6 Eylül 2017 Çarşamba

Mutluluk gelir ve gider, sanat daima kalır

"Asıl kâbus,
ardı arkası kesilmeyen güneşli günlerdir.

- Goethe

Yaşamak üzerine konuşmaya başladığımızda bu çağın bir gereksinimi olarak en önce mutluluk kavramını ele alıyoruz. Mutluluğu bir kavram olarak değil, bir arayış, varılmak istenen nihai bir sonuç gibi düşünüyoruz. Oysa yaşam yolunda nice mutlu anları yaşıyoruz, elbette mutsuzluk anları da. Bu durum mutluluğun aranan bir şey değil, zaman zaman yaşanan bir şey olduğunu apaçık ortaya koyuyor aslında. Bu anlarda neler var? İstediğimiz bir şeye ulaşmak, sevdiğimiz bir kimseyi görmek, hayalini kurduğumuz bir işi gerçekleştirmek. Fakat topyekun manada düşünüldüğünde, 'mutlu bir ömür sürmüş olmak' ya da 'mutlu mutlu yaşamak' birer ütopyadan farksız.

Aralık 2016'da Al Jazeera Turk'ün youtube kanalında bir video yayınlanmıştı. Zygmunt Bauman'dan, mutluluk üzerine. Sadece üç dakikalık bu videoda Goethe'nin mutluluk yorumları üzerinden bir yoruma varıyordu Bauman. "Mutluluk; üzüntülerin, sorunların üstesinden gelmektir" dedikten sonra bu yazıya epigraf olan Goethe dizesini söylüyor. Heyecandan yoksun, peşinden gidebileceğin ve uğruna kavga edebileceğin bir amaçtan yoksun olmanın mutsuzluğun tam da ortası olduğunu vurguladıktan sonra, Goethe'nin bu mutluluk-mutsuzluk tanımlamasının bilhassa gençler için oldukça önemli olduğunu söylüyor. Nihai önerisi şöyle: "Hayatınızı sınırsız haz veren maddelerle dolu bir kaptan seçilen hediyeler yığını olarak düşünmeyin. Hayatınızı uzun, uzun bir mücadele olarak düşünün. Bu mücadelede bir problemi çözersiniz, bir diğeriyle karşılaşırsınız. Ve yan etkiler çoğu zaman can sıkıcıdır. Ve evet, beni kısa dönemde karamsar uzun dönemde iyimser yapan işte budur."

Yaşadığımız çağın en önemli düşünürlerinden biri olan Bauman'ın kitaplarının ve metinlerinin Türkçeye hızla kazandırılması sevindirici. Ayrıntı Yayınları bu konuda titizce davranıyor ve tebriği hak ediyor. 176 sayfalık Yaşam Sanatı Temmuz 2017'de okuyucuyla buluşmuştu. Okunması kolay, bol not aldıran ve bölüm sayısı itibariyle sınırlı, mutluluk arayışıyla yaşamın nasıl olması gerektiğine dair dengeli bir akıcılığı olan Yaşam Sanatı'nın çevirisi Akın Sarı'ya ait. Diğer kitaplarına nazaran okuyucuyla gerçeklik yüzleşmesini bu kez daha duygusal bir tonla yapıyor Bauman. "Daha iyi bir yaşam!" sloganını reddedercesine "daha sahici bir yaşam!" diyor. Çünkü sahicilik içinde birçok şeyi barındırıyor ona göre: güzelliği, sadeliği, doğallığı, adaleti, merhameti, vicdanı, mutlulukla mutsuzluk arasındaki dengeyi, sağlığı, huzuru, güveni.

Kitabın başlangıcında iki epigraf var ki hedefi doğrudan anlatır gibi. "Yalıtılmış bir varlık değilsin, unutma ki kozmosun biricik, yeri doldurulamaz bir parçasısın. Sen insanlık bulmacasında köklü bir parçasın", Epiktetos'un Yaşam Sanatı'ndan. "Mutlu bir şekilde yaşamak... Bütün insanların dileğidir, ancak sıra, yaşamı mutlu kılanın ne olduğunu açıkça görmeye geldiğinde, ışık el yordamıyla aranır; aslında, mutlu yaşamı elde etme güçlüğünün bir ölçüsü şudur: şayet insan yolda yanlış bir dönemece girmişse, onu elde etmek için ne kadar didinirse, ondan o kadar uzaklaşır..." cümleleriyse Seneca'nın Mutlu Yaşam Üzerine'sinden. Bu iki alıntıyı şerhe girişmek hadsizlik olacaktır. Tekrar tekrar okumak düşündürücü olabilir...

"Mutluluğun Nesi Kötü?", giriş makalesi. Şaşırtıcı ve ters köşe yapan bir başlık. Tıpkı bu yazının başında belirttiğim gibi "mutlululuk istiyorum mutluluk!" diye oradan oraya koşturanların göremediği meseleleri anlatıyor Bauman. Anlık hazların ve tatmin duygularının en çok aranan ve en çok satan olduğu günümüzde, piyasaların insanın bu acziyetini çok iyi yakaladı hiç şüphesiz. Kendi kendine yetemeyen ve kendi kendine bir şey yapamayan insan için bol kimyasal soslu ve koruyuculu yardımcı malzemeler-işler türedi. Artık tek başına yapılabilir çok şey var: Bir AVM'ye gidip her şeyi tek başınıza yapabilirsiniz. Yemek, içmek, alışveriş, sinema. Harcanan bir yığın para ve asla tatmin ol(a)mayacak nefs. Bauman acı gerçeği şöyle söylüyor: "Gözlemciler, insan mutluluğu için önemli şeylerin yaklaşık yarısının hiçbir fiyatı olmadığını ve mağazalardan satın alınamayacağını ileri sürüyor. Eldeki nakdiniz ve krediniz ne olursa olsun, bir alışveriş merkezinde, sevgi ve dostluğu, aile hayatının zevklerini, sevdiklerinizle ilgilenmekten ya da sıkıntıdaki bir komşuya yardım etmekten gelen tatmini, iyi yapılan bir işten elde edilen özsaygıyı, hepimizde ortak olan “zanaatkârlık yeteneğini” tatmin etmeyi, iş arkadaşları ve ilişki kurduğunuz diğer insanların takdir, sempati ve saygısını bulamazsınız. Orada kayıtsızlık, küçümseme, tersleme ve aşağılama tehditlerinden azade olamazsınız. Üstelik, yukarıda sayılanlar gibi ticari ve pazarlanabilir olmayan şeyleri elde etmekte kullanılabilir zaman ve enerjiyi, yalnızca mağazalar yoluyla elde edilebilen bu metalara yetecek kadar para kazanmak için kullanmak ağır bir külfettir. Şu epeyce muhtemeldir ki yitirilenler kazanılanları çoğu kez geçer ve mutluluk yaratmak üzere artan gelir kapasitesinin yerini, “paranın satın alamayacağı” şeylere erişimin azalmasının neden olduğu mutsuzluk alır." [sf. 14]

Beklemenin, sabrın ve ustalığa doğru götürecek adım adım ilerlemenin yer almadığı bu sürekli koşuşturma hâlinin hiçbir faydası olmadığını artık herkes dillendirse de fiile ve yaşantısına dökemiyor. Bu durum dünyanın her yerinde böyle ve şiddetle artıyor. Batıdaki vaziyeti Laura Potter şöyle özetliyor: "Bekleme’nin kirli bir kelime haline geldiği bir çağda yaşıyoruz. Giderek herhangi bir şey için bekleme zorunluluğunu (olabildiğince) yitirdik ve yeni, favori sıfatımız “hemen” oldu. Artık bir tencere pirinci kaynatmak için on iki dakika bile ayıramıyoruz, bu yüzden zaman kazandırıcı, iki dakikada pişiren mikrodalga modeli yaratıldı. Bay veya Bayan Doğru’nun ortaya çıkmasını bekleyerek canımızı sıkamayız, bu yüzden flörtlere hız veriyoruz... Görünen o ki, zamanla yarıştığımız yaşamlarımızda, 21.yy İngilizlerinin artık hiçbir şeyi beklemeye vakti yok." [sf. 15]

Ortaya ciddi bir 'mutluluk ıstırapları' çıktığı malum. Sanırım bu kavram da Bauman'a ait. Mutlu olabilmek için cebinde para, bedeninde enerji, zihninde boşluk kalmamış bir insanın ıstırabı, hiçbir şeye değmiyor. Kitabın ilk bölümü de bu meseleyi irdeliyor. Ne tuhaf bir gerçekliktir ki dışarıdan bakan için birinin mutluluğu artık başka birinin korkusuyla aynı (görünüyor). "Yapmakla övündükleri şeyleri gerçekten yaptığına inanılabilenlerin sayısı çok az" diyor Bauman. Burada 'yapmak' kadar 'inanmak' konusu da ayrı bir mesele.

İkinci bölümde "yaşam sanatçıları olarak biz insanlar" anlatılıyor. Birçok farklı yazarın ve düşünürün yorumları eşliğinde yaşamı bir sanat, yaşayanı da sanatçı olarak, bir 'yol' olarak gördüğünü söylüyor Bauman. Bu yolda masumiyetin artık kanıtlanamayacağını, aklamanın tam manasıyla mümkün olamayacağını ve şüphenin asla ortadan kalkmayacağını da bilhassa belirtiyor. Yeni bir kavram olarak 'yaratıcı yıkıcılık'ın bu yolda önemli bir diriltici etken olduğunu okuyoruz. Kendini tanımlamaya ve kendini ispatlamaya girişen her insanın o anda yaratıcı bir yıkıcılık yaptığını öğreniyoruz. Tavsiye ise şöyle: "Yolcuya kalan sorumluluk, güya kestirme yolların, daha manzaralı ya da yürümesi daha kolay olan yolların cazibesine direnerek, rotayı sadakatle takip etmekten ibarettir." [sf. 103]

Üçüncü bölüm "seçim" üzerine. Burada 'öteki'nin mutluluğu önemsemekten bahsediyor Bauman. Ancak bunun zorluğu başka bir 'öteki'yle açıklıyor: Günümüzde mükafatları toplayan çevre daha çok merhametsiz, vicdansız, bencil, düşüncesiz ve kinik insanlardan oluşuyor. Bu da anlamaya çabalamamız gereken 'öteki'yi bizden uzaklaştırıyor ve hatta düşman gibi görünmelerine sebep oluyor. Mülteci sorunları gibi... İyi ve kötü kavramlarının yeniden tanımlanması gerekiyor Bauman'a göre. O, Amos Oz'un 2005 Goethe Ödülü kabul konuşmasından bir paragraf sunuyor: "Bazen iyiyi tanımlamak güç olabilir, ancak kötünün açık işareti vardır: Her çocuk acının ne olduğunu bilir. Bu yüzden bilerek can acıttığımız her defasında, bir başkasına ne yaptığımızı biliriz. Kötülük yapıyoruzdur."

Özgür irade diyor Bauman, insanı her türlü lanetten, kayıptan, öfkeden, bastırılmışlıktan ve aşırılıktan korur. Bu anlamda seçim yapmak, seçim yapabilecek bilince kavuşmak, şahsi fikri doğrudan belirtebilmek hayati öneme sahip. Zaten ucunda da hayat olmalı, bu bir erdemdir. Kişinin kendine erdemi, karakter erdemi. Bauman hatırlatıyor: "1 Kasım Yortusu'nun arifesinde, 31 Ekim 1517'de Martin Luther'i Wittenberg Kalesi'nde kilisenin kapısına doksan beş heretik tezini iliştirirken "Ich kann nicht anders" (Elimden başka bir şey gelmez) şeklinde beyanda bulunmaya sevk eden şey onun karakteriydi." [sf. 138]

Kitabın sonsözünde "organize etme ve edilme üzerine" başlıklı makale yer alıyor. Yine ters köşe bir başlık. İş ilişkilerinden flörtlere, evlilikten komşuluğa kadar giden bol şüpheci, tedirgin edici ve sadakati bulmanın güçleştiği yola dair sarsıcı yorumlar. 'Gürültü patırtı' dolu, endişenin ve aralıksız teyakkuzun sarıp sarmaladığı ilişkilerde tek duygusal hareket: arzulamak. Ne korumak ne de kollamak, sadece arzulamak. Bunun geçiciliğinin farkında olmaksa 'girdaplı sular'da boğuşmayı gerektiriyor. Girdaplı sular neymiş, ne kadar enginmiş, buyurun okuyalım:

"Göğüs germek için korunmaya gereksinim duyduğumuz "girdaplı sular" karşılıklı kuşkuyla dolu, zehirlenmiş ve çoğu zaman da kıyasıya rekabet tarafından parça parça edilmiş, istikrarsız ve narin işyerleridir. Semtlerimiz kent planlamacılarının sürekli tehdidi altındadır. Sayıca çok olan yollarımızın, saygın bir yaşama giden yolu gösteren işaretleri belirsiz ve yetersizdir, başarıya giden yolu gösteren işaretleri de hiçbir uyarıda bulunmaksızın bir görünüp bir kaybolur. Bedenlerimizin ve sahip olduğumuz şeylerin güvenliğine yönelik tehditler, karşı koymak bir yana, tespit edilemeyecek kadar belirsizdir. Bu tür zor bir işin gerektireceği kaynakları toplamakta pek de destek verilmeksizin hevesimizi göstermemiz ve "kendimizi kanıtlamamız" yönünde sürekli baskı yapılır. Geride kalma ya da pistten tamamen dışarı atılma tehdidini savuşturmak amacıyla yakalanamayacak kadar hızlı olan yaşam tarzlarına dair tavsiyeler sıralanır. Güvenilir, sadık, vefakâr, "mezara kadar" ayrılmayan bir dostun yardım eli, ihtiyaç duyulduğu her an memnuniyetle uzatılıveren, güvenilebilecek bir yardım eli (tıpkı adaların potansiyel gemi kazazedelerine ya da vahaların çölde yolunu kaybedenlere sunduğu şey gibi); işte böyle ellere muhtacız, böyle eller olsun istiyoruz, bu ellerden ne kadar çok varsa etrafımızda o kadar iyi..." [sf. 172-173]

Yaşamı sanata çevirmek, çok ince bir işçilik gerektiriyor. Bu işçiliğin kılavuzunu ise Bauman yazıyor. Mutluluk arayışıyla boğuşan insan için bir kılavuz bu kitap.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder