30 Mayıs 2018 Çarşamba

İnsanın ruh ve anlam dünyasında ramazan ve oruç

Ramazan ayı ve oruç hakkında edebiyatımızın verimleri genellikle bu aya ait hatıralar etrafında toplanır. Ayrı bir bahis olarak, Osmanlı şiirinde Ramazan ayının gerek dini yönü gerekse kültürel ve folklorik tarafıyla ele alındığı Ramazaniyye'lerin yazılmış olduğunu görürüz. Modern zamanların kronik bir huyu olarak, sürüp gelmekte olan ''yeni''nin hep eskiyi aratması durumu, en çok Ramazan'a isabet eder. Bu sebeple modern zamanlarda Ramazan çevresinde yazılan yazılar çoğunlukla çocukluk çağına, eski Ramazan'lara dair özlemleri dile getirir.

Ramazan'a ait bambaşka bir hüzne ise Yahya Kemal'de rastlarız. Yahya Kemal, Atik Valde'den İnen Sokak'ta şiirinde bir Ramazan günü iftara yakın dakikalarda insanların iftara hazırlıklarını ve Ramazan maneviyatının tatlı bir bekleyişe çevirdiği sokakların sükunetini resmettikten sonra o dakikalarda bu manzaranın içinde yer alamayışını, ayrı düşüşünü ve böylelikle yaşadığı hüznü dile getirir:

"Tenha sokakta kaldım oruçsuz ve neşesiz.
Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı
Hadsiz yaşattı ruhuma bir gurbet akşamı.
Bir tek düşünce oldu teselli bu derdime
Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:
''Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;
Madem ki böyle duygularım kaldı çok şükür.''

Şiirden hareketle söylemek gerekirse Yahya Kemal'in orucu idraki, fert olarak içinde bulunduğu oruçsuzluk haliyle yaşadığı yalnızlık ve hüznün yanı sıra millet, cemiyet, kültür ve aidiyet dikkati çevresinde geliştirdiği genel görüşüyle bağlı ve sınırlıdır.

Bana kalırsa Ramazan ayı, oruç ve bayramın anlamı, içeriği ve hikmeti üzerine edebiyatımızda en görkemli metinleri Sezai Karakoç yazmıştır. Samanyolunda Ziyafet adlı kitapta toplanan, yıllara sari olarak genellikle Ramazan aylarında kaleme alınmış bu yazılar, oruç ve Ramazan'ın insanın ruh ve anlam dünyasında nasıl bir farklılaşmaya, olgunlaşmaya kaynaklık edeceğini çok çarpıcı tespitlerle ortaya koyar. Orucun ne gibi hikmetleri sakladığını ve içerdiğini kollayan bu tefekkür toplamı, adeta Ramazan'a ve oruca ait ufuk çizgimizi daha ilerilere taşır. Onu özellikle bir kültür düzeyinden öteye idrak edemeyişten özgürleştirir.

İnsan hangi fiili işlerse işlesin, yaptığı o fiili hep daha iyi meydana getirme potansiyeline sahiptir. Bu potansiyelin önündeki en büyük engel alışkanlıkların yatağında büyüyen bir durağanlık ve gaflettir. İşte Ramazan ayının gelmesiyle en basit alışkanlıklarımızda birdenbire bir değişmeyle başlayan daha karmaşık yanımız, ruhumuza doğru genişleyen bir başkalaşım belirir. Oruçla insan alışılmışın dışına çıkar. İlk olarak sürekli tükettiği gıdalar birden daha canlı ve koyu renkleriyle kendini belli eder. Ekmek, daha da ekmek, su daha da sudur artık.

''Oruç önce eşyayı diriltir. Elbet, eşyanın bu dirilişi, insan açısından bakılıncadır. (...) Sıcak bir yaz gününden sonra iftarda içtiğimiz bir bardak suyu, hiçbir gün farkına bile varmadan içtiğimiz bir bardak suyla değiştirir misiniz? İftar yemeği, dış ölçülerle, her günkü akşam yemeğimizden farklı olmadığı halde, neden o hiç unutulmaz, öbürleriyse hiç hatırlanmaz? Sabah kahvaltılarında her gün yediğimiz zeytinle, oruç açan zeytin taneleri arasındaki diriliş ve dirilik farkını açıklamak bile fazla.'' (sf. 72)

İhtiyacın şiddeti ihtiyaç duyulan şeyin özelliğini ve kıymetini daha bir olgunlukla düşünme fırsatını beraberinde taşır. Her gün tükettiğimiz gıdaların tek tek nasıl meydana geldiği, bunun yanında topyekun yeryüzünü, doğayı insan için adeta kurulmuş bir sofra oluşunu düşünebilmeye, böylelikle nimetin ve nimeti verenin kadrini bilebilmeye yepyeni bir imkan olarak gelir Ramazan.

İdrakin gelip çattığı, gafletin dağıldığı bir dimağın ve kalbin meyvesi yaratıcıyı bir misli daha bilmek ve şükretmek olur. Şükür ibadette tezahür eder. Oruç ayında ibadetlerin çoğalması buna bağlı olarak meydana geldiğinde apayrı bir anlam kazanır. Sezai Karakoç ''Betonları Kıran Oruç'' yazısında Ramazan ayının ibadetleri kendinde toplayıcı özelliğine şu satırlarla dikkat çeker:

''Oruç tek başına belli başlı ibadetlerden olduğu gibi bir de öbür ibadetlerin yatağı olmak gibi bir özellik taşıyor. Kur'an en çok bu ay okunuyor, namaz en çok bu ay kılınıyor. Öbür ibadetleri çağıran toplayan ve sunan bir yanı var. Şuuraltımızdaki bütün dindarlığı, ramazan, yaşama alanımıza, şuuraltında yatan ve hep yarınlara bırakılan niyetleri, ramazan şuuraltını dinamitleyerek gün ışığına çıkarıyor.'' (sf.7)

Şair oruç da acıkır, der. İnsanın acıkması tamam, peki ya orucun acıkması? Onun acıkmasını bir hayal etmeyi deneyin. Hemen oruca ışığını verecek olanın salih ameller olduğunu hatıra getirebilirsiniz.

''Siz sanmayın ki, oruçta yalnız siz susar, siz acıkırsınız. Oruç da susar, oruç da acıkır. (...) Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur'an sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı giyindiği Allah adının yükseltilmesi, yani cihadtır.'' (sf. 50)

Oruç insanı her şeyi faydacı bir gözle görmekten alıkoyar. Anlayış ve algılarda bir açılma ve arınma meydan getirir. İhtiyacın şiddeti, Allah karşısında insanın kendi mutlak aczinin bilincine varması varoluşa, varlığa dair düşüncenin üzerindeki ölü toprağını atan, onu hareketlendiren bir şey olur.

''Şuur elastikliğini yeniden kazanır. Kalbi kiralayan geçici duygular koğulur. Ruh, çevresinde melek dünyasının halesini görür. Yeni doğmuş bir ay gibi övünçle yükselir ve eşyaya güler. Çevreyle barışıktır artık. (...) Oruç konuştuğumuz dili bile arıtır. Kelimelerden, hakkı olmadan koşup ileri geçen geriye çekilir. Dili boşu boşuna dolduran kelimeler daha çok göze batar ve kullanışları azaltılır. Dil muhteva kazanmakta orucu yardımcı bulur.'' (sf. 33)

Sezai Karakoç, oruç çevresinde çocuğun oruçla ilişkisi ve orucun çocuğun üzerindeki olumlu tarafları üzerinde son derece orijinal çıkarımlar yapar. Orucun olgunlaştırıcı yanının çocuğun özellikle çocukluktan çıkış ve gençliğe geçiş evresinde meydana gelebilecek muhtemel sarsıntıları nasıl önlediğini ''çocuk ve baba'' ilişkisi izdüşümünde şerh eder.

''Oruç ve namaz, buluğ çağından çıkarken, çocukluktaki babadan, normal babaya geçişinde ''metafizik'' bir planda tutarak çocuğun büyük bir sarsıntı geçirmesini önler. Batıda çocuk için baba her şeydir. Bir nevi küçük tanrıdır; zaten Hıristiyanlıkta tanrının baba oluşu ister istemez çocuğun babayı tanrılaştırması için zihni bir vasat hazırlayacaktır. Çünkü çocuk en mücerretleri bile konkreleştirir. Sonra buluğ çağını aşınca realist bir gözle babayı görür. Bu, tanrı 'baba'dan alelade babaya geçiş birdenbire olur. Bu sebepledir ki çocuk babasına adeta taparken genç inkar eder, reddeder. Batıda gençlik babadan aileden tam bir kopuştur. İslam toplumunda ise namaz ve oruçla çocuk, kendisinden de babasından da ölçülemeyecek kadar yüksekte her şeyin üstünde sonsuz bir gücün bulunduğunu babanın da kendisinin de onun önünde eğildiğini anlar.'' der. Böylelikle gençliğe geçerken çocuğun bakış açısında meydana gelecek ''kritiğin zulmü yumuşar ve bütün insanlar kutsal bir kış dönemine böylece mutlakın aracılığıyla girer, dostça girer.'' (sf. 20-21)

Ramazan ayını önemli kılan en büyük özelliği Kur'an-ı Kerim'in bu ayda nazil olmaya başlamasıdır. Kur'an'ın nazil olmaya başladığı Kadir gecesi ise Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olduğu nakledilmekle beraber bu kesin değildir. Kadir gecesi Ramazan ayının içerisinde -özellikle son on gününde- saklı olduğu rivayet edilir. Kadir gecesini idrak etmek müminler için son derece önemlidir zira Allah katında bin aydan daha hayırlı olduğu belirtilmiştir. İşte, Kur'an-ı Kerim'in nazil olmaya başladığı Kadir gecesinin kesin ve belirli bir gün olmaktan öte saklı oluşunun hikmeti üzerinde ayrıca duran Sezai Karakoç harikulade çizdiği imajla, bir nimet olarak vaktin kıymetini de üst düzeyde bilebilme hünerinin anahtarını sunar:

''Bütün geceleri önüne dökmüş onların içinde Kadir gecesi arayan bir mümini düşününüz. Daha doğrusu Kadir gecesi olma imkanını taşıyan her geceyi bir Kadir gecesiymişcesine ağırlayan bir mümini düşününüz. Geceleri hiçliğe batıran bir dintanımazla bu inanan adam arasındaki zamanı değerlendirme, yemişlendirme farkını bir bakışta yakalayabilirsiniz.'' (sf. 25)

Ramazan sona erer ve nihayet yerini bayrama bırakır. ''Giydiğimiz bayramlık elbiseler gibi içimiz de yepyeni ve taptaze hale gelir.''. Sabah ilk iş olarak eda edilen bayram namazını bir nevi yaratıcıyla bayramlaşma imajıyla düşünen şair sonra aileyle akabinde şehirle bayramlaşmanın yanında mezarlıkları ziyaret ederek atalarla ve ölülerle bayramlaşmanın merceğinde, sevincin en şiddet kazandığı anda dahi ölümü ihmal etmeyişi vurgular.

Ve bayramlar içinde yaşadığımız zulmet çağında adeta bir teselli edici bir tarafı vardır.

''Hepimiz geceleri uykumuzu kaçıran ve rüyalarımız tekeli altına alna ''altın ülke'' idealinden uzakta, çok uzakta adeta bir yer altından notlar hayatı yaşarken, yine de bayramdan başka tesellimiz ne olabilir?'' (sf. 30)

Ahmet Çarpar
twitter.com/musahibc

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder