13 Kasım 2018 Salı

Etkilenme endişesi, Yahya Kemal ve Türk şiiri

"Karşısında hepimiz, hayranlıktan ağzımız bir karış açık, elpençe divan duruyor, öksürdüğü zaman ‘Ne musiki!’, lütfedip kendi şiirlerinden bir mısra okursa, ‘Ne harika!' diye iki yana baş sallıyorduk."
- Halit Fahri Ozansoy, Edebiyatçılar Geçiyor

Bilhassa genç şairler, seleflerinden mutlaka etkilenir. Ama öyle, ama böyle. Kimi şairlere göre şiire zaten etkilenerek başlanır. Bu etkiden sıyrıldıkça özgün bir şiir çıkar ortaya. Tam manasıyla sıyrılmak ne kadar güçse de bunu başarabilen şairler seçkin bir yerde dururlar. O yer, her genç şairin hayali olsa da o yere varan yol hem zor hem de ciddi savaşlar verilmesi gereken bir yoldur. Bu yolda birçok şair şiirden vazgeçse de şiir onlardan vazgeçmez, böylece savaş bitmez. Her yara, özgün olmak adına yeni kapılar aralar şaire. O kapılardan çıkabildikçe kendi sesini daha berrak bir biçimde koyar ortaya. Etki şüphesiz devam eder ama şair kendi diliyle ve hâliyle de karşımızdadır.

Harold Bloom, şiirde etkilenme meselesini ciddi biçimde incelemiş bir isim. Etkilenme Endişesi: Bir Şiir Teorisi bu anlamda çok özel bir kitap. Bloom, her ne kadar zorlu ve yıkıcı bir süreç olduğunu söylese de etkilenmenin 'genç bir şairin başarılı olabilmesinin şartı' olarak görür. Yani etkilenmek aslında bir imkândır ona göre. etkilenmenin bu özelliklerini anlatabilmek için sel metaforunu kullanır. Ancak sel, karşısına çıkan her şeyi alıp götürmesiyle bilindiğinde genellikle yoğun etki altında kalan genç şairlerin bir türlü özgünleşemediğini vurgulamış olur. Gökhan Tunç ise Rüzgâra Karşı Duran Şair diyerek, etkilenme endişesinin üstesinden gelen şairin rüzgârı karşısına almak yerine arkasına almayı becererek, etkilenme endişesini bir imkân olarak kullandığını söyler. Bu anlamda verilecek en önemli isim şüphe yok ki Yahya Kemal'dir. Diğer yandan rüzgâr metaforunun ikinci çağrışımı ise onun, Eski Şiirin Rüzgârıyle adlı eserine yöneliktir. Burada, Sadettin Ökten hocamızın Yahya Kemal'in Rüzgarıyla Düşünceler ve Duyuşlar kitabını da anmalı...

Böylece kitap iki alt başlığı da beraberinde sunuyor: Etkilenme Endişesi Kavramı ve Yahya Kemal’in Türk Şiirine Etkisi. Gökhan Tunç, Harold Bloom’un 'etkilenme endişesi' kavramı merkeze alarak Yahya Kemal’den etkilenen, özgür bir şiir ve poetika geliştirme uğraşında bu etkiyi endişe olarak taşıyan şairlerin süreçlerini bir sorunsal olarak değerlendiriyor. Kitabın önemli bir bölümü işte bu şairlerin süreçlerinin anlatımından oluşuyor: Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nâzım Hikmet, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Orhan Veli. Devam eden bölümlerde Türk edebiyatındaki Yahya Kemal algısı hem İkinci Yeni şairlerinin gözüyle hem de anket ve mülakatlar çerçevesinden tartışılıyor. Kitap, oldukça akıcı. Sık alıntı kullanımı hem meseleye 'tarihi bir belge' sunmak hem de başka okumalar yaparak etkilenme endişesini 'ilk ağızlardan' okumak anlamında kolaylık sağlıyor.

Bloom'un "Unutulan her selef tahayyülde bir deve dönüşür" sözünün aksine Yahya Kemal hiçbir zaman unutulmamıştır. Onun şöhreti, henüz şiirleri yayınlanmadan evvel dahi, yani Paris'teyken bile bu topraklarda bilinmiştir. Bazı kaynaklara göre o zamanlar dizeleri konuşulurmuş şiir meclislerinde. Paris'ten döndükten sonra ise tabiri caizse şairlik makamının saltanat tahtına geçivermiş. En büyük 'rakibi' ise Ahmet Haşim olmuş. Birbirlerinden övgüyle bahsettikleri de bir gerçek fakat her iki ismin de birbirlerinden etkilenmemek için büyük çaba sarf ettiği bir gerçek. Kierkegaard, "çalışmak isteyen biri kendi babasını doğurur" der. Her iki şairin de zaman zaman bazı dizeleri ve düşünüşleri arasındaki yakınlık, etkilenme endişesi bağlamında düşünülebilir. Burada her şairin farklı bir kurtuluş stratejisi vardır. Kimi, etkileneceğini düşündüğü şairi okumaz. Kimi istemeyerek de olsa yanlış okur, yanlış anlar. Kimi de şiirlerindeki esas temayı belirgin kılar. Ahmet Haşim bu anlamda daha insan duygularına odaklı bir şairdir; yalnızlık, anne-babasızlık, hasret, kavuşma... Yahya Kemal ne zaman ki Haşim'le arasında benzerlikler fark eder, o an duygu dünyasını topluma döndürür. Bireysel olanı toplumsal olana yayma denebilir buna. Gökhan Tunç'un önemli yorumları ve keşifleri var iki şairin etkilenme endişesi üzerine. Ancak bir yer var ki orada durup düşünmek gerekiyor belki de. O da Ahmet Haşim'in mektubu: "Biliyorum, hayatında beni bir dakika sevmedin, bir dakika havamda rahat etmedin, bir dakika bana dost sıfatını tamamen vermedin. Ben bunu bilerek dostun oldum, çünkü biliyorum ki ruhun benim ruhumun cinsindendi, çünkü biliyorum ki bedbahtsın ve mesut olmayacaksın, tıpkı benim gibi."

Yahya Kemal'in "Sedd-i Çin" olarak gören Tanpınar, hocasından en çok etkilenmiş şairlerin başında gelse de kendi şiirini oluşturabilmek için büyük gayret sarf etmiş. Gökhan Tunç birçok kaynaktan yararlanarak Tanpınar'la Yahya Kemal arasındaki etkilenme endişesini değerlendirirken, Tanpınar'ın Yahya Kemal'i öldürmeyi başaramadığını ve 'şair baba'sı Yahya Kemal'e karşı diklenemediğini söyler. Ne zaman ki Yahya Kemal ölür, Tanpınar bir nebze özgürlüğünü kazanır. Mehmet Kaplan'dan aktarılan çok önemli bir not da var: "Kaplan, Tanpınar'ın 'Yahya Kemal'in mukallidi' yahut 'muakkibi' olarak görülmeyi istemediğini, hatta bu yüzden çok rağbet görmesine rağmen "Bursa'da Zaman" adlı şiirinin Yahya Kemal'i hatırlatması nedeniyle, bu şiiri kitabına almamayı bile düşündüğünü dile getirir."

Nazım Hikmet'le Yahya Kemal arasındaki ilişki Türk toplumundaki klasik baba-oğul ilişkisi gibidir. Burada Freud'un 'ödipal kompleks'i güçlü bir okuma sağlıyor. Öyle ki Yahya Kemal, Nazım Hikmet'in annesine aşık. Celile Hanım'la yaşanan aşk Nazım Hikmet'in şiir serüvenini enine boyuna etkiliyor. Orhan Koçak'a göre Nazım Hikmet yeni bir poetika bulma konusunda ne zaman ki Mayakovski'nin sesini duyuyor, o zaman özgürleşiyor. Tıpkı Tanpınar'ın Valery'de durduğu gibi. Gökhan Tunç, Sermet Sami Uysal'ın Yahya Kemal'le Sohbetler kitabından yararlanarak 'nihai sonucu' Yahya Kemal'in 'Milli Mücadele Destanı' yazma isteği üzerinden belirler: "Vaktiyle öğrencisi olan ve 'Ben ritmi Yahya Kemal'den öğrendim' diyen; XX. yy. Türk şiirinin 'Hayal Şehir' şairinden sonra, en büyük ikinci 'ses'i Nazım Hikmet; Türkçe'yi en yalın, en duru biçimiyle şiirleştirerek Kuvâyı Milliye'si ile 'Millî Mücadele'yi destanlaştırınca, Yahya Kemal bu konuda 'çırağın ustayı geçtiğini' görerek, bu hevesinden vazgeçer!.."

Kitabın devamında Faruk Nafiz Çamlıbel ve Orhan Veli ile Yahya Kemal arasındaki etkilenme endişesi aktarılırken, İkinci Yeni kuşağının genel Yahya Kemal yorumu, anketler ve mülakatlar neticesindeki Yahya Kemal algısı değerlendiriliyor. Bir şiir okuru elbette Yahya Kemal'i tanır, bilir, şiirlerini sever-sevmez ancak Rüzgâra Karşı Duran Şair'le birlikte şunu görecektir ki Yahya Kemal'in etki alanı ünlü olmazdan evvel başlamış, ölümünden sonra da hiç durmadan genişlemiştir.  Gökhan Tunç'un manzarayı daha berrak kılma adına yaptığı 'son yorum'u şöyle: "Görüldüğü gibi Yahya Kemal'in halefleri üzerindeki etkisi çok yönlü bir niteliğe sahiptir. Yahya Kemal'in şiir dili, şiirin ritmine verdiği önem, tarihe bakışı, eski şiire dair düşünceleri, şiirlerinde ele aldığı konular, mekân algısı, konuşmasındaki etkileyicilik ve karizmatik kişiliği, birbirinden çok farklı poetikalara ve dünya görüşlerine sahip şairlerin onu selef olarak konumlandırıp ondan etkilenme endişesi duymalarına neden olmuştur. Türk şiirinde çok önemli bir yer kazanan birçok şairin özgün şiir oluşturma sürecinde Yahya Kemal'le etkilenme endişesi çerçevesinde mücadeleye girmesi dikkat çekicidir. Son olarak Yahya Kemal'in Türk şiirindeki etkisi göz önünde bulundurulmadan Türk şiirini ve bu şiirin gelişim çizgisini doğru anlamlandırıp değerlendirmenin mümkün olmadığı söylenmelidir."

Rüzgâra Karşı Duran Şair, Yahya Kemal'in etki dairesindeki Türk şairlerinden bahsederken aynı zamanda Türk şiirinin poetik gelişimini de yeniden tartışmaya açan bir kitap. Gönlüne 'sahiden' şiir değmiş herkesin bundan sonraki okumalarını farklı bir gözle-bilinçle yapmasına imkân sağlayacaktır.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

9 Kasım 2018 Cuma

Türk aydını ve edebiyat

“Neden Oryantalizm’e uzaktan veya yakından benzeyen bir kitabın altında bir Türk’ün imzası yok?" 
- Cemil Meriç 

Türkiye’yle ilgili herhangi bir mesele konuşulurken Tanzimat Dönemi’nin tam anlamıyla dikkate alınmadığını düşünüyorum. Siyasi, askeri, ekonomik, sosyal, eğitim ya da sanat ve edebiyat gibi spesifik alanların ötesinde insana dair paradigmal bir kırılmaya neden olmuştur Tanzimat. Toplumun hayat algısı ve yaşam biçimi ters yüz olmuş desek yeridir. Dolayısıyla Tanzimat bugün yaşadığımız seküler anlayışın çerçevesini çizen bir öneme sahiptir. Bu arada, ‘seküler’ olmayan Tanzimat öncesinin de esaslı bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekiyor. En azından bir kesimin abarttığı düzeyde yüksek değerlere sahip bir medeniyet olmadığını ve geleceğe bir vizyon sunma açısından yetersiz kaldığının söylenmesi/bilinmesi lazım.

Türkiye’de aydın kavramı da Tanzimat ile şekillenmeye başlamıştır. Dönemin tabiatı gereği Batı ve/veya Batılılaşma ile ilişkilendirilerek seküler bir içeriğe sahip olmuştur. Batılılaşmayı savunan kesimin kendini sol olarak adladırması aydın sıfatını/vasfını mecburen sol ideolojinin kullanım alanına taşımıştır. Bu durumun bir kimlik bunalımı hâline getirildiğini görüyoruz. ‘Sol’a karşılık olarak kendini muhafazakâr ya da dindar olarak tanımlayanlar aydın yerine münevver ya da mütefekkir demeyi yeğlemiştir. Mesele entelektüel uğraşın ötesinde ideolojik bir zemin kazanmıştır.

Karşılaştırmalı metinleri okumak ayrı bir haz veriyor. Örneğin Doğu-Batı veya liberal-sosyalist ya da pragmatist-idealist vb. karşılaştırmalar mevzuya geniş perspektiften bakmayı sağladığından konunun anlaşılırlık potansiyelini yükseltiyor. Zoom Kitap tarafından basılan ve Orhan Koçak imzalı Ataç, Meriç, Caliban, Bandung adlı kitapçık bu konsept üzere oluşturulmuş bir metin. “Evrensellik ve Kısmilik Üzerine Bir Taslak” alt başlıklı eser 1995 yılında kolektif bir çalışma (Türk Aydını ve Kimlik) içinde yer alan bir denemenin müstakil olarak basılmasıyla meydana getirilmiş. Kitapçığın yetmiş sayfalık bir deneme olması yanıltmasın. Katılıp katılmamak bir yana, acayip derecede bilgi ve düşünce yoğun bir çalışma. Açıkça söylemek gerekirse entelektüel eşiği yüksek ve polemiğe açık bir metin.

Orhan Koçak, eğer konu Türk Edebiyatı ve Aydın olsaydı daha kolay zemin bulunabileceğini, fakat Türk Aydını ve Edebiyat başlığının iki ayrı söylemi barındırdığından zor bir konu olduğunu belirterek başlıyor yazısına. Ona göre Türkiye’de aydın-siyaset ilişkisi başlıbaşına bir temsil alanını doğururken edebiyat bir estetik kültürün oluştuğu yerdir. Buradan hareketle, “birbirinden ayrık duran bu iki alan arasında bağlantı kurulabilir mi ya da bu iki olgu birbirini aydınlatabilir mi veya açıklayabilir mi?” diye soruyor.

Öncelikle eserin isminde yer alan Caliban ve Bandung’a dair bir iki şey söylemek gerekiyor sanırım. Caliban, William Shakespeare’in (1564-1616) Fırtına isimli oyunundaki bir karakterdir. Fırtına’nın başkarakteri Prospero Milano düküdür. İktidarını kaybettiği kardeşi tarafından bir adaya sürülür: “Burada sihirbazlık gücünü geliştiren Prospero, adanın tek yerlisi Caliban ve orman perisi Ariel’i kendine bağlar. Caliban, şekilsiz bir vahşidir, bir ucube. Prospero ve kızının maddi ihtiyaçlarını karşılar, ama Prospero ancak büyünün zoruyla kontrol altında tutabiliyordur onu. Caliban’a konuşmayı da öğreten Prospero’dur; ama nankördür Caliban: ‘Dil öğrenmişin, ne olmuş, ne kârım oldu ki benim/Sövmeyi bellemekten başka!’ Caliban, fırtına sırasında adaya sığınmış iki sarhoşla birleşerek Prospero’ya karşı ayaklanır. Ama başarısız kalır bu ayaklanma. Sonunda Prospero eski gaspçıları da Caliban’ı da bağışlar. Herkes Prospero’nun yüceliğini kabul etmiştir.”. Orhan Koçak eserin Batı’nın sahip olduğu kolonyalist anlayışın bir yansıması olarak kabul ediyor. Bu önemli bir detay çünkü yapılan karşılaştırma ve tespitlerin temellendirildiği bir nokta bu değerlendirme. Bandung ise 1955 yılında Afrika ve Asya’da yeni bağımsızlığını kazanan devletlerin bir araya geldiği konferansa ev sahipliği yapmış Endonezya şehridir. Soğuk Savaş’ın giderek tırmandığı bir dönemdir ve Türkiye, Hindistan başbakanı “Nehru’nun deyimiyle ‘Batı’nın avukatı’ olarak katılır.” konferansa. Orhan Koçak o dönem Türkiye’nin tutumunu tanımladığı “Emperyalizme karşı ilk bağımsızlık savaşını vermiş olmakla övünen bir devlet, başka ülkelerin anti-emperyalist tasarılarını hiç umursamıyordur.” cümlesini dipnot olarak buraya iliştiriyorum.

Metin, farklı düşünsel zeminlerde bulunan Nurullah Ataç (1898-1957) ve Cemil Meriç’in (1916-1987) aynı esere yönelik çıkarımları üzerinden ele alınmış. Buradaki ‘aynı eser’ genel anlamda Batı düşüncesine irca edilebilir. Evvela belirtelim ki, Ataç-Meriç karşıtlığı gelenekçi-yenilikçi çatışması bağlamında birer sembol olarak seçilmiş. Nurullah Ataç ve Cemil Meriç Türkiye’deki iki farklı ‘entelektüel’ anlayışı temsil ediyor. Yazar bu çatışmayı “Batıcı Ataç, Doğucu Meriç” şeklinde formülüze ediyor. Yalnız, Orhan Koçak buradaki çatışmadan ziyade asıl üzerinde durduğu nokta, bu iki karşıt eğilimin Batı orijinli bir metni yorumlarken aynı tuzağa düşmüş olmalarıdır. Bu durumu “Bütün psikoloji ve ideoloji farklılığına karşın, Shakespeare’in Fırtına’sına bakarken iki yazarın da aynı noktada buluştuğu, aynı noktada körleştiği görülür: Caliban figürünün kaynağında, Avrupalı istilacılar tarafından köleleştirilen Yeni Dünya yerlisinin olabileceğini düşünmemişlerdir.” şeklinde açıklıyor. Orhan Koçak, Ataç ve Meriç’in Fırtına yorumunu şöyle özetliyor. “Prospero ile Caliban’ın ilişkisi, iki ayrı kültürün çatışması değil, tek bir evrensel kültürün kendi içindeki çekişmesidir onlara göre. Ataç için ayaktakımıyla aydınlar arasındaki, Meriç içinse burjuvaziyle soylular arasındaki karşıtlık. İkisi de Avrupa tarihinden türetilmiş bir evrenselci paradigmanın sınırları içindedir Caliban’a bakarken.

Farklı iki eğilim her ne kadar ayrı bağlam kullanmışsalar da olumsuz bir karakter olan Caliban’ı halkla özdeşleştirme noktasında uzlaşmaktadır. İlginçtir ki bu garip uzlaşı Avrupa’da yapılan oryantalist yorumlarla da örtüşmektedir. Orhan Koçak bu uzlaşıyı şöyle değerlendiriyor: “Ataç’la Meriç’e gelen Caliban, Renan’ın Caliban’ıydı: Mekânsızlaştırılmış, bağlamsızlaştırılmış ve Evrensel Kültürün ‘doğasına’ dönüştürülmüş Caliban.”. Bu durum bizdeki aydın anlayışını ve zihinsel arka planını açıkça gösteriyor: Yapay, Avrupa merkezli kronolojik bir sürecin takliti.

Orhan Koçak yapı-söküme uğrattığı Batı düşüncesinin bilinçaltında bulunan emperyalizmi açığa çıkarıyor. Ümit ve coşkuyla anlatılan keşiflerin aslında birer işgal olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla ne Rönesans ne de Yeni Çağ ütopyacılığı insana bir fayda sağlamaya yöneliktir. Yazar sadece bir metin analizinde bile bu çelişkiyi ortaya koymayı başarıyor. Örneğin, Caliban karakteri oluşturulurken fonetik olarak da semantik olarak da ‘yamyam’ sözcüğünden esinlenme vardır ve bu tek bir örnek değildir. Dahası, işgal eden Avrupalı, yamyam olan işgale maruz kalanlardır. Buradaki çarpıklık varoluşsal bir gerçeklik olarak lanse edilmiştir. Batı kendi vahşiliği meşrulaştırmakla kalmamış idealleştirmiştir de.

Orhan Koçak, Türkiye’de genel olarak bir aydın sorunu olduğunu belirtiyor. Bu aydınların bir kısmı “emperyalistlerle iş tutan yapıyı” anti-emperyalist biçimde tevil etmeye çalışmaktadır. Arap karşıtlığı kendine Batı hayranlığını liman olarak seçmekte, Batılılaşmayı Türkleşmek olarak değerlendirmektedir. Kendisini sömürmek için gelenlerin Araplar değil Batılılar olduğunu unutan bu anlayış ulusal bilinci öne çıkarmak için öncelikle milli duyguları ve retoriği kullanmaktadır. Geliştirilen milli bilinç ‘tarihte Türk’e biçilen rol’ ve ‘Türk’e Türk’ten başka dostun olmadığı’ iç politikaya yönelik retoriktir. İlginç olan, Batı’ya karşı bir Batıcılıktır bu. Bir yandan anti-emperyalist olduğunu söyleyip bir yandan da sisteme dâhil olmak isteyen anlayışla mücadeleye emperyalist blok içinde devam edilmektedir. Aynı zamanda anti-emperyalizm adı altında bir ulusa bağımsızlığını bir başka ulusu tahakküm altına alarak kazandırmıştır.

Cemil Meriç’in hem reaksiyoner hem de paradoksal yorumlarına değiniyor Orhan Koçak. Meriç, toptancı yaklaşarak Batı’nın tüm değerlerini reddettikten sonra içinden kendisine güzel gelenleri olumlamaktan geri durmamaktadır. Kendisi gelenekçidir fakat “gelenek/çilik geri kavuşulamayacak yitirilmiş bir kayıptır”. Orhan Koçak’ın pozitivist-elitist olarak tanımladığı Ataç’a göre “gelenekçi olan çoğunluk hep gericidir ve ilerleme hep yeniliktedir.” Yenilik de Batı’ya doğru hareket etmekle mümkündür. Yazar buradaki her iki anlayışın temsilcisi oldukları eğilimlerin açmazlarını gözler önüne seriyor.

Ataç, Meriç, Caliban, Bandung ilk başta dağınık ve birbiriyle bağlamsız konuların toplamıymış gibi görünüyor fakat Orhan Koçak aradaki ilişkiyi ustaca kuruyor. Eser, Türk aydının paradoksal anlayışını gözler önüne sererken ‘neden evrensel ölçülerde eser üretemiyoruz’ sorusunun da cevabını veriyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Özgürlük tek kişiliktir

Her ne kadar kitabı bu kadar ünlü yapan asıl faktör, Freud'un Kitle Psikolojisi kitabında Gustave Le Bon'u referans almasıdır diye düşünülebilse de kitle psikolojisinden bahsederken akla gelen ilk isim Le Bon'dur.

Yaşadığı çağın Fransa’sından hareketle kitle psikolojisi üzerine çeşitli çalışmalar yapmış, topluluğu yaratan bireylerin bireysel farklılıklarını tek bir potada eritmek esasını, kitleyi idare yöntemi olarak belirlemiştir.

Sosyal psikolojinin bireyin psikolojik yapısı ile kitlenin psişik yapısının ne derece aynı olduğu üzerinden ilerlediğinin inşasını örüyor Gustave Le Bon kitabında. Kitleyi tanıma yolunun, bireyin psikolojisini de bilmekten geçtiği bilgisini edindirme gayreti de cabası. Ve Türk okurlarının bu konuda ulaşabilecekleri yerli bir eser olmaması kitabı zorunlu hedef haline getirmekte meraklısına.

Bir kitlenin psikolojik yapısını çözmek, mevcut fonksiyonlarını betimlemek ve bu kitlenin neler yapabileceğinin sınırlarını belirlemenin, kitle yönetmeye talip olanlar için esas olduğunu fark edebilmiş herkesin hayatına katma değeri yüksektir bu kitabın. Zararlı kitle… Faydalı kitle… Kitle içindeki bireyin durumu… Gücü, psikozları…

İmha” amaçlı fiillerin bile kitleler halinde başka kitlelere yaptırıldığı yeni Dünya düzeninde popülaritesi artan, üzerine daha da fazla konuşulan eserler arasındadır “Kitle Psikolojisi”.

Aslında kitleler insanlık tarihinde hep büyük roller oynamışlardır. Ama etkileri bakımından hiç bugünkü gibi kitlenin bilinçsiz hareketi bireyin bilinçli eylemi gibi değer görmemişti! Artık “Suç” içerikli eylemlerin cezası kayboluyor, yasada onanıyor, toplum tolere ediyor, din kutsuyor… Psikoloji ise faili “kahraman” gibi isimlerle aynaya bakmaya yöneltiyor.

Kitlelerin yönetimi yüzyılın en tehlikeli silahı oluyor!

İnsan(lık) ölüyor kitle büyüyor!

Çünkü “Kolay kışkırtılmak, kızgınlık, kontrolsüz öfke, bireysel kararlarını verme ve eleştiri yetersizliği, duygularındaki abartılar, telkine kapılma ve çabuk inanma, bilinçaltı ve bilinçdışı ile yönetilme” gibi ortak hareket motivasyonlarından beslenen bir canavardır kitle.

Canavar diyorum zira Le Bon, betimlemelerinin içine benim bunu düşünmem için yeterli örnekleri özenle koymuştur. Bir kahramanlık destanının kitle ruhuna pek değinmemiş gözü dönmüş galeyanların insanlarını çizmiştir kitlelerin içine. Ve onları yöneten “kötü”ler!

Aslında;

Vende Savaşı'nı kendimi Katolik göstererek kazandım, daha sonra kendimi Müslüman göstererek Mısır'a yerleştim, Papa'nın nüfuzunu yaymaya taraftar biri gibi göstererek de İtalya'da papazları elde ettim. Eğer Yahudi bir kavme hükmetseydim Süleyman'ın mabedini yeniden inşa ederdim." diyen Napolyon’un bir kitle yönetiminde politika dehası mı, alacası içinde civcivi paketinde münafık mı, milli değerleri uğruna stratejiler planlayan bir savaşçı mı olduğunun, “tarihin objektif değerlendirilmesi” gereği düşünülürse bir cevabı olmamalı!

Ama Le Bon bize üzeri kapalı “özgürlük tek kişiliktir” demeye çalışır!

Yakın mesafelerde bize başka ne demiş olabilir Le Bon;

''Büyük liderler bunun farkında olsalar da olmasalar da genelde insan psikolojisini en iyi bilen ve yönlendiren kişilerdir.'' diye bahsedilen liderlerden biri de R. Tayyip Erdoğan’dır mesela! Çünkü 15 Temmuz şehitlerinden olan ünlü reklamcı Erol Olçok tarafından en başarılı seçim kampanyalarına atılan imzanın da başucu kitabıdır bu eser.

Fakat kitabın gücünü tarih sahnesinde, bile isteye kullananlar daha çoğunluktadır. En ciddi etkilenenlerden bir diğer ünlü gurup da ittihatçılardır. "Ünlü bir matematikçi ile kunduracı arasında entelektüel karşılaştırma bakımından uçurum bulunabilir. Fakat ahlak ve inanç bakımından hiç fark yoktur, ya da pek azdır." Jön Türkler işte bu benzerliği fark ederek, kitleyi yönetmeye, kitle psikolojisini algıladıkları yerde talip olmuş olmalılar. Yoksa tüm o ünlü kafaların yatak odalarındaki komidinlerin üzerine, "Milletlerin kaderi artık hükümdar divanlarında değil, kitlelerin ruhunda hazırlanmaktadır." ön kabulü ile mıh gibi çakılmış bu kitabın başka nasıl açıklanabilir.

Yani "Kitleler bir dereceye kadar uyuyan bir insana benzerler." derken, birilerinin bizi bu bilgileri başucu edip doğru dikte ile uyandırıp yönettiğini anlatır ve uyanık olmamız gerektiği mesajını almayı aklımıza havale eder Le Bon.

Çünkü bu cinnet hali, yasal olarak cinayet olup, psikolojik olarak “iyi” ve “etik” tanımlara kolaylıkla girme konforuna sahiptir!

Örnek;

Bastille Muhafızı’nın katli! Aşçının içinden yükselen katil!

Kalenin zaptından sonra galeyana gelmiş halk muhafıza işkence yöntemleri arasında karar veremezken sıradan bir aşçıya muhafızın arbedede tekmesi gelir. Onu öldürme lütfu(!) kendisine verilir. Kör bir kılıç verilir eline. Madalya alacağının da hayali ile yarım kalan kesmesini o sıradan aşçı arka cebinden çıkarttığı mutfak bıçağı ile profesyonel bir katil gibi tamamlar! Keza Septempri-Seurs olayları da böyledir. Ruhumu yorduğu için anlatmamayı tercih ediyorum devamını.

Buna Freud’un anlatımından Le Bon’un fikirlerine bakarak cevap ararsak;

* Bireysel yolla edinilmiş özellikler kitle içerisinde silinir.

* Tüm bireylerde aynı özellik gösteren bir bilinçdışı oluşturulur.

* Birey kitle içerisinde kendine ait olmayan pek çok özellik kazanır.

* Bireyin bastırdığı içgüdüsel birtakım davranışlarını kitleden güç alarak ortaya çıkartmasıdır. Ki bu potansiyel sınır kişiliktir!

Birey artık davranışlarının bilincinde değildir, bir çeşit hipnoz altındadır. Bu hipnozda, temeli saldırganlık olmak üzere, pek çok eyleme yönelebilir. Telkin yöntemiyle aldığı güçten hız alan birey, herhangi bir kitle içinde olmayan, tek bir bireyden daha durdurulamaz, daha bilinçsiz ve tehlikelidir” (Freud,1975).

Sonuç olarak; işlerliği ve kullanım yolları anlatılırken bıyık altı bir kinaye ile sürekli aşağılandığını hissedersiniz yazarın kitle psikolojisini.

"Kitleler hiçbir zaman gerçeğe susamamıştır. Hoşlarına gitmeyen açık gerçekler karşısında, sahte olan eğer kendilerini cezbederse sahte olanı ilahlaştırarak açık gerçeklere yüz çevirmeyi daha uygun bulurlar." gibi cümlelerin arkasından “özgürlük tek kişiliktir” diye sessiz ve kimliksiz çığlıklar atmaktadır.

Özgürlük tek kişiliktir!

Ve son cümlede;

Bir ideali takip ederek, barbarlıktan medeniyete geçmek sonra bu ideal kuvvetini kaybedince çözülmek ve ölmek. İşte bir kavmin hayatına ait çemberi bundan ibarettir.” derken, “ibaret” olmak, yeterince duyabilen için, yeterince hakarettir!

Tekrar edelim o zaman;

Özgürlük, tek kişiliktir.

Ve bireyinin zihni hür olmayan ülkenin sınırları hür değildir!

Mavi Çınar
the.blue.gaia@gmail.com

Bilinmeyeni ararken kendini bulmak

"Hayat dediğin dünya üzerinde bir arayış. İnsan ne aradığını da bilmiyor işin kötüsü."
- Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı

Eyüp Aygün Tayşir ismiyle karşılaşmamız ilk olarak 4 Hane 1 Teslim adlı kitapla olmuştu. Bu kitabı, Engin Ergönültaş'ın fevkalade romanı Minare Gölgesi'nden hemen sonra okumuş ve peş peşe iki güzel mahalle romanı okumanın tadına varmıştım. Dünyaya gelişleri arasında neredeyse 30 yıl olan iki yazarın bakış açıları, metni işleyişleri, karakterleri sanki çok uzun yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafı anlatır gibiydi. Bir fotoğrafı anlamlandırmak da şüphesiz o fotoğrafı daha kalıcı bir hâle getiriyordu. Şehir hiç önemli değil bu durumda, anlatılan çünkü bizim hikâyemiz, "illallah" dedirten o yaşamımızın hikâyesi.

Tuhaflıklar Fabrikası her yönüyle sanki bambaşka bir Tayşir romanı okuyacağımızı söyler gibiydi. İsmi, kapağı, kapağındaki ev ve renkler, tabiri caizse fantastik bir kurguyla karşılaşacakmışız gibi duruyordu. Oysa kitabına aldığı epigrafla beraber Tayşir fısıltıyla karışık anlatıyordu derdini. Alejandro Zambra'nın nefis kitabı Eve Dönmenin Yolları'ndan: "Çünkü her ne kadar bir yabancının hikâyesini anlatmak istesek de eninde sonunda hep kendi hikâyemizi anlatırız."

Kitap, bir arayışın romanı. Bir kitaba ulaşma gayreti, bu gayretin yanında da düşünceler, boğuşmalar, yorgunluklar, umutlar ve sürekli yeni kapıların açılması ve elbette zaman zaman kapanması. Kitabın sahibi merhum bir profesör. Öyle bir kitap bıraktığına inanılıyor ki bu kitapla birlikte batının ulaşmış olduğu bilgilere profesörün çok daha önce ulaştığı anlaşılıyor. Eğer 'biz', bu kitaba ve profesörün eriştiği bilgilere vaktinde ulaşabilseydik, yani batı bu kitabı bizden kaçırmasaydı, saklamasaydı, inanılmaz bir gelişim sağlayabilirdik. Profesör, Merhum Hoca olarak tanınıyor, hatırlanıyor. Tüm bu geri kalmışlığımız, miskinliğimiz, daire dışında kalışımız hep bu kitap yüzündenmiş.

Arayışın sahibi, aynı zamanda Tuhaflıklar Fabrikası'nın bir hocası. Diğer hocalarla beraber büyük bir tuhaflıklar fabrikasında çalışıyor. Tarihiyle, çalışma şekliyle son derece tuhaf bir fabrika. Buradaki hocalar isimleriyle değil, lakaplarıyla tanınıyor. Bu lakaplar o kadar tanıdık ki acaba fabrika değil de ülke mi demeli? Bir tuhaflıklar ülkesi mi burası? Tayşir bunu hocalar üzerinden son derece trajik işlemiş. Mizahı ve hüznü yan yana koymuş, okuyanın da bir fabrikadan çok bir ülkeyi düşünmesini istemiş. Hocalar arasından bazılarını saymalı: Avcı Hoca, Kibar Hoca, Derin Hoca, Değerli Hoca, Danışman Hoca, Sanatçı Hoca, Hatip Hoca, Dost Hoca... Elbette fabrikanın bir rektörü var; Yeşil Papağan. Dekanı ve baş müstahdemi de var. Not Dilenen Çocuk'u da var. Şurası bir gerçek ki hocaların birbirleriyle olan ilişkileri günümüz akademik dünyasını da yere seriyor. Muazzam bir eleştiri romanın içine komple yediriliyor.

Kim ve ne olduğu tam olarak bilinmeyen, görenin ve bilenin olmadığı fakat ulaşılamaz bir kutsallık atfedilen Büyük Âlim... Bu karakteri daha çok günümüzdeki her tarihi karakter üzerindeki 'eleştirilemez', 'yorumlanamaz' tavrımıza karşı bir ironi olarak tanımladım kendimce. İçdeniz denen bir yerin kıyısındaki Tuhaflıklar Fabrikası'nda, genç asistan işte bu büyük âlimin yazma eserinin peşinden tuhaf mı tuhaf bir serüvene çıkar. Vardığı yer aynı zamanda dönüşü olmayan bir yerdir. Aslında bu durumu önceden hissetmiş, anlatırken de hissettirmiştir: "Ne müfessirim ne de kutsal kitapların sırlarını ifşa etmek haddim. Lakin belki de sürgünümüz budur, kim bilir? Şimdi lütfen beni, numarasını açık etmek için pürdikkat izlediğiniz bir gözbağcıymışım gibi izleyiniz. Sonuçta yine hayret edecek olsanız da..."

Bir kitabın peşinden giderken insanın geçmiş ve gelecek arasındaki düşünceleri, yolculuğunu şekillendirebiliyor. Bu durumda Dücane Cündioğlu'nun dediği gibi yol insanı terbiye ediyor. Tökezleyip düşmek yolun bir gereği ama ayağa kalkmak şartıyla. Ayağa kalkıp yoluna devam etmek zorunda insan. Bazı arayışların nihayetinde ulaşmak yok üstelik. Tek bir maksadı olabilir o arayışın: aramak. Daima ve durmadan aramak: "İnsan, zamanı önünden kazdığı bir toprak misali fırlatıp attıkça ardına, önünde açılan boşlukta geçmişi ve şimdiyi birbirine karışmış olarak bulur. Gelecek ise, o boşluğun görünmez derinliklerindedir."

Sürekli arayışta olmak. Bunun hem huzurunu hem de huzursuzluğunu yaşamak. Kitaplarda, müziklerde, filmlerde kendini ve insanı yeniden keşfetmek. Budur yaşamı anlamlı, insanı kıymetli kılan. Kendine sadece bir konu seçip o konuya hapsolmuş insandan benim alabileceğim bir şey yok. Onun düşünce dünyasını sadece gündem belirleyecek çünkü. Bana anlamlı, kıymetli gelen şeyler, bir başkasının kabına topladığı ve hatta taşırdığı şeyler. Orada var esas yaşam kavgası çünkü. İşte o kavga kendi kavgandır. Kendi içindenki arayışın dışarıya doğru yönelişi: "Bazı insanların böyle bir özelliği vardır; kalabalıkların içinde kalabalığın rengine bürünerek kamufle olmuş gibi varlıklarını unutturup etraflarında olan biten her şeyin farkına varır ve zihinlerine kaydederler. Ve birgün kaydettiklerini ifşa ederler bir kelamları ya da yazdıkları bir kitapla... O anda tüm gözler onların üzerine dikilir. Ancak o an da geçicidir ve bu her şeyi görüp kendi görülmeyen göz, görmeyi ve kaydetmeyi sürdürür. Belki bir lanet, belki bir lütuftur bu; belki de hem bir lanet, hem de bir lütuf."

İnsanı hikâyeci olmaya götüren nedir? Bilinmeyeni, bilmenin imkânsız olduğunu anlatma isteği belki de. Tuhaflıklar Fabrikası tam da bunun romanı. Olana bitene anlam verememenin yanı sıra, bir anlam vermeye de çabalamanın romanı.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

5 Kasım 2018 Pazartesi

Hayatın sisini aralamaya çalışmak

"Biz insanlar, ne büyük acılara yeniliriz ne de büyük sevinçlere; çünkü bu acılar ve sevinçler küçücük olayların muazzam sisiyle örtülüdür. İşte budur hayat, sistir. Hayat bir nebülözdür.
- Miguel de Unamuno, Sis

Yirminci yüzyıl İspanyol edebiyatının usta isimlerinden Miguel de Unamuno (1864-1936) geç keşfettiğim için hayıflandığım yazarlardan. Bir duruş sergileyen yazarların ayrı bir yeri vardır bende. Miguel de Unamuno da onlardan. Unamuno muhalif tavrı yüzünden iktidarla uyuşamayan bir edebiyat profesörüdür. Bu yüzden sıkıntılar da yaşamıştır. Onun diğer bir özelliği ise kendine özgü üslubudur. Kullandığı dil o kadar çarpıcı ki sözcüklerle adeta illüzyon gösterisi yapıyor. Genelde edebiyatla akademik olarak ilgilenen yazarlar kurgusal türlerde (teorik kusursuzluk adına) metni kasar. Doğal olarak bu da okuyucuyu yorar. Fakat Unamuno’nun akademik kimliği ne metni kasıyor ne de okuyucuyu yoruyor.

Miguel de Unamuno’nun Sis adlı eserinin telif hakkı olmadığı için farklı yayınevlerinden baskıları mevcut. Bu değerlendirme yazısı Olvido Kitap’tan çıkan baskısını içeriyor. İki yüz on sayfalık eserin çevirisi Gökhan Aksay tarafından yapılmış.

Sis’te intihar ettiği söylenen (yazar cinayet olduğunu düşünüyor) bir adamın ölmeden kısa süre önce yaşadıkları anlatılıyor. Daha doğrusu onu ölüme götüren süreç psikolojik ve duygusal açıdan felsefi bir değerlendirmeyle ele alınıyor.

Varlıklı bir genç olan Augusto Pérez sokakta tesadüfen gördüğü bir kadına aşık olur. Aşkı karşılıksızdır fakat sevdiği kadının peşini bırakacak da değildir. İlk başta reddilen Augusto Pérez ısrarcı olmuştur. Israr işe yaramış gibidir. Genç kadın birkaç şart öne sürerek evliliğe razı olur. Augusto Pérez’in istediği olmaktadır. Başkarakter için mutlu sona yaklaşıldığında hesapta olmayan şeyler çıkar ortaya. Başka biriyle ortadan kaybolan genç kadın Augusto Pérez’i kandırmıştır. Yazar olayları aktarırken başkarakterin yaşadığı duygusal-psikolojik gerilimi ön plana çıkarıyor. Eser tam anlamıyla edebiyat klasiği tadı veriyor lakin klasik akımı aşan yönleri de çok fazla.

Hikâye gerçek bir olay üzerinden kurgulanmış. Bu gerçeği yazar ve ölen kişinin ortak arkadaşı tarafından yazılan Önsöz’den anlıyoruz. Metinde, ‘o’/yazar anlatıcı, diyalog ve iç monolog teknikleri bir arada kullanılmış. Romanın 1914 yılında yayınlandığı dikkate alınırsa, Sis’i bir geçiş eseri olarak tanımlamak mümkün. Bu açıdan tür olarak modern roman ile klasik roman arasında duruyor. Zira metinde her iki akımın da etkileri görülüyor. Diğer yandan Miguel de Unamuno’nun, döneminin ilerisinde bir edebi üslubununun olduğunu söylemek mümkün. Özellikle iç monologlar daha sonra büyük ses getirecek olan bilinçakışı tekniğinin ön habercisi şeklinde yorumlanabilir. Dolayısıyla Sis çok yönlü bir metin. Klasisizmin yanında romantizmden ve modern hatta postmodern romandan örüntüler bir arada görülüyor.

Yunan dili ve edebiyatı profesörü olan Miguel de Unamuno metnin içine romanda yeniliğin gerektiğini belirten düşüncelerini yerleştirmiş. Gerek roman karakterlerinin söylem ve düşüncelerinde gerekse romanın yazar anlatıcı kısımlarında mevcut edebiyat anlayışı eleştiriliyor. Bu bağlamda yazarlığı, romanı ve edebi algıyı sorguluyor. Örneğin, “romanda klasik-romantik ayrımının gereksiz olduğunu” belirtiyor. Diğer yandan romanlardaki kurgu ile yaşanılan gerçeğin karşılaştırmasını yapıyor. Dikkat edilmezse “yazarın, kurgusu elinde oyuncak olabileceğini” belirttikten sonra “kurgunun yazarın (insanın) yetkilerini aşan bir durum olabileceğine” işaret ediyor. Gerçek ile kurgu arasındaki bilinmezliğe dikkat çekerek “Ya kurgulayan, daha doğrusu kurguladığını zanneden kişi kurgunun içindeyse” diyor. Onun vardığı noktada her şey tanrısal bir determinizm ile oluşturulmuş gibi görünüyor. Buradaki anlayışı ‘katı kadercilik’ olarak da tanımlayabiliriz.

Kitapta edebiyat eleştirisi yanında felsefi değiniler oldukça fazla yer kaplıyor. Miguel de Unamuno felsefenin dozunu iyi ayarlamış diyebiliriz. Konuları teknik detaylara boğmadan hikâyeye yedirmesi okumayı kolaylaştırmış. Tartışmaları farklı karakterler üzerinden yapması hem akıcılığı arttırmış hem de kurguyu sağlamlaştırmış. Evlilik, aile, aşk, kadın gibi konuların yanında özgürlük ile anarşizm ve aralarındaki ilişki varlık üzerinden sorgulanıyor.

Sis, sosyolojik açıdan da okunabilecek bir metin. Satır aralarında toplumsal gerçekliğe dair detaylar bulunuyor. Eserde toplumun farklı katmanlarından kişilere yer verilmiş. Örneğin Augusto Pérez zengin, iyi eğitimli, çalışmayan bir tiptir. Dolayısıyla hayatın ekonomik yükünden ve bu yükün insanları sürüklediği hayattan habersizdir. Diğer karakterler ekonomik açıdan daha alt seviyededir. Gerçek hayatın ne kadar acımasız olduğunu bilmenin ötesinde yaşamaktadırlar. Augusto Pérez’e maddi gücünden dolayı saygı duyulmaktadır. Genç kadın, onun sahip olduğu imkanları kullanmasını zor durumdakilerden faydalanmaya çalışmak olarak görmektedir. Oysa Augusto Pérez toplum içinde ayrıcalıklarının olduğunun farkında bile değildir. Ne yapıyorsa aşkından ve iyi niyetinden yapmaktadır. Eserde toplumun kadın ve erkeğe bakışını görmek de mümkün. Satır aralarında toplumsal cinsiyetçi anlayışın örneklerine sık sık rastlanıyor.

Sis’te ilgimi çeken en önemli konulardan biri yazarın metne sıradışı müdahalesi oldu. Romanlarda yazarın okurla konuştuğuna sıkça rastlarız. Özellikle yazarın kendini gizlemeden yönlendirdiği klasik dönem romanları için bu normal bir şeydir. Fakat Sis’te farklı bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Miguel de Unamuno kurguladığı karakterle buluşuyor. Onunla konuşarak kurgusunu izah etmeye çalışıyor. Yazarın kurgusuna karşı roman karakteri boyun eğmeyen bir tavırla yazarın izahını makul bulmuyor. Kurgulayan ve kurgulan adeta pazarlık ediyor. Miguel de Unamuno teolojik bir zeminde varlık, gerçek ve kurgu sorguluması yapıyor.

Çok farklı ilgi ve algı düzeylerine hitap eden Sis’i bir aşk romanı gibi okumak da felsefi bir sorgulama metni olarak okumak da mümkün. Aforizma niteliğinde tespit ve tenkitler, sembolizm ve şiirsel dil eseri edebi açıdan zenginleştiriyor. Bunun yanında kitaplara, dine, kültüre atıflar bulunuyor. Bu yönleriyle felsefi, dini ve kültürel açılardan eleştiri sunuyor diyebiliriz.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Âşıkların nefeslerine hüseynî yorumlar

Metnin dışında bir şey yoktur. Her söz söyleyenin ve söylenenin yokluğunda söylenmiştir. Dil’e gelen, aşkın (müteal, metafizik) bir gösterilene asla işaret etmez” diyen Derida’dan ilhamla; Allah’ın, “işitir” isminde kulağı vardır, dokundu ise eli vardır diyenleri koyar bir kıyıya önce.

Karşı kıyıya, asıl derdin, bu “iz”lerden manayı çıkartacak “furkaniyet”i kazanmak olduğuna varamadan, “iz”leri küllüm reddedenleri koyar.

Tam ortada “Sevi-yorum” der yazar; iki kıyının ortasında, uçsuz bucaksız bir okyanusta…

Resul’ün “Kuran’ın ikiz kardeşi olanlar ölmezler” müjdesini; ilk sayfadan, “fetvayı kalbine sor” diye dikta eden ön okuma ile okutur mesela… Topladıklarınla vücut olup ilerilersin.

Ya orada ya burada olmayı elzem bilenleri suya salar, kulağını çekiştirerek inceden! Kuran’la ikiz kardeş olan ölmez ise “ölen hayvan imiş…” diye haykırır Yunus, maviliğin orta yerinden tüm kıyılara.

Yorum; yer kabuğu, şerh; mağma, te’vil; çekirdek, biliniz ama Yunus… Ama Yunus kulağının içinde;
ölen hayvan imiş”…

Her daim yeniden doğarız / bizden kim usanası” şiirindeki kararlı sancıyı karnında duymaya başlarsın, derdim malumat aktarmak değil dediğinde kitap, aklının rahmine aklın düşer,

Ölen kim?”.

7 deyiş seçilir. “Güzel ne var ise “nefes”ten, kötüsü nefsimden”, diyerek, ince ince işlenir. Nur topu gibi 7 oğlun olur, 7 kızın… Neyse cinsin, kendinden olan 7’den seversin!

Aralarda, alan dışı, günlük, didaktiğin boğumundan azade, sohbetin içine çeken sokak ağzı dillenir. Bu, hem okur-yazarlığı seven hem mahallede misket, çizgi, kör ebe oynayarak büyümüş; küfür ettiği için ağzına bir iki biber sürülmüş; toprağına özdeş bir entelektüel için “kendinden mülhem” keyiftir.

Böylece; “Malumat”ı hor görenin, irfan yolunda karga yürüyüşü yaptığı yola gülersin, sayfalar ilerledikçe. Bin kişi gelir gözünün önüne, tekke ehli ama eşyanın “şey”inden bihaber.

Eşeği saldım çayıra
Otlaya karnın doyura
Gördüğü düşü hayıra
Yoranında avradını.

Olur olur… “Muhabbet zuhura tabii olur…”. “Münkir” inkar eden; Aramice “nalpak”tan, vücuttaki ur, tümör, necaset olur; “necasetten taharet” ile “bok”tan değil nifaktan temizlenmen gerektiğine etimolojik çağrışımlar olur… Yüzüne bir gülümseme düşer, içinde bir dem olur, bismillah…

Pür heves bir solukta ararsın buldum zannettiklerinde başka neleri kaybettiğini… Ve “Nifak necasetten bir durum” diye küfür etsen etimolojik ıspatın vardır artık kapı gibi!

Oku” ki; Sevi-yorum dedikçe yazar; sana da bana denenden densin; “Kaf-u Nun’dan başıma tac eyledim” diyebilen ehlinden “Kün” ol-an ile “kün” edeni bir eyleyen ilhamdan üflensin…

Kazak Abdal, Kaygusuz Abdal, Kul Nesimi, Edip Harabi Baba, Yunus Emre, Dedemoğlu, Yemini oku”; ki gör toprağın neler taşıyor içinde. Heidegger, Berkeley, monist, düalist didiklerken “varlık” diye; oynadığın türküden, duymadan dinlediğin ilahiden içine aşk sinsin… Kuantum’un yaklaştırdığı; istidlali akıl ve aklı-ı maad’a saldığın merak ile sezgisel kavrayışını, aklını seversin! Ve “Allah pisliği aklını kullanmayanların üzerine bırakır“; bıraksın.

Sevi-yorken ilerleyen satırlar, 7 “nefes”i, 7 ile çarpa çarpa anlatsın; Nelm 44; “…Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi orayı perişan ederler!”. Nefs padişahını gönül şehrinden nasıl uzak tutmazsın, desin. “Kendi özünü dara çekenin Münker-Nekir’e dahi pervası olmaz" desin.

Şahı-ı Merdan Hz. Ali’nin kazdığı kuyuya Yusuf düşer desin! Her çile Hak’tan bilip avuç avuç içtiğin “Prozac”ların uzaklaştırdığı aklını toparla desin; kuyuyu kimin kazdığına bak ta düş; Ali kazarsa bekleme ki itilesin, nefsini al, aklınla düş, içine düş… Dediği gibi Şebusteri’nin, “düşünmek” içine düşmektir desin!

Ve kuyuya tutkunluk ettiğin anları tutan kancalar esvabına değil etine batıyordur artık, henüz ilk “nefes” penceresinden izlediğin kendinde bile…

…Sonra da çevirdik, aşağıların aşağısına attık!” (Tin/5)

Ali’nin attığı kuyudan haz alan Yusuf’a özenmez misin o an. Rabbinin attığı kuyuyu azaba çevirmeye utanmaz mısın; bu dünyası azap olunca öbür tarafta güleceğine ettiğin iman körelmez mi?

İşte böyle erenler; abdal kişi ancak ehli anlasın, “nadan” bilmesin diye tebdil-i kelime kelam eder ki idrak seviyesine göre okunsun. Tıpkı yaradan gibi.

Cesetlerimize ruhundan üfleyene şükürler olsun!

Şah-ı Merdan’ın ittiği kuyunun karanlığına güneşleri değişmeyenler var olsun!

Şahıs”ı, “şahlanmak”tan türetip ayağa kaldıran, üzerine bastırmayanla demimiz “Bir” olsun.

Sahip-sohbet kökteş edip; “nefsini bilen Rabbin’i bilir” şiarıyla kendinle sohbet eden, Rabbi ile hemhal olanların, postu meraklısına kalsın; lafzı bize ilham olsun…

Ben gizli bir hazine idim bilinmeyi seçtim” diyenin suretinden esinli kul!

Gizli 7 hazinenin bilinmeyi seçip uğradığı bir kitabı, sen de bilmeyi seçtiğinde, şairin; “Sen bu Alem’i boş mu zannedersin / Her zamanın vardır bir peygamberi” dediği adamlarla çay içiyorsun, afiyet, bereket olsun…

Mavi Çınar
the.blue.gaia@gmail.com

1 Kasım 2018 Perşembe

Düzensizliğe karşı hakikatli bir avaz: Şeyh Bedreddin

"Zahir bilginleri, iç yüzü bırakmışlar, kabuklara dayanmışlardır. Çoğunun içi, gönlü açılsa, gönüllerinde dünya sevgisinden, baş olmak, başa geçmek muhabbetinden başka bir şey bulunmaz. Allah onları rezil etsin."
- Şeyh Bedreddin, Vâridât

İdeolojik bakış açısı özellikle ölçüyü kaçırdığında, tarihimizdeki birçok karakteri yanlış anlamamıza yahut hiç tanıma girişiminde bulunmamamıza sebep olmuştur, hâlâ da olmaktadır. Objektiflikten uzak, polemiklerle ve rivayetlerle örülü bir takım araştırmalar maalesef ki asırlık irfan ocağı olan Anadolu'dan yetişmiş, oradan geçip gitmiş ve şimdiye dek uzanan çınarları görmemize engel olmuştur. Şeyh Bedreddin de bu anlattığım tipteki araştırmacıların ve tarihçilerin titizlikten uzak, günü kurtarmak için yazılmış ve tamamen gündemden, güncelden, popüler kültürden faydalanmak adına kaleme alınmış çalışmaları sebebiyle yanlış tanınmış, üstelik hiç de ciddiyetli bir biçimde merak edilmemiştir.

Şairler, meseleye daha doğru biçimde bakmışlardır. Bu bakış hiç şüphe yok ki ilhamın ve sezginin yanı sıra ayakların basıldığı toprağı iyi bilmekle, sevmekle de doğrudan bağlantılıdır. Mesela Nazım Hikmet'in Şeyh Bedreddin Destanı, elbette bir takım detaylar ekseninde kusurları olsa da harikulade bir metindir. Bedreddin'i hiç tanımayan biri bile bu destanı okuduktan sonra merak duyabilir, incelemesini derinleştirebilir.

Ahmed Güner Sayar, hocalarına beslediği sevgiyi ve onlara uzanan yolları genişletmeyi çok iyi bilen bir isimdir. Bu yollar onu başka yollara da götürebildiği için kaynak denebilecek eserler de üretebilmiştir. A. Süheyl ÜnverSahhaf Raif YelkenciSabri F. Ülgener, Hasan Ali Yücel, Abdülbaki Gölpınarlı gibi tarihimizin kıymetli isimlerinin hayatları, düşünce dünyamıza katkıları, Sayar'ın doymak bilmez gayretleriyle yeniden ve daha fazla bilinir olmuştur. Ekim 2018'te Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanan Şeyh Bedreddin, yukarıda anlattığım bakış açıları ve çalışma biçimleri sebebiyle gerçek tarihin ve bilhassa hakikate dair kurulan düşünce dairesinin dışında bırakılmış bir portreyi adeta yeni baştan ortaya koyuyor. Kitap bittiğinde çok açık biçimde görülüyor ki Şeyh Bedreddin birileri tarafından sanki kasıtlı, bile isteye, şiddetli biçimde yargıların, rivayetlerin kurbanı olmuş. Diğer yandan, Sayar'ın bu takdire şayan gayreti de William C. Chittick'in Kozmus'un Hakikati kitabındaki bir 'tavsiye'yi yeniden hatırlatıyor: "İdrak ve görüşü derinleştirme -ta'mîk-i nazar- kafa teneşire vurana kadar bitmeyecek bir görevdi."

504 sayfalık kitabın muhtevası oldukça geniş. Kronolojik bir düzeni var. Evvela bu kitabın yazılma hikâyesi çarpıcı biçimde anlatılmış. Sonrasında Şeyh Bedreddin'e dair literatürdeki hareketlere değinilmiş. Bu sert girişlerden sonra Sayar Şeyh Bedreddin'in tarih içinde efsaneden çok somut bir yerde olması gerektiğine vurgu yaparak onun 'düzenlemeyi esas alan' tarafını gözler önüne seriyor. Mutasavvıf ve fakih taraflarıyla Bedreddin yeniden yorumlanıyor. İktisadî ve siyasî görüşleri tüm detaylarıyla aktarılıyor. Tam burada, Sayar'ın kaleminden Bedreddin'in esas derdine değinmek gerekiyor:

"Şeyh Bedreddin, iki oluşumdan çok rahatsızdı. İlki, kadıların (ulemânın), hukûku, parasal zenginlik için bir araç olarak kullanmaları; ikincisi ise, fakihlerin, Sultan Orhan - Sultan I. Murad - Sultan I. Bâyezîd döneminde, ki bu dönem takriben 70 yıl kadardır, kamusal alana ilişkin düzenlemelerde, verdikleri fetvâların, Kur'ân - sünnet bağlamından kopmuşluğunun söz konusu olmasıydı. Fakihler, olmaları gereken, özerk ve özgür hukûk adamlığı hüviyetini, siyâsî iradeye terk etmişlerdi. Bu meyanda, Fetret Devri'nde, sürüp giden taht kavgalarının ateşlenmesinde fakihlerin ihtirasının payı büyük olsa gerektir."

Bu kitapla birlikte Fetret Devri'ne dair okumalar yapmak da meseleleri daha gerçekçi biçimde kavramak adına önemli olacaktır. Zira bu devir, sanıldığının aksine bir dağılmanın ardından gelen düzenden çok daha ötesidir. Diğer devletlerle olan ilişkilerin yanı sıra bazı önemli karakterlerin nasıl bir tavır takındıkları da bilinmesi gerekiyor. Burada Musa Çelebi çok önemli bir yer tutuyor. Bedreddin'in kadıaskerlik serüveni onunla başlıyor. Üstelik bu serüven, hiç de 'Bedreddinî' değil. Kendisi devletle, makamlarla daima mesafeli ve uzak biçimde yaşamış, dervişlerine de bunu telkin etmiş bir zat. Ancak bu kadıaskerlik ona, devletin yönetiliş biçimindeki kendince sıkıntıları görebilmesi anlamında önemli bir imkân tanıyor. 'Her şey', tabiri caizse bu görevden sonra başlıyor. Torlak Kemal'in ve Börklüce Mustafa'nın kendilerine adına çevirdikleri numaralar dönüyor dolaşıyor şeyhleri Bedreddin'de duruyor. Bu da devlet erkanının nezdinde isyanın, asiliğin ve 'fitne'nin kaynağı olarak Bedreddin'i işaret ediyor. İznik'teki göz hapsinden sonra hayatının en fazla aksiyona sahip olan bölümü başlıyor. İznik'ten Kastamonu'ya gitmek zorunda kalıyor. Bu gidiş, belki de bir kaçış. Üstelik isyan da bu evrede patlıyor. Bedreddin meselelerden uzaklaşmak için sultandan hacca gitmek için izin istiyor, izin çıkmayınca müthiş bir umutsuzluğa kapılıyor. Çünkü olacakları tahmin ediyor. Bu isyan mutlaka, bir şekilde onu yakacak, sadece onun başını yakacak. Peki tarih onu nasıl yazacak?

Yargılanmasının akabinde örfî yolla verilen fetva: idam. Çünkü ortada Osmanlılar için en önemli konulardan biri var: hurûc-ı ales-'sultan, yani sultana karşı ayaklanma. Serez'de gerçekleşen idamının akabinde ne kadar sevildiği de ortaya çıkıyor. Halk hemen idam edildiği yeri belirgin kılıyor. Aslında dönemin diğer tasavvuf büyükleri ve erenleri incelendiğinde zaten Bedreddin'in 'ne'liği hemen bir cevap buluyor:

"Şeyh Bedreddin, İznik'te ikamete mecbur bırakıldığı günlerde Şeyh Akşemseddin'in kendisinden, gökbilim, tefsir ve fıkıh dersleri aldığını Manakıbı'ndan öğreniyoruz. Şeyh Akşemseddin, Şeyh Bedreddin'i üstadı olarak görmekte ve onu şu sözlerle tebcil etmekteydi: "Gözümün nûrudur' dirdi Şeyh için / gönlümün Tûrıdur' dirdi Şeyh için.". Şeyh Bedreddin'in iki oğlu ile torunu Hâfız Halil Efendi de, "zamanın en büyük şeyhi" dediği Şeyh Akşemseddin'e müntesiptiler. Halil bin İsmail Efendi, bu intisapla Bayramî tarîkatına intisap etmiş ve şeyhi Akşemseddin'le birlikte İstanbul'un fethine katılmıştı."

Söz buraya gelmişken Halvetî yolunun büyüklerinden Niyâzî-i Mısrî Hazretlerinin Şeyh Bedreddin'in Vâridât'ına ilişkin gazeline değinmeden de olmaz. Bu gazel

"Can kuşunun her zaman ezkârıdır Vâridât
Akl ü hayâlin hemân efkârıdır Vâridât
...
Sıdk ile gönlüm sever görmeğe cânım eğer
Anın çün kim Hakk'ın envârıdır Vâridât
...

Muhyiddin, Bedreddin, eylediler ihyâ-yı din
Deryâ Niyâzî Füsûs, enharıdır Vâridât.
"

1359'da başlayan ömrü 1418'de son buluyor. 59 yıllık ömrüne, sırları diğer büyükler tarafından her defasında vurgulanmış, başvurulmuş, yalnız Osmanlı coğrafyasında değil dünyanın birçok kütüphanesinde yer bulmuş önemli eserler sığdırmış

Letâ'ifü’l-işârât: Bu eser bilhassa fıkhî meselelerdeki vukufiyetini ve 'müctehid derecesinde bir fakih' olduğunu göstermesi bakımından oldukça önemli.

Câmi'u'l-fusûleyn: Edirne’de kazaskerliğe tayin edildikten sonra telif ettiği, kazâ ve mahkemeyle ilgili konuların ağırlıkta olduğu bir fıkıh kitabı. Türkiye ve dünya kütüphanelerinde birçok yazma nüshası bulunuyor.

Vâridât: Yoğun rivayetlerin işaret etmesine göre bu eseri Rumeli’de verdiği derslerden oluşuyor ve felsefî, tasavvufî, kelâmî ve diğer fikrî konulara temas ediyor. Bu kitap bilindiği gibi en önemli eseri. Yani onun tartışılmasına sebep olan eseri.

Bu eserlerin yanı sıra torunu Halîl b. İsmâil’in yazmış olduğu Menâkıbnâme'si esasında Bedreddin'e dair yazılmış en teferruatlı kaynak. Fakat objektifliği daima sorgulanmış. Sayar'ın kitabı bittikten sonra bu kaynağın önemi biraz daha artıyor. Menâkıbnâme her ne kadar tamamiyle şeyhi temize çıkarmayı gayret edinmiş gibi görünse de aslında şeyhin başına gelenlerin Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal gibi yakınlarındaki asilerle beraber ulemânın kıskançlığından ileri geldiğini açıkça ortaya koyuyor.

Ahmed Güner Sayar, bu derinlikli çalışmasının son bölümünde 'değerlendirmelerin aydınlığında tashihe açık bir sonuç' ortaya koyuyor. Burada birçok önemli ismin yorumlarına da kitabın her bölümünde olduğu gibi başvuruluyor. Mesela A. Süheyl Ünver'in kanaati şöyle: "Müslümanlıkta yeni âkidelerin tevlîdine çalışmış... esaslı bir tahsil görmüştür. İlmî ve siyasî faaliyette bulunmuş, nihâyet haksız yere hayatına son verilmiştir."

Bu son verilişi Sayar şöyle yorumluyor: "Şeyh Bedreddin'in tasfiyesi ile Osmanlı Devleti'nin merkeziyetçiliğinin önündeki büyük bir teorisyen kafa susturulmuş oldu. Bundan böyle, ne iktidarın meşrûiyeti sorgulanacak, ne de toprakta özel mülkiyet ve serbest piyasa mekanizmasına dönüş sorunları yaşanacaktı. Özellikle de toprakta özel mülkiyet meselesi tartışılmayacaktı."

1961 yılında Şeyh Bedreddin'in bir torba içinde Türkiye'ye getirilen kemikleri bir müddet Sultanahmed Camii'nde, daha sonra da 1961 Kasım'ına dek Topkapı Sarayı'nda muhafaza edildi. 29 Kasım 1961'de, Çemberlitaş'taki Sultan Mahmud Türbesi'ne defnedildi. Yani padişahların ve devlet ricalinin arasına. Bu bile onun ne kadar yanlış anlaşıldığının bir göstergesidir. Haksızlık el'an sürmektedir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin, oğlu Alaeddin Çelebi'ye gönderdiği mektupta geçen şu ifadeler, Şeyh Bedreddin'e ait olup Vâridât'ta geçmektedir ve neticeyi toparlayan bir özelliğe sahiptir: "Toz - duman kalktı mı göreceksin / altındaki at mıdır, eşek mi?"

Ahmed Güner Sayar, Fetret Devri'nin dağınıklığı ve düzensizliği içinde "Hakk’ı bilen bir arif ve gerçeği gerçekleştirmiş erlerin seçkini" Şeyh Bedreddin'in avazını duyuruyor bizlere. Derviş Kemâl'in şiiriyle bitirelim:

"Ne zaman yüzümü Garb'a döndürsem
Guruba bakarak hayale girsem
Güneşi batarken sararmış görsem
Bedreddin'i hatırlayıp ağlarım."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

30 Ekim 2018 Salı

Bir özgürlük yanılsaması

Yazar-okur etkileşiminin en çetrefilli konularından birisi yazarın anlattığı ile okurun anladığının ne kadar örtüştüğüdür. Eleştirmenler meseleyi üzerinde kuram oluşturmaya kadar götürmüştür. Metnin gerçek anlamını bulmak için eser yazardan bağımsız/soyut ele alınmalıdır demeye varmıştır işin ucu. Konuya bu kadar kesin bakmıyorum fakat okuduğum her kitapta aynı meseleyi düşünürüm. Bu açıdan “şair/yazar burada ne anlatmak istiyor” ‘mottosu’ yüzeysel bir bakıştan başka bir şey ifade etmiyor. Zira yazarla okur arasındaki anlamsal gerilim sonsuz bir uzamdır. Özellikle kurgusal eserlerde bu makasın daha da açıldığını düşünüyorum. Bana göre meselenin temelinde ontolojik bir gerçeklik boy gösteriyor. Yani, yazar-okur arasındaki örtüşmezlik kitaptan evvel insanın doğası gereğidir. Her insanın düşün dünyası farklı şekillenmiştir ve dolayısıyla her insan farklı anlama, algılama düzeylerine sahiptir. Sözün kısası, bu satırları bana yazdıran aşağıdaki kitabın yazarı muhtemelen benim anladığımı anlatmak istememiştir.

Oryantalist literatürün tarihi Haçlı Seferleri’ne kadar dayandırılır. Öncesinde izleri vardır belki ama asıl gücünü ve misyonunu bu dönemde kazanmıştır diyebiliriz. Avrupalı bu seferler sayesinde muhayyelesindeki egzotik/fantastik dünyayı yakından tanıma imkanı bulmuştur. Sonrasında gördüğü bine bin katarak kurguladığı fantezisini Doğu imgesine izafe etmiştir. Gerçeküstü ve heyecan verici anlatılar (metinler) zamanla içerik değiştirmiştir. Yine bir zenginleştirici olarak egzotik/fantastik ögeler bulunur fakat Batı bunların sahibi konumuna yükseltilmiştir. En azından niyet budur. Bilim ve teknikteki yeniliklerin Batı’ya sağladığı siyasi ve ekonomik güç kültürel ve sosyal açıdan da güçlü olduğu ön kabulünü doğurmuştur. Manipülasyon, propaganda ya da retorik… İsmine ne denirse densin işe yaramıştır. Batı kurguladığı fantastik dünyanın efendisi olmuştur. Bir sonraki aşama oryantalizme maruz kalmış toplumlarda aynı bakış açısını içselleştiren insanların ortaya çıkmasıdır. Süreç içerisinde bu da gerçekleşmiştir. Artık Batı kurtuluşun menzilidir. İlerlemek, güç sahibi olmak, yüksek refah seviyesinde yaşamak için Batı’nın izlediği yolu izlemek zorunluluktur. Batılı gibi düşünmeli, Batılı gibi yaşanmalı, Batılı gibi olunmalıdır.

Oryantalizmin köşe taşları diyebileceğimiz yazarların metinleri Batı’yı cilalayıp yüceltirken Doğu’yu ötekileştirerek hakir gören söylemi güçlü vurgularla öne çıkarır. Amaç bellidir ve zaten onlar da ne kimliklerinde ne de ürettileri metinlerde bunu gizlerler. Bu kulvarda olmayan bazı yazarların insani değerler ve hümanizm bağlamında yazdıkları da ister istemez benzer kalıba girer ve aynı amaca hizmet eder. Zira Batı’nın bağrından neşvünema eden her düşünce aynı paradigma içinde şekillenir, gelişir ve kalır. Lamia Berrada-Berca’nın yazdığı Kant ve Kırmızı Elbise de kulvar dışında bulunup kulvara katkı sunan cinsten. Maya Kitap etiketli yüz kırk dört sayfalık eserin çevirisi Mine Karataş tarafından yapılmış. Hakkında verilen bilgilendirme yazısında Lamia Berrada-Berca’nın sadece genetik olarak değil kültürel olarak da melez olduğunu öğreniyoruz. Yazarın melezliği öyle iki uluslu da değil üstelik. Kendisine Afrikalı, Ortadoğulu ve Avrupalı genlerinin buluştuğu bir havuz denilebilir. Tam tersini beklemek daha makul geliyor ama yazarın melezliği metne Avrupa merkezciliği motifleriyle sirayet etmiş.

Romanın başkarakteri Afrikalı Müslüman bir göçmen kadındır. Kocası ve bir kızıyla birlikte Fransa’da yaşamaktadır. Fransızca bilmemesi zaten içe kapanık olan kadını iletişim konusunda daha da zora sokmaktadır. Diğer yandan aynı dili konuştuğu kocasıyla da iletişim problemi yaşaması kültürel sorunların bir yansıma olarak okunabilir. Doğduğu toplumda kendisine aktarılan anlayışa göre “Bir kadın, kendi cinsinin en büyük günahının erkekleri baştan çıkarmak olduğunu daima aklında tutmalıydı.”. O, kadının hiç bir etkisinin olmadığı erkek egemen bir kültürde doğmuştur ve bu pasiflik burada da kendini göstermektedir. Kızının annesi hakındaki şu düşünceleri bu durumu özetliyor: “İnsanlar annemin bir birey olmasını görmezden geliyor, ona bir hiçmiş gibi bakıyorlar. Çehresi olmayan olmayan birinin nasıl bir birey olabileceğini anlamıyorlar.”. Burada vurgulanan en önemli şeylerden biri kadının çarşaflı oluşudur. Yazar metin boyunca olumsuzlaştırarak kullandığı çarşafı Aydınlanma’nın önünde bir engel olarak görmektedir. “Kara peçeyi yüzüne geçirdiği andan itibaren, bedenini açığa çıkarılması güç bir sırra” hapseden “genç kadın artık görünür olmak istemektedir.”. Çarşaf onu gizlemekte, pasifleştirmekte, hayata katılmaktan alıkoymaktadır. Kısacası kadının içinde doğduğu kültürde içselleştirdiği toplumsal cinsiyetçi anlayış bu yabancı ülkede de peşini bırakmamıştır. Yazarın kaba ve cahil olarak tanımladığı koca için erkek çocuklarının olmaması büyük bir sorundur. Sorunun tüm yükü de suçu da kadının omuzlarındadır: “Karısına öfkeyle bağırmaya başladı: ‘Bana sadece bir kız çocuğu verdin! Şimdi de gelmiş erkek çocuğu vermeyi reddediyorsun!’”. Kadın bu anlayış yüzünden kızı için de tedirgin olmaktadır. Bu anlamda kendi bahtsızlığını kızına daha sevecen yaklaşarak rehabilite etmeye çalışmakta, kocasından gizlediği şeyleri kızıyla paylaşmaktadır. Örneğin Kant’ın kitabı ve satın aldığı kırmızı elbise kızıyla arasında sırdır.

Romanda kurgulanan tiplerde oryantalist bakış açısının yansımaları mevcut. Otoriter, özgürlüğü kısıtlayan, güven vermeyen, kadını önemsemeyen, cahil, bencil, kaba bir erkek ve görmezden gelinen, haksızlığa uğrayan, sessiz kalan, cinsel obje olarak görülen bir kadın. Diğer taraftan kadının karşılaştığı Fransızlar olumlu özelliklere sahiptir. Güler yüzlü, iyi niyetli, nazik, hümanist, aklı kullanmaya önem veren insanlardır. Kadının toplum içinde yaşadığı tedirginlik/rahatsızlık kendinden kaynaklanmaktadır. Başta giyim şekli olmak üzere bir çok açıdan farklılığı bunun başlıca nedenidir.

Kocasının gölgesinde silik hâlde yaşayan kadının hayatı karşı komşularının kapısı önünde bulduğu bir kitapla değişmeye başlar. Kitap, Immanuel Kant’ın (1724-1804) "Aydınlanma Nedir?" adlı eseridir. Okuma bilmeyen kadın kocasından korkuyla sakladığı kitabı kızının öğretmenine götürerek merakını gidermeye çalışır. Aynı dili bilmemeleri iletişim kurmalarına engel olmuştur. Yetersiz de olsa kızının öğrendiği Fransızca sayesinde kitabı okumaya başlamışlardır: “‘Separe aude.’ Aklını kullanma cesaretini göster! Bu söz şimdi Aydanlanma’nın parolası olmaktadır.”. Akla yapılan vurgu kadının bakış açısını değiştirmiştir. Bir birey olarak var olmayı, kabul edilmeyi, önemsenmeyi arzulamaktadır. Aydınlanma düşüncesi ekseninde gelişen hikâyeye kadının bir mağazada görüp hayran kaldığı kırmızı bir elbise eşlik ediyor. Kadın elbiseyi çok beğenmiştir fakat almış olsa bile giyebilme ihtimali bulunmamaktadır. Sadece evde, kapalı kapılar ardında giyebilecektir. Ona da kocası izin verirse. Yazar analoji yaparak dekolteli kırmızı elbiseyi özgürleşmenin simgesi olarak kullanıyor. Özgürlüğe ulaşmak içinse aklın harekete geçirilmesi gerektiği mesajını Immanuel Kant üzerinden veriyor. Kendi kültürüyle büyük bir çatışma yaşayan kadının giderek değiştiği (yazara göre aydınlandığı) görülüyor. O eski ürken, korkan, çekinen kadının yerine cesur, aklını kullanan, kararlı birisi geliyor. İçinde yaşamaya başladığı kültürün özelliklerini benimsemeye başlayan kadına hediye olarak gelen ‘Kutsal Kitap’ ve yanında gelen mektuptaki Hıristiyanlık güzellemesi meselenin özeti oluyor. Oysa Aydınlanma, Hıristiyanlık’a karşı aklı temel alarak başlatılan bir harekettir. Sanırım yazar hümanizm adına burayı atlıyor.

Romanda gözlemci ve tanrısal konumlandırılmış ‘o’ anlatım tekniği bir arada kullanılmış. Yazar, bir gözlemci gibi aktarıyor lakin olaylardan düşüncelere kadar her şeyi biliyor ve yönlendiriyor. Bunun dışında leitmotive ya da iç monolog gibi yöntemlere bolca yer verilmiş. Kant, Aydınlanma, çarşaf, kırmızı gibi kelimeler leitmotive’e örnek olarak verilebilir. Ayrıca sembolizmden de oldukça fazla yararlanıldığı görülüyor. Özellikle kırmızı rengiyle özel bir anlam dünyası oluşturulmuş. İç monoloğun kullanılması az da olsa romana psikolojik düzey katmış.

Olay hikâyesinden ziyade durum hikâyesi şeklinde kurgulanan romandaki akış kısa kısa kesitlerden oluşuyor. Modern dönemde geçmiş olsa da kesin bir zamansal düzlemden bahsedilemez. Mekan olarak ise yazarın yaşadığı Fransa seçilmiş. Roman karakterleri özenle kurgulanmış. İnsani değerlerden uzak Müslüman bir koca, birey olmaya çalışan Müslüman bir kadın, kadına yardımcı olmaya çalışan öğretmen, kırmızı elbisenin satıldığı mağaza çalışanı ve kadının dönüşümündeki en önemli faktör kocasının zıttı özelliklere sahip erkek komşu…

Kitabın sonunda bazı Aydınlanma dönemi düşünürlerinin eserlerinden alıntılar bulunuyor. Din, akıl, insan, kadın konuları hakkındaki yazılar dönemin konulara bakışını yansıtıyor diyebiliriz.

Her ne kadar kapaktaki tanıtım yazısında “Paris’te yaşayan göçmen bir kadının özgürlük mücadelesi” denilse de Kant ve Kırmızı Elbise kitabı günümüz oryantalist bakış açısının tüm özelliklerini taşıyor. Bir yandan kültür ve din konularında Batı’nın bilinçaltını açığa çıkıyor. Diğer yandan da insani değerleri önemsemeyen kültürlerde ıslah edilmesi gereken yanların olduğu görülüyor. Bu bağlamda din anlayışı, kadın-erkek ilişkileri ve kültür eleştirisi konularında yazarın haklı olduğu konuların olduğu su götürmez bir gerçek. Fakat diğer taraftan metne göre özgürlüğün yolu asimilasyondan geçiyor. Ötekileştirilen birey kendine yabancılaştırılarak uyumlu hâle getirilerek sisteme entegre ediliyor. Özgürleşme ile başlayan süreç başka bir bağımlılık ile son buluyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Kendi değerini kendi biçen gözüpek bir yazarın romanı

Hani bir sözcük yazarsınız, sonra üstünü karalayıp başka bir kelimeyi denersiniz de camdaki su damlalarının kıvrılıp gittiği incecik bir selinti oluşur. İşte böyle bir kitap Hasan Yurtoğlu’nun Pathika’sı.

Üslubundaki efendiliği koruyan, yer yer de düşünce dozunu artırarak abartısındaki samimiyetle destekleyen bir anlatımla ve ancak felsefeye rağmen felsefe yapmak kaydıyla öykücülük adına özgül bir ilerleme sağlıyor. Biçimci yanı ağır basan kitap belli sorunsallar oluşturarak parmaklarınızın arasında kayıp gidiyor. Yerellik taşıyan deyim ve benzetilerden sıkça yararlanan, bu yönüyle de tanıdık gelen öyküleri, çocukluğa dair izler taşıyan bir dağardan kendisine çeşni olarak katıyor.

İlk karşılaştığımız güçlük, kimlik bağlamında bir çözümlemeyi güç hale getiriyor. Zaman zaman yazarın özdeşlik ilişkisi içinde sunduğu, gerçek bir isimle mi yoksa çıldırmanın eşiğinden yazıya akan bir tür kara güldürüyle mi okuduğumuzu ayırt edemiyoruz.

Kitapta açlık, kimlik arayışı, etik değerler, alışveriş teorisi, yemek ve yolculuk zamanı üzerine sözünü ettiğimiz tüm bu sorunsallara dair de tikel bir yaklaşımın denendiğini söyleyebiliriz. Korkmayın, Spinoza’dan, Hegel’den, Kant’tan, Feridüddin Attar’dan yararlanıyor görünse de kitap baş etmesi zor felsefi bilgiyi lümpen aşk şarkılarının, gündelik duyumların arasına ve çizgi dışı bir serüvene aktarmada başarılı. Kimlik arayışı, bireyin aşk çıldırmasından kurtulmak için sığındığı dünya, mesleki dezenformasyona ait uçurum ve rakip gördüğü kişiye karşı etik tutum her kelimede aşkla modern dünyanın eşiğinden tahayyül etmesi hoşnutluk uyandırıcı bir karakterizasyon çiziyor sınırlarıyla…

İlk kitap Veysel Paradoksu’ndaki aynı alaycı güldürü üslûbu, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar önsözünde söylendiği gibi gümbürtülü davulunu bütün insan coğrafyasına teşmil etmeyi de kotarıyor. En tutarlı felsefi bir akıl yürütmeden birkaç sayfa içinde Türkiye’deki adsız kalabalığın devinimiyle yüklü bir parçaya denk geliveriyorsunuz. Derişik (yoğun-konsantre) bir anlatım sanırım kitabı her şeyin teorisi olarak okumaya çekiyor okuru. Doğru-yanlış, iyi-kötü üzerine Spinoza’nın söyleyebileceğinden daha az hatayla söz açabilen, hafif çatlak bir felsefe hocasının sevimliliğinde hayat bulan kendi değerini kendi biçen gözüpek bir yazarla karşı karşıyasınız.

Karakum Yayınları en arka sayfanın arkasına boş kâğıtlar bırakarak yeniden basarsa, kitaptaki sayfaları boş kitap metaforu Edgar Poe’nun çağdaşı bir kalem olarak belki o dört sayfalık mutluluk veren kitapçığı bulabilir.

Şu cümleyi rastgele alıntılıyorum:

Yaşlı amcalar evimizi sorduklarında, ben çoktan kaybolmuş bir çocuktum.

Kitap açısından eleştiri:
Hasan Yurtoğlu’nun ikinci kitabı Pathika, hemen söyleyeyim, ilk kitap Veysel Paradoksu'nun devamı; ancak yalnız bu ikincisini okursanız da samimiyetini hiç yitirmeyen bir yazarın sıcak anlatımıyla karşılanmış olacaksınız. Öykü, daha çok bir hayalet yazarın yazar hayaletinin izini sıcağı sıcağına yakalaması esasına dayanıyor. İyi kitaplarda arıyor olduğumuz sanılan bir yazar siluetinin hırsla bizi bir kitap yazma gayretine sürükleme olasılığı bu kitapta hızla gerçeklikle bağıntısını yitirmeyen yazar tarafından bölünüyor neyse ki. Böylece metni yazarın handiyse iç sesini duyacak kadar yakından dinliyoruz. Yani ben öyle yaptım. Kitabın beni sürüklemesine izin vermedim. Oldukça gözüpek bir bakış siyasete ve medyaya oradan da kişisel hayat yanılsamasına ışık tutuyor. En personel, girilmez yerden giriyor en impersonel eşyaya… Kitaba dair özel bir gerçekliğin yerini daima inancasıyla sınayarak. Yanlış bir sözcükten, yanlış çekirdek inanışlarına, vicdanına çağıran sesten uçuk kaçık felsefe öğreniminin değeri bilinmedik yanlarına sizi ustaca sürüklüyor. Okurun donanımına ihtiyaç duymuyor dersek yalan söylemiş oluruz. Okuru bilgilendirme görevini sıkı sıkıya etik bir sorumlulukla sürdürüyor yer yer de varılan yanlışın yergilenmesi hayıflanmasına dönüşüyor sesi. Nesne kitap bir çıkrığa dönüşmüştür ve bir çıkmazda altın bir el elinizi tutmuş gibi oluyorsunuz.

Okur açısından eleştiri:
Hayalet bir yazar olarak kendimi şaşırtma görevini üstlendiğim tuhaf gülümseme anlarında binlerce kitabın bir yerleri arasına gizlediğim yazı, tüy, çiçek karşıma tesadüfen çıktığında şaşkınlığımı ya belli edemiyorum, şaşırmıyorum ya da… Olası hayalet yazar bu kez Behçet Necatigil’in Radyo Oyunları kitabının içine gizlenmiş şiirlerle çıktı. Bunlar Necatigil’in kendi şiirleriydi benim el yazımla yazılmış. Çok şaşırdım canım yalan mı söyleyeyim. Bu şaşırmayan bene güvenilmez. Çünkü bense beklerdim ki kendime ait bir şiir çıksın. Oysa kitabın kalınlığına şaşıran ben aynı kitabın tekli formalardaki küçük versiyonuna da bir kendi kule şiirini yazamadığı hatırlatmasını not etmişti. Bütün bunlar hiç şaşırtmıyorsa kitabın arka kapak yazısı şuydu ki şu ana kadar da etkiledi: “Yolunu arayanların, bulduğu anda yitirenlerin, kendileri olamayanların hikâyelerini dinleyeceksiniz. Aşk uğruna her yaşanmışlık parçasını rastgele savuranların, yolları sonunda kendilerine çıkanların replikleri dolduracak odanızı. Seversiniz ya da hoşlanmazsınız, ama onları tanıyacaksınız. Yolda yanınızdan geçen insanların düşündüklerini, parçalanmış hayatlarını bütünleştirme çabalarını öğreneceksiniz.”. Şiirler kitabın tam da Yol Radyo oyunu arasında otel aradıkları yere yerleştirilmişti. O kitabı okurken bu kitabın etkisinden kurtulamamıştım. Hasan Yurtoğlu da Feridüddin Attar gibi bir yazarın etkisinden sıyrılarak adım adım kayboluşa ilerliyor. Sanırım kuantum evrende olduğu gibi sayısız ikiz var orda, özneden tam bağımsız olmamalarına rağmen…

Yazar açısından eleştiri:
Felsefede yeni yönelimlerden bahsedeceğim biraz: Pascal Quignard’ı hiç duymuş muydunuz? Kitabı okurken Enis Batur’la da ilişkilendirirsin bu yazdıklarını olur biter demiştim. Arka kapak yazısı şöyle devam ediyor: “bir dil ustası farklı kişilikleri sizin için sizin adınıza konuşturmuştu. Şimdi onu dinleme zamanı. Kendinizden ve çevrenizden çok şeyler bulacaksınız.

"Bir takım hayatlar elinizde. Herkes kendi repliğini seçecektir kuşkusuz. Benim üzüntüm kitabın fişidir. 1.700.000 yazıyor ya işte ona sarılıp parmağımı emmektir. Sıkı bürokrasinin içinden yalnızca yazarlık heyecanıyla beni çekip kurtaran kitabın çok başarılı arka kapak yazısıdır. Başlıklar ne kadar etkiliyse arka kapak yazıları da o derece kurtarıcı rol üstleniyor kitaplarda. Salim bir kıyıya yanaşan bir denizci gibi söylersek parçaların bütüne irca ettiği o yerde duyulur bu nameler.

Yazarın şiirleri de olduğunu unutulmaz bir utangaçlık kisvesi altında onları herkesten gizlediğini mahcubiyetinin altında bu şiirin öbeklendiği utanç çemberinde okuyorsunuz daha çok.

Hüve Hiye Hüme
Huvva hiyya humma
Huvva hiyya humma
Huvva hiyya humma
Ben kendim geldim
Kendim kendim geldim
Ben kendim geldim
Kendim kendim geldim

Ben eleştiri yazısı yazamıyorum. Bu kitabı okumalısınız diyorum yalnız.

Gökhan Ünen

27 Ekim 2018 Cumartesi

Sadece kadınlara!

Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır,” diyen Virginia Woolf’un kaleminin,19. yy gelene değin yok hükmündeki kadına dair anlatısı olan kitap; İngiltere’de seçme ve seçilme hakkının elde edilmesinden bir yıl sonra yayımlanınca, her dem, taze feminist tartışmalar içinde anıldı.

Bu yüzden dönemin koşulları değişse de, kendine ait bir odası hatta evi dahi olsa kadının, Woolf’tan öğreneceği omurgalı bir duruş her daim vardı.

123 sayfada 123 not alırsın aklına ya da kitabına.123 konu ile ilgili meraklanır, birçok yazarı yeterince okumadığını fark edersin. 123 sayfa ile dolaylı bir yılın dolar. Ve 90 yıldır artarak ilerleyen etkisi ile Woolf, kısaca anlatırken, okuyucu kadın, uzunca anlamak ister “Kendine Ait Bir Oda”nın sadece bir “oda” olmadığını.

Çünkü Jane Austen veya Charlotte Bronte’nin niçin bir “Savaş ve Barış” yazamadıklarına, Shakespeare’in hayali kız kardeşine, kadının yoksulluğuna, namusuna, hatta yaratıcı tarafından kadına bırakılan doğasına kadar cesurca karalayan Woolf, sana köprüden önceki son çıkışı anlatmak ister gibidir.

Edebiyatın neden erkeğin ismi ile anıldığını genişletirken; yerleşmiş olan inancın, erkek diktesi ve kadın onayı olduğu derdindedir.

Baba ya da kocanın para kazanmasına karşılık “hizmet etmeliyim” teslimiyetini irdeler kadının ve buna rağmen evde çalışmanın maaşa ve iltifata tabii bir marifet olmayışından kaynaklı kadın kabulünü eleştirir.

Bütün bu yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir ayna görevi gördüler, büyülü bir aynaydı bu ve müthiş bir yansıtma gücü vardı. Böyle bir güç olmasaydı dünya hâlâ bataklık ve balta girmemiş ormanlardan ibaret olurdu. Savaşlarda zafer kazanıldığı duyulmazdı... Çar ve Kayzer ne taç giyerler, ne de tahttan inerlerdi. Uygar toplumlarda hangi işe yararlarsa yarasınlar, bütün şiddet ya da kahramanlık eylemlerinde aynalar gereklidir. İşte bu yüzden Napoléon da Mussolini de kadınların erkeklerden aşağı olduğunda bu kadar ısrarcıdırlar, eğer onlar aşağıda olmasalardı kendileri büyüyemezlerdi.

Kadına, sabah başlayıp uyuyunca biten mesaisinde, “aydın” olarak hayata bakma görevi verilmeyişini; üzerine, eve gelip gazetesini alıp bütün gece oturan erkek tarafından, -sanki kendisi bilgi ve ışıkla doğmuş gibi haspam- sanat ya da edebiyattan anlamamakla suçlananın yine kadın olmuşunu anlatır.

Baba olmama hakkını istediği zaman kullanan, ailesinden uzaklaşma alternatifini “sanatçı” kimliğinde hak gören, yüzlerce edebiyatçı erkek sayabildiğimizi; bunun karşısında kadının anne olma hakkından asla feragat etmeyişinin onurunu hissedersiniz kemiklerinize kadar!

Woolf hayali bir karakter ile çizer iddiasını şekle koymak için; Shakespeare’in kardeşi Judith! Judith kadınlara verilmeyen eğitim, sanat, edebiyat imkanının metafor söylencesidir say ki. Masa başında çalışan bir Shakespeare ve yer silen bir kardeş canlanır gözünüzde. “Shakespeare, kadın olsa idi edebiyatta yoktu” gerçeğini kabullendirir. Sanki şiirlerin adı geçmeyen, geçirilmeyen ruhu gibidir Judith. (Salome de Sartre’nin gövdesi iken gölgesinde gibi gösterilmek istenmemiş midir?) Judith içinize siner koku gibi. Nerede görseniz benzerini, onu hatırlarsınız artık. Kendinizdeki Judith’den taşınırsınız. O sizin rızanız veya toplumsal kabuller ile üzerini örttüğünüz ilhamınızdır. Odanızın camlarını silmeyi bırakır, ruhunuzun camlarını açar, derin bir nefes alırsınız; Hoşgeldiniz!

Hemen devamında; siz nefes alırken, nefesi daralan erkeklerden uzaklaşmanız gerektiği bilgisini edinirsiniz Woolf’dan, kim mi bunlar;

Başarılı kadınlarla ilgili “feminist” olmaları üzerinden entelektüel kimliklerine saldıranlar; erkek çocuğunu “veli nimet”; kızını “dizini dövmek” le eşleştirenler; ellerinin kirini yıkayıp, kadını “ahlaksızlık” ile suçlayanlar; sanatçı kimliği ile öne çıkan kadınları “lezbiyenlik” ile anmaya çalışanlar...

Aman ha, siz siz olun, yukarıdan konuşan Divan Edebiyatı şiirlerinden “oğlan sevici” dizeler dizmeyin yine de onlara, saldırır ama eşdeğer cevapları kaldıramazlar pek! Şanlı padişahlarının tarih ve edebiyat kitaplarına işlemiş eşcinsel eğilimleri yokmuş gibi davranın! Savaş meydanında sevdalandığı oğlanın dizine kapananları; Yeniçeri Ocağı’nda “civelek” kime denildiğini; sarayların peçeli oğlanlarını; Yunan hamamlarının içine kadın almayan hedonist bilgeleri; Gemi’ye uğursuz diye kadın sokmayıp oğlancılıktan nam yapan denizcileri, Avrupa’nın gay düşünürlerini; Kazıklı Voyvoda’nın nefretinin psikanalitik incelemesini ve kime karşı, neden olduğunu; Papa’nın ve kilisenin 8 yaşındaki oğlanların ırzına geçişini; Doğu’daki ağanın çocuk gelininin pedofili boyutunu; Kösem’in sırlarını… Aman ha, aramızda kalsın!

Zira ben; Doğu usulü oğlancılık ile Batı usulü homoseksüellik üzerinden daha fazla örneğe ihtiyaç duymadan da konunun anlaşılabildiğine inanıyorum şu an. Ve eşcinsellik konusunda en az edebiyatta olduğu kadar, erkeğin, gerek tarihte gerek güncel verilerde istatistiksel üstünlüğünü kabul ediyorum!

Bu yüzden, erkek, Woolf gibi kadınların edebi başarısını lekeleyecek başka sıfatlar ararken; siz Woolf’un size açtığı mavi pencerede nefes almaya devam edin, gözleriniz kapalı, yüzünüzde hınzır bir gülümseme…

İnsanlar olgunlaştıkça ”taraflara” inanmayı bırakırlar.” farkındalığı ile…

Mavi Çınar
the.blue.gaia@gmail.com

26 Ekim 2018 Cuma

Her yönüyle insana dönük denemeler

"Her gelen benzim sorar
Bilmez kalbimde ne var."

- Kerkük Türküsü

Deneme yazmak en çok da etraflıca düşünebilenlere yakışıyor. Nedir etraflıca düşünmek? Belki şudur: Olanı biteni, olduğu bitti zamanla ve mekanla birlikte düşünebilmek. Böylece yorum yaparken adım adım, ahenk içinde yapmak. Her ahenkli metin bir mücevher gibi parlar edebiyat cenderesinde. Neden parlamasın? Çünkü o bir kenarda, tüm harfleri yüklense de sessizce durur. Okurunu bekler. Denemenin hikmeti galiba bu: okurunu beklemek. Okuruna gitmez deneme. Bir reklam panosunda sırıtan romanlardan apayrı bir yerde olması bundandır. "Gel gel" de demez üstelik, o gelişi bekler. O gelişteki hâle değer verir ve o hâlle birlikte hayaller girdabına sokar hem kendisini hem okuyucusunu.

Köksal Alver, 'etraflıca düşme'yi ülkemizde en sakin-sessiz yapan, ortaya koyduğu eserlerle okuyanı germeyen, aksine asıl mucizenin sıradanlığın içinde sırlı olduğunu söyleyen bir isim. Kitaplarına verdiği isimler, esas yazılması ve söylenmesi gerekenin ancak bir kenara çekilerek olabileceğini anlatıyor sanki: Çevgen, Yerli Yerinde, Bahane, Saklı Yara...

Bir sosyolog olarak etrafını çoktan belirlemiş, o etrafın sorumluluğuyla çalışan bir isim. Edebiyat, kültür, mekân ve kent; eser ürettiği alanlar. Henüz tanışmayanlar için söylemek gerekirse "Mahalle: Mahallenin Toplumsal ve Mekansal Portresi", "Mekân Hikâyeleri", "Taşra Halleri", "Kent Sosyolojisi" ve "Kültür Sosyolojisi" bu toprakların hem geleneksel yanını hem de modern yüzünü keşfe çıkmak için oldukça önemli eserler.

Haller Hayaller, Alver'in tanımlamasıyla "insanı, hayatı, hatırayı, hafızayı anlamaya dönük" bir deneme kitabı. Bölümlere ayrılmasa da samimi bir okuyucunun muhakkak fark edebileceği bir akışa sahip. Bu akış insan ruhu ve davranışlarından başlıyor, yakın çevreyle olan ilişkiyle sürüyor, şehir ve şehir alışkanlıklarıyla devam edip doğa ve mevsimlerle son buluyor. Son yazıya gelinceye kadar "ah bir de müzik olsaydı şu kitapta" diye düşünebilirsiniz. Alver de bunu düşünmüş olacak ki kitabın son yazısı "Türküler ne söyler?" imdada yetişiyor. Yazar özellikle ilk sayfalardan itibaren, bir duruş olarak neden deneme yazdığını, deneme yazmaya götüren yolları anlatıyor sanki. Mesela iyi deneme yazan insanların sık sık yalnızlığı seçmeleri konusunda şu cümleleri çok önemsedim: "Yalnızlık bir keşif düzlemidir. Tıpkı bir yüce dağa, tepeye tırmanıp etrafı seyre dalmak gibidir. Kendini ve diğer her şeyi yalnızlık penceresinden izlemeyi seçen insan, duyulmamış sözlere, görülmemiş resimlere ulaşabilir."

Zaman anlamında hafızaya, mekan anlamındaysa hatıralara dokunan bir kitap Haller Hayaller. Çünkü "İnsan mekanlara öylesine uğrayıp geçmez; orada kalır. Birikir, kendini biriktirir, damıtır, kazır. Bir hafıza ve hatıra abidesi olarak yükselir mekân.". Eski sokaklardan geçerken, eski yapılar arasında gezinirken, mazisi geniş olan bir iklimde bulunurken ruhumuzun tuhaf duygular arasında gidip gelmesi bundandır. Bazı karşılaşmalar bu duyguları daha da artırır. Mesela çocukluk yıllarımızda sık sık geçip gittiğimiz bir sokak köşesindeki mezarlığın hikâyesi yirmi sene sonra karşımıza çıkabilir. Şaşırıp kalırız. Tekrar ve derhâl görmek isteriz orayı. "Umarım değişmemiştir" diye de dua ederiz. İsteriz ki hep o yalın, gösterişsiz ve ulvî hâliyle kalsın hem hatrımızda hem hafızamızda. Günümüzde ortalıkta yığınla dolaşan kişisel gelişim kitaplarıyla anlamını iyice kaybetse de aslında hafızayı yoklamaktan ziyade hafızanın tam da içine girip oradaki hatıralara ulaşmak, ulaşılan bölgede bir süre yoğunlaşmak, insana türlü türlü şifalar sunabilir. Hiç kapanmamış dosyalar kapanabilir, affedilmemiş meseleler son bulabilir, keşifler nihayete erebilir. Hafıza ve hatıra, insana insanlığını yeniden sunabilir.

Bellek saklı bir hazinedir ve zaman zaman kurcalanmak ister. Hiç kurcalanmadığında işlevini kaybeder. Teknolojik ürünlerde bile bu böyledir. Bir usb belleği uzun süre kullanmadığınızda bir daha hiç kullanamayabilirsiniz. Zaman zaman tazelemek gerekir, hatta bazen format atmak, yani sıfırlamak bile gerekebilir. Böylece yeniden kullanım için uygun hâle gelir bellek. İnsan belleğinden ilham alındığı besbelli. Bellek bize zamanın ve mekanın ötesindekileri ikram eder. Bak der, böyle böyle olmuştu, sen de şöyle şöyle yapmıştın. Şimdi aradaki bağlantıyı kur ve yoluna başka türlü devam et. Tam tersi de olabilir, daha önce girilmemiş bahçelere, sapılmamış yollara götürebilir bellek bizleri. Burada 'zamanı ve mekanı dost etmek' önemlidir: "Mekânlar da tıpkı insan gibi gelip geçicidir, fanidir. Her mekân kendince bir hayatı ve dili oluşturarak zamanı hecelemekte, zamandan geçmektedir. Eski mekânlar gibi yeni mekânlar da kendine özgü bir dili, sözü ve hayatı temsil etmektedir. Zamanın ruhu, mekânın ruhuyla buluşmaktadır. Kaybolan mekânlar, elbette, bir şeylerin kaybolduğunu da belki acımasızca haykırmakta; yeni mekânlar da yeni ama farklı bir hayatın cisimleştiğini belki hoyratça, belki kabaca, belki de munisçe dillendirmektedir. Kaybolan yahut yıkılan mekân, nasıl koca bir hatıra denizini kurutmakta ise, yeni zamanların mekânı da yeni yeni hatıra denizine su taşımaktadır. Hayat da zaten bu şaşmaz döngüde kendini bulmaktadır. Aslolan o mekânları var eden ruhla bütünleşmek ve o ruh iklimini hayata taşımak, hayatı o iklimde sürdürmek olsa gerek. Hayatı mekânla, mekânı hayatla süslerken, aynı şekilde ikisini birbirine kefil, dost ve aşina kılmak gerek."

Edebiyatın hayatımızda kapladığı yer önemli değil. Edebiyatın kapladığı yerde hayatımıza ne kattığı önemli. "Her gün en az iki saat kitap okurum" lafı bir alışkanlığın ifadesiyken "tarih okumak beni şiire ve müziğe götürdü" sözü daha anlamlı şeylerden bahseder, gerçek bir dokunuşu. Köksal Alver bunu oldukça güçlü biçimde anlatıyor: "Edebiyatın sırrı çağları aşan bir söz oluşunda saklıdır. Çağları çağlara katan edebiyat, insan tecrübesinin, insan hikayesinin kaydını tutar. İnsan ancak edebiyatta kendi çıplak ve yalın halini izleyebilir; geçtiği yolları, kıvrımları, düzlükleri ve tepeleri ancak edebiyatın izini sürerek çıkarabilir. Bunun için de her söylem edebiyata öykünmedir, edebiyatlaşma arzusu ile dile gelmedir. Çünkü söylem ancak edebiyatlaşırsa toplumun damarlarında akabilecektir. Aslolan edebiyattır, gerisi hikâye!"

Her yönüyle insana dönük bir kitap Haller Hayaller. Küsüp barışan, susup söyleyen, yorulup yürüyen ve hayatla sahici temaslar kuran.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

24 Ekim 2018 Çarşamba

İyi ile kötünün kadim savaşı

Makamların en güzeli “hayret makamı” olsa gerek. Beni bu makamda gezdiren üç şey var. Biri tabiat, diğeri çocuklar ve iyi kitaplar. Hepsinin de hamurunda büyülü bir yaratılış var.

John Steinbeck, “Cennetin Doğusu” romanıyla bir edebiyat şölenine imza atarken bana düşündürttükleri tam olarak böyle bir şey. Salinas Vadisinde yaşam süren iki köklü ailenin süregelen iki neslinin hayatlarını derinlemesine ele aldığı bu roman temelde iyilik ve kötülük arasındaki kadim savaşın bir yansıması.

Steinbeck genelde alt sınıfı, toplumdaki ötekini basit olaylar çerçevesinde anlatmayı tercih eder. Sahneler oldukça vurucudur. Gösterme konusunda çok mahirdir. İnanılmaz durulukta bir tasvir gücü vardır. Okuyucuyu derinden etkileyen ve okurken yazarına sempati beslemesine neden olan başlıca şey de bu bence. Steinbeck’e göre siyah ve beyaz vardır ama gri yoktur. Romandaki karakterlere baktığımızda da bunu görürüz. Karakterler bir zıtlık üzerine inşa edilmişlerdir. Sevgi ya da nefret ağır basan iki duygudur.

Cennetin Doğusu’nda da hep iyi ile kötünün kavgasını izleriz. Karakterler oldukça canlı ve görünürlerdir. Bu kavgayı aktarırken yazar bir yandan da iyiliğin ve kötülüğün doğuştan mı yoksa sonradan edinilen bir seciye mi olduğu konusunda düşünür. Okuyucu da düşünmeye sevk eder böylece ama hiç vaaz etmez. Hatta bazen Tanrı’nın kötülüğü niye yarattığını sorgularken işi dönüp dolaştırıp kutsal kitaplara ve insanların anlayışına getirir. Bir sözcük üzerinden kutsal metin okuması yaptırırken teoloji derslerinde bulur kendini okuyucu. O “bir sözcük” romanın final sahnesinde okuyucuyu vurucu bir sahnede beklemektedir.

Roman boyunca savaşın insan ruhu üzerindeki yıkıcı etkisi, bilgelik, aile, yabancılık, çiftçilik, kasaba hayatı, trajedi gibi konular etrafında dolaşırken durup soluklandığımız nokta hep insan ruhu olur. Yaratılıştaki fıtratın kaderi nasıl şekillendirdiğin deneyi gibidir karakterlerin hayatı.

Daha romanın ikinci sayfasında “insanın başka şeyi yoksa sahip olduğu her neyse onunla övünür. Belki ne kadar az şeyi varsa, o kadar çok övünmesi gerekir” gibi bir cümleyle durup da hayata baktığı noktanın çok başka bir yer olduğunu imler bize yazar.

Romanın ikinci bölümünü şöyle açar yazar: “Gördüğünüz gibi, kitap 1900 adı verilen büyük sınıra vardı. Bir yüzyıl daha öğütülüp çalkalandı; olan bitenler insanların isteği doğrultusunda bulandırıldı.”. Bu cümle sizce de tarih yazma konusunda galiplerin riyakârlığını da açığa vurmuyor mu? Özellikle de savaş tarihi konusundaki yalanları.

Ve sarsıcı bir cümle daha. Zamanını bir cümleyle özetleyen mahir bir yazarın hayrette bırakan ifadesi. “ Öyle ki bazı uluslar Tanrı düşüncesinin yerine kollektiflik düşüncesini koydular. Benim zamanımın tehlikesi bu. Dünyada müthiş bir gerilim var, kopma noktasına yaklaşan bir gerilim; insanlar mutsuz, kafaları karışık.

Mevzu edebiyat olunca beni düşündüren şeylerden biri de ancak bir sosyoloji çalıştayından ortak akıl ile çıkacak bir sonucun bir roman yazarının kaleminden çıkabilir olması. Tıpkı psikanaliz biliminin ilk örneklerine Dostoyevski’nin romanlarında rastlanması gibi. Bu bir hayat ustası olma sanatı mıdır yoksa gözlem gücünün etkileyici yansıması mı? Bu denli psikolojik tahlillerin, sosyolojik tespitlerin bir edebiyat eserinde bulunması beni hep büyülemiştir. Edebiyatı kıymetli yapan şey de bu olsa gerek.

Roman sanatını Fransızların bulduğu, Rusların geliştirdiği ve belli bir seviyeye çıkardığı söylenir. Faulkner, Ernest Hemingway, Salinger ve Steinbeck gibi isimleri düşününce Amerikalıların da onu bambaşka bir seviyeye getirdiği aşikâr.

Romanın 337. Sayfasında oldukça vurucu bir sahne var. Beni derinden etkileyen bir sahne. Neredeyse tam bir film sahnesi. Tüm canlılığıyla halen gözümün önünde. Bu kısmı okuduktan sonra durup nefeslenmek ve o anın tadını çıkarmak istedim. O an uzun sürsün istedim. Tekrar okudum ve bu kitap bitmesin diye vites düşürmek durumunda kaldım.

Bu edebiyat şölenine romanın çevirmeni Roza Hakmen de ustalıkla ayak uydurmuş ve ortaya usta işi bir çalışma çıkmış. 656 sayfalık hacmi ise uzaktan okuyucuyu korkutsa da elinize alıp Steinbeck ’in dünyasına girdiğinizde size az bile gelebilir.

Ve yazarın öykü sanatına dair manifesto niteliğinde bir cümlesiyle sizi baş başa bırakıp sonlandırıyorum.

Gerçekte daha fazla güzellik vardır, derdi. Korkunç bir güzellik bile olsa. Şehir kapılarındaki öykücüler hayatı çarpıtır, tembellere, aptallara ve güçsüzlere güzel görünecek şekle getiriler; oysa bu, dinleyenlerin zaaflarını pekiştirir sadece, hiçbir şey öğretmez, hiçbir şeyi iyileştirme, kalbi de havalandırmaz.

Kenan Yusuf Taşkın
twitter.com/knnysf

Müslümanca "düşünme" girişimi

Batı felsefesi üzerine şekillenen psikoloji bilimine İslami perspektiften bakmayı kendine görev addeden Sudanlı psikolog Malik Bedri’nin ‘tefekkür’ kavramını ele aldığı Düşünme adlı çalışması psikoloji biliminin ötesinde ‘Müslümanca düşünme’nin yollarını arıyor. “Gözlemden Tanıklığa” alt başlığıyla Mahya Yayınları tarafından neşredilen yüz yetmiş beş sayfalık kitabı Türkçeye Murat Çiftkaya çevirmiş. Oldukça kapsamlı bir konuyu genel çerçevesiyle değerlendiren Malik Bedri özelikle Müslüman bilim insanlarının çalışmalarında kullanmaları gereken yöntemler üzerinde duruyor. İkinci olarak bu yöntem ve bakış açısının Müslüman toplumlar içinde yaygınlaştırılması gerektiğini belirtiyor. Eser ebat olarak küçük olsa da verdiği mesajın oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Malik Bedri’nin Müslümanca düşünme ve üretmenin zihinsel kodlarını oluşturmaya çalıştığı görülüyor. Kitapta Batı taklitçiliğini alışkanlık, bağımlılık ve yaşam biçimi hâline getiren Müslümanların özgün bir bakış açısına ihtiyaç duyduğununun altı çiziliyor. Yazarın en başta terminolojik olarak İslami bir kavram olan tefekkürü seçmesi hem bakış açısını hem de amacını ortaya koyuyor diyebiliriz. Malik Bedri tefekkürü salt düşünme kavramının ötesinde “sınırlanamayan bir ibadet biçimi” olarak tanımlıyor.

Düşünce ile beden faaliyetleri arasında doğrudan bir ilişki olduğunu belirtiyor Malik Bedri. Bu bağlamda psikoloji buradaki etkileşimi inceleyen bilimsel disiplindir. Batı’nın ürettiği psikolojik çalışmaların faydaları muhakkak vardır fakat yetersiz olmalarının yanında İslami perspektiften yoksundur. Ayrıca insana fayda verdiği kadar zarar da vermektedir. Bu şartlar altında Müslümanlar psikoloji biliminden faydalanmak istiyorsa eğer mevcut psikoloji kuram ya da ekollerini İslamileştirmelidirler. Öncelikle sosyal bilimlere yaklaşımın değişmesi gerekmektedir. Değişim eğitim alanında başlatılmalıdır. Psikoloji pozitif bilimlerin kesinliğine indirgendiği sürece insanı anlamada yetersiz kalmaya mahkumdur. Zira indirgemeci yaklaşımlar insanı makineleştirmektedir. Örneğin psikolojinin en etkin kuramları olan psikanalitik yöntem, davranışçılık ve nöropsikanalizm biyolojik belirlenimciliğe yol açarak insanı kimyasal ve biyolojik bir makine olmaya mahkum etmektedir. Bu yaklaşımlarca sunulan çözüm önerileri de aynı oranda insana yabancıdır. Psikanalitik yöntem ve davranışçılık insanı dış uyaranların veya biyolojik ve biyokimyasal faktörlerin hükmettiği bir makineye, nöropsikanalitik yöntem ise insanın duygu ve düşüncelerini bilinçdışı bir aldanmaya indirgemektedir. Bu bakış açısına göre insan manevi değişkenleri olmayan, rahatlıkla laboratuvar ortamına sokulabilen biyo-mekanik bir varlık olarak kabul edilmektedir.

Malik Bedri mevcut psikolojik yaklaşımların kimyasal ve biyolojik deneyciliğin kesinliğiyle hareket etmesinin insanı anlamada sorunlara yol açtığını belirtiyor. Son yıllarda ‘bilgi işlemci insan modeli’ daha dengeli sonuçlar sunmaktadır. Zira yaşam boyunca beyin bilgi işlemeye devam etmektedir. Zihin-beyin ayrımı yapan Malik Bedri zihni “beynin kendisinin farkında olması” olarak tanımlıyor. Bu bağlamda zihin ile ne olduğu hiç bir zaman net olarak bilinemeyecek olan ruh ilişkilendirilebilir. Düşüncenin eylemlerle ilişkisi üzerinde duran yazar kalp-beyin-zihin etkileşiminin bilimsel verilerle desteklendiğini belirtiyor. Bilimsel çalışmalara göre modern bilimin iddia ettiği gibi “hormonlar asıl değildir, işlevsel araçlardır”.

Düşünmenin ana vasıtası dildir ve düşünme bilişsel süreçler yoluyla sembollerin kullanılmasıyla gerçekleşir. Aralarında kesin bir ilişki bulunan düşünce-eylem söz konusu olduğunda duygu ve duygusal tepkiler düşünsel faaliyetlerden sonra gelir. Tüm bu değerlendirmeleri İslami bakış etrafında yapan Malik Bedri’ye göre paradigmanın dönüştürülmesi gerekmektedir. Burada amaç yeni bir ruh modellemesinin sunulmasıdır. Ruhun yeniden modellenmesi için tefekkür kavramının etkisi önemlidir. Tefekkür, bilişsel süreçler sonucunda insanın söylem ve eylemlerini etkileyen bir faaliyettir. Bu açıdan tefekkür sayesinde istenmeyen davranışlar düzenlenerek istenilen sonuçlar elde edilebilir.

Malik Bedri bir çok yerde İslam alimlerinin tefekkürü ele alış biçimlerini değerlendiriyor. Klasik dönem Müslüman bilim insanlarının güzel amel için tefekkürün önemi üzerinde durduğu görülüyor. Alimlerin görüşlerini çağdaş psikoloji bilimiyle karşılaştıran yazar bugünün şartlarının Müslümanları getirdiği yer ve tefekkürün İslam’ın tasavvufi yorumundaki etkilerine değiniyor. Malik Bedri’nin “İslami tefekkür aşamaları” dediği süreç dört merhaleden oluşmaktadır. Birbirinin devamı ve tamamlayıcısı olan sürecin ilk aşaması bilgi, ikincisi inceleme ve hayret, üçüncüsü yaratıcı ile yaratılanın farkındalığı ve dördüncüsü “manevi idrak”tir. Tefekkür ilk başta düşünsel bir arınma süreci olan meditasyonla özdeşleştirilebilir fakat bunlar çok farklı iki yöntemdir. Hristiyanlık ve Yahudilik’te de rastlanan ama genellikle Doğu dinlerinde görülen meditasyonda akıl devre dışı bırakılırken İslam’ın önerdiği düşünme (tefekkür) biçimi için akıl vazgeçilmezdir. Dolayısıyla İslam’ın hedefi olan ideal insanın tekamülü için tefekkür şarttır.

Malik Bedri tefekkür konusundaki sorunlu algıya da dikkat çekiyor. Ona göre bazı Müslümanlar çağdaş bilimin insanın faydası için ürettiklerini reddetmektedir. Dolayısıyla bu insanlar tefekkürden uzak durmaktadır. Oysa “Müslüman ya da gayrimüslim her insanın ürettiğini yaratan Allah’tır. Her şeyin sahibi olan Allah düşünenin ve faaliyette bulunanın gayretince yaratır.”. Her şeyden önce Vahiy tefekkür etmeye yöneltir. Vahiy’in yönlendirdiği şekilde hareket etmemek tefekkürü askıya almanın ötesinde hayatın akışında etkisiz olmaya sebep olmaktadır. Müslümanların yaptığı ise tam olarak budur. Tefekkür konusunda “sınırlandırılmamış ibadet” tarifini kullanan Malik Bedri tek sınırlandırmanın “Allah’ın zatı” olduğunu belirtiyor. Fıtratı itibariyle kısıtlı olan insanın potansiyelini aşan konular dışında sınırsız tefekkür etmesi beklenmektedir. Burada önemli olan nokta tefekkürün niteliğidir. Tefekkürün niteliği ise kişisel, çevresel, kültürel faktörler tarafından belirlenmektedir. Bu aşamada tefekkür-takva ilişkisi ortaya çıkar. Tefekkür-takva ilişkisi doğru orantılıdır.

Malik Bedri’nin Düşünme adlı çalışması psikoloji disiplini özelinde Batı’nın bilimsel ve toplumsal anlayışının yanı sıra Müslümanların düşünce (tefekkür) algılamasının eleştirisini sunuyor. Modernizm paradigmasının bilim ve dini ayrıştırarak dayattığı seküler mantığın sonucu ortaya çıkan bilimsel faaliyetlerin insanı anlama, anlamlandırma ve sorunlarını çözmede yetersiz kaldığını gösteriyor. Ona göre İslam mevcut bilimsel verilerden yararlanarak özgün bir paradigma üretebilecek potansiyele sahiptir. Yalnız bunun için evvela Müslüman bilim insanların ve halklarının Batı taklitçiliğini terk ederek Vahiy’in yönlendirmesiyle hareket etmesi gerekmektedir. Bu aşamada “tefekkür” denilen sürecin anlaşılması ve uygulanması çok önemlidir. Malik Bedri tespit ve çözüm önerisinden öte bir yol haritası çıkarıyor. Elbette eksikleri vardır fakat İslam coğrafyasının hâline baktığımızda bu çabanın çok daha önem kazandığını söylemek gerekiyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp