reçetesi bulunuyor. Doğal ortamla meşgul olmak konusunda Lisa'nın peşine düşüyor Hari. Onunla geçirdiği zamanın neticesinde şu öğüdü kulağına küpe ediyor: "Şehir içinde ufak bir çalılık alan bile olsa doğal ortamla meşgul olmanın farklı bir tarafı var... Toprakla yeniden bağlantı kuruyor, ufak tefek şeyleri fark ediyordum. Uçakların ve trafiğin sesini duymaz oluyorsun, aslında ne kadar ufak, ne kadar önemsiz olduğunu hissediyorsun. Orada sadece ben yoktum. Gökyüzü vardı. Güneş vardı... Mesele sadece ben değildim. Mesela sadece benim adaletsizliklerle mücadelem değildi. Burada daha büyük bir resim vardı ve benim yeniden o resmin parçası olmam gerekiyordu. Bahçedeki kaldırımda oturmuş ellerimi çiçek tarhına sokmuşken böyle hissediyordum."

Yine sosyalleşme bahsi için Bromley-by-Bow Merkezi'ne gidiyor Hari. Burada bir doktor olarak 'bilgi sahibi kişi' gibi davranmanın eğitimini alan Sam'le buluşuyor. Ondan duydukları, bir rahatsızlığı fark etmenin, onu anlatmanın ve sahiden dinleniyor olmanın önemini ortaya koyuyor: "Doktora düşen en önemli görev hastayı dinlemek. Bilhassa depreyon ve kaygı söz konusu olduğunda insanlara "Neyiniz var?" yerine "Sizin için önemli olan ne?" diye sormayı öğrendiğini söylüyor Sam. Bir çözüm bulmak istiyorsanız, depresyon veya kaygı yaşayan insanın hayatında neyin eksik olduğunu dinlemeniz ve o eksik olan şeye ulaşmalarına yardımcı olmanız gerekiyor."

Yeniden bağ kurmak üzerine Hari tarafından sunulan yedi çözüm (yahut başka türlü antidepresanlar) diğer insanlarla bağ kurmak ve sosyalleşme reçetesiyle başlıyor. Devamında anlamlı bir işle uğraşmak, anlamlı değerlerle yaşamak, duygu paylaşımından doğan sevinç ve kendine bağımlılığı aşmak, çocukluk travmasını kabul etmek ve aşmak, geleceği geri kazanmak şeklinde devam ediyor. Bir boşluğu doldurmak üzere yaşayan insanların anlamdan kopuk olduğunu, onların sadece bir şeylere sahip olmak (iyi bir kartvizit, lüks bir araba, konforlu bir ev) peşinde koşuşturduklarını söylüyor. Bu koşuşturmanın, insanların gerçekten anlam bulabilecekleri ve bağ kurabilecekleri şeylerle olan mesafeyi gittikçe açtığını, özellikle de ara sıra tatmin olan ve bazı hazlar yaşayan insanların içlerinin boşaldığını anlatıyor. Çünkü bunların hiçbiri kalıcı değil, değerli değil. Hepsi geçici ve insanın içiyle hiçbir irtibatı yok. Bir boşluğu doldurmak için sürekli başka boşluklarda salınan insan bir zaman geldiğinde malum sonla ve şu acımasız ama haklı sorularla karşılaşıyor: Ben ne yapıyorum? Yaptığım işle bağlantım ne? İçinde bulunduğum çevreye nasıl bir katkım var? Kendimi değersiz hissetmemin sebebi ne? Netice: Benim hayatımın bir anlamı yok!

Depresyon, vücudun verdiği bir tepki. Şuraya dikkat: "Depresyonun yaygın belirtilerinden biri 'gerçeklik kaybı' denilen şeydir. Yaptığınız hiçbir şeyin sahici ya da gerçek olmadığını hissetmeye başlamak.".Tıpkı Hari'nin kitabı yazma hikâyesinin başında anlattığı gibi, "duy beni!" diyor vücut. Bu acının, bu kederin, huzursuzluğun, endişenin bir kaynağı var. Kaygılı olmanın bir sebebi var. Şu mesajı iyi dinle, bu mesaj senin hayatını değiştirecek ve yeniden bağ kurmanı, hatta eskisinden daha sağlıklı olmanı sağlayacak. Dinle, duy! Hopkins Psychedelic Research'te gerçekleştirilen deneylerin yürütücüsü William A. Richards (Bill) şöyle diyor: "Depresyon bir nevi sınırlanmış bilinçtir. İnsanların kim olduklarını, neler yapabileceklerini unuttuklarını, takılıp kaldıklarını görebiliyorsun. Depresyonda olan pek çok insanın gözü çektiği acıdan, aldığı darbelerden, hissettiği hınçtan, yaşadığı başarısızlıklardan başka bir şey görmüyor. Mavi göğü, sarı yaprakları görmüyorlar."

Hari'nin özellikle ev, aile ve mahalle üzerine düşüncelerini çok değerli buldum. Ona göre insanların günler ilerledikçe kendilerini daha fazla yalnız hissetmelerinin altında, onların daima birlikte olmalarını sağlayan aile, mahalle gibi yapıların darmadağın olması yatıyor. "Kabilelerimizi dağıttık" diyor ve hepimizin "Acaba kendi başımıza yaşayabilecek miyiz?" sorusunun peşine düşen bir deneye kalkıştığını, sonucun aslında en başından belli olduğunu söylüyor: "Bizden önce insanlar için ev topluluk demekti - etrafımızdaki insanların oluşturduğu sıkı ağ, bir kabile. Bu kaybolmuş durumda. Ev hissimiz öylesine zayıfladı ki artık aidiyet ihtiyacımızı karşılamıyor. O yüzden evimizdeyken bile ev özlemi çekiyoruz."

Kaybolan Bağlar, hayatında hep bir şeylerin yarım olduğunu hissedenlere, her olumsuzlukta kendisini ya da çevresini suçlamaya hazır olanlara, yapıp ettiklerinde anlam ve değer eksikliği yaşayanlara, geleceğe dair sürekli plan yapan ve dolayısıyla kaygıyla yaşayanlara çok önemli şeyler söylüyor. O bezginliklerin, sancıların, uykusuzlukların ya da uyuşuklukların altında yatanı bulup çıkarmayı, o çıkanlarla yeniden bağ kurmak gerektiğini hatırlatıyor: "Bulantınıza ihtiyacınız var. Çektiğiniz acıya ihtiyacınız var. Bir mesaj bu, bu mesajı dinlemeniz gerekiyor. Kaynağını görmemizin tek yolu o acıyı dinlemekten geçiyor - ancak o zaman, gerçek nedenlerini görebildiğimizde o acının üstesinden gelebileceğiz."

Not: Hari, kitabı yazmasına vesile olan sebeplerden bahsederken iki kitabın üzerinde özellikle duruyor. İlki Joanna Moncrieff'in İlaçla Tedavi Efsanesi. İkincisi Stephen Grosz'un İncelenen Hayatlar'ı. İlgilerinize...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

21 Haziran 2019 Cuma

Bizim işimiz doğa yasasıyladır

Doğada gördüğü düzeni yasalaştırıp ona entegre olduğunda yaşamı kolaylaşmış insanın. Prof. Dr. Kadir Canatan’ın alanında ilk olduğu iddiası ile kaleme aldığı ve Ketebe Yayınları tarafından basılan Sosyolojide Yasa Fikri, bu fikrin çökmesinin insan/doğa ilişkisinin sürdüğü müddetçe imkansızlığını ele alıyor.

Muhtemel ki ilk defa, gece-gündüz takibi ile başlayan hal-i ruhiyemiz, sadece bu yasayı ihlal ettiğimizde dahi mutluluk hormanlarını terkedip depresyona giren insan çaresizliği ile doğaya itaati daha o gün öğrenmiş. Biz ki ne kadar inat etsek de bu “zorunlu bağ”ların yıkımına, o bağlar bizi sarplara sarmıştır. Kelebek etkisi gibidir insan-doğa-sosyoloji!

Kitabın derdi bu öğretinin takdimidir.

Bu yüzden Tanrı’nın bile kanunları vardır” dedikten sonra “alem” kelimesini eline alıp, “işaret” anlamı üzerinden, kısa bir zaman önce üzerine düşündüğüm bir soruya devrimsel bir tik koyar yazarımız, var olsun. “Alem, kendini anlatma derdinde değildir; o başka bir şeye işaret eder!”. Bu yüzden Arapçada işaret anlamına gelen bir kelime ile ifade edilmiştir! Aman ya Rabbim! Göstergebilim ifadesi ile hem gösterge hem gösterendir alem! Nedensellik determinizm/indeterminizm üzerine taş gibi koyulmuş bir yasa ile kitap en vurucu sektesinden böylece geçmiştir.

Sosyoloji, doğduğu ilk andan bugüne kadar toplumsal ve tarihsel alanda tıpkı doğadaki gibi, yasaların olup olmadığı konusunu dert edinmiştir. Sosyolojide Yasa Fikri, bu tartışmalı konuya açıklık getirir. Toplumun yasalarını keşfetmek ve buna bağlı olarak toplumsal gelişmeler konusunda “öngörüler” de bulunmak olan sosyoloji bilimi, “yasa” ve “öngörü” demektir. Zamanla bu vaadin giderek önemini kaybettiğini ve sosyolojinin kendi vaatlerini ne kadar yerine getirdiğine dair çalışmalarda bu konunun hep geçiştirildiğini iddia eden yazar, bu açığı gidermek için, ilk derli toplu eseri yazma derdi ile yola çıktığını anlatır.

Sosyolojide Yasa Fikri isminden ilk anlaşılan, normatif içerikli yasalar ile sosyoloji arasında kurulması muhtemel bir bağa çekeceğinden okuyucuyu, kitap, en başından zihinleri hazırlar. O değil bu der! Yasa, literatürde iki anlamlıdır; birincisi, yasa hukuksal normlara karşılık gelir. İkinci anlamında günlük dilde yasadır. Doğa yasasıdır. Bizim işimiz doğa yasasıyladır der.

Yazarın büyüteci İslam üzerine düştüğünde ise dağarcığının ve hoşgörüsünün safları sıklaşır. Determinizm’in töze ve öze saygıyı hedefleyen maksadını aşıp, Tanrı’dan bağımsız eşyanın varlığına doğru giden filozoflarının, hem determinist bir özde hem Tanrı’nın dizinin dibinde terbiyeye çekildiği İslam yasası, yazarın ağrıyan karnı, anlaşılmasını en çok istediği satırları gibi yansır. Bir parça taraflı işlenmiş olsa da haklılığına imanımızdan mülhem pek de gözümüze batmamaktadır.

Böylece, toplana toplana, sosyolojinin sularında, felsefe, ilahiyat, psikoloji, ontoloji, fizik gibi sandallarda sıra ile ulaşıverirsiniz bir kıyıya. Yazar alt okumaları müsait olanlara derinlemesine soru işaretleri; olmayanlara keyifli cevaplar bırakacak renklilikte bir eser ortaya koymaktadır.

Mavi Çınar
the.blue.gaia@gmail.com

20 Haziran 2019 Perşembe

İnsan her şeyden kaçabilir hatıralarından kaçamaz

Yeni bir ülke bulamazsın, 
başka bir deniz bulamazsın. 
Bu şehir arkandan gelecektir. 
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın, 
aynı mahallede kocayacaksın; 
aynı evlerde kır düşecek saçlarına. 
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. 
Başka bir şey umma.
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, 
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.
- Konstantinos Kavafis, Şehir

İnsan nelerden kaçmak ister? Mesela bazen sessizlikten kaçmak ister, yolun sonu yine sessizliğe çıkar. Aileden, arkadaştan kaçmak ister bazen, bu kez de yol başka bir kalabalığa çıkar. Öfkeden, nefretten kaçıp, çekip gitmek ister, yol bu kez de onu kibirle buluşturur. Çünkü insan her yerdedir. Kaçtığı da ta kendisidir. İnsanın bir şeyi, bir yeri aradığı muhakkak, bunda şüphe yok. Bir ev arıyor insan. Özgürlüğünü ya da güvenliğini, belki de hem özgürlüğünü hem de güvenliğini bulacağı o evi arıyor. Bu arayışında da sık sık kendinden geçiyor, kendine dönüyor, kendine geliyor. Güzergâhın başında da sonunda da kendi var.

Jung, Kırmızı Kitap'ta "yaşanmamış kalanı yaşa­mak zorunda olmamak" için insanın kendinden kaçtığını söylüyor. Halbuki kendinden kaçamazsın, sen hep kendinle berabersin ve tamamlanmak istiyorsun diyor. Bir yarımlıktan bahsediyor. Bu yarımlığa karşı kör ve sağır bir tutum olduğun müddetçe "yüreğin bilgisine hiçbir zaman ulaşamayacaksın" sözü ise meselenin özü. Yüreğin bilgisi burada çok ince bir yerde duruyor. Hakikat midir o bilgi? Meçhul. Belki de mutluluktur. Peki mutluluğa kaçarak da ulaşabilir mi insan? Mesela Tezer Özlü, Zaman Dışı Yaşam'da öyle söylüyor: "Benim en büyük mutluluğun her şeyden kaçmak. Her şeyden."

Salih, yaşamı tüm dalgınlığıyla yaşayanlardan. Kimdir dalanlar, dalıp gidenler? Elbette düşünenler. Sohbetsiz mutluluk olmayacağını, yeryüzündeki her şeyin ölmek istediğini, felaketin sürekliliğini, hayatın zavallılığını bilenler. Ve elbette böyle yaşamaktan yorulanlar. Bu yorgunlukla gidip gelenler, kalanlar, ulu toprağın artık zehirlendiğini kabul edenler. Tüm bunlarla birlikte yaşamda birçok tutkuya da sahip olanlar. Mesela sütlü nuriyeti çok sevenler. Güzel şarkıların peşine düşenler. Sıradanlığın bir bilgeliği sunduğunu düşünenler. Kendi kendine, ama kendi gibi olan herkesi de dertdaş edinerek şöyle söylenenler: "Dünyayı anlamaya ilk heves ettiğinde çok okuma, çok düşünme kafayı üşütürsün dediler. Direnip devam ettiyse ergenliğinde şuna bak, çıktığı kabuğu beğenmiyor dediler. Devam edip yetişkin olduğunda ne oldu hani o kadar kitap okudun bir baltaya sap olabildin mi, bak şimdi tutunamayanları oynuyorsun dediler. Kimse bütün değerlerin ucuzlaştığı bir ortamda tutunmanın en iyi ihtimalle onursuz bir beceri olduğundan bahsetmedi."

Hayır hayır, Salih öyle depresyonda falan değil. Ruhun dünyaya ve yaşama zaman zaman gösterdiği refleklesleri, tepkileri hastalık olarak tanımlamayacak kadar akıl sahibi. Öte yandan her an aklını kaçırmak istiyormuş gibi davranabilen ve esas duruşta, hizada duramayan bir ruhun sarmaladığı biri. Nefaset Lokantası'nın müdavimi. Arkadaşlarının en sevdiği. Masaların hem en derini hem en siliği. Hikayesi var onun. Şevket'le önce dost, sonra düşman olması var. Eski dosttan düşman olmaz sözünü yeryüzünden silecek öfkeleri biriktirmiş biri Salih: "Gibi olan hiçbir şeye tahammülüm yok benim, teslimiyet gibi görünen tanrı kompleksine, inanç gibi görünen histeriye, kentli gibi görünen kasabalılığa, yarım olan hiçbir şeye. Çünkü bir şeyin yarımı tamından ya da hiç olmamasından her zaman daha fena ve tehlikeli. Her şeyin yarımından korkacaksın. Yarım adalet, yarı cahil ve sair. Bunun gibilere tahammülüm yok, yarım olan hiçbir şeye; bir de inananların şu teslimiyet kisvesine bürünmüş kibrine. Her şeyin yarımından korkacaksın her şeyin. Hakikat, gerçek, akıllı, akılsız bunlarla ne yapacağını bilirsin ya da bir yol bulmayı deneyebilirsin. Ama yarım oldu mu fena."

Arkadaşlarıyla bir masa kurar, Edip Cansever' "masa da masaymış ha!" diye bir kez daha dize kurar. Hepsi de nevi şahsına münhasırdır. Afitap Hanım mesela, lokantanın sahibi, sık sık "Güzel Allahım, senin pek sevgili kulların beni gizli gizli neyle yargılıyorlarsa yalvarırım onlara da aynısını yaşat!" diye dua eden biri. Beddua mı demeli? Belki. İçli, duygulu, becerikli. Altan Bey, karısı Şükran'a "Hayamut" diye seslenen biri. Hayatım'ın ve mutluluğum'un kısaltmaları. Hâliyle eşyalarına da mutlaka isim veren cinslerden. Hayamut Şükran, tek kelimeyle memnun bir kadın. Ancak kıskanç insanların hakkıyla sevebileceğini düşünenlerden. Bahadır, yeryüzüne oyun oynamak için gelenlerden. Hayatına biri girecekse önce onun testlerinden geçmeli, notunu almalı ve onun yaşamındaki rolünü ona göre oynamalı. Leyla, "dünyaya bir daha gelirsem..." girişini çok sevip, cevabı daima dağ keçisi olanlardan. Hayatına depresyonlu kimseyi almayanlardan. Yanındaki biri depresyona mı girdi? Muhakkak onu da sokar düşüncesiyle derhâl uzaklaşanlardan. Metin, kafasının içinde hiç bitmeyen tartışma programları olanlardan. Kitabın ortasından konuşmayı seven, daima gerçekçi ve dolayısıyla acımasız, can sıkıntısı denen şeyden nefret eden insanlardan. İbrahim, Suriye'deki savaş neticesinde ailesi dağılmış, türlü eziyetler içinde önce Hatay'a sonra İstanbul'a göçmüş, isminin hakkını verircesine hayatındaki kıymetli her şeyden vazgeçmesi gerekmiş biri. Duygulardan öfkeyi, baharatlardan acıyı, insanlardan kadını beğenenlerden. Meral, küçükken kumruları paslanmış güvercin zannedenlerden. Yani saf ve işlenmemiş.

İşte Salih, böyle bir masada son konuşmasını yapacak. Son konuşmanın bahsi; terk-i diyar etmek. Memleketi terk edip, Rio de Janeiro'ya yerleşmek. Salih zehirlendiğini düşünüyor yaşadığı toprağın. Hâliyle o toprakta yaşayan insanın da. Bundan sonra çözüm yok, şikayet var ona göre. Mutluluk ve huzur zaten gelip geçiciydi, şimdi bulmak dahi mümkün değil. İnsan çok, eti ağır, dert ve keder yağıp dururken bir de insanın zalimliği perişan ediyor insanlığı. İnsanlığa en büyük zararı yine insan veriyor. Salih her ne kadar gerçek bir muhabbetin âşığı olsa da artık bundan da tatmin olmuyor. Her şeyin ardında bir maske, bir hesap olduğunu düşünüyor. Bunca kötü düşünceden kurtulmanın tek yolu ise kaçıp gitmek yahut kaçmadan gitmek. Her şeyi bırakarak, her şeyle hesaplaşarak ve yüzleşerek. Peki bu hesaplaşma ve yüzleşme, aynı zamanda belleğin hatıra defterini çıkartmayacak mı ortaya? Elbette çıkartacak. Bu defterle yeniden yüzleşmek, geçmiş sayfaları bir bir okumak, yeniden düşünmek insanın gidişini zorlaştıracak mı kolaylaştıracak mı? Hikâye de tam burada başlıyor. Neticede "herkes kendinin sıradan olmadığına inanmak ister. Ve herkes bu vehmini öyle ya da böyle haklılaştıran bir karşılaşma yaşar" çünkü. Bu karşılaşmalar belleğin yüzeylerinde kendine yer bulur. Kimi derin bir çukur, kimi yolda birikmiş su gibi: "Yaşamak, hafıza denen köstebeğin durmadan deştiği, kurak bir şimdiyi tüketme işidir. Velhasıl her şey geçmiş ve gelecektir, şimdiki zamanla sadece kötü filmler ilgilenir."

Salih'in düşüncelerinde tutarsızlık yakalamak güç olsa da zaman zaman hatırlamak denen o acımasız hastalığın etkisinde kalabiliyor. Hatırladıkça düşünceleri gelgit yaşıyor. Kimseden bir şey beklemiyor, istemiyor. İnsana dokunacak en büyük ve en hakiki yardım kendinden gelendir, buna inanıyor: "Ben istemekten hep imtina ettim. Hayatta en büyük korkum bir şeyi talep eden adam olmaktır. Bundan hep sakındım. İşte bakın bu da bizden bir istiyor, ne tanıdık, ne âciz hikâye diyecekler diye korkumdan bir şey talep edecek olduğum her yerden kaçtım. Bu konuda kendimi geliştiremedim."

Bu satırların altını çizdikten sonra hemen yanına "gerek de yok" yazmışım. Öyle. Sanırım romanın en sarsıcı yanı da buydu benim için. Salih'le konuştum sık sık. Kendime çok yakın buldum. İsmini, cismini, ruh dünyasını sevdim. Kızdım sonra, "kaçma ulan bu kadar!" dedim. Hayatında olup biten yahut olmamış ve bitmemiş şeylerin yek sorumlusu sen değilsin ki. Bu ömrüm umum müdürü zaten kendisi. Senin bir şeyi yönettiğin yok. Getiriyor, götürüyor hayat seni bir yerlere. İnsan bu yüzden dümdüz gidemiyor, gidemez, gitmemeli. Oradan oraya savrulacak ki ömrün tadı çıkacak, tecrübe denen şey o vakit anlamlı olacak. Nihan'la belleğinin girdaplarında konuşurken, o mektuplar ortaya çıkarken aslında sen bunları görmedin mi Salih efendi? Gördün. Bak ne güzel yazılmış işte: "Bir kurtarıcıyı bekleyebilmek için önce kendini inkâr etmelisin. Sonra ortadaki her şeyi süpürecek ikinci bir rüzgâr gelir, toparlayarak süpürüp götürür... Hatırlıyorum, kalp genişledikçe hayatın bahçesi de çiçekleniyordu. Aynı anda sayısız büyüme küçülme, azalma artma, çiçeklenme, çürüme."

Hayatın baş döndüren hızında "başım dönüyor" diye şikâyet etmek kocaman bir trajedidir. Elbet dönecek başın, sen o başı ne kadar koruyabiliyorsun ona bak. Hani, "insan illa bir şey diyecekse bismillah demeli, başlamalı ve yola çıkmalı"... Ve artık burada mekânın, olayların, sebeplerin ve sonuçların bir kuvveti yok. Esas kuvvet zamanın ta kendisinde: "Her yolculuk mekânda değil asıl olarak zamanda yapılır."

Tuğba Doğan, Nefaset Lokantası'nda samimiyetle güvensizliği, özgürlükle kaygıyı, arayışla vazgeçişi bir araya getiriyor. "Salih sakin ol, salihlerden ol, nevrotiklerden olma. Geç kalmadın. Hiçbir şeye geç kalınmaz, her şey kendi zamanında olur" diyor bilgece.

Yazarı bu kitabıyla tanıdım. Dolayısıyla önümde çok ciddi bir soru duruyor. İlk kitabı olan Musa'nın Uykusu'nu hemen alıp okumalı mıyım yoksa bu büyüyü bozmamalı mıyım? Hem evet hem hayır. Yani almalı, bir süre bekletmeli ve sonra da okumalıyım...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf