27 Şubat 2018 Salı

Mutfak ve beslenme kültürünün tarihi serüveni

“Yemek, insan yaşamının neredeyse her yanını etkiler."
- Jeffrey M. Pilcher

Son yıllarda sağlıklı beslenme, diyet vb. üzerine birçok yayınlar neşredilmiştir. Fakat bu beslenme ile ilgili soframıza gelen yiyeceklerin kültürel tarihi hakkında fazla bilgi sahibi değiliz. On bin yıl önce ilk çiftçilerin haşlanmış buğday yemeğinden miras kalan aşure, Antik Yunanlardan zeytinyağı, Orta Asya’dan mantı vb. gıdanın tarihi 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren araştırma konusu olmuştur.

Yemek insan yaşamının her neredeyse her yanını etkiler. Prof. Dr. Canan Karatay: "Fransız İhtilali'nin sebebi tuzdu" demesi ne kadar doğru bilinmez ama Vizigot Kralı Alacric’in 408 yılında Roma kuşatmasını kaldırması için, Romalılar büyük miktarda altın ve gümüş dışında 1300 kilo karabiber vermişlerdir.

Türkiye’de de yemeğin veya gıdanın tarihi ile ilgili yayınlar son zamanlarda yayınevlerin ilgisini çekerek popüler hal kazanmasını sağlamıştır. Soframızın tarihi ile ilgili en son elime geçen önceden “Aşçıbaşı: Bir Osmanlı Subayının Yemek Kitabı”yla tanıdığımız Priscilla Mary Işın’ın “Avcılıktan Gurmeliğe: Yemeğin Kültürel Tarihi" adlı kitabıdır”. Yapı Kredi Yayınları'ndan neşredilen eser, 20 ana bölümden oluşmaktadır.

Eser, geçmişteki gıdalarla, bugün yediklerimiz arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları anlatırken aynı zamanda çeşitli mutfakların birbirini nasıl etkilediğini ve tarihsel süreçte birbirinden nasıl aktarıldığını anlatıyor.

Anadolu, tarımın başladığı bölgede olması ve birçok medeniyete ev sahipliği yapmasından dolayı mutfak geleneğinin veya yemek kültürünün çeşitlenmesine sebep olduğunu anlatırken, yazar, “Medeniyetlerin mutfakları hiçbir zaman izole bir ortamda gelişmemiş, kendilerinden önce gelenler, komşu toplumlar ve Anadolu’ya göç edenlerin önemli katkıları olmuştur." diyerek tanımlamaktadır. Bu sebeple Türk mutfağında da zengin bir mirasın izleri görülmektedir.

Birçok gıdanın et, patlıcan, pirinç, zeytinyağı gibi yakın coğrafyalardan Anadolu’ya girişi, hemen hemen benzer şekilde bunlarla yapılan yemeklerin Anadolu’dan yakın ve uzak coğrafyalara gitmesi kültürel etkileşimin bir parçası.

Işın, Türkiye’yi ve Anadolu’yu ön planda tutarak kitabında tarihöncesinden başlayıp farklı mutfakların birbirine katkılarından bahseder ve mutfak tarihindeki en belirgin dönem ve medeniyetleri sıralamaktadır. Ele aldığı bu medeniyetler; Mezopotamya, İran, Arap, Hindistan, Selçuklu, Osmanlı, Batı Avrupa, Orta Asya vb... Eser sadece mutfak kültürünün gelişimini anlatmıyor, bunun ötesinde ilk çiftçilerden Anadolu, Avrupa, Asya, Ortadoğu ve Amerika kıtalarına uzanan beslenme ve yeme alışkanlıklarını da ele almaktadır.

Baturhan Ergin
twitter.com/erginbaturhan

Hangi İsa? - I

İslam, Hıristiyanlık ve Museviliğin kesiştiği bir alan olarak İsa Peygamber meselesi dinler tarihinin en ilginç konularındandır. İsa karakterinin üç din tarafından varlığı kabul edilir lakin aynı şekilde değil farklı misyon ve özellikleriyle onaylanır. O, İslam’da Allah’ın peygamberi, Hristiyanlıkta Oğul Tanrı, Yahudilikte beklenen Mesih’tir. Her bir dinin kabul ve onayı diğer(ler)iyle uyuşmaz, benzeşmez hatta çelişir. Oldukça kapsamlı ve karmaşık olan konu karşılaştırmalı okuma yapıldığında daha da netleşir.

Hz. İsa hakkında arka arkaya okuduğum iki kitap bu minvaldeydi. İlki, bu yazının da konusu olan Mustafa Akyol’un 2018 Ocak ayı itibariyle Düşün Yayıncılık’tan çıkan Yahudilerin Mesihi, İslam'ın Peygamberi Meryemoğlu İsa adlı eseri. 2017 yılında “The İslamic Jesus” ismiyle İngilizce olarak ABD’de yayınlanan kitabın çevirisi Onur Atalay’a ait. Diğer kitap ise bir sonraki yazıda değerlendirmeyi düşündüğüm Kemal Süleyman Salibi’nin (1929-2011) kaleme aldığı "İsa Kimdi?" adlı çalışma. Kitaplardan ilkinin yazarının Müslüman ikincisinin ise Hıristiyan olmasının yanında Akyol’un araştırmacı yazar, Salibi’nin tarih ve arkeoloji profesörü olması konuya dinsel ve yöntemsel olarak iki farklı pencereden bakmayı sağlıyor.

Akyol eserinin önsöz bölümünde "İsa Peygamber hakkında yazılan eserlerin çoğunluğu Hıristiyan müelliflere ait. Hıristiyan yazarların kaynaklar arasına Kur’an’ı koymamasının bir eksikliğe neden olduğunu düşündüğümden böyle bir girişimde bulundum." diyerek kitabın ortaya çıkmasındaki nedenlerden birisini belirtiyor. Yalnız burada belirtmek gerekir ki, Salibi eserin bazı bölümlerinde çalışmasının kaynakları arasında Kur’an’ı da gösteriyor. Dolayısıyla Salibi’nin, Akyol’un belirttiği genel yaklaşımdan farklı bir yöntem benimsediğini söylemek gerekir. Salibi’nin Batılı Hıristiyan yazarlardan farklı tutum sergilemesinde muhtemelen Ortadoğulu bir Hıristiyan olmasının etkisi olabilir diye düşünüyorum.

Diğer taraftan genel anlamda Hıristiyanların sergilediği tek taraflı tutumun Müslümanlar için de geçerli olduğunu söyleyen Akyol, “tek paradigmalı bir okumaya” sahip olduğumuzu, örneğin “Müslümanlar arasında Hıristiyanlıkla ilgili bir konuda dahi İslami kaynaklar dışındaki kaynaklara itibar edilmediğini” belirtiyor. Akyol’un kitabı yazmaktaki asıl gerekçesi ise ‘üç farklı dinin ortak paydası olan bir figürün birleştirici olmasa bile en azından yakınlaştırıcı olabileceğine inanması’ şeklinde özetlenebilir. Kitabı okurken alt metinde bu düşünceyi çok fazla görebiliyorsunuz. Yazar kendini epeyce zorlayarak birbirine uzak üç noktayı yakınlaştırmaya çalışıyor. Bunu yaparken birilerini kırmamak ve dokunduğu yerleri dökmemek için elinden gelen bütün çabayı gösteren Akyol’un bu ‘safiyane’ fikre kendini fazla kaptırdığını düşünmeden edemediğimi belirtmek isterim. Akyol’un üslubunda onun düşünce yapısındaki esneklik kadar kitabın ABD’de yayınlanışının da etkisi vardır mutlaka. Zira yazar, İslam’a ve Müslümanlara zaten baştan belli bir kurulmuşlukla bakan, ön kabulle yaklaşan hedef kitlenin laftan nem kapmaması için epey çaba sarf etmişe benziyor.

Mustafa Akyol’u gerek kitapları gerekse yazılarından takip edenler üslubunu ve bakış açısını bilir. Kendisi din ile sorunu olmayan rasyonel ve liberal düşüncelerini olabildiğinde esneterek aktarır. Hatta düşüncelerinde dinin yeri oldukça fazladır ve özgürlük eksenli düşüncelerini aktarırken Müslüman kimliğini çekinmeden ortaya koyar. Fakat bu çerçevede yazarken İslam’ın kırmızıçizgilerini de epeyce zorlar. Bir başka deyişle İslam’ın ruhsat verdiği uçlarda dolaşırken hümanizme ve liberalizme çok fazla göz kırpar. Açıkça söylemek gerekirse Meryemoğlu İsa adlı kitabı okuduğumda Mustafa Akyol hakkında edindiğim intibaın boşa olmadığını tekrar gördüm. Elbette bu yazdıklarım kendisi hakkında salt negatif bir düşünceye sahip olduğum ya da öyle aktarmaya çalıştığım anlamına gelmiyor. Yaşadığımız toplumda Akyol’dan çok daha etkin olabilen ‘dini titr’ sahiplerinin ne aklı ikna ne de kalbi tatmin etmeyen hatta vicdanı yaralayan sözlerine muhatap oluyoruz. Durumun vahametini görmek adına, ilgili kişilerin söylemlerinden öte eylemlerine maruz kalışımızın yanında Akyol’un çizdiği çerçeveye haksızlık etmemek gerekir diye düşünüyorum. Üstelik Mustafa Akyol’un “ihtisas alanı değil ilgi alanı ilahiyat” iken.

Mustafa Akyol’un eserinin isminde Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığa atıf yapılmış. Esasında bu bile kitabın ana fikri ya da konusunun çerçevesi hakkında yeterli bilgiyi veriyor. Üç yüz otuz sayfalık kitap giriş ile birlikte on bölümden oluşuyor. Giriş bölümünde İstiklal Caddesi’nde yürürken uzatılan bir İncil’i okumasıyla başlayan (-ki kitabın hikâyesinin başlangıcı olan) bir süreci ele alan yazar İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik arasında “yakın” ilişkiler bulunduğunu düşünüyor. Bu düşüncesini Kur’an, İncil ve Tevrat (Eski ve Yeni Ahit) okumalarıyla derinleştirmeye çalışıyor. Günümüz Hıristiyanlık anlayışında Pavlus’un etkin oluşunun yanında önemli bir figür olan Yakup’un göz ardı edildiğini belirtiyor. Bunun yanında Hıristiyanların İslam’ı ve Müslümanları yanlış yorumladıklarını, özellikle Müslümanların derin hürmet gösterdiği İsa Peygamber konusunun bu yanlış yorumlamanın en açık göstergesi olduğunu belirtiyor. Akyol, teslis inancıyla Hıristiyanlar ile ayrışan Müslümanların tek tanrılı din bağlamında İsa anlayışında Yahudiler ile uyuştuğunu iddia ediyor.

Yahudilerin Kralı başlıklı birinci bölümde İncillerde yer alan İsa’nın yakalanışı, yargılanışı ve çarmıha gerilmesi, Kudüs’ün Romalılarca işgali ve Yahudilerin sürgün ediliş süreci Romalılar ve Yahudiler arasındaki siyasi çekişmeler üzerinden anlatılıyor. Anlatılanlara göre Kudüs’te bulunan Yahudiler birkaç parçaya ayrılıyor ve bir kısmı Romalılara karşı savaşmayı seçerken bir kısma Romalılarla işbirliği yapıyor. Buradaki ayrışmalar inanç bağlamında da farklılıklara yol açıyor. Sunulan detaylar kitabın sonuç kısmındaki çözüm önerisiyle bağlantılı olduğundan dikkatli okumanın faydalı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Tevrat ve İncillerde yer alan İsa teolojisine değinilerek her iki kaynakta Mesih anlayışı irdeleniyor. Bu bağlamda İsa ve Davut arasında kurulmaya çalışılan ‘nesebi’ ilişkinin yanı sıra İsa’nın öğretisinin (Pavlus marifetiyle) başkalaşmasından bahsediliyor.

İkinci bölüm Yahudi-Hıristiyan “Sapkınlığı” adını taşıyor. Bu bölümde İsa’nın ölümü, Pavlus’un kimliği, ortaya çıkışı, icraatları, Yakup ile çekişmesi ele alınıyor. Ayrıca Yahudiliğin marjinalleşmesine karşın Hıristiyanlığın yayılması ve paganizm-Hıristiyanlık ilişkisi irdelenerek kanonik İnciller karşılaştırılıyor. Değinilen önemli detaylardan birkaçını İnsan İsa’nın Tanrı İsa’ya dönüşmesi, Pavlus Hıristiyanlığı, yayılışı ve Batı için önemi, Nasranî ve Yahudi Hıristiyanlığı şeklinde belirtebiliriz. Buradaki en önemli detay artık takipçisi kalmayan Yahudi Hıristiyanlığı oluşumu olduğunu belirtmekte fayda var. Zira yazar sonraki bölümlerde İslam ile Yahudi Hıristiyanlığı dediği oluşum arasında çok fazla benzerlik olduğunu iddia ederek çözüm önerisini destekleyen argüman hâline getiriyor.

Hz. Muhammed’in peygamberlik süreci ve İslam’ın İsa Peygamber anlayışının anlatıldığı üçüncü bölüm Arabistan’da Yeni Bir Doğuş ismini taşıyor. Oryantalistlerin İslam algısının kökenlerine inmeye çalışan yazar Yahudilerin Arabistan’a göçü, Kur’an ile Tevrat’ta anlatılanların uyuşan yönleri, İslam ve Yahudiliğin benzerliği, Müslüman ve Ehl-i Kitap ilişkisi, Bizans-Sasani ve Müslümanlar arasındaki ilişki ile Kur’an’da İsa Peygamber’in anlatılışına değiniyor.

Kayıp Halka başlıklı dördüncü bölümde tarihsel veriler, buluntular ve kaynaklar eşliğinde Yahudi Hıristiyanlığı ve İslam arasında var olduğu iddia edilen benzerliklere dikkat çekiliyor. Kanonik İncillerin yanı sıra apokrif İncillere de değinilerek Pavlus Hıristiyanlığının Greko-Romen kültüründen etkilenişi ortaya konulmaya çalışılıyor. Yazar sık sık İslam ile Yahudi Hıristiyanlığı dediği oluşum arasında paralellik kurmaya çalışıyor.

Meryem ve Bebeği isimli beşinci bölümde Kur’an’da Hz. Meryem’in anlatılışı ve Müslümanların ona olan hürmeti aktarılıyor. Kanonik ve apokrif İncillerde anlatılan Meryem ve İsa tasvirlerinin Kur’an’da anlatılanlar ile benzeşen ve farklılaşan yönleri ele alınıyor. Bu bölümde ayrıca İslam’ın Tevhit ve Hıristiyanlığın teslis anlayışı karşılaştırılıyor.

İsa Aleyhisselam da dâhil İslam’ın tüm peygamberlere bakış açısının ele alındığı altıncı bölüm Kur’an’daki İsa ismini taşıyor. Hz. İsa’nın doğumu, mucizeleri, hayatı ve ölümü hakkında bilgilerin yer aldığı bu bölümde Kur’an ve (Çocukluk İncilleri de dâhil) İncillerdeki (kanonik/apokrif) İsa tasvirleri karşılaştırılıyor.

Yedinci bölüm İslami Kristoloji ismini taşıyor. Bu bölümde Müslümanların Hıristiyanlara ve teslise dair düşünceleri ile Hıristiyanlarla ilişkileri ele alınıyor. Ayrıca Hıristiyanlık içindeki ‘restorasyon’ çalışmalarından ve İsa’yı ilah olarak görmeyen grupların varlığından bahsediliyor. (Kristoloji: Mesih Bilimi, Hıristiyan teolojisinin İsa hakkında araştırmalar yapan alt dalı.)

İsa’nın İkinci Gelişi başlıklı sekizinci bölümde dinlerdeki eskatolojik yaklaşımlar ekseninde Mesih/Mehdi anlayışı değerlendiriliyor. Müslümanların sahip olduğu kıyametin yaklaşması, ‘Nüzül-i İsa’/Mehdi anlayışının Hıristiyanlık mitindeki benzer anlayışla karşılaştırılması yapılıyor.

Dokuzuncu bölümün başlığı Bugün İsa Müslümanlara Ne Öğretebilir? Romalıların Kudüs’ü işgali ve Yahudilerle olan mücadelesi ile ABD öncülüğündeki Batı’nın Müslümanların yaşadığı toprakları işgali arasında benzerlik kuran Mustafa Akyol “Hz. İsa örnekliği ve mesajı”nı çözüm önerisi olarak sunuyor. Önerisini kısaca “bir İslam peygamberinin örnekliği ve Vahiy önderliği” olarak tanımlıyor diyebiliriz. Bunun “aykırı bir görüş olmadığını belirten yazar, gerek geleneksel gerekse modern anlayışta buna yönelik açıklamalar olduğunu” belirtiyor. Yazara göre “Hz. Musa başta olmak üzere birçok peygambere nispetle Kur’an’da zaten bu önerisinin geçerliliğine yönelik atıflar bulunmaktadır”.

Kitap her ne kadar dikkate değer bir çalışma olsa da bir o kadarda itiraz edilecek nokta içeriyor. Müslümanların geleneğinde bulunan fakat İslami dayanağı olmayan bazı konulara gelmeden önce itiraz edilebilecek en önemli mesele, rasyonel düşünebilen birisi diyebileceğimiz Akyol’un sunduğu çözüm önerisinin hiçbir akılcı ve mantıklı yanının bulunmayışıdır. Bu yaklaşımla Tevrat ve İncil için ortaya attığı “tahrif edilenler metin değil tefsir bağlamında anlamları” olduğu düşüncesi gerçekçi gözükmüyor. Ortada Kur’an’ın tasdik ettiği İncil ve/veya Tevrat (ile Zebur’un) ‘asılları’ bulunmamaktayken sunulan çözüm önerisi yazarın önceki yazdıklarının tümünü etkisiz kılıyor diyebiliriz. Bu bağlamda mevcut Eski ve Yeni Ahit üzerinden uzlaşma ya da yakınlaşmayı düşünmek saflığın ötesinde bir şey. Yazarın özgürlükçü (liberal) bakış açısı başta belirttiğim gibi gereğinden fazla esnek davranmasına neden olduğundan İslam’ın sınırlarını zorlayabiliyor hatta dışına çıkabiliyor. Diğer taraftan kullandığı dil Hıristiyan ve Yahudilerin düşünce ve eylemlerini fazlasıyla meşrulaştırıcı ve masumlaştırıcı hâle sokuyor. Kitabı okurken gözünüzün önünde birbiriyle çok da fazla örtüşmeyen hatta çelişen birden fazla İsa tasviri oluşuyor. Yazarın birleştirici dediği figür aslında tam da nirengi noktası. Zira üç din için de akide meselesi hâline gelen İsa tasvirlerinin birinin üzerinde uzlaşılması demek diğer iki dinin/düşüncenin reddi/iptali anlamına gelecektir. Bu da üç din açısından da mümkün olabilecek bir şey değil. Eserin bu haliyle, yazarın yazma amacının dışında İslam, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin konuya genel bakışını görmek açısından bir başlangıç kitabı olduğu söylenebilir.

Kitabın baskısına dair iki teknik eleştiriyi yapmadan geçemeyeceğim. Birincisi, dipnotların ilgili sayfanın alt kısmı yerine bölüm sonlarında olması okumayı ve konuyu anlamayı zorlaştırıyor. Metin aralarında dipnotlara gidip gelmek okuma insicamını bozuyor. İkincisi ise özellikle ilk bölümlerde daha fazla olmak üzere kitapta ciddi anlamda editöryel hata bulunuyor. Pişmeden servis edilmiş yemek imajı veren bu durum kitabın aceleye getirildiğini düşündürüyor. Hem yazarın hem de yayınevinin konumu dikkate alındığında ortada gayriciddi bir görüntü var.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

26 Şubat 2018 Pazartesi

Kelimelerin sağalttığı hayatlar

6.27 Treni, hiç belli etmese de bir ilk roman.Yayınlandıktan bir süre sonra büyük beğeni toplamış ve 29 dile birden çevrilmiş. Aysel Bora’nın özenli çerisiyle rahatça okunuyor. Yayınevinin notuna göre Diderlaurant’ın bu romanı bir aylık bir inziva döneminde yazdığını öğreniyoruz.

Bir geri dönüşüm fabrikasında kitapları öğüten dev bir makinenin Zerstor 500’ün kumandasındaki isim olan Guylain hem işinden hem de hayatından hiç de memnun değildir. “Hain Kukla” anlamına gelen ismi yüzünden yetişkin olana kadar bin türlü alaya muhatap olan Guylain görünmemeyi çare olarak seçmiştir. Tüm bu mutsuzluğunun üstüne her gün binlerce kitabı yok eden bu canavarı yönettiği içinse şeddeli bir bedbahtlık düşmüştür payına. Bir de en iyi dostlarından biri olan Gusippe bacaklarını bu makineye kaptırınca dünyası kararmak üzeredir ama o kelimelere sığınmakta bulur kendini ve yangından mal kaçırırcasına Zerstor 500’den kurtarabildiği kadar sayfa koparır ve çantasında taşırken banliyöde okumaya başlar. Önceleri bu yaptığının bir karşılığı olmadığını düşünse de ilerde başka kimselerin de tekdüze yolculuğunu güzelleştirdiğini anlayacaktır. En iyi dostu Gusippe iki bacağını birden kaybetmiş bir şekilde evde yatarken onu hayatta tutmanın yolunu da keşfeder Guylain. Bacaklarından parçalar taşıdığını düşündüğü imha edilen kitapların hamurundan yeniden kitap olan “Eski Zaman Bahçeleri” ve "Sebze Bostanları” isimli kitapların tüm baskılarına sahip olan Guylain belirli aralıklarla sanki sahafları gezerek buluyormuşçasına Gusippe’ye taşır onları. Gusippe bütün baskıları kitaplığında topladığında bacaklarına kavuşacağını düşünür. Yine de çok yalnızdır Guylain. O denli bir başınadır ki evindeki balığıyla konuşur uzun uzun. Balığı her öldüğünde gidip aynı desende balıktan alıp fanusa koyar ve hep aynı isimle seslenir ona. Ama hayatı trende tesadüfen bulduğu akıllı bellekle değişir ve belleğin içinde bulunan günlükleri okudukça yazılanların sahibi Julie âşık olmaya başladı. Julie bir alışveriş merkezinin tuvaletinde görevlidir ve o da Guylain gibi tutunmaya çalışanlardan sadece birisidir. O da işini hiç sevmez ve sevmediği bu dünyadan kelimelerin dünyasına kaçarak kendini iyileştirmeye çalışır. Çok da iyi bir hayal gücü olduğu yazdıklarından anlaşılmaktadır. Guylain banliyöde artık onun günlüklerini okumaya başlar ve birden herkesin ilgiyle dinlediğini fark eder. Arkadaşı Gusippe’nin dedektifvari sorgulamaları sayesinde Julie’yi bulur ve ona kocaman bir çiçek demeti ile birlikte mektup yazar. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyen Julie merakla Guylain’ı bekler.

Diderlaurant bize süslü cümleler kurmaz. Altı çizili satırlar sunmaz ama hikâyesi o denli etkileyici ki karakterlerle bir gönül bağı kurup onlar için üzülürken bir taraftan da iyi olmaları için sayfaları çevirmeye başlıyorsunuz.

6.27 Treni iki mutsuz insanın, en dipte yaşayan iki karakterin özne olduğu ve kelimelerle hayatlarını sağaltmaya çalıştıkları bir dünyanın hikâyesi.

Her Perşembe Guylain annesine telefon ederdi. Annesinin salondaki koltuğuna rahatça kıvrılmış, seyretmeden televizyona bakarak, 1984’ün o Ağustos günü kocasının gidişiyle içine sürüklendiği ebedi şaşkınlık halinde donup kalmış halde oturduğunu biliyordu” diyerek anlattığı anne karakteri de dâhil olmak üzere romanda yer alan herkes yalnız ve mutsuz. Aslında alt metne dikkat edildiğinde birçok mesajı var kitabın. Kahramanımızın kitapların imha sürecine duyduğu tiksintiyle kitap düşmanlarına ve kitap oburluğuna sağlam eleştiriler yöneltirken özel sektörün işçi sınıfı üzerinde oluşturduğu baskı ve mezalime de değiniyor sık sık. Yine de kalabalık yalnızlıklar içinde debelenip iş hayatında kendine yabancılaşan “insan” bir yol bulup kafkavari bir böcekleşme yaşamadan hayata tutanabiliyor bu romanda. Okuyucuya umut aşılayan hikâyesiyle Diderlaurant okunmayı ve üzerine konuşulmayı hak ediyor. Bazı bölüm geçişleri indeki kopukluk dışında gözüme çarpan bir eksisi yok. Hikâye edişindeki kendiliğiyle de edebiyat dünyasında kalıcı olacağa benziyor.

Kenan Yusuf Taşkın
twitter.com/knnysf

Boşluğa karşı söylenmiş bir hikâyenin yansıması

“Ben pencereye uzanmayı çok isterken
fakat uzanacak durumda değilken
bana o gökyüzünün taklidini yapmış olana.”

Hiç kimse” diye başlıyor kitap ve yukarıdaki ithâf sözleriyle devam ediyor. Hafızam beni yanıltmıyorsa, geçtiğimiz aralık ayında Twitter’da Lefèvre (@leumacen) adında birine rastladım. İnceledikçe, yazdıklarında ve okuduklarında samimi biriyle karşı karşıya olduğumu söyledi bana, içimden ve edebiyatçı yanımdan gelen bir ses. Sonra aynı yazarın “baliktim” diye bir grubunun varlığından haberdar oldum. Yazar bu grubu bir okyanus olarak düşlüyor ve üyelerine de her sabah “günaydın sevgili balık” diye başlayan e-postalar gönderiyordu. Kitabına olan merakım ise bu gruba üye olduktan sonra daha da ivme kazandı. Her sabah kısacık bir kitap pasajı, bir şarkı ve bazen de bir şiir düşmeye başladı e-posta kutuma. Bazı bazı aklımızın bile bize yâr olmadığı günümüzde, bu şarkılar ve pasajlar günümün çok güzel bir yoldaşı oldular. Sonra yazarın Ankara’da yaşadığını öğrendim ve artık kitabını okumam için “bütün şartlar” tamamlanmış gibiydi. Çünkü Ankara; “sevdiğim ikinci şehir” diye tanımladığım, gönlümün ve hayatımın en güzel yerlerinden birinde duran anılar yumağı. O “gri şehrin” kokusunu getirsin diye belki de bana, başladım kitabı okumaya. Ama bir solukta değil. Daha yavaş, daha sakin… İçime sindirmek istermiş gibi, cânım Ankara’nın kokusunu.

Eşyanın sonsuz gizine inanan” yazar, daha kitabın ilk sayfalarında Nâzım’ın “inanın çocuklar” dizelerini hatırlatan cümlelere düşürüyor yolumu. Şöyle diyor: “İnanıyor. Yaşamak için inancını diri tutuyor, inancının dizlerine dökmüş olduğu o zorbalığı biliyor. Dirayetini inancıyla, inancını kendini gizleyerek besliyor.

Umuda dair pek çok cümleye rastlıyorum kitapta. En somutlarından birisi de yine şöyle: “Yeni bir nevresimi yatağına serdiğin an, bu nevresimlerle ilk uyuduğun gece, o gecenin sabahı, her şeye dair umudunun tazelendiği o keskin öğle vakitleri…” Bu cümleleri okuyunca, uzansanız umuda dokunacakmışsınız gibi bir his büyüyor içinizde. Öyle elle tutulur, öyle gerçek ki umut etmenin o güzelliği…

Fakat umudu insanlar tarafından kırılmış bir yazara da rastlıyoruz aynı zamanda. “Eninde sonunda, ağladığın yastığın nevresimlerle yalnızca bir biçim değiştirdiğinin farkına varıyorsun. Bu yutkunmanı biraz daha zorlaştırsa da hiçbir şey olmamış gibi kahvaltı hazırlamaya devam ediyorsun.” cümleleri, bir kırgınlığın izleri olsa gerek. Devamındaki “Uykunu bölen kâbusları bir unutuşa itiyorsun sessizce, kahvaltının sana verdiği mutluluğu hissetmeye çalışıyorsun. Kahvaltı, senin mutlu anlarının simgesi. Bir çağrışım yapar umuduyla kavanozdan çeşitli reçeller çıkarıyorsun.” cümleleri ise aklıma iki güzel şairi düşürüyor: Cemal Süreya ve Didem Madak. Cemal Süreya, kahvaltı üzerine belki de en güzel sözleri söyleyen şair. “Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem / Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı.” sözleri ile pek çok kişinin yolu bir yerlerde kesişmiş olmalı. Ah’lar Ağacı’nın “efsûnlu” şairi Didem Madak ise “Annem çok sevinmelerin kadınıydı / Bazen sevinince annem gibi / Rengârenk reçeller dizerim kalbimin raflarına” diye anlatmıştı, kalbinin raflarına dizdiği renkli reçelleri. Bu iki şairin şiirlerinin muazzam bir birleşimi olarak düşlediğim cümlelerle tamamlanıyor kitabın 27. sayfası: “Bir şeyin eksik olduğunu düşünüyor, buzdolabının önünde dakikalarını harcayarak bekliyorsun. Kızarmış ekmeğin üzerine çilek reçeli sürdüğün o kimseyi unutamıyorsun.

Aynı zamanda “çok sevmek”le ilgili bir kitap Var Olmayan. Zîrâ “Ruhunu adıma bin bir parçaya bölüp bedenimin bin bir parçasına dağıtan bu insanı koru, onu kendinden dahi sakın, sakın ki hayatına dair yeşermeye yüz tutmuş umut tohumlarım solmasın.” cümlelerinin mesnedi, “çok sevmek”ten başka bir şey olamaz sanıyorum.

Sonra yazarın “aynı masada oturduğumuz gerçeğini gidişin bile örtemiyor” cümlesi aklıma Franz Kafka’yı getiriyor. Milena’ya “Yanımda yürüyordun Milena, düşünsene, yanımda yürümüştün” demişti Kafka. “Aynı masada oturmak” ya da “yan yana yürümek”… İnsan bazı anları zihninden söküp atamıyor ve hatta “insan bazı günleri kitapların arasında saklayıp kurutmak istiyor.” Sonra ise sakladığın her gün için iki damla gözyaşı bırakmak dünyaya…

İlerleyen sayfalarda, yazara yine çok sevmenin kurdurduğu cümlelere rastlıyorum: “İçinde ay ve deniz geçen binlerce cümle kurdun, gördüğüm deniz ve ay artık daha güzel biliyorum. Senin sayende.” Bu cümleler ise beni bir başka şiire götürüyor. Metin Eloğlu’nun “Lokman Hekim’in Sev Dediği” adlı, sevgi üzerine yazılmış o muazzam şiire. “Yarın sabahlar seni sevdiğim için icat edildi.” demişti şair. Velhâsıl, insan sevmeye bir bahane ararsa, mutlaka buluyor. Öyle ki insan sevince, denizi ve ayı bile daha çok içselleştiriyor.

Mezarlığa bırakılan kurumuş çiçekleri kitap aralarında yaşatmayı sevdiğimi bildiğinden, bir çiçeği koparmak yerine koparılmışları bulup bana hediye ediyordun.” cümlesini kuran yazarın ince ve hisli biri olduğunu anlıyorum ve kitabı bu yüzden de bir solukta bitiremiyorum. Nicelik olarak az olsa da nitelik olarak “çok” bir kitap, Var Olmayan. Yazar kelimelerle rûhunuza dokunuyor, varsa kapanmamış yaralarınızı kanatıyor, hatta belki yeni yaralar da açıyor; fakat bir o kadar da kelimeleriyle rûhunuza şifa olabiliyor.

Yolu sevgiye düşen herkesin, aynı yolunun bir gün bu kitaba da düşmesini diliyorum ve kitabın tamamını buraya eklemeden, yazımı yine kitaptan birkaç cümleyle bitiriyorum: “Denizi ilk gören bir çocuk, ‘Biri musluğu açık unutmuş!’ diye düşünmüş müdür dersin? Ben düşünmüştüm, o günden beri de musluk hep açık. Kapatmaya da yeltenmesin kimse.

Nur Özyörük
twitter.com/nurozyoruk

Dünyayı ciddiye alarak yaşayan bir yüreğin sancısı

Tezer Özlü'den geriye kalanların adıdır Kalanlar.

Ferid Edgü' nün önsöz yerine başlıklı yazısıyla başlar kitabımız. Kitaplarına değinerek anlatır Özlü'yü. İnsan kalma uğraşını, hüznünü, içindeki karmaşık yolları, acıya ve baskıya başkaldırışını...

Yazarımız bu kitapla tüm benlerini toplayıp uçurmak, yaşamın ucuna doğru yolculuğa çıkmak ister. İnsanları kimi zaman birer fabrika ürünleri olarak görür ancak gelgitleri buna izin vermez ve insanları tanımadan bunun genel bir yargı olacağından bahseder. Hiçbir yere ait olamamanın, bir kimseye sahip olamamanın sancısını çeker çoğu zaman da. Fotoğraflarından gördüğümüz o gözlerindeki hüzünlü yalnızlıktan bellidir aslında kalbinin sancısı. "Ben bendim. Zaman yaşanmış zamandı. Birkaç yaşanmamış zamanda eklenmişti bu zamana. Kemerle bağlanmıştım acılarım vardı."

Ben dışarıya bakan bir pencereyim, der Kalanlar’da. Yaşadığı manik depresifin etkisiyle ne içine kapanabilir ne de dışarıya açılabilir. İki tarafta naftalinli kalbini sıkar. Çok sevdiği üç yazar olan İtalo Svevo, Cesare Pavese, Franz Kafka hayatının önemli bir bölümünü oluşturur. Cesare Pavese hayranlığı ise dikkat çekicidir. Pavese'nin intihar acısının peşinden sürüklendiğinden bahseder. Kitaplarıyla yetinmeyip Kafka’nın peşinden Prag’a, Pavese’nin peşinden ise Torino’ya kadar acının izini sürer. Vefatından 4 yıl sonra ablası Sezer Duru tarafından kitaplaştırılmış bu kitap Tezer Özlü'nün anılarından, günlüklerinden, karalamalarından, kıyıda köşede kalmış cümlelerinden oluşur.

"Her sabah yepyeni bir dünyaya kalkıyorum. Her akşam dünyanın bütün yorgunluk acı ve çelişkileriyle dayanamaz duruma geliyorum.". Sırtında taşıdığı insan olma çabası bir yüktür kendisine çoğu zaman. Yaşamdan ve insanlardan etkilenişi,acıyı sahiplenişi dünyayı dayanılmaz kılar. Nereye ait olduğunu bilemez. Kalbinin içine sıkışmış durumdadır. Bazı insanlara ise özel yakınlık duyar. "Yalnız yaşı olmayan ve dünyalarını kendi içlerinde taşıyan insanlara dayanabildiğimi görüyorum."

"Yazı yazmak isteğinin dış dünyaya karşı bir tür savunma olduğunu daha bir algılıyorum. Yaşamın kendisinin yazı yazmaktan çok daha gerçek, çok daha derin olduğunu da biliyorum. Sözcüklerle yaşamın derinliğini vermeye hiç olanak yok… Sözcükler insanın yanında yatan diğer bir insanın yürek çarpışlarını duyurabilir mi?". Yaşamla ve ölümle hesaplaşmak için yazıyorum diyen Tezer Özlü sözcüklerin yetersizliğinden bahseder. Ancak dünyanın acısını ve yetersizliğini anlatmanın da başka bir çözüm yolu yoktur. Onu rahat bırakmayan sözcükler onu uyutmayacaktır da. Psikoza girecek hale geldiğinde yazabildiğini, iç dünyasına ise yazarak egemen olduğunu söyler: "Yazmayı keseceğim. Yeter. Gece ilerledi. Neredeyse bir çocuk doğurabilirim."

Dünyayı ciddiye alarak yaşayan bir yüreğin sancısıdır Kalanlar.

Beyza Bağcıer
beyzannur93@gmail.com

23 Şubat 2018 Cuma

Tövbenin gölgeliğinde beklemek üzerine şiirler

"Dua edip ağlamak, işlemediğim suçlara tövbe etmek, bir anneninkinin yerini tutmasa da, bağışlanmanın bir okşayışa benzeyen tadını duymak istiyorum."
- Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı

Uzun zamandır elime şiir kitabı aldığım yoktu. Romandan da uzaklaşmıştım. Bazen tuhaf bir cümle karşıma çıkıyor aynı hisleri taşıdığım ve ben o cümledeki konuyla arama duvar örüyorum. Mesela Tim Parks'tan okuduğum "roman evrensel bir yalandır" cümlesi. Öykü daha çok seviyorum, ne yalan söyleyeyim. Şiir ise bir ihtiyaç. Bunu doldurma bir cümle olarak kurmuyorum, sahiden bir ihtiyaç. Ekmek gibi, su gibi, hava gibi. Ve uzun bir süre bu ihtiyacı gidermediğim için zihin yorgunluğu yaşadığımı hissettim. Tam da bu esnada önüme güzel bir kitap düştü. Adıyla ferahlık verici: Tövbe Gölgeliği.

Suavi Kemal Yazgıç, tanıdığım en üretken şair-yazar insanlardan biri. Bu üretkenliğinin ardında sağlam bir aile babası olmasının da etkisi olsa gerek. Kuvveti ailesinden alana yol bitmez. Neşe de keder de insanın yaşamı özümseyebilmesi için birer kilit oluverir. Kapılar açılır boyuna. Her kapıdan yeni bir şiir doğuverir. Yazgıç, uzun yıllardır birçok dergide görünmesine rağmen adını eskitmemiş, şiddetli görünürlüğün zehrine karşı kendini koruyabilmiş bir isim. Şiirleri, durduğu yeri belirgin kılıyor. Yalınlığı, sadeliği ve bu ikisinin zarafetini. Daha önce yayınlanan Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince ve Heves adlı şiir kitaplarını almış, okumuş, sevmiştim. Özellikle Heves, ismiyle ve cismiyle şiir kitaplığımın özel bir yerindedir.

Tövbe Gölgeliği'nde 69 adet şiir var. Kelimelerin insanın kendine dair olan hikâyesini anlatmada en hakiki araç olduğu kabulüyle, bazı şiirlerin isimlerinden Yazgıç'ın genel tavrını, üslubunu ve kitaptaki temayı yakalayabiliriz: Annemin Son Hıdrellezi, Kasımpatı İçin İlahi, Şehir ve Kış, Gurbet Havası, Hayat Ağacının Gölgesi, Burada Olmak, Kaybolmanın İmlası, Hayatın Anlamı, Dünyaya Reddiye, Mesaiden Önce, Bir Ruh Macerası, Ağır Aksak, Taşıran Damla, Ağır Yanlış, Tahta At, Kıyametin Kıymeti, Son Nefeste Şahitlik, Kayboluş, Tırnaklarım Uzadıkça, Geçen Gün Ömürdendir, Bir Nefeslik Gölge, Son İçin Dua...

İmam Bûsîrî'nin "Ve sığın tövbe gölgelerine, odur en serin hurma altı" cümlesiyle açılan kitap, "ipin bir ucu bende / diğer ucu dünyada" mısralarıyla okuyucuyu karşılıyor ve aslında şairin dünyaya direnmesine dair uzun bir hikâyeye misafir oluyor. "Belki bir uykuyum / yorgun bir adamım yolda / bitab bir bakış / ya da soğuyan bir cesedim belki de" dizeleriyle varoluş sancısını aşikâr ediyor şair. Fotoğraflarda gülümsese de mendillere sığınıyor çoğu zaman. Annesini arıyor, özlüyor. Hiçbir zaman ölmeyen anneliği. Dünyaya reddiye yazarken "dünya dönüyor / ve ben / bir sıkımlık canımla / dönüyorum / iki adımlık dünyaya" diyerek bu reddedişin ne kadar zor olduğunu, ölüme dek süren bir mücadele gerektirdiğini belirtiyor aslında. Onca kartvizite ve kariyer planlamasına rağmen bizi bir avuç toprağın beklediğini söylüyor.

Şair uyarır. Ama bunu mihraptaki bir hoca gibi değil, geçen zamanın şahidi olan bir tarihçi gibi yapar. İncitmeden sarsar, bağırmadan kızar. Kaşını çatar, suratını asar ama tebessümünü de eksik etmez. Yazgıç'ın dizelerinde mizah doğrudan görünmese de aslında hakikatin karşısında yaptığımız onca seviyesiz davranışın muhakkak ortaya çıkacağına dair anlamlar izlenebilir. Mesela "insan denen insan / suyu kapattı insana" dizeleri bana çürümüş, yıkılmış, yok olmuş sokak çeşmelerini hatırlattı. Devamındaki "oysa suya kalsa / bir yolunu bulurdu" dizeleri ise çeşmelerin insandan insana bir yol çizdiğini, paylaşmayı ve güçlenmeyi sağladığını hissettirdi. Su çünkü: "Aşardı toprağı, dağı, betonu / taştan kalpleri aşamadı / kaskatı kafalara işleyemedi / oysa suya kalsa / insanı bulurdu."

Yaşadığımız enformasyon bombasıyla birlikte gittikçe değersizleşen hassasiyetlerimize değinmek de şairin asli görevlerinden biridir. Yazgıç, Masamda Kudüs şiirinde bu konuyu işlemiş. "Filistin / bilgisayar ekranımda yanıp sönen / bir son dakika haberi / bir dakikalığına kahrolacağım / ve az sonra unutacağım / bir son dakika mazlumu / 1948'den beri" diyerek kalplerimizde tozlanan, hatta çoktan tozlanmış Filistin konusunda ne kadar samimi(yetsiz) olduğumuzu ortaya döker.

Hem fırtına koparacak hem de sükunet getirecek sözler arıyor Suavi Kemal Yazgıç. Bu sebeple de bazen gölge serinliği yaşatıyor bazen de gölge karanlığı. Havf ve reca arasındaki ömrümüzün başlangıcını belki de şu dizelerle özetliyor: "Uzak diyarlardan geldik / ve rüzgâr / bıraktı bizi bu yabana / haritamız yırtık / pusulamız kırık / tek ü tenha kaldık."

Bir türlü tam manasıyla yaşanılamayan tüm mevsimler içimizdeki yarığı genişletir, derinleştirir. Doğayı kendinden uzaklaştıran insanın acziyeti kabuk bağlar. Sürekli kanar da insan yine de anlamaz. Şiir anlatıverir bir gölgelikte...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Yıllarca gizlenen bir aşkın inişli çıkışlı hikâyesi

Sadece Avusturya edebiyatının değil dünya edebiyatının da en büyük yazarlarından biridir Stefan Zweig (1881-1942). Onun eserleri acı, hüzün ve ıstırap kadar sevgi, merhamet ve vicdan ile de yoğurulmuştur. Yazılarındaki karamsarlık kötülükten ziyade melankolik bir romantizm barındırır. Anlattığı bütün olumsuzluklara rağmen alt metin okuyucudan olumsuzluğu gidermesi için yardım istiyor gibidir. Hemen hemen bütün eserlerinde benzer ümitsizliği ve çaresizliği görmek mümkündür. Onun yazıya aktardığı bitimsiz ümitsizliğin kaynağı doğrudan hayattır, insanlıktır. İçine düştüğü hengâmeden yazarak kurtulmak istiyordur adeta. Zweig insanlığın gidişatından öylesine mustariptir ki sahip olduğu naiflik intihar sebebi olmuştur.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig’ın öykü-roman arası diyebileceğimiz onlarca eserinden biri. Telifsiz oluşu nedeniyle piyasada birçok yayınevinden baskısı bulunuyor. Bu yazıda ele alınan eser Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan ve çevirisi Ahmet Cemal’e ait olan altmış sekiz sayfalık kitapçık. Kitabın sonunda çevirmenin yazar ve eser hakkında kısa bir değerlendirmesine yer verilmiş. Yazarın diğer eserleri gibi bunda da yoğun duygu akışı baştan sona yüksek seviyede devam ediyor. Eserde hüzünlü bir aşk hikâyesi üzerinden Stefan Zweig’ın hisli ve kırılgan dünyasına tanık oluyoruz.

Hikâye, ünlü bir yazarın evinden ayrı geçirdiği birkaç günden sonra eve dönüşünde biriken postayı gözden geçirmesiyle başlıyor. Tanımadığı birinden gelen bir mektubu okumaya başladığında sıradan günlerinden birini yaşayan yazarı mektup bittiğinde tükenmiş hâlde buluyoruz. Yıllar önce bir kız çocuğuyken aynı binada kalan (artık kadın olmuş) birinden gelen mektup bir anlamda yazarın kendisini tanımasına vesile oluyor. Mektupta anlatılanlara göre annesiyle yaşayan kızın annesinin evlenmesi sebebiyle yazarın yaşadığı binadan taşınması gerekmiştir. Sonraki yıllarda yazarla bir kaç defa karşılaştıkları ama yazarın onu tanımadığını söyleyen kadın ilk günden beri ona âşıktır. Zaten yazarla karşılaşmalarına sebep olan da kadının bu aşkıdır. Zira kadın aşkı için yazarın evinin bulunduğu sokağa gelerek yazarı görmek ve ona görünmek için çaba sarf etmektedir. Bu karşılaşmalarda birlikte zaman geçirmişler ve kadının yazardan bir de çocuğu olmuştur. Fakat yazarın bundan haberi olmamıştır. Kadın, çocuğun ölümüyle birlikte bir mektupla her şeyi açıklamayı tercih etmiştir. Mektupta yıllar boyu çektiği sıkıntıları anlatan kadını hiçbir şey yazarın onu tanımaması kadar yaralamamıştır. Son ana dek süren bu ümitli bekleyiş çocuklarının ölümüyle nihayete ermiştir. Sevdiği insandan ona kalan tek yadigâr olan çocuğu öldüğüne göre kadının da yaşamasına gerek kalmamıştır.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nda yıllarca gizlenen bir aşkın tek taraflı diyebileceğimiz inişli çıkışlı hikâyesini anlatılıyor. Tek taraflıdır çünkü kadının kendisine âşık olduğundan haberi dahi olmamıştır yazarın. Hayatına giren diğer kadınlardan birisidir o. Kadına göre yazarın kimseye kötülüğü yoktur hatta herkese karşı son derece naziktir fakat gününü gün eden, vurdumduymaz, çevresine ilgisiz bir yaşam tarzı vardır. Bu özelliği onunla iletişime geçmesine engel olmuştur. Aşkını açıklamamasının nedenini yazarın kendisini tanımamasına bağlayan kadın, çocuğu söylememesine gerekçe olarak ise yazara, istemeyeceği bir sorumluluk yüklememek olarak açıklıyor. Yıllarca aşkı uğruna çektiği yoksulluk, sıkıntı ve aşk acısını hiçe sayan kadın yazara dair hiçbir kırgınlık taşımadığını belirtiyor fakat intihar ederken geride bıraktığı bir mektupla sorumluluk yüklemekten kaçındığı omuzlara çok daha ağır bir yük bırakıyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

21 Şubat 2018 Çarşamba

En ciddi mesele: gönül aynasını parlatmak

"Muzaffer Efendi bir sohbetinde 'Biz kırk haramiler gibiyiz. Kalp çalarız' diyor. Tosun Baba da bizim kalbimizi çaldı."
- Yurdaer Doğanata (AKWA)

15 Şubat 2018 tarihinde, Amerika'daki Cerrahî Dergâhı'nın postnişini Tosun Bekir Bayraktaroğlu, nam-ı diğer Tosun Baba vefat etti. Allah sırrını takdis etsin. Onun hayat hikâyesinin okunabileceği "Amerika'da Bir Türk" kitabı, hem bir insanın manevî arayışına hem de bu arayış farkındalığına erişmesinden evvelki sınavlarına dair çok kıymetli bir kitap. Bu kitapta Tosun Baba'nın özellikle Muzaffer Efendi'den hilafet alana kadarki yaşamı çok dikkatimi çekmiş, kendisini kilometrelerce uzaktan da olsa takip etmeye çalışmıştım. O esnada Sufi Kitap önce "Bil! Bul! Ol!" (Şubat 2016) sonra da "Gönül Çerağını Uyandırmak" (Eylül 2017) kitabını neşretti. İlkini çıktığında, ikincisini Tosun Baba'nın vefat ettiği gün almıştım. Bir vefat haberi, ne zamandır okumak istediğim kitaplardan birini seçmemi işaret etti. Tosun Baba'nın yirmi yıldır dervişlerine ettiği nasihatlerinden birkaç tanesini içeren Gönül Çerağını Uyandırmak'ı seçtim ve bir gecede bitirdim.

Kitap sanki bir vasiyet gibi. İki bölüme ayrılmış. "İnci Yetiştirmek: Güzel Ahlak İçin Bir Rehber" ve "Aynayı Parlatmak: Dervişlerin İç Dünyalarına Dair". Hemen anlaşılıyor ki Tosun Baba sohbetlerinde her zaman güzel ahlakı ve iyi insan olmayı üzerine basarak irdelemiş. Modern zamanlarda insanın iç dünyasını kazımasının zorluklarını bilmiş bir şeyh olarak da sık sık Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri'nin nasihatlerine başvurmuş. Burada, efendisinin öğüdünü dinlediği apaçık. Zira Muzaffer Efendi ona hilafet ve irşat görevi verirken şaşırıp "bizim ne haddimize" diye telaşa kapılan Tosun Baba'ya "Bizim dediklerimizi heybeye at, zamanı gelince ve lazım olunca oradan alıp kullanırsın." demiş. Tosun Baba da birçok sohbetinde hem 'büyükler'in yazdıklarından ve konuştuklarından istifade etmiş, aktarmış. Temiz, saf ve yalın bir yol bu. Hakiki bir yol. Bilhassa geçmişiyle hâlâ tanışamayanlar için pratik, heyecan verici bir yol.

İlk bölüm adı gibi, küçük bir rehber. Küçük burada mütevazı bir sıfat çünkü içindeki bilgilere erişmek, onları anlayıp özümsemek ve hayata geçirmek büyük bir emeği gerektiriyor. "İşin zor kısmı, zayıflığımızı, batıl istikamette olduğumuzu kabul etmek ve hastalığın sebeplerini araştırmak" diyor Tosun Baba ve şu kritik önerilerde buluyor: "Sebepler; toplum, arkadaşlar, hatta aile, dış etkiler veya kişinin kendi hataları, cehalet, kibir ve hırs olabilir. O zaman bu sebepleri ortadan kaldırmaya çalışmalıyız; mekânımızı, hayat tarzımızı ve kendimizi değiştirmeliyiz. En zoru ise kendimizi değiştirmektir. Hiçbir bahane bulmadan ve kendimize acımadan halimizden utanmalıyız. Kendimizi yalnızken ve halk içinde suçlamalı ve nefsin hoşuna gitmeyecek rahatsız edici işler yapmalıyız. Cimriyseniz, dışarı çıkın ve tüm paranızı harcayın, güvenlik duygunuzu dehşete düşürün. Korkaksanız, korku hissinizi tetikleyecek tehlikelere atılın, ancak tedbiri ihmal etmeyin. Genellikle hastalığın zıddıyla tedavi edildiğini unutmayın."

Arkadaş, yoldaş, sırdaş. Bunların hayatta ne kadar önemli bir yerde olduğunu anlatıyor Tosun Baba. Çünkü kendi hayatında, bilhassa sanatla olan ilişkisinde, çevresindeki insanların derbederliği ve hovarda yaşamı onda öylesine izler bırakmış ki arkadaş seçimini çok önemsiyor. Buna iş ve evlilik hayatı da eşlik ediyor elbette: "Allah için arkadaş edinin. Bu dünya O'ndan O'na bir yolculuktur ve bu yolculuk zor ve tehlikelerle doludur. Tek başına yol alınamaz; ama tek amacı eğlence, servet, gençlik ve güç kullanarak keyif çatmak olan kişiyle de yola çıkılmaz. Böyle bir yolda kısa zamanda keskin görüşünü kaybedersin, şakalar tat vermez ve gücün tükenir. Bu bulanık hususiyetlere dayanan dostluk nefrete dönüşebilir. İhtiyacınız olan kişi, bu yola Allah rızası için çıkmış ve sizi de aynı amaçla yol arkadaşı olarak seçmiş kişidir."

Nefsin altmış sekiz kusuru, evin bir duvarına asılıp sık sık okunması gereken bir metin. İlk madde ucun: manevi makamdan gurur duyma. Sonrasında riya, kibir, haset, cimrilik, kin, küfür geliyor. Özünde iyi insan olabilmeyi ve davranışları güzel biçimlendirmeyi öğütleyen çok güzel bir kılavuz bu metin. Özellikle son altı kusur; işte, evde, sokakta bizim için savunma stratejisi olabilecek güzellikte: Düşmanınızla arkadaşmış gibi davranmak, işinde dürüst olmamak, başkalarına tuzak kurmak, Allah'ı unutma derecesinde dünyayla özdeşleşmek, insanların acısından zevk almak, hatalarından ötürü esef etmemek.

Sünnet vurgusunu sohbetlerinde Resul-i Ekrem'in dualarıyla pekiştiren Tosun Baba, bazı kritik dualarla nefes aldırıyor ve bu dualara sık sık başvurmamız gerektiğini hatırlatıyor. Bu dualardan birinin altını kuvvetlice çizmişim, sanırım çevremde en çok rastladığım ve fazla etkilenip öfkeye, kine dönüştürdüğüm için: "Allahümme inni eûzü bike min eş-şikâki ve'n-nifâki ve sûil-ahlâki. Allah'ım! Düşmanlıktan, iki yüzlülükten ve kötü ahlaktan sana sığınırım."

Kitabın ikinci bölümü tasavvufi okumalar yapmış herkesin aşina olduğu metinleri içeriyor. Özellikle varlığın yedi mertebesi ve nefsin şehirleri. Hakikate ulaşmak için iki adım başlığında 'yola girmek' için iki soruyu kendimize sormamız gerektiğini ifade ediyor Tosun Baba. Sorulardan ilki şöyle: Kalbinizle ve ruhunuzla bu dünyaya bağlılıktan ve ahirette cennete girme arzusundan feragat edebilir misiniz? İkinci soru dervişliğin kolay lokma olmadığına verilecek yüzlerce misalden biri aslında: Nefsiniz, egonuz, diğer insanların sizin hakkınızda düşündüğü şeylerle ilgili endişlerinizden bir adım uzaklaşabilir mi? Bugün bir sohbet esnasında namaz kıldığını söylerken eğilip bükülen, bir parça sakal bıraktığı için acaba hakkımda ne düşünülür diye endişlere düşen, kazancını temin ederken ilk meselenin helal olmasına özen göstermeyen biz modern zaman insanları için ne hakikatli sorular öyle değil mi? Bu soruları aşan, aşabilen muhakkak yola çıkar. Elbette bir 'rehber'in yoldaşlığıyla.

Kitabın son metinlerinden yedi vadi, Feridüddin Attar'ın Mantıku't Tayr isimli eserlerinden uyarlanmış. Çaba ve gönülden istemek üzerine kurulu. Çerağı uyandırmak başlıklı yazı ise Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin bir mektubundan adapte edilmiş. Tosun Baba, mürşidi -Allah ondan razı olsun- Muzaffer Ozak'ın öğüdünü o kadar özümsemiş ki birçok kaynaktan yararlanmış, o kaynakları kullanarak yazmış, yorumlamış ve sohbetlerinde anlatmış.

Gönül aynasını parlatmak mesele. Asıl hikâye ondan sonra başlıyor. Parlatmayı düşleyen aslında yola çıkmış oluyor. Parlatmak için bir şeyler yapan aslında yola girmiş oluyor. Gönül aynası parlamaya başladığında perdeler de kalkmaya başlıyor, benlik kabuğu çatlıyor, nefsin zehirleri akıyor, hakikat ışıldıyor. Tosun Baba kitabını şöyle bitiriyor: "Eğer O'ndan, O'nunla O'nu dilersen, ilahî sırların nuru gönül aynana düşecektir."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

20 Şubat 2018 Salı

Sokrates’in İnadı: Euthyphron, Kriton Diyalogları ve Sokrates’in Savunması üzerine bir deneme

“Daidalos’un ustalığından ya da Tantalos’un servetinden daha çok isterdim sözlerimin yerinde durmasını, hatta sabit kalmasını.”
- Euthyphron, Dindarlık Üzerine

“Sokrates felsefeyi gökten yere indiren, onu şehirlere yerleştiren, evlerin içine sokan ve yaşam, yaşam tarzı, iyi ve kötü hakkında araştırma yapmaya zorlayan ilk kişiydi.”
- Cicero

Platon, Euthyphron (Ötifron, Yunancada “düz, doğru düşünceli” anlamına gelir) diyalogunda “tek bildiğinin hiçbir şey bilmediği” olan Sokrates ile “dindarlığa ve dinsizliğe ait tanrısal yasaların” bilgisine sahip olduğuna iman etmiş Euthyphron’nun Basilleus’un sarayında karşılaşmalarını ve “dindarlık üzerine” olan konuşmalarını aktarır. Sokrates “gençleri yoldan çıkarmak ve kentin tapındığı tanrılara tapınmamak” ile suçlanırken, Euthyphron Atinalıların kişinin babasını dava etmesinin dine uygun olmayan bir davranış olarak görmesine ve kendisini ayıplamasına karşın babasını cinayet işlediği gerekçesi ile dava etmiştir. Bu davranışı İle tanrıların gazabına uğramaktan veya günaha girmekten çekinmeyen Euthyphron’nun kendince sağlam bir delili vardır. Çünkü tanrıların “en iyisi ve en adaletlisi” olduğuna inanılan Zeus kendi babası Kronos’u haksız yere oğullarını yuttuğu için zincire vurmuştur. Atinalıların Zeus’un yaptığının doğru bulurken benzer bir durumda olan kendi davası ile ilgili çelişki içinde olduklarını savunur. İşte tam bu noktada Sokrates’in verdiği cevap bütün bu diyalogun özünü oluşturur. “Benim için suçlamada bulunmalarının nedeni de bu olabilir mi Euthyphron, birisi çıkıp da tanrılar hakkında böyle çelişkili şeyler söylediğinde söylediklerini bir türlü kabullenemem olabilir mi?

Kendisinin neden savunma yapmak zorunda bırakıldığını böylece ifade eden Sokrates bilgiç Euthyphron’dan kendisine dine uygun olanın ne olduğunu öğretmesini ister. Metin bundan sonrasında sokratik diyalektiğin güzel bir örneği şeklinde gelişir ve nihayetinde Euthyphron’nun kaçar gibi oradan uzaklaşmasıyla sonlanır. Diğer sokratik dönem diyaloglarında da benzerlerine tesadüf edildiği üzere insanlara bilgisizliklerini göstermek isteyen Sokrat diyaloglarında konunun özünü teşkil edecek hususu en iyi bildiğini iddia eden bir Atinalıya soru sormak marifetiyle bilgisizliğinin farkına varmasını sağlamaya çalışır. Sokrates bu Atinalı numuneleri düşüncelerinden vazgeçirmek niyetinde değildir. Aksine doğruyu bulup çıkarmaları için yol gösterir. Sokrat muhataplarına bilgiyi direk vermek yerine onların bir nevi zihinlerinde bilgiyi doğurmasını sağlama gayretindedir. Metin bu yönüyle dine uygunluk, dine aykırılık, dine uygun olanın dine uygun olduğu için mi tanrılar tarafından sevildiği yoksa tanrılar tarafından sevildiği için mi dine uygun olduğu, saygının mı korkunun mu önce geldiği, dindarlığın ne olup ne olmadığı gibi konularda hakikatin ne olduğundan çok Euthyphron’nun bilgisinin hakikatten ne kadar uzak olduğunun ispatıdır. Mesela dine uygun olan ile dine aykırı olanın ne olduğunu soran Sokrates “tanrıların sevdiği şey dine uygundur, sevmediği şey ise dine aykırı” cevabını aldıktan sonra “…ama Euthyphron, tanrıların birbiriyle kavga ettiklerini, anlaşmazlığa düştüklerini, hatta aralarında düşmanlık olduğunu söylemiyor muyuz?.. O zaman bu ifadeye göre aynı şeyler hem dine uygun hem dine aykırı olmalı... Senin şimdi babanı cezalandırmak için yaptığın şeye bakalım; bunu yapman Zeus’un hoşuna gidiyor, Kronos ve Ouranos’un nefretini çekiyorsa…” şeklinde süre gelen sorularıyla Euthyphron’u köşeye sıkıştırır.


Bana kalırsa Atinalılar bir insanın akıllı olup olmamasını hiç de umursamaz, yeter ki o insan kendi bildiklerini başkasına öğretmeye kalkmasın.” diyen Sokrates, Euthyphron ve onun gibilere hakikate giden yolu gösterirken bu yol gösterme serencamının onu icbar edeceği hakikati tüm açıklığıyla haykırır; “Büyük bir nefret doğdu bana karşı iyice bilin bu gerçeği. Beni mahkûm edecek şey işte budur.

Devlet adamları, ozanlar, sanatkârlar… Bütün bu insanlarla bilgeliğin ne olduğuna dair konuşan Sokrates “diğerlerine, hem de pek çok insana, özelliklede kendilerine” bilge göründüklerini ama “hiç de öyle olmadıklarını hiçbir şey bilmedikleri halde kendilerini biliyormuş zannettiklerini kendisinin en azından bilmediğinin farkında olduğu için bu insanlardan daha bilge göründüğünü ve tüm bu süre gelen konuşmalar neticesinde insanlara bilmediklerini gösterdiği için birçok azılı düşman edindiğini” anlatır. Sokrates pratik bir felsefeye geçişin öncüsüdür yani hayat tarzı ile fikirleri birbirinden ayrılmaz niteliktedir. Mahkeme heyetinin arzu ettiği şeklide bir savunma yapmanın kendini ölümden kurtaracağını biliyorken o savunmasında ikna edici olanı değil doğru olanı anlatır. Bunun Sokrates’in ruh ve bedene dair felsefesi ile ilgisi yadsınamaz bir gerçektir. İnfazından birkaç saat önce geçtiği düşünülen Phaidon diyalogunda savunduğu gibi ona göre esas olan ruhtur ve beden ise ancak araçtır. Ölümü “ruhun başka bir yere göçmesi” olarak tanımlayan filozof idam edilmeyi değerlerinden ödün vermeye tercih edecek kadar teorik ve pratik ayrımını kendi yaşamından çıkarmıştır. Yine felsefeyi terk etmesi veya sürülmesi karşılığında hayatını bağışlanacağı ihtimaline karşı o hakikatin arkasında durma pahasına ölümü tercih etmiştir. Ölmeden bir gün önce kendisini kaçırmak için hapishaneye gelen arkadaşı Kriton ile olan diyalogunda da “daha önce söylediğim sözleri, böyle bir duruma düştüm diye yabana atamam” diyerek bu teklifi reddetmiştir. Çünkü Sokrates’e göre “hiçbir şeklide bile bile eğrilik etmemek ve eğriliğe eğrilikle karşılık vermemek gerekir.” Yine o bireyin devlet ile “zorla ve aldatılmadan berî, kısa zamanda karara zorlanmamış” bir sözleşme üzere olduğunu ve ne pahasına olursa olsun en başından mutabık olunan bu sözleşmeyi delemeyeceğini savunduğu için baldıran zehrini diğer ihtimallere tercih etmiştir.

Taha Selçuk
twitter.com/ecztaha

Yeni sözler bulmak lazım şimdi

Sevgili okur!

Bu, sana kanatlandırdığım ikinci mektup. Kim bilir hangi denizin kıyısında eyleşiyor sesin, sözün? Kim bilir hangi suskuyu çoğaltıyor kelimelerin? Okumak için uygun vakti kolluyorsun, değil mi? Günlük hayatın dağdağasından sakınmak istediğin bir yanı var çünkü kitapların. Onlara gözün gibi bakıyorsun. Her birinine ayrı ayrı dokunurken, asıl “dokunanın” onlar olduğunu kavrıyorsun. Okumadığın zaman, “Ortam tozlu ve kireç kokuyor. Elde ettiğin tüm verilerden çıkan sonucu paylaş. Göçük altındasın.

Köşesiz Adam” gibi, “Her gece, uyumadan önce mutlaka bir Çehov öyküsü okurum. Rafa gelişigüzel uzanır, elime gelen ilk kitabından rasgele bir öykü seçerim.” dediğini duyar gibiyim şimdi!

İnsan enkazına hayat üflemişti tek sözüyle.” diyen bir kitap var elimde: Temiz Kâğıdı... İçindeki öykülerden bazıları: “Sıkça Sorulan Sorular”, “Başlangıcın Sonu”, “Ustalara Saygı”, “Köşesiz Adam”, “Uzun Hikâye, Karışık”, “İki Portre, Bir Savaş”, “Hiç Kimsenin Bu Dünyada Yoktur Selameti”, “Beynamaz”, “Dil Yarası” ve “Son Dedaist”...

Yazarı, 1984 Sivas doğumlu Mustafa Çevikdoğan. Ğ, Natama, İzafi, Çün’, Nepal Fanzin gibi yayınlarda öyküleri yer almış. Temiz Kâğıdı, ilk kitabı. Hani, yazmasalar inanması zor. Kitapta, farklı tarzları denemekten kaçınmayan ve ne istediğini bilen bir yazarın ustalıklı dili karşılıyor bizi çünkü.

Başlangıcın Sonu” buna güzel bir örnek: “Yüzünü göremese de mutfaktan gelen kahvaltı sesleri ve kokuları -çekmeceden alınan çatal bıçak, çaydanlığın tutturduğu ıslık, tahta kaşıkla tavanın tıkırtısı, şıpıdık terliklerle mutfak ve yemek masası arasında seri gidiş gelişler, kızarmış ekmek ve sahanda yanmış tereyağı- annenin varlığının açık delilleriydi.

Öykülerinde birbirinden farklı birçok konuya değiniyor yazar. Bunu yaparken bazen ironik bir dil kullanıyor, bazen nostaljik... Hüznü de hissediyoruz, hayatla geçilen dalgayı da. Yanı başımızda karşılaştığımız nice tip, sayfalar arasından el sallıyor bize. Ah! Şu köşebaşındaki “Hacı Amca” mesela... Ne kadar da “tanıdık”.

Sorularla, sorgulamalarla yokluyor yazar kimi zaman zihnimizi. “İki Portre, Bir Savaş”taki gibi cevabını kendisi veriyor yine: “... peki, nedir bizi zehirleyen? Bizatihi hayatın kendisi. Kurduğumuz bu saçma düzenin teferruatları içinde boğuluyoruz. Hayat sağlığımızı bozuyor. Maaş kuyruklarından petrol savaşlarına, yardım kampanyalarından bozuk kaldırımlara, duvarlarına çiçek resimleri çizilmiş trafolara kadar büyük küçük her şey bu kokuşmuşluğun neticesi.”. Kimi zaman da iç kanırtan gerçeklikleri “Allahını Seven Maşallah Desin”deki gibi pat diye vuruyor yüzümüze. “Kimse sevdiğiyle evlenmez, bu yüzden evlilikler de ikinci eldir. Hayatın orasına burasına dizilerden uyarlanma dramlar sokuşturulur. Zaten hayatlar da kullanılmıştır. Çocuklar anne babanın yaşadığının aynını yaşar.

Güzel bir kitaptan dem vurmaktı muradım sevgili okur! Farz et ki oturmuşuz, karşılıklı kahve içiyoruz; bir menengiç kahvesi ya da dibek kahvesi... Denize bakarken, okuduklarımızdan söz ediyoruz. Fonda “Sonsuzluk ve Bir Gün”ün film müziği duyuluyor; “Denizin Kıyısında”... Rüzgâr esiyor, kendini usulca bırakıyorsun ona. “Yaz!” diyorsun, “Bunu yazmalısın!”. Yazıyorum işte. “Sıkça Sorulan Sorular” ile... “Kayıtlara geçsin diye söylüyorum, yaşarken kayda değer hiçbir şey olmadı.

Ben buradayım sayın yazar, sen neredesin acaba?” diye soruyorsun. Bir yandan içimdeki denize bakıyorum; bir yandan Temiz Kâğıdı’ndaki şu sözlerinin altını çiziyorum Sevgili Okur: “Yeni sözler bulmak lazım şimdi, yeni arzuların peşinden koşmak, bırakmak, başkalarına sarılmak, iman etmek...” Diyorum ki, yeni sözler bulmak için aramak lazım. Unutma ki “aramakla bulunmaz ancak bulanlar hep arayanlardır.” Belki de bulmak için yola düşenlerdir. Haydi düşelim!..

Merve Koçak Kurt
twitter.com/mervekocakkurt
* Bu yazı daha evvel Karar Kitap'ta yayınlanmıştır.

19 Şubat 2018 Pazartesi

Türkiye’de hidayet romancılığının serencamı

“Anne, asri bir hayat içinde, o hayatın icaplarına göre yaşayan, fakat yaşadığı bu hayat tarzını beğenmeyen, benimsemeyen, temiz bir genç kızla evlenip, onu istemediği o hayattan kurtarmak mı daha sevaptır? Yoksa küçük yaşından beri dini emirlere riayetkâr bir şekilde yetişmiş bir genç kızla evlenmek mi? Elbette yaşadığı hayatı benimseyen ve o hayattan kurtulmak için çırpınan bir kışı o hayattan kurtarmak ve onu ıslah etmek daha büyük sevaptır."
- Şule Yüksel Şenler, Huzur Sokağı

Romanlar sadece kurgulandıkları olayı anlatmaz. Yazarı hakkında verdiği bilginin yanında yazıldığı dönemin sosyo-kültürel atmosferi, siyasi yapısı ve ekonomik durumunu da yansıtır. Bu bilgilendirmeyi özelliklerine göre dönemlere ayırmak veya kategorize etmek eserin karakteristik yapısını ortaya koyar. Örneğin Osmanlı’nın son dönemlerini Tanzimat edebiyatı, Cumhuriyet’in kuruluş sürecini ele alan yazın milli edebiyat olarak tanımlanır. Cumhuriyet projesi bağlamında ‘muasırlaşma’ hamlesinin kırsal ayağı olarak başlatılan Köy Enstitüleri’nin bağrından neşet eden edebiyat ‘köy romancılığı’ şeklinde tanımlanır. Bunlardan biri olan hidayet romancılığını yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra İslami kesimin içinden ortaya çıkan edebiyatı tanımlamak için kullanılır. 1950’lerden itibaren görülmeye başlanan (görece) serbestliğin içinden çıkan ‘yerli’ edebiyatın asıl hüviyetini 60’ların sonlarından itibaren kazanmıştır.

İslamcı Popülist Kültüre Eleştirel Bakış alt başlığıyla Okur Kitaplığı tarafından neşredilen yüz kırk dört sayfalık Bellekteki Huriler adlı kitabı Ahmet Sait Akçay kaleme almış. Akçay, eserine “hidayet romanları bir modernlik deneyimi olarak okunabilir mi” diye sorarak giriş yapıyor. Aslında bu temel soru genel olarak kitabın da düşünsel omurgasını oluşturuyor. Yazar, alanında nadir olan bu eleştirel çalışmasıyla 1960’ların sonlarından itibaren önemli bir okur kitlesine kavuşan hidayet romanlarının kırk yıllık serencamını (ilk baskı 2006) gözler önüne seriyor. Akçay, hidayet romanlarının ortaya çıkış süreci, toplumsal işlevi, içeriğindeki unsurların anlamsal karşılığı gibi konulara değinerek romanlarda yer alan karakterlerin farklı bağlamlarda analizini yapıyor. Bu yanıyla önde gelen hidayet romanlarından kesitler sunuyor ve yazarları hakkında değerlendirmelerini okuyucuyla buluşturuyor.

Kitap önsöz hariç on bölümden oluşuyor. İçerikleri hakkında ilgi çekici detayları barındıran bölüm başlıkları şöyle: Giriş Olarak, Epikten Fanteziye İslamcı Söylemin Şarkısı, Bellekteki Huriler: Kapak Kızları, Kutsalın Popüler Kültüre İndirgenmesi, Bir Kimlik Sorunsalı Olarak Hidayet, İslamcılık ve Kurtuluş Savaşı, İslamcı Kadın Yazarlarda “İslamcılık ve Hidayet” Kurgusu, İslamcılığın Edebiyatı ya da Bir Yanılsamayı Gidermek, Mahremiyetin Aşınması: Kamusallıktan Özele, Edebiyatın Vicdanı: Başörtüsü.

Önsözde yaptığı kısa değerlendirmede, “bir deneyime dayanmayan hidayet romanlarının İslamcılar tarafından alternatif bir modernite üretme girişimi olarak sunulmasının sorunlara yol açtığını” belirten yazar romanlara aktarılan ama gerçek hayatta sorunlara neden olan din anlayışının altını çiziyor. Ele alınan kesimin toplumsal kodlarını açığa çıkarması bakımından oldukça başarılı olan çalışma hidayet romanlarındaki erkek ve kadın rollerinin toplumsal cinsiyetçi zihniyetle dağıtıldığını açıkça ortaya koyuyor. Benzer şekilde yazarların da analizini yapan Akçay, roman yazarının kadın ya da erkek olmasının çok fazla bir şey değiştirmediğini, kadın yazarların romanlarında erkek yazarlar kadar toplumsal cinsiyetçi bir çizgi benimsediğini ve rollerin dağılımında erkek egemen bir bakış açısıyla olayların kurgulandığını ortaya koyuyor. Buradaki en önemli noktalardan birisi, toplumsal yaşamda bir karşılığı bulunmayan karakterlerin idealize edilerek sunulmasıdır. Bu açıdan idealize edilen karakter esasında yazarın muhayyilesindeki ideal karakter ve/veya yazarın da müntesibi olduğu cemaat ya da tarikat oluşumlarının önerdiği dindar prototiptir.

Hidayet romancılığının ilk örnekleri olan Hekimoğlu İsmail’in (1932) Minyeli Abdullah’ı (1967), Şule Yüksel Şenler’in (1938) Huzur Sokağı (1969) ve Hüseyin Karatay’ın (1937) Kıbrıslı’sı (1970) bu edebiyat anlayışına dair genel bir çerçeve çizmektedir. Roman(lar) dinle alakası olmayan dünyevi bir kız ve kızın dikkatini çekerek “hidayetine vesile olan” dindar bir erkek üzerinden işlenmektedir. Bu genel çerçeve hidayet romanlarının olmazsa olmazıdır. Romanlardaki kadın figür günahla özdeşleştirilmiş, mahremiyet olgusuna önem vermeyen, her daim terbiye edilmesi gereken, heveslerinin, arzularının peşinden giden ve en önemlisi ‘kurtarılması’ gerekendir. Erkek figür ise dindar, ağır başlı, az konuşan, bilgili, terbiyeli ve son derece nezaketlidir. Kadın her zaman cezbedici, dişil ve yoldan çıkarıcı, erkek her zaman düşünceli, yakışıklı ve takvalıdır. Yukarıdaki üçlüye daha sonra Ahmet Günbay Yıldız, İsmail Fatih Ceylan, Üstün İnanç, Emine Şenlikoğlu, Sevim Asımgil, Şerife Katırcı ve Halit Ertuğrul gibi yazarlar katılmıştır. Bu yazarlar dönemin en fazla okunanları olmakla birlikte hidayet romanlarını fantezi ya da bilimkurgu tarzında kurgulayan ve doğal olarak daha az okunanları da olmuştur. Hidayet romanlarının edebi açıdan son derece yetersiz olmasının hedef kitle nezdinde önemi yoktur. Zira hidayet romanı yazarının ve okurunun böyle bir kaygısı bulunmamaktadır. Bütün amaç safları daha da sıklaştırarak modernite karşısında çaresiz olan kitlenin dağılmamasını sağlayacak retoriği oluşturarak ‘cihat’ etmektir. Süreci siyasi ve toplumsal dinamikler ekseninde değerlendiren Akçay, hidayet romanlarındaki mantığın en son ‘sır’ temalı dizilerle kendini gösterdiğini belirtiyor. Müslümanların bu tür dizilere itibar etme nedenini “kaybedilen naifliğin arayışı” olarak tanımlayan yazar, Minyeli Abdullah’tan bu yana hidayet romancılığının popüler kültürün de etkisinde kalarak hem imge hem de dil açısından dönüşümler yaşadığını vurguluyor.

Akçay’a göre hidayet romancılığı siyasal olarak elde edilemeyen ya da bazı nedenlerle yapılamayan cihadın farklı şekilde yapılmasıdır. Yazar İslam’ın kendisine verdiği tebliğ emrini hidayet romanı üzerinden göstermektedir. Dolayısıyla hidayet romanları İslamcıların ütopik-totaliter düşüncelerinin bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır ve bir dönem Müslümanlar üzerinde fikir kitaplarından da etkili hâle gelebilmiştir. Diğer taraftan hidayet romanları kuşaklar arası çatışmalar açısından terapi görevi üstlenerek dönem Müslümanı için bir kimlik sorunsalına dönüşmüştür. Modernleşmeni karşısında şaşkınlığa düşerek kimlik bunalımı yaşayan Müslümanlar için hidayet kavramı moderniteye gard alıştır. Bu süreçte erkeğe düşen görevlerden biri de kadın için dindar bir alan oluşturarak onu içine hapsetmektir. Müslüman erkek bu görevi yerine getirirken ilk aklına gelen tarihsel yapı içindeki rollerdir ve bu rolleri tarihselliği içinde dondurarak dönemine transfer etmiştir. Aynı kaynaklardan aynı saikle beslenen kadının asli görevi ise erkeğin sözünden çıkmamaktır.

Hidayet romanlarının ortaya çıkış sürecinde İslamcıların tepkisel duruşlarının yanı sıra bazı boşluklar da etkili olmuştur. Cumhuriyet’in ilanı sonrası ortaya konulan edebi eserlerde yer verilen Müslüman imajı buradaki tepkinin ana nedenlerindendir. Özellikle köy romancılığında sık sık kullanılan imam karakteri üzerinden kurgulanan dindar Müslümanın dinle alakası bulunmamaktadır. Buradaki anlatıma tepki gösteren dindar yazarlar savunma refleksiyle karşı koyarken karşı tarafın yaptığını yapmaktan geri durmamıştır. Hidayet romanlarındaki din ile mesafeli karakterler Batılı modern birey kadar Cumhuriyet’in aydın profilli vatandaşıdır. O dönem devletin idari ve siyasi kadrolarında çok fazla yer alamayan Müslümanlar oluşan otorite boşluğunu doldurmak için hidayet romanlarını kullanmıştır. Kurgular üzerinden ‘dava’yı destekleyerek ve ideal Müslüman karakterini rol model şeklinde bayraklaştırarak geleceğe dair ümidi canlı tutmaya çalışmışlardır. Rasim Özdenören, Ekmel Ali Okur, Raif Cilasun ve Talat Uzunyayla gibi bazı yazarlar ana akımdan ayrışan bir dil benimsemiş olsa da temel düşünce İslami duyarlılıktır. Tüm bunların yanında çok az da olsa itiraf bağlamında İslami camiaya karşı içten tepkisel çıkışlar olmuş fakat etkisi çok sınırlı kalmıştır.

Modernitenin sebep olduğu siyasi ve toplumsal çalkantılarının yanında tarihi romanlar da hidayet romanı bağlamında ele alınmaktadır. Yazar bu duruma dair günümüzde çatışmasını çok daha fazla gördüğümüz önemli bir tespit yapıyor. Kurtuluş Savaşı’nın konu edildiği hidayet romanlarındaki karakterler dindarlığıyla öne çıkmaktadır. Hidayet romancılığı, dini bir form verdiği Kurtuluş Savaşı üzerinden Kemalist yazarların eserleriyle hesaplaşma içindedir ve “çalınan tarihini” geri almaya çalışmaktadır. Kemalist anlayış açısından kazanılan savaş sekülarizm ile açıklanırken hidayet romancılığı için savaşı kazandıran dindir.

Akçay hidayet romanlarının kapaklarına dikkat çekerek anlamsal karşılığını üzerinde duruyor. Neredeyse tüm romanların kapağını güzel bir kız bulunmaktadır. Çoğunluğu sarışın ve renkli gözlü olan bu kızlar ağır makyajlı resmedilmektedir. Yazar, kapak içinde takvadan bahsederken kapakta yer verilen genç ve güzel kızın ne anlama gelebileceğini sorguluyor ve çıkarımlarını “satış kaygısı, bilinçaltındaki huri imajının dışavurumu, Müslümanların burjuva özlemi veya yazarın cinsel arzusunun simgesel olarak ortaya çıkışı olabilir” şeklinde sıralıyor. Yazara göre romanlarda seçilen mekânların süslü ve albenili oluşu da bilinçaltındaki cennet imajına bir gönderme olarak açıklanabilir. Akçay’ın dikkat çektiği bir diğer nokta ise takva ve mahremiyetin önemsendiği izlenimi verilen romanların paradoksal içeriğidir. Kadın karakterlerin hayatları en ince detaylarına kadar ortaya konularak mahremiyet hiçe sayılırken takva ehli gösterilen erkek karakterler kendilerine namahrem olan kadınlarla (mahremmiş gibi) içli dışlı olabilmekte ve bu rahatça anlatılmaktadır. Bu bağlamda hidayet romanı yazarının durumu çok daha ilginçtir. Zira gerçekle alakası olmayan buradaki kurgu yazarın fantezisi olmaktan başka bir şey değildir.

Eser yakın bir dönemin İslami kesimini sadece siyasi ve sosyo-kültürel açıdan değil entelektüel açıdan da değerlendirerek önemli veriler ortaya koyuyor ve Müslümanların geride bıraktığımız yarım yüz yılda geçtiği düşünsel aşamayı gözler önüne seriyor. Bu yanıyla kitabın Müslümanların sadece bugünkü din ve toplum algısını anlamak adına olduğu kadar tarihsel açıdan da kültürel bilinçaltını görmek bağlamında oldukça önemli bir çalışma olduğunu söyleyebiliriz. Kitap bittiğinde değerlendirilmesi gereken en önemli detay günümüz Müslümanlarının İslami anlayışı ve yaşayışıyla hidayet romanlarında ele alınan Müslüman karakterinin karşılaştırılması olacaktır.

Not: Kitapta başörtüsü bağlamında yer alan bölümler kasten esgeçilmiştir.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

İslam ne kadar sosyalist? Sosyalizm ne kadar İslami?

"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın."
- 3/ÂLİ İMRÂN-103 

"O gün o altın ve gümüşlerin üstü cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacak: 'İşte bu kendi canınız için saklayıp biriktirdiğiniz şeydir. Haydi şimdi tadın bakalım şu biriktirdiğiniz şeyin tadını!' denilecek."
- 9/TEVBE-35

"O gün onlar kabirlerinden meydana fırlarlar. Kendilerinin hiçbir şeyi Allah'a karşı gizli kalmaz. Bugün mülk kimindir? Tek ve kahhar olan Allah'ındır."
- 40/MU'MİN-16

Soru çok açık ancak cevabına dair yetkin bir kitap okumadık, okuyamıyoruz. Necip Fazıl'ın temas ettiği noktadan bakarsak Sosyalizm'den tiksiniriz, Nurettin Topçu'nun temas ettiği noktaları takip edersek İslam'la sosyalizm arasında ciddi yakınlıklar görebiliriz. İsmet Özel'in ihtida ettikten sonraki yorumunu ("Neden sosyalist olduysam o yüzden Müslüman oldum") okursak ilgimiz artabilir bu meseleye. Ama yine de dişe dokunur bir eser yok elimizde. Ayetlerle, hadislerle misaller verecek, çakışan ve ayrışan noktaları belirginleştirecek, ciddi düşünce etkisi yapacak bir kitap yok.

2017'nin sonlarına doğru Ayrıntı Yayınevi'nin Cağaloğlu'ndaki dükkanında yeni çıkanlara bakınırken görmüştüm S. Müşir Hüseyin Kidvai'nin İslam ve Sosyalizm'ini. Her aldığım 'yeni çıkan'da olduğu gibi biraz bekletmiştim kütüphanemde. Sonra da bir cumartesi günü sindire sindire okuyup bitirmiştim bu 128 sayfalık kitabı. Çok akıcı, bol misalli ama olsa olsa bir 'başlangıç' kitabı. Çünkü Kidvai bir ayet ya da hadis aktarıp akabinde kendi yorumunu pek katmamış. Ancak belirli konularda ayet ve hadis seçerken çok yerinde davranmış.

Kidvai kitabın girişinde, maksadını şöyle açıklıyor: "Biz Müslümanlar için sosyalizm, bireylerin endüstriyel ya da iktisadi, idari ya da siyasi, toplumsal ya da dini olsun, hayatın tüm veçhelerinde evrensel esenliği ve genel refahı temin edecek bir bakış açısından örgütlü, sürekli ve ahenkli işbirliği anlamına gelir. Bu işbirliği ne kadar kapsayıcı, kardeşçe ve eşit olarak dengelenmişse, sosyalizmin muhteviyatı da o kadar iyi olacaktır."

Görüldüğü gibi bu cümlelerden sonra Kidvai'nin kitabı boyunca sosyalizmle İslâm dinin esaslarını birbirine yakınlaştırma çabasında hem dini yüceltme hem de sosyalizmin İslâm'dan uzak bir şey değil aksine tam içinde olan bir 'çaba' olduğunu gösterme var. İslâm'da sosyalizm, dini rütellerdeki sosyalizm, İslâmî hayırseverlik, İslâmi kardeşlik, İslâm ve sosyalizmin esasları gibi konulardan ibaret olan ilk bölüm, kitabın niyetini de bu doğrultuda açık ediyor. Kidvai Hz. Muhammed'den önceki Arap toplumunun halini kısaca anlattıktan sonra Hz. Muhammed'in sosyalizmi, hayatı ve misyonu, dini sosyalizmi, ev hayatındaki sosyalizmi, demokratik yönetimi, sosyalizan emirleri ve uyarıları gibi konuları çeşitli ayetler ve hadisler eşliğinde irdeliyor. Müminler için bu ayetler ve hadisler birçok şey ifade edebilir. Ancak Kidvai'nin temel prensibi bu ayetleri ve hadisleri sosyalizm içinde değerlendirmek ve öyle değerlendirilmesini sağlamak.

Mesela Muhammed'in Sosyalist Müritleri başlıklı dördüncü bölümde evvela Hz. Ebu Bekir Sıddık'tan misaller veriliyor. "Ebu Bekir Sıddık, İslam birliğinin lideri olarak seçildiğinde, şu manaya gelen sözlerle toplum önüne çıkmıştı" hatırlatması yapıyor Kidvai: "Başınıza geçmiş olmam, içinizden benden iyisi yoktur demek değildir. Benim nezdimde zayıf da kuvvetli de birdir; benim derdim her ikisine de adaletli davranmaktır. Ben aklıma ve arzuma göre hareket etmeye yetkili değilim. Şu halde ben, eğer iyilik edersem bana yardım ediniz. Ve eğer doğru yoldan çıkarsam beni doğru yola çağırınız."

Ebu Bekir'i 'sosyalist bir lider' olarak tanımlayan Kidvai'nin Hz. Ömer bahsinde de misalleri aynı doğrultuda. Burada Profesör Ockley'den 'bu sosyalist lider' için şunları naklediyor: "Beytülmalda para biriksin diye hiçbir vakit tasarrufa gitmedi, onun yerine her cuma gecesi parayı, çeşitli ihtiyaçları doğrultusunda, Ebu Bekir'in yöntemine yeğlenecek bir yöntemle halka bölüştürdü; zira Ebu Bekir paylaşım oranlarını paydaşların hak edip etmemelerine göre belirliyordu; ancak Ömer yalnızca ihtiyaca bakmıştır, zira ona göre 'Allah'ın bizlere bu dünyada verdiği nimetler ihtiyaçlarımızın giderilmesi içindir, erdemi ödüllendirmek için değil. Çünkü erdemin esas karşılığı ahirettedir.'"

İslami sosyalizm örnekleri bölümünde 'demokratin ruhun izleri'ni takip eden Kidvai, orduyu 'Müslüman Halk Ordusu' olarak tanımlıyor ve "Müslümanların çoğunluğunun zırhı bile yokken, coşkuları her şeyi onların önüne sermiştir. Ömer'in halk ordusuyla gerçekleştirdiği fetihlerin zindelikleri, kapsamları ve hızları itibariyle tarihte eşi benzeri yoktur." diyor. Osmanlılardan Memlüklere dek çoğu zaman zenginliğiyle, sayısıyla övünen ve övülen Hristiyan ordularına karşı malı ve mülkü az olan Müslüman ordularının kazanmasını sosyalizmdeki bir olma, birlik olmakla eş tutar. Ona göre bir olduktan ve parçalanmadıktan sonra daima toplum kazanır, toprak kazanır.

Kidvai, din ve sosyalizm üzerine düşüncelerini açıklarken Ernest Renan'dan Giuseppe Mazzini'ye, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'den 'bu sayfaların yazarının büyük saygı duyduğu' dediği S.H. Butler'a kadar birçok isimden kısa alıntılar veriyor. Din ve sosyalizmin birlikteliği konusunda kendi genel yorumu ise şöyle: "Sosyalizm ancak her birey, hayvanlar ya da kuşların yaptığı gibi kendisi için değil ama cemaat ya da toplum için yaşadığında kusursuz hale gelebilir. Bu doğal olarak bireyler nezdinde büyük miktarda özveriyi gerektirir ve özveri için birtakım yüksek teşvik yok ise, hiçbir insanın ve tabi hiçbir hayvanın, kendi çıkarlarından başkalarının yararına vazgeçmesi ya da başkalarına herhangi bir mukabele ya da tazminat beklemeksizin yardım etmesi beklenemez."

Ayrıntıları görmeye ve göstermeye çabalayan, İslam ve sosyalizm bağlamında önemli birliktelikler sunan bir düşünür Kidvai. Hindistan'ın önde gelen Pan-İslamcı fikir adamlarından biri. Osmanlılarla ve II. Abdülhamid'le irtibatları olmuş. 1897-1904 arasında İngiltere'de hukuk eğitimi almış. 1903 yılında Londra'da kurulan İttihad-ı İslam cemiyetinin kurucuları arasında yer alıyor. 1924 yılında Londra'da vefat etmiş. Kitabının başına Londra İttihad-ı İslam Cemiyeti'nin ve İslam İttihadı Hareketinin Hedefleri'ni koymuş. İlk madde dikkat çekici: İslam dünyasının dinsel, toplumsal, ahlaki ve entelektüel ilerleyişini teşvik etmek. Günümüzdeki en yoğun ihtiyaçlardan biri. Açıklama ve Gidişat yazısını 1912'de Srinagar'da kaleme almış. Bu metinde İngilizlerle İran'a ve Türkiye'ye dair çarpıcı ifadeler var. Bu kısa kitap, İslam ve Sosyalizm konusunda başlangıç noktasında konuşuyor ama etkisi sürüyor.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

17 Şubat 2018 Cumartesi

İstanbullu bir şairden öyküler

Tek bir zorum var, ayıp değil ya, bu odada uzun boylu kalamıyorum. Yatıp uyuyamıyorum, yüreğim kazınıyor, hesap kitaptaki toplam yanlış çıkıyor çoğu; bu sabah erken treniyle Maden’e giden iki bacanak vardı, 100 lira bozdurdular, paranın üstünü noksan verdim. Pantolonum ütü tutmuyor, mektuplarım kayboluyor postada.” (sf. 112)

Serde gençliğin olduğu dönemler sadece şiir kitapları edinirdim. O zamanlar roman ve tarih kitapları zoraki tercihim olurdu. Artık kitap tercihlerim yoğunluklu olarak düşünce, eleştiri, araştırma ve araya serpiştirdiğim roman ve denemeler üzerine oluyor. Bu anlamda en az okuduğum tür öykü kitaplarıdır diyebilirim. Bir sebebi olduğundan değil. Okunacak o kadar çok kitap varken sıra gelmiyor zannımca.

Kısa bir süre önce sevgili Yağız Gönüler kendi eserlerinin de bulunduğu bir kitap buketini şahsıma hediye olarak gönderdi. Bu vesileyle kendisine teşekkür etmiş olayım. Sayesinde uzun süredir okumadığım bir öykü kitabını okumak nasip oldu. Şiire meraklı olduğum dönemlerde ismini gördüğüm ama öyle uzun uzadıya okudum diyemeyeceğim Metin Eloğlu’nun (1927-1985) öykülerinden oluşan yüz kırk yedi sayfalık hüzünlü bir kitap. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan İstanbullu adlı eseri uzun uğraşları sonucunda Turgay Anar hazırlamış. Metin Eloğlu’nun hayatı ve edebi kişiliği hakkında bilgilerin yer verildiği önsöz kısmında kitabı hazırlama sürecini anlatan Turgay Anar öyküleri toparlarken epey zorlanmış. Eser, farklı dergi ve gazetelerde 1944 ve 1985 yılları arasında yayınlamış yirmi beş öykü kronolojik olarak sıralanarak oluşturulmuş. Bir kısmı müstear isimle yazılmış öykülerin dili, bakış açısı ve tekrarları dikkate alındığında aynı elden çıktığı hemen belli oluyor.

Kitabın isminin İstanbullu olmasının nedenini, Metin Eloğlu’nun hem bir İstanbul “tiryakisi” olması hem de öykülerinde bu şehre ve manzaralarına fazlaca yer vermesi olarak belirten Anar, “eğer Metin Eloğlu’na sorabilme imkânı olsaydı bu ismi tasvip etmezdi” diyor. Turgay Anar’ın, “onun şiirlerinde görülen zengin ve temiz Türkçesi çok bilinmeyen öykücülüğüne de yansımıştır” vurgusunu unutmamakta fayda var. Zira Eloğlu’nun dil konusundaki yetkinliği eseri okudukça çok daha net görülüyor. Gerek artık kullanılmayan kelimeler gerekse yazarın melezleştirerek oluşturduğu kelimelerle kurduğu cümleleri okumak oldukça keyifli. Yalnız burada bir detayı söylemek gerekiyor. Artık kullanılmayan diye tanımladığım kelimeler ağdalı diyebileceğimiz Eski Türkçe ya da Osmanlıca kelimelerinden oluşmuyor. Bu dil sokak ağzı ya da argo olarak tanımlanabilir fakat farklı bölgelerde kullanılan yerel ağızlarda kullanılan kelimeler demek daha doğru olacaktır diye düşünüyorum. Çocukken köyde sıkça kulağıma çalınan ama bugün İstanbul Türkçesiyle törpülenmemiş ve ancak belirli bir yaşın üzerindeki insanlardan duyabildiğim kelimelere tekrar tanık olmaktan bahsediyorum. Örneğin bugün ‘bıldır’, ‘tuluk’, ‘palamar’, ‘sepken’, ‘zembil’ gibi kelimeleri kaç kişiden duyabilirsiniz? Kitaptan bağımsız olarak, biraz abartılı dursa da, bir statü aracına dönüştürülen İstanbul Türkçesinin çoğulcu dili tektipleştirerek fakirleştirdiği düşüncesi üzerinde kafa yormak gerekiyor sanırım. Metin Eloğlu’nun ‘kurduğu’ arı Türkçe yanında büyük bir ustalıkla melezleştirerek oluşturduğu kelimeler anlamı genişleterek metne büyük bir zenginlik katıyor. Edebiyat dünyası içinde olduğu dönemi göz önüne alırsak kullandığı dilin saflığı insanı gerçekten şaşırtıyor. Bu yanıyla dönemin İstanbul’unun sokaklarında kullanılan dil ve sosyal yapıya da kısmen tanık olunabilir.

Kitaptaki öyküler karamsar bir özelliğe sahip. Her bir öyküde baştan sona aynı şiddette devam eden olumsuz olaylar, Anar’ın deyişiyle “karışık teknik, sen-öyküsel anlatım ve gerçek üstü yönelimlerle” aktarılıyor. Metin Eloğlu herhangi bir şeyi idealize etmeye, kanıtlamaya ya da dikte etmeye çalışmıyor. Turgay Anar onun bu tavrını şöyle tanımlıyor: “Onun şiirlerinden yola çakarak, öykülerine projeksiyon tutmak mümkündür. Çünkü Metin Eloğlu’nun işi gücü, öykülerle insanlara ahlak dersi vermek, doğru bir yol göstermek türünden iddia, kaygı ve amaç taşımaz.”. Eloğlu’nun öykülerinde yer verdiği kahramanlar rahatsız edici bir koyvermişlik içinde yaşıyor. En hallicesi bile acı ve ıstırap çekerken görülüyor. İnsanı rahatsız eden durum sadece yaşanılan çaresizlik değil. Öykülere konu olan insanlar ölçüsüz bir şekilde hayatın daha kötü olması için çaba sarf ediyor gibi görüntü veriyor. Öykülerde kadının bir zevk nesnesine dönüştürüldüğünü ve neredeyse tüm erkeklerin en hafif tabirle âlemci olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan yazar hayatın gerçeklerini acımasızca ve tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor denilebilir lakin bu gerekçe öykülerin rahatsız edici yanını ortadan kaldırmıyor. Net bir sonuca bağlanmayan her bir öykü benzer yaşanmışlıkların içerisinde küçük bir kesiti gözler önüne sererek bir başka öyküye yol alıyor. Geride bırakılan öyküdeki yaşantının aynen devam ettiği izlenimi insanın olabildiğince değersizleştiğini hissettiriyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

14 Şubat 2018 Çarşamba

Bir baba, bir dost: Nâzım Hikmet'i daha iyi anlamak

“Babanın rolü yüz öğretmeninkine bedeldir."
- George Herbert

Edebiyat dünyası, çocukluğunda veya yetişkinliğinde babasıyla türlü problemler yaşayan yazarlarla doludur. Franz Kafka, Cemal Süreya, Dostoyevski bir çırpıda sayabileceğimiz isimlerdendir. Bu problemlerin başında farklı dünya görüşleri, siyasi ayrımlar, dinî farklılaşmalar gelebilir fakat bu anlaşmazlıklardan çok iyi eserler de çıkmıştır.

Nâzım Hikmet’in Memet Fuat’a cezaevinden yazdığı mektuplardan gördüğümüz ise daha farklı bir baba oğul ilişkisinin olduğudur. Sadece Nâzım Hikmet’in yazdıklarını okuyabilsek de, Memet Fuat’ın da babasına karşı bir sevgisinin olduğunu hissedebiliyoruz. Memet Fuat Nâzım Hikmet’in öz oğlu olmasa dahi karşılıklı ve sağlıklı bu baba oğul ilişkisi, örnek alınabilecek bir baba oğul iletişimi de sunuyor bizlere. Üstelik, Nâzım’ın, Memet Fuat’ın annesi Piraye’yi aldatmasına rağmen, Fuat’ın Nâzım’la iletişimini kesmemesi de aralarındaki bağın kuvvetli olduğunu gösteriyor. Tabii ki bu duruma herkes aynı tepkiyi vermez, ekstrem bir durumdur ancak kuvvetli bir bağ olduğunu da inkâr edemeyiz.

Sözcükler Yayınları’ndan ilk basımı 2016 yılında yapılan “Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar” kitabı, asıl ilk baskısını 1968’de Memet Fuat’ın sahibi olduğu de Yayınevi’nden yapmıştır. 150 sayfadan oluşan kitap, 1943-1950 yılları arasında Bursa cezaevinde bulunan Nâzım Hikmet tarafından oğluna yazılan, uzunlukları birbirinden farklı 53 mektuptan ve bu mektuplarda isimleri geçen bazı şiirlerin kitabın sonuna eklenmesinden oluşuyor.

Kitabın ilk yayımcısı Memet Fuat, kitabın başındaki “Birkaç Söz” adlı yazısında, mektuplarda kırıcı olmasın diye çıkarılan bir iki cümlenin, bir iki adın ötesinde herhangi bir değişiklik olmadığını söylüyor. Daha önce İthaki Yayınları’ndan neşredilen Nâzım Hikmet’in yazdığı “Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar” adlı eserde, hem hiç değişiklik olmamıştı hem de mektuplar nasıl yazıldıysa o şekilde basılmıştı. Bu sebeple birçok harf hatası dahi görüyorduk. Bu tür eserlerde yapılan değişiklikleri pek olumlu göremesem de, kitabın değeri olduğu yerinde duruyor. En önemli Türk şairlerinden biri olan Nâzım Hikmet’in, öz oğlu olmadığı halde nasıl bir sahiplenmeyle Memet Fuat’a mektuplar yazdığını bu kitap ve Memet Fuat olmasaydı öğrenemeyecektik.

Mektupları okurken ön planda hissedilen ilk şey sevgi ve bunun hemen yanında edebiyattır. Kendisi de bir edebiyatçı olan Memet Fuat’ı teşvik eden, yol gösteren, eserlerindeki hataları düzelten kişi büyük şair Nâzım Hikmet’tir. Memet Fuat’ın da şansı Nâzım’ın oğlu olmasıdır. Bursa cezaevinden Kemal Tahir ve Orhan Kemal gibi iki romancı yetiştiren Nâzım Hikmet, aynı zamanda oğlunu da yetiştirmiştir. Bu açıdan baktığımızda ‘verimli hapishane yılları’ gibi görünse de, eğer dışarıda olsaydı neler olabileceğini tahmin etmek zor değil. Zaten kendi de Memet Fuat’a sürekli, hapishaneden ancak bu kadar yardım edebildiğini ve dışarıda olsaydı çok daha iyi işler yapabileceklerini söylüyor.

Nâzım oğluna her zaman sevgi sözcükleriyle ve cümleleriyle yaklaşıyor. Memo dediği oğluna, büyük aşkı Piraye’ye duyduğu sevginin hemen yanında yer veriyor: “Dünyada en çok sevdiğim insanlardan biri anandır ve senin sevgin hemen bunun yanındadır ve ondan ayrılmaz.” “Sana oğlum derken içimin nasıl saadetle dolduğunu henüz kestiremeyecek kadar gençsin.

Kitap 93. sayfaya ve 34. mektuba kadar edebiyat ve hayat ekseninde dönüyor. Edebiyat açısından Nâzım’ın özel bir hayranlık beslediği Gorki, Şolohov, Balzac, Zola gibi isimler yer buluyor. Bu isimlerin mutlaka okunması gerektiğini oğluna söyleyen Nâzım Hikmet, bu yazarlarla ilgili tespitleri de ona yazıyor. İlk mektupla son mektup arasında yedi yıl var. Bu süreç, Memet Fuat’ın 17-24 yaş arasına denk geliyor. Yani yazı hayatına yeni yeni başladığı yıllar. Bu açıdan onun yazı hayatının temelini Nâzım Hikmet ve onun önerdiği yazarların belirlediğini söyleyebiliriz. Burada Nâzım’ın ilginç tespitlerinin de bulunduğunu ve birçok kişinin bu tespitlere katılmayacağını söyleyebiliriz. Özellikle dünya yazınında önemli yerde bulunan Andre Gide ve Proust hakkında dediklerine birçok kişi katılmayacaktır:

Romanı, hikâyeyi boş bir gevezelik, ukalalık doldurmak sanalar mütereddilerdir. Bilhassa bu son harpten önceki kısır Fransız romanının tesiri altında kalanlardır. Halbuki yine bu harpten önce hiç de kısır olmayan bir Fransız romanı vardı ki –onun en iyi mümessillerinden biri Andre Malraux’dur (Andre Maurois değil) ve dilimize çevrilmiş İnsanlığın Hali diye bir de kitabı vardır ve okumanı tavsiye ederim –işte bu verimli romancılığı değil de, Andre Gide’lerin, Prosut’ların filan hazım zamanları gevezeliğini okuyanlar ve onun tesiri altında kalanlar elbette ki sana o yanlış sözü söylerler.

İkili arasındaki mektuplardan hayat hakkında çıkarımlar da yapabiliyoruz. İstemediği bir tercümeyi parasız kaldığı için yapmak zorunda kalan Nâzım Hikmet, aslında hemen hemen 70 yıl öncesinden teknoloji çağındaki insanın durumunu da görüyor ve istemediği işlerde çalışanların varlığından bahsediyor. “Ne yaparsın, bugünkü dünyada insanların büyük bir çoğunluğu sevmediği işleri yaparak hayatlarını kazanmak zorundadırlar” diyerek oğlunun böyle bir durumda kalmamasını temenni ediyor. Mektupların hemen birçoğundan Nâzım Hikmet’in Memet Fuat’ı düzgün, onurlu ve iyi bir edebiyatçı olarak yetiştirme telâşında olduğunu görüyoruz. Bu, onu tenkit ederken de överken de mektuplara yansıyor. Muhtemelen bunu en iyi anlayan kişi Memet Fuat olmuştur.

Nâzım Hikmet’in, Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda siyasetin daha çok konuşulduğunu ve edebî konuların seviyesinin daha yüksek olduğunu okuyanlar görecektir. Oğluna yazdığı mektuplarda ise siyaset neredeyse hiç yok ve edebî konular daha açık ve seviyesi biraz daha düşük olarak tartışılmış. Bunun böyle olması da gayet doğal aslında. Fakat her iki durumda da Nâzım Hikmet’in edebiyata verdiği yoğun önemi fark edebiliyoruz. ‘Kurtuluş edebiyatta’ ilkesiyle hareket ediyor Nâzım ve bunun için sadece kendi yazdıklarına değil çevresinde bu işlerle uğraşan birçok kişiye yardım etme telâşına giriyor.

Kitabın 93. sayfasından sonra mektupların konuları biraz değişiyor. Piraye’yi dayısının kızı Münevver Berk’e âşık olarak aldatan Nâzım Hikmet, Münevver’in de kocasına dönmesiyle iyice yalnız kalıyor. Tabii bu süreçten sonra Piraye de Nâzım’a mektup yazmayı kesiyor ve Nâzım Hikmet’in oğluna yazdığı mektupların çoğunda Piraye’den haber alma telâşı başlıyor. Kendini, yaptığı şeyden dolayı “Bir an önce gebermeyi isteyecek kadar kendi kendimden iğreniyorum ve kendime karşı, fert insan olarak kendime karşı en ufak bir saygım kalmadı” ve “Ben dünyanın en iyi, en yiğit, en namuslu insanını, annemizi arkadan bıçaklamış, bunu yaparken de sırf kendi belden aşağısının zebunu olmuş, iradesiz domuzun biriyim” şeklinde tanımlıyor. Ara ara edebiyattan, Memet Fuat’ın edebî hayatından, hikâyelerinden konuşsalar da aslında tek isteği Piraye’yle barışmak olan Nâzım Hikmet’in çaresizliği mektuplarda net şekilde mevcut. Şaşırtıcı olan ise Memet Fuat’ın, annesini aldatan Nâzım Hikmet’le iletişimini devam ettirmesi. Birçok kişi için vicdan sorgulaması yaptıracak bu durumda keşke Memet Fuat’ın neler düşündüğünü öğrenebilseydik.

İlk mektuplarda daha çok bir baba oğul mektuplaşmasını görürken son mektuplara yaklaştıkça iki edebiyatçının mektuplarına şahit oluyoruz. Mektuplarda sıkça karşılaştığımız magazinsel durumlara bu mektuplarda çok rastlamıyoruz ve en azından 93. sayfaya kadar daha yoğun edebiyat ve hayat temalı yazılar okuyoruz. Bunları Nâzım Hikmet’in yazmış olması tabii ki değerini artırıyor bu mektupların. Şairin Piraye, K. Tahir ve oğluna yazdığı mektupları aslında bir bütün olarak okumak gerekiyor. Bunları okuduğumuzda bir eş olarak, bir baba olarak ve bir dost olarak şair Nâzım Hikmet’i daha iyi anlayabiliriz. Zaten bir insanı mektup ve hatıratlarından başka en iyi nasıl tanıyabiliriz ki?

Mehmet Âkif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

"Ben buradayım ey okuyucu, sen neredesin?"

Türkiye’de postmodern edebiyat denildiğinde başta gelen isimlerden biri Oğuz Atay’dır (1934-1977). 43 gibi erken bir yaşta hayata gözlerini yuman Atay’ın eserleri –başta Tutunamayanlar olmak üzere- edebiyat camiasında büyük etki bırakmış ve özellikle ölümünden sonra daha bir ün ve anlam kazanmıştır. Geçen süreçte bu anlam derinliğinin giderek artan bir genişleme arz ettiğini söylemek mümkün. Sanki bu günleri tahmin eden Oğuz Atay “ben buradayım ey okuyucu, sen neredesin” diye sorarak ilerideki okuyucularına işaret etmiş gibidir. Gelinen noktada yazar tarafından tekil olarak sorulan sorunun okur tarafında çoğul bir yankı bulduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla Atay’ın sorusuna giderek daha fazla bireyin cevap verdiğini görüyoruz. Artık Atay’a “buradayız ey yazar” diyebilen bir kitle oluşmuştur. Sağlığında Atay’ın kitapları pek ilgi görmemiş olması ancak geçen süreç içinde durum tam tersine dönmesi Atay’ın zamanı ve toplumu okumadaki başarısını gözler önüne seriyor. Oğuz Atay, eserlerinde, toplumun içinde hep var olan ancak daha önce cesurca irdelenememiş karakterleri, konuları ve toplumsal sancıları anlatır. Cümlelerine Batılılaşma ya da yabancılaşma sürecindeki bireylerin yaşamları, toplumdan kopuşları ve özellikle iç çelişkileri mükemmel bir şekilde sindirilmiştir. Buradaki sorunlu yapı sadece Batılılaşma ile sınırlı değildir. Geleneksel düşünce ve yaşam biçimi de yeterince nasibini almaktadır. Yapıtları eleştiri, mizah ve ironi barındırır.

Başta belirtildiği üzere, Türkiye’de postmodern edebiyat denilince akla gelen ilk isimlerdendir Oğuz Atay. Postmodernizmin en tipik özelliği belirsizlikler durumu ya da süreci olmasıdır. Jean-François Lyotard’ın (1924-1998) ilk defa felsefi zemine taşıyarak “dil oyunları üzerinden bilginin elde edilişinin ve mahiyetinin değişmesi sonucu ortaya çıkan durum” olarak tanımladığı postmodernizm olgusu dokunduğu her alanı benzer şekilde etkilemektedir. Postmodernist algının ürettiği yaşam biçiminin hayatın tüm alanlarında oluşturduğu gibi postmodern edebiyatta da mekân ve zaman netliği yoktur. Okur bir postmodern edebiyat örneğiyle karşılaştığında zamanın ya da mekânın neresinde olduğunu çok fazla bilmez veya bu durumla ilgilenmez ya da yazıda mekânın ve zamansal uzamın önemi yoktur. Olayın geçtiği yer ve tarih çoğunlukla okurun muhayyilesine bırakılır, geçişleri okurun yapmasına izin verilir. Bir anlamda postmodern yazın mekânsızdır ve zamanın tamamına içkindir diyebiliriz. Zira zaman şeridi içinde geçmiş, şimdi ve gelecek arasında ve mekânda ani geçişler olur ve bu durum olayın akışı içerisinde normalleştirilir. Modernizmin kesinlik arz eden ve rasyonalizm ile pozitivizmi hayatın merkezine taşıyan katı-ilkesel durumuna tepki olarak ortaya çıktığı söylenilen postmodernizmde her şey rölativizm üzerine kuruludur. Dolayısıyla aynı anda sayılamayacak kadar çok alternatif vardır ve hepsi aynı oranda doğrudur. Bu durum paradoksal bir işleyişi de beraberinde getirir. Lyotard’ın sözünü ettiği dil oyunları burada devreye girmektedir. Postmodernizmin “ne olsa gider” (everything goes) olarak tanımlanan mottosuna uygun olarak postmodern edebiyatta hikâyenin kesinliği bulunmaz ve her an her şey doğrudur. Hayatın merkezinden çıkarılan rasyonalizm ve pozitivizmin yerine görecelilik yerleştirilmiştir Aslında bu bir çözümden ziyade kaostur. Hiç de postmodern olmayan “ordo ab chao” (kaostan gelen düzen) tabirinin yeniden yorumlanmış hâli gibidir.

Oğuz Atay eserlerinde tarihi, kültürel değerleri ve toplumsal gerçekliğinden uzak düşerek yaşamaya çalışan -“tutunamayan”- insanların bunalımlı hayatlarını işler. Diğer taraftan bu değerlerin ve gerçekliğin kesinliği de muallaktadır. Bu durum tam da -o dönem net olarak adı konmamış olsa bile- postmodernist dönemin tanımlanmaya çalışıldığı sürece denk gelmiştir. Modernizmin ortaya çıkardığı kapitalist yaşam biçimi ve emperyalist siyasi sistem insanlık için daha çok felaketler getirmiş gibidir ve postmodenizm görünüşte buna itiraz etmektedir. Batı için çok daha anlaşılır olan ve itiraz edildiğinde desteklenebilen bu durum Batı haricindeki toplumlarda dayatılmış sorunların kabulünü doğurur. Batı toplumları dışındaki toplumlar iki yönlü kıskaç altındadır adeta. Bir yandan muallakta ve tartışmalı olan öz değerlerinden soyutlanmaktayken diğer yandan baştan sorunlu Batı algısının dayatılmasına maruz kalarak suni bir problem yumağının içine dâhil olmaktadır. İşte Atay’ın ele aldığı karakterler, bir yandan yabancısı olduğu yaşam biçiminin dayatılması sonucu ortaya çıkan bunalımdaki sancıyı çekerken diğer yandan da tartışmalı öz değerlerinden soyutlanarak amansız bir boşlukta savrulmaktadır. Bu insanlar yabancıları oldukları bu hayata tutunamamaktadırlar.

Yukarıdaki anlatımın tipik bir örneğini gördüğümüz Oyunlarla Yaşayanlar, Oğuz Atay’ın yazdığı tek tiyatro eseridir. İletişim Yayınları tarafından neşredilen eser yüz on sayfa olmasına karşın içeriği oldukça zengin. Emekliye ayrılmış bir tarih öğretmeni, ailesi ve birkaç dostu üzerinden Türkiye'nin vatandaş ve aydın profilinin resmedildiği eser baştan sona doğru ironi seviyesi artarak devam eden bir kurguya sahip. Atay bu eserinde, geçmişinden koparılmış ve değerlerinden yalıtılmış bir topluma dayatılan hayat tarzının yaşattığı sarsıntıları aktarmaya çalışıyor. Çocuğundan gencine, orta yaşlısından ihtiyarına, kadınından erkeğine ve mekteplisinden alaylısına kadar toplumun her kesiminden birey aynı yaşam şartları içerisinde farklı gibi gözüken ama temelde benzer bir bunalım yaşamaktadır. Bu bunalıma kuşak çatışması diyebileceğimiz gerginlikler de eklenince durum daha da karmaşık hâle geliyor. Sözü edilen bunalım ve gerginlik durumu eserin arka kapağındaki tanıtım yazısında “Tanzimat’tan itibaren” diyerek başlayan sürece işaret ediyor olsa da bu coğrafyadaki insanların sorunları bağlamında Tanzimat’tan öncesiyle de yüzleşilmesi bir başka zorunluluktur diyebiliriz.

Kurumsal olarak Tanzimat ile birlikte Batılılaşmaya ve modernleşmeye başlamış, toplumsal olarak da Cumhuriyet’ten sonra Batılılaşma ve modernleşmenin kurumsal dayatmalarına boyun eğerek kabul etmiştir bu topraklar. Cumhuriyet’in kuruluşu ile genele yayılarak hız ve şiddet kazanan bu süreç geçmiş ile olan bağları zayıflatılan toplumun yukarıdan aşağıya tanzim edildiği bir ortam ya da yapı meydana getirmiştir. Dünyadaki tüm örneklerinde olduğu gibi, sosyal yapının siyasi erk tarafından yukarıdan aşağıya doğru düzenlenmesi sorunlu toplumsal yapıların ortaya çıkmasına neden olduğu bir gerçektir. Tarih boyunca imparatorluklardan totaliter hatta demokratik yönetimlere kadar bu yöntemin uygulandığı tüm siyasi yapılar aynı sonucu vermiş, toplum iktidar tarafından dizayn edilerek iktidarın varlığını meşrulaştırma ve gücünü pekiştirme yöntemine tabii tutulmuştur. Bu uygulama modern dönemde çok daha etkin ve şiddetli yapılmışsa da postmodern olarak nitelendirilen dönemde geçişler daha soft, daha yumuşak olmuş fakat sonuç değişmemiş, toplum ve iktidar hiyerarşisi aynı kalmıştır. Modern dönemdeki sert söylem ve tutum postmodern dönemde yanılsamalı bir retoriğe dönüşmüştür. Aradaki en temel ayırım ya da dikkate değer tek fark budur aslında.

Oyunlarla Yaşayanlar adlı eserde de bunu görüyoruz. Toplum konformist retoriğe mahkûm edilerek geçmişi tahrif edilmekte ve geleceği ipotek altına alınmaktadır. Üzerine düşeni yap(a)mayan sıradan vatandaş bu durumun çok da farkında olmayabilir. Bu durumun farkında olması gerekenler toplumun aydınlarıdır ve aydınlar toplumu bilinçlendirmeye yönelik faaliyetlerde bulunmalıdır. Felsefe, sanat ve edebiyat bu anlamda toplumu bilinçlendirme amaçlı kullanılmadığından sorunlar saçaklanarak büyümektedir. Ortaya çıkan sorunların en önde gelen sorumluları bir toplumun düşünür, sanatçı ve edebiyatçıları, yani aydınlarıdır. Aydınların içinde olduğu bu çelişkili durum bazı düşünürler tarafından kavramsallaştırılarak ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu kavramsallaştırmaların belki de en yerinde olanı Julien Benda’nın (1867-1956) “Aydınların İhaneti” ve Antonio Gramsci’nin (1891-1937) “Organik Aydın” tanımlarıdır. Her iki tanımlamada da üzerlerine düşen görevi yerine ‘getirmeyen’ aydınların, iktidarın toplum üzerindeki denetim, kontrol ve yaptırım gücünün toplum tarafından kanıksanmasına, sermaye dâhil güç odaklarının eylemlerinin toplum nezdinde meşrulaştırılmasına katkı sağladığı belirtilmektedir. Oğuz Atay’ın eserinde aydınların bu durumunu net olarak görebilmekteyiz zira eserdeki başkarakter (emekli tarih öğretmeni) kendisine buradaki aydının misyonunu yüklemektedir. Esasında aydın üzerine oluşturulan bu dil de postmodernizme modernizmden miras kalmış paradoksal bir dil oyunudur ve süreç her halükarda bir kısırdöngü içindedir.

Eserde aile içi ilişkiler ele alınarak giderek artan yozlaşma ve yabancılaşmaya da örnek veriliyor. Bilindiği gibi yabancılaşma kişinin ya da toplumun kendi değerlerinden (fıtrattan) uzaklaşması anlamına gelmektedir. Yozlaşmaya yol açan bu durum suni değerler ve yanılsamalarla sağlanmaktadır. Ebeveyn ve çocuklar arasındaki ilişkiler geleneksel yapının dışına çıkmıştır. Gelenek ve modern arasında tutarlı bir ilişki kurulamamakta, her iki yapı mevcut sistemin çarkları arasında ezilmektedir. Eser, buradaki savrulmanın neden olduğu eski ve yeni arasındaki çatışmayla meydana gelen karmaşık durumu okuyucuya vermek üzere kurgulanmış. Gerçeklerle kurgular birbirine karıştığından insanların gerçek ve kurgu ayırımı yapması zorlaşmıştır. Bu bağlamda, yaşananlara gönderme yapılan eserin ismi oldukça manidar. Zira her birey kendi gerçekliğini sanal olarak kurgulayarak (bir oyunun içinde) yaşamaya çalışmakta ve kişiler arası ilişkiler pasifleşmektedir. Eserde seçilen karakterler, kelimeler ve kavramlar bilinçli olarak seçilmiştir şüphesiz. Örneğin emekli bir tarih öğretmeni üzerinden anlatılan tarihi konular gerçekte sunulan tarihe (bir anlamda tahrife) atıf yapmaktadır. Geleneği donmuş şekilde temsil eden yaşlı karakter şimdi ile geçmiş arasındaki kopukluğu işaret eder. Emekli öğretmeninin karısı hiçbir şeyden habersiz hayat meşgalesi içinde yaşamaya (geçinmeye) çalışan vatandaşı simgeler. Evin oğlu ‘zamane’ gençliğinin önemsemez ve aldırmaz tavrının bir yansımasıdır. Başkarakterin dostu olarak gösterilen iki erkek ve bir kadın tiyatro sanatçısıdır ve onlar da kendi gerçekliklerinde yaşamaktadırlar. Halkın farkında olmadığı gerçekleri yazdığı tiyatro metinleriyle anlatmak isteyen emekli öğretmen yazdığı metinleri tiyatro sanatçısı arkadaşlarıyla sahnelemeye çalışmaktadır. En trajik nokta ise ailesinin çektiği sıkıntılardan bağımsız olarak kendi gerçekliğinde yaşamakta ısrar eden emekli öğretmenin kurguladığı oyundan çıkmamak için direnmesidir. Kitabı genel olarak ele aldığımızda başkarakterin kurguladığı gerçeklik, o zamana kadarki edinimlerinden oluşturulduğundan başka bir kurgunun kendisidir aslında. Sık sık gerçeği bulduğunu ve insanlara bunu ulaştırması gerektiğini belirten emekli öğretmen de bu durumun farkında değildir. Eserde tiyatro üzerinden gerçek ve kurgu karmaşası oluşturarak anlamlı bir alegori yapmaktadır Oğuz Atay. Zira tiyatroda canlandırılanlar her ne kadar gerçeğe yakın olsa veya gerçeği işaret etse de gerçek değildir. Bir yerden sonra tümüyle retoriktir ve perde kapandığında oyuncular gerçek hayatlarına dönmek zorunda kalır. Fakat Oyunlarla Yaşayanlar’da öyle olmuyor.

Tiyatro içinde tiyatro diyebileceğimiz ve bir absürt komedi olarak nitelendirebileceğimiz Oyunlarla Yaşayanlar’da kasvetli bir hikâye kara mizahla oldukça zenginleştirilmiş. Bu anlatım okumayı eğlenceli hâle getirmekle birlikte değindiği konuların ve hayattaki karşılıklarının ne kadar saçma ya da anlamlı olduğunun görülmesini sağlıyor. Buradaki belirsizlik, anlamsızlık ve çelişkiler günümüz insanının özellikleriyle örtüşüyor diyebiliriz. Yaşadıklarının, bireyler ve toplumlar tarafından kanıksanmasını sağlayan bu özellik(ler) sistemin devamlılığının ve meşruiyetinin teminatı haline gelmiş durumda. Gerçeklikleri karikatürize ederek anlatan eser okura kurgulanmış bir oyun içinde yaşadığı hissini veriyor. Oğuz Atay, yaşanılan gerçekliğin birileri tarafından kurgulanan bir oyun olma ihtimalini ironik bir şekilde ortaya koyuyor. Öyle ki, bir türlü bitip gerçeğe dönülemeyen bir oyun bu.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp