30 Mart 2017 Perşembe

Bir kitabın ismi ancak bu kadar yazarını işaret edebilir

Bir dostum kendini ele güne karşı borçlu hissetmemek için nasıl çözüm bulduğunu anlatıyordu. “Kimsenin bana iyilik yapmasına müsaade etmiyorum” diye özetlemişti bu dostumuz kendini minnet duygusundan korumanın yolunu. Minnet etmek insanı borçlu kılar. Karşısındaki insanda minnet duygusu oluşturmak ise yapılan iyiliği hükümsüz hale getirir.

Kimseye minnet etmeyen kişi aynı zamanda kimseye karşı taviz vermek, eğilmek ve yamulmak gibi omurga sorunları da çekmemiş olur. Minnet iyilik yapılanın boynunun borcudur. Bu borcun ağırlığı kişinin boynunu her gün biraz daha aşağıya doğru eğer.

Olursa şayet Allah’a karşı olmalıdır minnet ve de minnettarlık.

Önünde eğilmeye layık bir tek o vardır çünkü. Minnet duygularımızı harekete geçiren kişilerin karşısında Nesimî gibi söylemek lazım: “Har içinde biten gonca güle minnet eylemem / Arabi Farisi bilmem, dile minnet eylemem / sırat-ı müstakim üzre gözetirim rahimi / iblisin talim ettiği yola minnet eylemem.

Minnetsiz insanlar iyilik dilencisi değildirler. Erdemlerini menfaatleri karşılığında unutup değiştirmezler bu yüzden.

Şairlerin çoğu minnetsiz insanlardır.

Bir başka deyişle, minneti az mihneti çoktur şairlerin. Ne devlet kapısında beklerler ne de devletlu halkasında esas duruşa geçerler. Yağız Gönüler boşuna kitabına bu ismi vermemiş: "Minnet Eylemem". Bir kitabın ismi ancak bu kadar kitabın yazarını işaret edebilir. İkinci şiir kitabını çıkaran Yağız Gönüler edebiyatı ortamlardan bağımsız minnetsiz hayatına yoldaş edinenlerden. "Kırılınca Klarnet"te kendine özgü bir ses ve söyleyiş yakalayan Gönüler, ikinci kitabında da bu ses ve söyleyişin çıtasını yükseltmeyi başarmış. “Beyazları iliklenmiş gibiyim” diyen bir şair yolun bundan sonrasını bir başına kaybolmadan gidebilir demektir.

Yağız Gönüler tasannu ve artistliğe tenezzül etmeyecek, yolunun üzerine düşen alkışlara minnet etmeyecek denli hayatı kolaylaştıran dizeler yazıyor.

Hayat şiiri yormadığı gibi şiir de hayatı daha bir kolay kılıyor şu dizelerde: “Kaylule / Evine kat çıkan sahabeye selam vermeyen Resulün / Genellikle orta katları tercih eden utanası ümmeti / Kenefin hemen bitişiğinde ayakta duş yapan / Bir de evinde bereket arayan / Östrojeni ve testosteronuyla karar veren."

Yağız Gönüler’in "Minnet Eylemem" kitabında yer alan şiirler tek söyleyiş şiirleri. Yanlış saymadımsa şayet 31 şiirden oluşuyor. Bu sayı aynı zamanda 1986 doğumlu şairin yaşına tekabül ediyor. Her yaşa bir şiir düşüyor kitapta. Kendime yakın bulduğumdan mıdır nedir, Yağız Gönüler’in şiirlerinde en iyiyi bulmakta hep güçlük çekmişimdir.

Önceki kitapta da bu duyguyu yaşadım. Diğer şiirlerinden bağımsız bir tercih yapacak olursam, zarımı Yağız’ın "Akşam Ekmeği" şiirinden yana atabilirim. Hele yeni doğmuş oğul gibi şiirin son iki minik dizesini: "Oğlum oldu, uyandım / Akşam ekmeğine inandım."

Sevgili okur, şayet sen de minnetini mihnete çevirenlerden isen, akşam ekmeğine de inanmışlığın varsa hiç durma bu kitabı oku. Nerede mi bulabilirsin? Hemen söyleyeyim: Minnet Eylemem, Yağız Gönüler, İzdiham Yayınları, Ana Yayın Dağıtım, Cağaloğlu.

Hüseyin Akın
twitter.com/huseyinakin_
* Bu yazı daha evvel Millî Gazete'de yayımlanmıştır.

Batının Türklükle Müslümanlığı ayırma çabası hiç bitmeyecek

Bir zaman evvel Etyen Mahçupyan’ın Türkiye Cumhuriyeti Başbakan Başdanışmanı olarak atanmasından sonra Ebubekir Kurban’ın bir hatırlatması çınladı aklımda. Mahçupyan Türklükle İslamlığın birbirinden ayrılması gerektiğini ve bunun gelecek adına iyi bir şey olduğunu beyan etmişti bir vakit evvel. Gelecek kimin geleceği, iyi kimin iyisi? Bir sürü soru(n)lar…

İsmet Özel’in “La İlâhe’nin La’sı” başlıklı bir yazısı vardır. Bu yazı 2001’de Yeni Şafak’ta, 2001 ve 2003’te Millî Gazete’de yayımlandı. Daha sonra Şule Yayınları tarafından basılan “Başbaş Başbaşa Başabaş” adlı kitapta da yer aldı. Bu kadar önemli bir yazı mıydı? Sadece ilk cümlesi bunu ispat edebilir: “Bizi cehennem ateşinden kurtaracağına inandığımız söz “la” ile bir olumsuzlamayla başlar.

Önce Mahçupyan’a bu görüşü sebebiyle, sonra da Jenny B. White’a “Müslüman Milliyetçiliği ve Yeni Türkler” adlı kitabındaki Mahçupyan’a yakın görüşleriyle kocaman bir “La” demek gerekiyor. Çünkü dedikten sonra ben yine “La İlâhe’nin La’sı”ndan bir alıntıyla cevap vermek istiyorum: “Türklük benimsenen bir nitelik olarak söz konusu edildiğinde, tutulması vacip olan tarafın “gayri Müslim” taraf olmadığı aşikârdır. Gayr-i Müslimliğin Türklükle bağdaşmayacağı bedihidir. Hiçbir olayı, hiçbir değişimi, Müslümanlık lehine ve fakat Türklük aleyhine sonuç vereceği mülahazasıyla değerlendirmemiz mümkün değildir. Ters yönden gidilirse de yol kapalı. Yani herhangi bir olayın cereyan tarzının, herhangi bir değişimin gerekçesinin, Türklük için iyi; ama Müslümanlık için kötü sonuç vereceği de söylenemez. Söylenecekse La İlâhe’nin la’sı ancak tarihe ve topluma ilişkin gerçeklerin yükü altına girilerek söylenebilir. Türklük, ayrı; Müslümanlık ayrı diyenler, gerçekte hangi tarafı tuttuklarını saklamak isteyenlerdir.

İletişim Yayınları tarafından ilk baskısını Kasım 2013’te, ikinci baskısını da Şubat 2014’de yapan “Müslüman Milliyetçiliği ve Yeni Türkler” kitabı, Jenny B. White’ın Türk kimliğini bir yere oturtabilme gayretinin eseri. Yazar Türkiye’ye sadece oturduğu yerden (Amerika) bakmıyor, Türkiye’ye gelip bir takım cemaatler, örgütler ve insanlarla oturup konuşup tartışıyor. Bu kimseleri önceden planlayıp seçtiği kesin. Çünkü tüm bu söyleşileri yahut anketleri aynı kapıyı çalıyor: Türklük ayrı, Müslümanlık ayrı. Özellikle bazı tarikatlara bağlı kimselerin “Türklük umurumda değil, Müslümanım bu yeter, Türkiye’de doğmasam da olurdu, hem de güzel olurdu” sözlerini üstünü yağlaya ballaya aktarıyor White. Daha evvel yazdığı “Para ile Akraba: Kentsel Türkiye’de Kadın Emeği” (İletişim, 1999) ve “Türkiye’de İslamcı Kitle Seferberliği: Yerli Siyaset Üzerine Bir Araştırma” (Oğlak, 2007) ile birlikte bu kitabın da Amerika’da çok farklı disiplinlerde eğitim görmesine rağmen Türk toplumunu tanıttığı söylenen derslerde okutulduğunu belirtmek gerekiyor. Kitabın en ciddiye alınabilir tarafı bu. Çünkü sekiz bölüme ayrılan kitapta Amerikalı bir antropoloğun “İslam ve Millet”, “Korku Cumhuriyeti”, “Misyonerlik ve Başörtüsü”, “Melezlik Yasak”, “Cinsiyet ve Millet: Peçeli Kimlik”, “Tercihler ve Topluluk: Mavi Saçlı Kız” gibi popülerleşmiş fakat klişe yumağı haline dönüşmüş konular hakkında yazıları var. Her ne kadar açılışta İbn-i Haldun’un Mukaddime’sinden (1377) yapılan “İnsan atalarının değil, geleneklerin çocuğudur” gibi göz kamaştıran bir alıntı yer alsa da, giriş konusu olarak 2008’de Kırşehir’de yirmi lise öğrencisinin kendi kanlarından Türk bayrağı yapmaları seçilmiş. Kitabın hemen hemen her bölümünde bu konuya işaret edilerek bir taraftan anti-milliyetçilik diğer taraftan da anti-islamcılık yorumları yapıyor Jenny B. White. Ancak öğrencilerin bu eylemden iki ay evvel PKK ile çatışırken şehit olan yirmi askerimizden ne kadar etkilendiği, neden etkilendiği hakkında pek bir şey yok. Kitap hakkında çok küçük bir örnek olsa dahi bu not, yazarın milliyetçiliği irdelerken kemalizm ve başörtüsü arasındaki zikzaklardan sayfalar boyunca yararlanmasına (destek aramasına) sebep oluyor. Kitapta bölümler ilerledikçe Türk milletini neredeyse sadece oy kullanırken “harekete geçen” bireyler olarak gören White, hem AKP’yi hem de seçmenini milliyetçi-muhafazakâr olarak değerlendiriyor. Kitabın başlarında anti-kemalist olarak takdim edilen Erdoğan ve ekibinin gezi olaylarından sonra kemalistleştiğini vurguluyor. Bunu yaparken de Edhem Eldem’in 16 Haziran 2013’te New York Times’a verdiği (Turkey’s False Nostalgia) röportajından, son derece yerinde olan bir tespiti seçerek yapıyor: “Erdoğan’ın askerî vesayete karşı yıllardır sürdürdüğü başarılı mücadelesinin ardından onların yöntem ve stratejilerini canlandırdığını görmek rahatsız edici… Öncekilerin ordu eliyle yaptığını, şimdi o polis eliyle yapmaya çalışıyor.

Gallup’un 2013 yılındaki araştırmasına göre Türklerin % 35’i yaşam koşullarını “sefil” olarak nitelendiriyor. Bu oran, 2012 yılında ulaşılan % 18’in neredeyse iki katı. White, AKP seçmeninin büyük bir kısmını İslami burjuvazi olarak görerek, bu anket sonuçlarıyla birlikte yeni Türk milliyetçi kimliğinin İslami burjuvaziden ibaret olacağını düşünüyor. AKP’nin seçimiyle birlikte devlet ve ulus tanımlarının çok değiştiğini söylerken, bilhassa Ezgi Başaran’la yaptığı mülakatta bu durum açıkça görülüyor: “AKP bugün çoğunluk demokrasisi uyguluyor. Nedir bu? Biz kazandık, dolayısıyla siz bizim dediğimizi yapacaksınız. Beğenmiyorsanız bir dahaki sefere kendi hükümetinizi seçersiniz.”. Bu yorumuyla birlikte kitapta da görüleceği gibi White’a göre AKP tepeden inme, otokratik ve şiddet eğilimli bir yönetim anlayışına sahip. Sosyal mühendislik adı altında insanların yaşamlarına karışması, farklı kavramlarla yeni değerler yaratması, çıkabilecek her türlü kaos ortamına derhal “dış güçlerin oyunları” fikrinin bulaştırılması, süregelen statükoya karşı eleştirileri ise “ekonomik düzelme, halkın gelişen refahı ve güzelleşen şehirler” ile def etmesi cabası. Dikkat edilirse kitabın adından farklı olarak yoğun bir AKP eleştirisi de mevcut. 2013’te Princeton Üniversitesi’nin yayımladığı (Muslim Nationalism and the New Turks) bu kitap “Yeni Türkiye işte böyle olacak” dedirtmek için var gibi. Yüksek lisansını Hacettepe Üniversitesi’nde yapan White’ın hem milliyetçilik yaklaşımı çok eski ve klişe, hem de kitabın tarihi arka planı yok. Kavramlar, bugün Türkiye’de siyasilerin ağzından çıkanlar kadar eksik, sıkıcı ve klasik. White’ın Türkiye’de ve AKP’de gördüğü yeni milliyetçilik anlayışı, nüfusu aynılaştırma çabasında olan, tıpkı Osmanlı’nın “Pax Ottomana” stratejisi gibi her kültürü kendi içinde eriten bir yapıya sahip. Bunun dışında sınırların ihlali, namus, ahlak gibi kavramlarla birlikte Türklerin tabularının(?) hep aynı kaldığını düşünüyor. Laf arasında Türklüğü İslam’dan ayıran insanlarla yaptığı söyleşileri ise sık sık geçiriyor. 24 Haziran 2013’te Van Havaalanı’nın penceresinden gördüğü, halkın balkonlarına astığı Türk bayrağını İslam’la bağdaştırmıyor. “Ben burayı muhafazakâr bir çevre olarak düşünmüştüm” diye şaşırarak anlatıyor. Bayrağı sadece Kemalistlerin, ulusalcıların resmi tatillerde kullandığından ve İslamcıların bayrağı çok da önemsemediğinden bahsederek kitabını sonlandırıyor. Yani kitaba nasıl başlıyorsa öyle bitiriyor. Bayrağın sık kullanımını çok milliyetçi görüyor, fakat bir tarikat mensubunun “Türk olsam ne olur, olmasam ne olur, Müslümanlık yeter” demesinin yeni bir milliyetçilik anlayışı olup olamayacağını sorgulamakla derin bir araştırma yaptığına inanıyor.

White, İstiklâl Marşı’nı pek umursamamış gibi görünüyor. Kim bilir belki o da Kurt Vonnegut’a göre “Saçma sapan sözlerden ibaret olan” kendi ulusal marşlarındaki bayrak sentezini saçma buluyordur. Bu tip yazarlara bayrağın namus olduğunu söylemek ne kadar gülünç bir milliyetçilik anlayışı olacaksa, 1916’ya kadar Mekke Kalesi’nde dalgalanan bayrağın da Türk bayrağı olduğunu hatırlatmak o kadar “Osmanlıcılık” olacaktır. Oysa Osmanlı da Selçuklu da Mekke ve Medine’ye gelebilecek olası bir zarara misliyle karşılık vermek için Selçuklu ve Osmanlı idi. Kâbe’sinin hakkını gözetmeyen bir milliyetçilik tutumunun olsa olsa Orta Asya ile Kemalizm arasında bir “Ka’be Arab’ın olsun, Çankaya bize yeter” sakızından başka bir şey olmayacağını White’a hatırlatmak gerekir. Zira Türkiye “yeni” falan da değildir; dinine de, tarihine de, vatanına da, milletine de partisiz sahip çıkabilecek çok eski bir halka sahiptir. Türkiye’nin gücü mâzîdedir, yeni ve güçsüz olan sadece “Yeni Türkiye” kavramı ve sürekli yenileştirilmeye geliştirilmeye dolayısıyla yok edilmeye çalışılan karman çorman bir milliyetçilik söylemidir.

White’a “Eski Türkiye”nin eserlerine kulak vermesini hararetle öneririm. Çünkü orada Türk’ün diniyle dilinin ne kadar beraber olduğu apaçık ortadadır. Mesela Eşrefoğlu Abdullah Rûmî “Seni sevmek benim dinim imanım / İlâhi, dîni imandan ayırma” demiş. Sonra bu söz bir Hatay türkümüzde “Şu karşıki dağda kar var duman yok / benim sevdiğimde din var iman yok” diye yer edinmiş. Türk de tıpkı dili gibi yalın, temiz ve acımasız olduğundan “Dinden imandan habersiz olmak” diye bir atasözü bırakmış bu topraklara.

Yağız Gönüler

28 Mart 2017 Salı

Devlet ve doğadan koparılan insan

Modern devlet ve onun icbar ettiği yönetim anlayışı, hiç şüphe yok ki insanın yaşama biçimini de değiştiriyor. Bu değişiklik; yönetilenin yani insanın doğadan kopmasına ve dolayısıyla hem bedenini hem de ruhunu unutmasına yol açıyor. Henry David Thoreau’nun (1817-1862) küçük ölçekli fakat iri taneli iki makalesi olan “Sivil İtaatsizlik” ile “Yürümek”, Aykut Örkop’un çevirisi ve Zeplin Kitap etiketiyle Eylül 2014’te okuyucuya takdim edildi. Thoreau’nun 1854’te yayınlanan başyapıtı Walden, Amerikan düşünce tarihini etkilemesini biraz da Sivil İtaatsizlik (CivilDisobedience, 1849) makalesine borçludur. Zira bu makale, ödemeyi reddettiği vergi sebebiyle Thoreau’nun hapishanede geçirdiği bir gecede yazılmış, çok sonra Gandhi’nin dahi en büyük ilham kaynaklarından biri haline gelmiştir. Thoreau’nun fikirlerinden etkilenen isimler arasında Tolstoy ve Martin Luther King de zikredilebilir, keza eserlerinde bilhassa devlet ve yönetim anlayışlarında yazarın bu makalesinden feyz aldıkları dikkatli okuyucuların yakalayabileceği bir husus.

İki bölüme ayrılan kitabın ilk bölümü Sivil İtaatsizlik adlı makaleyi oluşturuyor. “En iyi devlet, en az yöneten devlettir” düsturunu içtenlikle kabul ederek makalesine başlayan Thoreau, bu cümlenin ikinci kısmını “hiç yönetmeyen devlettir” şeklinde değiştirerek, insanoğlunun buna her daim hazır olduğuna ve sahip olması gereken devletin de bu olduğuna kanaat getiriyor. Amerikan devleti üzerinden eleştiri yaparak tüm devlet rejimlerini ciddiyetle eleştiren yazar, devletin tamamıyla halk için çalışabileceğini, amiyane tabirle huzur vermesinin şart olduğunu ve insanın yaşamına asla karışmaması gerektiğini anlatıyor. Devletlerin insanları rahatlıkla ve başarıyla aldatabildiğini, hatta tüm insanlığı kendi çıkarları uğruna nasıl kullanabileceğini henüz o yıllarda gösterdiğine inanan yazar, “doğru ve yanlışın ne olduğuna çoğunluğun değil, vicdanın karar vereceği bir devlet var olamaz mı?” sorusuyla, bir vicdan devletinden söz eder. İnsanın da vicdanını kaybetmemesi gerektiğini ve fakat bir kanun koyucuya da vicdanını teslim etmemesi gerektiğini söyler: “Daha önce defalarca söylendiği üzere, bir kurumun vicdanı yoktur; ancak vicdanlı insanların oluşturduğu bir kurumun vicdanı olur.

Thoreau’nun tezlerinden biri; kanuna karşı duyulan yaygın ve aşırı saygının, tüm bu kanunların insanın yaşamını altüst edecek bir niteliğe bürünmesine sebep olduğunu yönünde. Kanunların insanı azıcık dahi olsa iyi biri haline getireceğini düşünmeyen yazar “en iyi niyetliler bile kanuna duydukları saygı yüzünden, her gün türlü adaletsizliğe alet olurlar” diyerek aslında günümüz dünyasındaki faili meçhul cinayetlere ve polis şiddetine de dikkat çekiyor. Bu adaletsizliğin iyi bir insanı dahi devlet tarafından düşman görülmesine götüren bir yol olduğunu savunan yazar, bilgeliğin ve soyluluğun formülünü kendince şöyle özetler:

“Ben soylu biriyim, varlıklı olamayacak kadar
Başkasının yaveri olmayacak kadar soyluyum
Ya da yararlı bir hizmetkâr ve araç olmayacak kadar
Yeryüzündeki herhangi hâkim bir devlete”

Bugün hiçbir insan Amerikan devletine karşı düzgün bir şekilde davranamayacağını söyleyen yazar “köleliğin devleti” olarak gördüğü bu politik organizasyonu bir anlığına dahi olsa kendi devleti saymaz.Jean Baudrillard, “Sessiz Yığınların Gölgesinde” adlı eserinde oy kullanma mekanizmasının ve medyanın büyük bir simülasyon olduğunu yazar. Henry David Thoreau da bu fikri yüz yıl evvelinden şu şekilde belirtmiş kitabında: “Oy vermek, içinde birazcık ahlak bulunan, doğru ve yanlışla, ahlaki sorularla oynayan bir oyundur; tıpkı dama veya tavla gibidir ve doğal olarak bahis de bu oyuna eşlik eder… Akıllı bir insan, doğru olanın gerçekleşmesini şansın insafına bırakmaz ya da çoğunluğun kudretiyle gerçekleşmesini dilemez. İnsan yığınlarının eylemlerinde çok az erdem bulunur. Çoğunluk, olur da köleliğin kaldırılması yönünde oy kullanırsa; bu, köleliğe karşı ilgisiz olmaları ya da kaldırılacak pek az bir kölelik kalması nedeniyle olur. O zaman köle olan yalnızca kendileri olur. Sadece, kendi oyuyla kendi özgürlüğünü temin edecek kişinin oyu köleliğin kalkmasını hızlandırabilir.

Bir yasa, eğer bir insanı başkasına yapılan bir haksızlığın aktörü yapıyorsa, “yasaları çiğneyin gitsin” der yazar. “Bırakın hayatınız bu makineyi durduracak bir karşı sürtünme olsun” diyerek de pasifliğin hiçbir şey getiremeyeceğini belirtir. İnsanın yapması gereken her şeyden önce lanetlediği bir mekanizmanın, haksızlığın, adaletsizliğin aktörü olmamasıdır. Bunun için de önce insanın ellerinin temiz olup olmadığını kontrol etmesi gerekir zira kirli ellerle bir şeyi temizlemeye çalışmak, kirli olanı tüm alana yaymayı kolaylaştıracaktır. Haksız ve adaletsiz bir yönetim anlayışı karşısında insanın söyleminin de sert, keskin ve tavizsiz olması gerektiği yazarın temel üslup düşüncesidir. Zira “insan ancak kıymet bilen ve hak eden ruhlara karşı nezaket gösterir” ona göre.

Thoreau, hapishane serüveninden bahsederken hiç gocunmaz ve “İnsanları adaletsiz bir şekilde hapishanelere tıkan bir devletin hükmü altında yaşayan adil bir insanın bulunması gereken tek yer”de olduğunun bilincinde, fikirlerini aktarmaya devam eder. Özgür bir insanın, köle-devletinde onuruyla bulunabileceği tek yer olarak düşündüğü hapishaneden, insan ve para konusunda da çağımızı çok ilgilendiren fikirlerini sunar: “Eğer para kullanmadan yaşayan insanlar olsalardı, devlet onlardan para talep etmek konusunda tereddüde düşerdi… Para bir insanla arzuladığı nesneler arasına girdiğinde, o nesneleri o insan adına alır ve bunu başarmak da büyük bir erdem değildir… Araç dediğimiz şeyler arttıkça, yaşamın olanakları orantılı olarak azalır. Bir insanın zengin olduğunda kendi kültürü için yapabileceği en iyi şey, yoksulken tasarladığı planları gerçekleştirmeye çalışmasıdır.

Hz. Ebu Hureyre’den (r.a) naklolan bir hadis-i şerifte Resul-i ekrem (a.s); “Üç kişi vardır ki, Allah (c.c) kıyamet gününde onlarla ne konuşur, ne onlara nazar eder, ne de onları günahlarından arındırır, onlara elim bir azab vardır… Sırf dünyevi bir menfaat için bir imama biat eden kimse; öyle ki, dünyalıktan istediklerini verirse biatında sadıktır, vermezse sadık değildir.” buyurmuştur. Bu hadisi burada nakletmemize sebep olan Thoreau fikirlerinden biri de insan ile iktidar arasındaki ilişkiye dair:

“Ailemiz gibi davranmalıyız ülkemize
Eğer bir an olsun yabancılaşırsak ona
Onu onurlandıracak olan sevgimize ve gayretimize
Riayet etmeli ve ruhumuza öğretmeliyiz
Vicdan ve inanç meselesini
Ve uzak durmalıyız çıkarcılık ile iktidar arzusundan”

Kitabın ikinci bölümünü, yazarın “Yürümek” adlı makalesi teşkil ediyor. Devletin insanla toprak arasına nasıl girdiğini sorgulayan Thoreau, bu makalesinde özellikle insanın bir bedene ve ruha sahip olduğunun farkında olmadığını düşünüyor. Buna sebep olan etkenleri de mekanikleşme, kentleşme ve elbette otomobil olarak sıralıyor. İnsanın kendi doğasından uzaklaşır uzaklaşmaz öleceği, bütün iyi şeylerin yabani ve özgür olduğunu belirten yazar günümüz otomobil çağına sesleniyor: “Günümüzde otomobil, bedeni milyonlarca insan için neredeyse gereksiz hale getirmiştir.” (Mustafa Kutlu’nun şu teklifini de unutmayalım: Otomobilleri sokaklardan atmalıyız.)

Yürüyüş bir insan için temel ihtiyaçtan da öte. Lakin günümüzde yürüyüş yollarını bir kenara bırakalım, maalesef parklar, bahçeler, ormanlık alanlar insanların ulaşamayacağı yerlere sıkışmış vaziyette. İnsanın yürüyüp nefes alacağı bölgeye gidene kadar kullandığı araçlar, çevreyi görüntü anlamında yoruyor, biyolojik anlamda ise sömürüyor. Çevre kirliliği, aşırı yakıt tüketimi ise cabası. Ağır iş koşullarını unutup, insanın tefekküre muhtaç oluşunun farkına varması ve kendi halinde bir yaşama olan açlığını karşılamasını yürüyüşe bağlayan Thoreau bu konudaki fikirlerini şöyle dile getiriyor:

- Yürüyüşçü zaman açısından zengindir, saatlerini harcama lüksüne sahiptir. Kendi saatlerinin efendisidir.

- Yürüyüşçü yürüyüş sırasında dünyaya bakışını derinleştirir, bedenini yeni koşulların içine sokar.

- On gün birisiyle yürümek, on yıl onunla birlikte yaşamak demektir. (Burada Lütfi Bergen’in “Dostluk, yürürken belirginleşen bir şeydir” sözünü de hatırla(t)mak gerekiyor.)

David Le BretonJean-Jacques Rousseau ve Robert Louis Stevenson gibi büyük yürüyüşçüler arasında sayılan Henry David Thoreau insanlara “bir deve gibi yürümelisiniz” çağrısını yapıyor. Devenin yürürken uzun uzun düşünen tek hayvan olduğunu belirtiyor.

Resul-i ekrem (a.s) yürürken yorulduğu zaman adımlarını uzun atar, böylece hem yorgunluğu azalır, hem daha çok yürüme keyfi alır, hem de daha lezzetli bir tefekkür ânı yaşarmış. Öte yandan Yunus Emre’nin (k.s) de “Ben yürürem yane yane / aşk boyadı beni kane / ne akilem ne divane / gel gör beni aşk neyledi” zikrini hatırlamamız mümkün.

Yürümek” adlı makalesinde yazarın yürüyüş esnasında çevreyi betimlemesi, doğayı yorumlaması ise okuyucu için ayrıca bir keyif. Şimdiki zamanda dahi yaşamaya vaktimizin olmadığını, geçmişi hatırlamaya mecalimizin kalmadığını acı bir şekilde o yıllardan seslenen yazar; akıp giden hayatın bir ânını bile kaybetmemiş olan kişinin bütün ölümlülerden daha fazla kutsanmış biri olarak görülmesi gerektiğini söylüyor.

Yaşadığımız bu utanç ve tiksinti veren çağı bir madene benzetiyorum. Ama emek olmayan, ter olmayan, dürüstlük olmayan, kapkara bir madene. Bu madende hepimiz ne ürettiğini bilmeyen azgın birer tüketici ve doyasıya borçlu bir işçi gibiyiz. Çalıştıkça aldığımız nefesi ânında borç olarak geri veriyoruz. İçimize yaşamın tadını, kanaati ve şükrü çekemiyoruz. Çile çekiyoruz bu madende. Hiç aydınlanmayan bir maden bu çağ. Kendi bataklığımızda kendimizi batırıp sürünüyoruz.

Çok umutsuz olabilir lakin bu çağda ben dünya sistemi ile yürüyüş üzerine düşünemiyorum. Ne zaman düşünmeye çalışsam aklıma bir Neşet Ertaş türküsü gelip oturuyor, hiç de yerinden kalkmıyor:

“Yürü durma yürü yolundan olma
Eğlenip bir yerde kalmayan dünya
Zaten ben garibim anadan doğma
Garibin gönlünü bilmeyen dünya.”

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Dönemecin sonunda bizi bekleyenler

İnsanın içi ve dışı hakkında sayfalarca yazı yazılabilir. Benim içim ve dışım hakkında ise söyleyecek tek sözüm var. Testinin içindeki neyse dışındaki o değildir: testinin içi akışkandır, dışı bu akışkanlığı zapt etmek için taş kesilmek zorundadır.

Testi dâhil her nesneye, olaya başka bir açıdan, başka bir gözle bakmaya çağırır yazar Ayşegül Genç. “Taş kesilmek zorunda” olanların ezberini bozacak hayli şaşırtıcı satırlar arasında dolaşırken Ölü Serçe Dönemeci’nin sırrına ermeyi teklif ediyor Genç.

Tuhaf şey ölürken güneşle konuşmak… Yatay duran geveze bir günebakana dönüşüyorum.

Bir filolog titizliğinde dua etme usûlüne işaret eden karakter, korkuyla hayatını gözden geçirme talimleri ediyor.

“Bilmek bazen yatılı gelen misafir gibidir.” 

Nasıl sahici ev sahibi olunacağına dair, ipuçları yakalamak isteyenlerden söz ediyor Genç.

Eksik ibadetlerden, öbür dünyadan, kocaman saraylar umanlardan, “bir mıh kadar sabit, bir çivi kadar güdük bir hayatı” sırtında taşıyanlardan bahsediyor. “İmtihan bitti" noktasını irdelerken, bu noktadan öncesini Meryem, Sümeyye, Leyla, Halit diyor. Filistin, çekilen acılar, İskender, edilen dualar, merhamet, intikam, aşk, direniş, işkence derken; terörizmle romantizm arasındaki ilişkiye parmak basıyor. Bir kız çocuğunun gözünden namazlarını hiç aksatmayan bir ablanın naif resmini çiziveriyor bu romanda. Farklı, çarpıcı, hareketli bir anlatımla Ölü Serçe Dönemeci’nde yazar Ayşegül Genç okuru farklı mecralara davet ediyor.

Oysa gerçek âşık gizlidir! Hakiki âşıksan podyumda yürür gibi dolaşmazsın! Dışın virane gibi görünür ama içindeki köşkün en yüksek burcunda kim oturur kimseye söylemezsin! Derdi de şifayı da ayırt etmek aklına gelmez. Bu yüzden seni dertsiz sanırlar.” 

Şüheda ile nasıl âşık olunacağını anlatırken, ‘ifşa edilmeyen’ bir durumun altını çiziyor romanda. Hakiki âşık olunma, yoluna baş koymuşlardan dem vuruyor. Herkesin başaramadığı, incelikler isteyen bir yolculuk bu: “İşsiz değil, kariyersiz değil, okulsuz değil. Annesiz! Şu bir zamanlar küspe olan toprağa başımı gömsem anlayabilir miyim bunu, kızıl köpüklü ırmaklara atsam kendimi anlayabilir miyim? Vallahi hayır, anlayamam! Bir çocuk ölümü ters lale gibi nasıl taşınır derununda?

Gösterişten uzak, samimiyete giden yolu anlatıyor romanında. Durmaları durdurabilenlere sesleniyor adeta: “Sülalesinde var olan yetimi gurabayı görmeyip de yetimhaneleri turistik geziye çıkmış gibi gezen insanlarla, hayır-hasenat işlerini hafta sonu aktivitesine dönüştürenlerle meselem.

Yazar, kitabının ilk baskısını 2013 yılında olan Ölü Serçe Dönemeci, ikinci baskısını 2016 yılında Okur Kitaplığı ile gerçekleştirdi. Anlatı, deneme ve roman türündeki eserleriyle Ayşegül Genç, gelecek vadeden kalemlerden. Roman okurlarına itinayla sesleniyor.

Meral Afacan Bayrak
twitter.com/tarcnckmaz

27 Mart 2017 Pazartesi

Bir gencin en tekinsiz zamanları


Anlatmak” niçin yetmiyor, anlatıyor olmayı niçin yetersiz görüyoruz ki fazladan misyonlar bekliyoruz anlatılardan? Hâlbuki dışarıdan yüklenmiş görevler anlatıyor olmayı zedelemekle kalmıyor anlatılana da zarar veriyor bir noktadan sonra. “Sanat, sanat içindir; sanat toplum içindir” gibi iyiden iyiye klişeleşmiş, bir tekerlemeye dönüştürülmüş ikilemden bahsetmiyorum. Benim ifade etmeye çalıştığım anlatmanın merkezi öneminin bir kenara bırakılıp biçimsel denemelerin bir amaç haline gelmesinin hikâyenin “insansızlaştırılmasına” sebep olması. Evet, yepyeni biçimler ortaya konabilir ama “insansız” kalmak bir yanıyla da “hikâyesiz” kalmaktır. Emine Batar, yepyeni bir biçem denemiyor ve yine de ortaya yepyeni bir kitap koymayı başarıyor. Çünkü yenilik sadece “biçeme” ilişkin bir nitelik değildir. Yeni bir karakter de olabilir, varolan karakterlerden kurulan yeni bir ağ da edebiyat için yeniliktir. Mesela Don Kişot'u dönemi için yeni kılan devam edegelen şövalye romanslarını yepyeni bir ironi ve hikâye ile anlatmasıdır. Yenilik, Don Kişot için sonraki yüzyıllarda da bitmeyen bir özellik olmuşsa bu, yazıldığı döneme cevap vermekten ibaret bir eser olmasından kaynaklanır ki bu elbette farklı bir yazının konusudur.

Gelelim Emine Batar'ın “Islıkla Çağrılan”ına… Sıcak, samimi, nümayişsiz ve çarpıcı bir kitap “Islıkla Çağrılan”. Evet, kimi atraksiyonlarla göz boyamıyor kitap boyunca. Yalınlıkla basitlik arasındaki farkı net bir şekilde gösterebileceğimiz bir kitap olmuş Emine Batar'ın uzun hikâyesi.

Bir gencin en tekinsiz zamanlarını anlatılıyor “Islıkla Çağrılan”. Ergenlik zamanını. Büyüdüğü ama olgunlaşmadığı, bütün dengelerinin bozulduğu dönemi. Yoksul bir ailenin tek umudu olan; zeki, duyarlı, yetenekli ama sorunlu bir delikanlı. Kitap yüzeyde sıradan görünen kişilerin başına gelen hiçbiri fevkalade olmayan olayları anlatıyor. Ancak öyle bir anlatıyor ki ister istemez kendini okutan bir hikaye olarak karşımıza çıkıyor “Islıkla Çağrılan”. Hikâyeyi okutan asıl “” dilde ve üsluptaki akıcılık ve yalınlığı sebebiyle ilk bakışta fark edilmeyen derinlik. Evet, biz okurlar hep bulanık sularda derinlik vehmediyor, berraklığı kimi zaman sığlık, yüzeysellik sanıyoruz. “Islıkla Çağrılan” ise bu evhamı tekzip eden bir metne sahip.

Kitabın yürürlüğe koyduğu tek tekzip de bu değil. Kitap konu itibariyle bıçak sırtı bir denge üzerinde ilerliyor. Kolayca “kötü” yazılmaya elverişli bir temaya sahip. Zira herkesin bir şekilde içinden geçtiği ergenlik dönemi; duygusallığa, nostaljiye, pişmanlığa veya suçlamaya düşerek kolayca kötü hikâye nesnesine dönüşebilir. Kötü ana-babalar, anlaşılmayan masum gençler metinde cirit atar ve metin okurun gözlerinin önünden geçip gider. Emine Batar, bunların hiçbirini yapmıyor.

Ne mi yapıyor? Öncelikle vurgulamam gerekir ki “Islıkla Çağrılan”, bir suçlama yahut savunma kitabı değil. Dengeli bir anlatımı var. Ne genci pohpohluyor ne de ana-babayı şeytanlaştırıyor. Okurla karakterler arasına eleştirel bir mesafe de bırakıyor. Okur hiçbir karakterle yüzde yüz özdeşleştirmiyor kendisini, tamamen de yabancılaşmıyor. Bütün bunlar Emine Batar'ın yazarlık hanesine eklediği artılar.

Emine Batar kendisiyle internette www.edebistan.com sitesinde yapılan bir röportajda söylediklerini “Islıkla Çağrılan”ın esbabı mucibesi olarak görmek mümkün. “Genellikle küçük insanların öykülerini anlattım. Küçük yaşantıların içinde büyük acılar, yalnızlıklar, kırgınlıklar vardır. Nereye gitseniz benzeriyle karşılaşırsınız. Parasını almaya çalışan işçiyi, ezber yapamayan çocuğu, ailesini özleyen genci, önemsenmeyen bir kızı, hiç aşık olamamış bir kadını… Aşina olduğumu anlatmak bana daha sahici geliyor. Yaşamak siyasettir zaten. Siyaseti belli bir düşünceye, belli bir zümreye ait bir kelimeymiş gibi görmeyi kabul etmiyorum.

Aile, okul, gencin bir süre çalıştığı marangozhane… Mekânlardan ziyade diyaloglarla ilerleyen; yüzleşmelere, iç ve dış muhasebelere yer veren bir kitap “Islıkla Çağrılan”. Gencin yazdığı şiirler, hikâye içinde laf olsun diye değil akışı güçlendirsin diye tasarlanmış mısralar. Her mısra, metnin bulunduğu kısmında anlatıma katkıda bulunduğu için orada yer yer alıyor.

Yazı boyunca kitapta anlatılan olaya dair bir ipucu vermemeye çalıştım. Çünkü her ne kadar sürprizli bir hikayesi olmasa da kitaptaki “edebiyat tadını” bu metne dâhil edemeyeceğim için beyhude bir çabaya girmemeye çalıştım. Ancak bu noktada, bir okur olarak şahsi tecrübemi ifade edebilirim. Emine Batar'ın okuduğum ilk kitabı “Islıkla Çağrılan” idi ve kitap bana ilk iki kitabını da alma isteği uyandırdı. “Islıkla Çağrılan”ı okumak hayatıma bir yazar daha katmış oldu böylece.

Suavi Kemal Yazgıç
twitter.com/suavikemal

26 Mart 2017 Pazar

Ebedî iyiliğin mümkünlüğü üzerine

"İyimserlik, insanın kötü bir durumdayken her şeyin iyi olduğunu ileri sürmek çılgınlığına tutulmasıdır."

Orijinal adı Candide, ou l'Optimisme olan, ünlü Fransız aydınlanma filozofu, oyun yazarı Voltaire’in (1694-1778) pikaresk türündeki meşhur romanıdır. Voltaire, yaşadığı dönemde çağını, ülkesini, bazı kurumları, kiliseyi ve dogmalarını eleştirdiği, aynı zamanda fikir özgürlüğünü savunduğu için Fransız Devrimi’nin oluşmasında adı sayılan en önemli kişi olarak gösterilmiştir.

Voltaire’in, 1759 yılında kaleme aldığı bu roman, her biri diğeriyle uyumlu, bağlantılı bir şekilde otuz bölümden oluşan, hiciv türünün örneklerini kapsayan, felsefi bir yoğunluğa sahiptir. Eserin, 1756 yılında büyük Avrupa Devletleri arasındaki sömürge ve hegemonya çatışmasıyla başlayan ‘7 Yıl Savaşları’ içerisinde olması da yine onu mühim kılan özellikler arasında değerlendirilmesine sebep olmuştur. Roman, Leibniz’in kötülük problemiyle ilgili ortaya attığı çözüm üzerine Voltaire’in satirik bir silsile biçiminde, açık ve akıcı bir dille konuyu ele almasıyla oluşmuştur. Kabaca kitabın ana temasını ‘Kötülük Problemi ve Leibniz’in Teorisi’ bağlamında belirleyebiliriz.

Ahlak argümanlarının başında gelen sorunlardan “Kötülük Problemi”ni daha detaylı olarak izah edersek; bu problem, ateist filozofların ileri sürdükleri teolojik sorunlardır. Doğal kötülükler (deprem, sel vs.) ve bireyden kaynaklanan kötülükler olmak üzere ikiye ayrılır.

Bunu etraflıca işleyen ilk filozof Epikür’dür. Ona göre, Tanrı madem iyi ve adildir, peki dünyada neden bu kadar kötülük vardır? Nasıl oluyor da mutlak anlamda iyi olan Tanrı, bu kötülüğe müsaade ediyor? Kötülük problemini ele alan bir diğer filozof ise D. Hume’dur. Hume, "Tanrı’nın gücü her şeye yetiyor da bu kötülüklerle baş edemiyor mu? O halde Tanrı’nın her şeye gücü yetmez. Yoksa gücü yetiyor da engellemek mi istemiyor? O zaman mutlak olarak iyi bir varlık değil. Tanrı hem güçlü hem de kötülükleri ortadan kaldırmaya niyetli iyi bir varlıksa nasıl oluyor da bu kadar kötülük ortaya çıkabiliyor?" gibi birçok sorularla kafasını bu sorun üzerine kurcalamıştır. Ortaçağda insan, bulunduğu yerin görevini bilmezse ortaya kötülükler çıkar. Ortaçağ filozoflarından Augustinus da insanın doğuştan günahsız olarak yaratıldığını, kişinin özgür seçimiyle kötüye ulaşıp günaha girdiğini, haliyle iyiliğin yokluğunda çıkan bu şeyin Tanrı’dan değil insanın bizzat kendisinden kaynaklandığını belirtmiştir, ki bana da en yakın gelen, bu Hristiyan öğretisine uygun olan görüştür. Aynı probleme başka bir çözüm getiren Leibniz’e göre ise, içinde yaşadığımız bu dünya mümkün olan dünyaların en iyisidir.

Sivri diliyle aristokratik çevrenin ilgisini çekmeyi başaran Voltaire, J.J.Rousseau’nun insanın doğuştan iyi bir doğasına sahip olduğu, zamanla kurtlaştığı, kötüleştiği düşüncesine karşı çıkarak bir çatışmaya girmiş, hedef tahtasına Leibniz’i oturtarak, bunu kitaptaki Martin kahramanı üzerinde kendi fikirlerini göstermeye çalışırken; karşısına da Pangloss karakterine Leibniz’i yerleştirerek bir nevi fikir atışmasını okurlara sunmuştur.

Olayın asıl kahramanı, kelime karşılığı saflık, iyilik, iyimserlik anlamlarına gelen ‘Candide’ Vestfalya’da Baron Thunderten Tronckh’un şatosunda yaşayan bir gençtir. O, kitap boyunca hep iyiyi arayan kişi olarak karşımıza çıkar. "Ey, dünyaların en iyisi neredesin?" diyerek diyar diyar gezmiş ve en iyiyi bulmaya çalışmıştır. Şatoda Baron’un kızı Cunegonde’a âşık olmuş ve bu yüzden Hz. Adem’in yasak elmayı yeyip cennetten kovulması gibi, Candide de memnu sevdaya tutulduğu için şatodan ayrılmak zorunda kalmıştır. Her şeyden bihaber olan Candide, Leibniz düşüncesinin temsilcisi diyeceğimiz hocası Pangloss ve buna karşıt görüşlü Martin ile dünya turuna çıkmıştır.

Leibnizci bir iyimserliği benimseyen Pangloss, "olası dünyaların en iyisinde bütün olaylar birbirine bağlıdır" diyerek dünyanın yaşanacak iyi bir yer, olabilecek dünyaların en iyisinin de Baron’un şatosunun olduğunu; içinde mevcut olan kötülüklerin ise insana ait arızi bir şey olduğunu yani evrende reel olarak kötülüğün varlığını reddederek Candide’i de bu şekilde eğitmeye çalışmıştır. Çünkü o, Leibniz’in belirttiği gibi tabiatta hem doğal hem de yapay bir kötülüğün olmadığını, bunların ancak insanların işlediği günahlardan ötürü Tanrı’nın onlara yaptığı birtakım uyarı alameti olduğunu düşünmüş ve benimsemiştir. Kötülüğün kötü bir şeyden ibaretliğini yok sayarak; aksine insanın olgunlaşıp, kemale ermesine meydan veren, iyiliğe katkıda bulunan, iyiliği anlamayı sağlayan, bilakis kötülüğü, iyiliğe hizmet eden unsur olarak bir kefeye koymuştur. Farazi kötülüğün olmadığı bir dünya düşünüldüğünde; o zaman da iyinin ve yapılan iyiliklerin herhangi bir ehemmiyetinin kalmayacağını belirtmiştir. Çünkü sebepsiz sonucun, nedensiz hiçbir şeyin olmadığı gibi evrende var olan her şeyin de bir gayesi vardır. Yani kötülük varsa onun bir amacı da beraberinde yaratılmıştır. O da iyinin değerini ortaya koymak içindir. O halde yapılan her şeyin en iyi amaç taşıdığı bir gerçektir.

Leibniz, tüm bunların yanında ‘sanatsal analoji’ diye bir tanım ortaya atarak, bu bağlamda dünyayı bir sanat eseri olarak düşünmeye başlamıştır. Büyük resimde beliren karanlık noktaları ve gölgeleri bir kusur olarak görmemiş; onları merkez sahada beliren aydınlığın, güzelliğin, iyiliğin habercisi olarak nitelendirmiş, kötülüğü de aynı şekilde bir yere oturtarak bu kanıya varmıştır.

Voltaire ise tam bu devrede araya girmiş, sanatsal analojiye karşı çıkmış ve karanlıklarla gölgelerin koca bir leke olduğunu söylemiştir. Voltaire Leibniz’in kötülük problemiyle ilgili ortaya koyduğu argümanlarla kitap boyunca Martin kılığında dalga geçmiş ve onun felsefesini alaycı bir üslupla çürütmeye çalışmıştır. Leibniz’in mükemmel olarak tasvir ettiği, düşler ülkesi olan Eldorado’nun bir ütopyadan ibaret olduğunu, Leibniz’in burada Tanrı’yı sınırlandırdığını belirterek eleştirmiştir. Ona göre Tanrı istese daha iyi olan başka bir dünya yaratabilir. Bu yüzden Leibniz gibi düşünmenin toplumu kaderin razılığına ittiğini, bunu aşmanın ilk basamağının da hâlihazırdaki dünya sisteminin daha iyisinin mümkünlüğünü kabul etmekle oluşacağını öngörmüştür. Kitaptan bir diyalog alıntısıyla durumu izah etmeye çalışırsak:

"Dünya’nın başka hiçbir yerinde bilinmeyen, doğası bizimkinden bambaşka görünen bu ülke acaba neresi? diye soruyorlardı. Candide, burası herhalde her şeyin en iyi olduğu ülke olacak; çünkü elbet böyle bir ülke vardır. Hem üstat Pangloss ne derse desin, ben Vestfalya’da her şeyin çoğu zaman bir hayli kötü olduğunun farkına varmıştım’’ diye düşünüyordu. Eldorado’da her şey gerektiği gibi verildiği için Tanrı’ya hiç dua edilmez; çünkü O’ndan isteyecek ekstra hiçbir şey yoktur. O’na devamlı şükredilir. “Dostumuz Pangloss, Eldorado’yu görmüş olsaydı artık T. Tronckh şatosunun dünyanın en iyi yeri olduğunu söylemezdi; şu kesin ki insan yolculuk yapmalı!"

Seyahat ederek bu kanıya varan Candide Almanya, Hollanda, Portekiz, Amerika, Fransa İtalya ve son durak Türkiye’ye gitmiş, gittiği her yerde türlü türlü musibetlerle karşılaşmış ve birçok felaketi iyimserliğinden bir şey kaybetmeyerek umut dolu bir halle atlatmıştır. Çünkü Candide’e her zaman öğüt veren, herkesin bu dünyada eşit haklara sahip olduğunu söyleyen Pangloss, öğrencisini hep iyiye yöneltmekle yetiştirmiştir. Her şeyin iyi olduğu düşüncesi onun Türkiye’deyken karar değiştirmesine sebep olmuştur. Bunun müsebbibi ise ona, "bahçemizi yetiştirelim" sözü ile hayatın anlamını sorgulatan bir derviştir. Candide:

"Ey Pangloss! Sen böylesine bir facianın olabileceğini hiç düşünmemiştin; artık olan oldu; sonunda senin iyimserliğinden vazgeçmem gerekecek!"

Zaten hep bir arayışta olan Candide için yaşam, iyice felsefi alanın sorgulama sahasına girmiştir. Bu zamana kadar boşa yaşadığını düşünmüş ve aklını başına alarak, hikâyede adı geçen karakterlere iş bölümünde bulunarak görev dağılımı yapmıştır. Böylece herkes en iyi bildiği işi yaparak, bahçeyi yetiştirmiş ve kahramanlar, kendi bahçelerine bakma aydınlığına erişmişlerdir.

"Bahçemizi yeşertmek gerektiğini biliyorum, Pangloss haklısınız. Çünkü insanoğlu cennet bahçesine onu işle diye konuldu. Bu da insanın dinlenmek için yaratılmadığını gösterir" diyen Candide aslında kovulduğu cennet gibi şatoyu aratmamak için bu bahçeyi işleyerek cennete dönüştürmek niyetindedir. İnsanın hiçbir yerde rahat edemediğine inanan Martin ise "fazla düşünmeden çalışalım; bu, hayatı dayanılır kılan tek çaredir," diyerek bu zamana kadar iyi düşündüklerini, buraya kadar hep deneye yanıla geldiklerini, artık bu saatten sonra tek bir amaç uğruna çalışmanın makul bir iş olduğunu vurgulamıştır. Çünkü çalışmanın olduğu yerde ahlaksızlık, yoksulluk ve can sıkıntısı bertaraf olur.

Hikâyede her şeyin mükemmel olduğunu anlata anlata bitiremeyen Pangloss’a Anababtist Jacques adlı karakter şöyle karşılık vermiştir: "İnsanlar da doğayı biraz bozmuş olmalılar. Çünkü insanlar kurt doğmadıkları halde kurt olmuşlar. Tanrı onlara ne yirmi dörtlük top ne de süngü verdi. Oysa onlar birbirlerini yok etmek için süngüler, toplar yaptılar…" Bu pasaj, beni Muhammed İkbal’in "Çöl Lalesi" isimli eserindeki Allah ile İnsan arasındaki konuşmaya götürdü:

Allah
Ben tüm dünyayı su ve topraktan yaptım
Fakat sen İran’ı, Tataristan’ı ve Etiyopya’yı yarattın.
Ben dünyanın derinliğinden demiri getirdim,
Fakat sen bu demirden kılıç, ok ve tabanca yaptın.
Bahçedeki ağaç için balta yaptın
Ve bir kafes, bülbül için.

İnsan
Sen geceyi yarattın, lambayı yapan benim,
Çamuru sen yarattın, kâseyi yapan benim.
Çölleri, dağları ve vadileri yarattın,
Bahçeleri, çayırları ve parkları yapan benim
Benim bir taşı cama çeviren,
Bir zehirden tatlı bir şarap yapan benim.

Pangloss, ara sıra Candide’e olası dünyaların en iyisinde bütün olaylar birbirine bağlıdır, diyordu. Yani Matmazel Cunegonde’un aşkı uğruna güzel bir şatodan kovulmasaydın, engizisyonun işkencesine uğramasaydın, yaya olarak bütün Amerika’yı dolaşmasaydın, Eldorado ülkesinden aldığın bütün koyunları yitirmeseydin şimdi burada turunç reçeliyle fıstık yiyemezdin, diyerek zahmet olmadan rahmetin olamayacağını söylemek istemiştir. Candide’in bu zamana kadar çektiği sıkıntılara karşı sebatkar olması, yılmaması ve umudunu her daim koruması ulaştığı hakikatin tadına varması açısından büyük önem arz etmektedir. Hayatın ta kendisi böyle değil midir zaten?

Betül Uludoğan
twitter.com/_naze_nin

Tembellik lüks değildir, tamamen doğaldır

Kitabın ismi yanlış anlaşılmaya müsait olsa da yazarın hayatına ve bilhassa ölümüne bakılınca derdi daha iyi anlaşılacaktır. Paul Lafargue, 15 Ocak 1842’de başlayan yaşamına 26 Kasım 1911’de son verir. Sebebi ise yaşlanmasının, ruhunu yıpratması ve bedenini sürünmeye mahkûm etmesidir. Buraya kadar her şey “yaşlılık delirmesi” gibi görülebilir lakin hiç de öyle değildir. Lafargue, insan hayatında çalışmanın önemli bir yere sahip olduğunu her seferinde izah ederken, bu çalışmanın insan hayatını en ufak bir kısmıyla dahi olumsuz etkilemeyecek bir biçimde gerçekleşmesini ister. Bu yönde çalışmalar yapar. Nitekim yazmış olduğu Le Droit a la Paresse, yani Tembellik Hakkı; aslında 1848 yılında Avrupa’da yaşanan devrimlerin Fransa’daki yansımasını çözümleme denemesidir. Çalışma Hakkı’nda başlı başına bir sorun vardır ve Lafargue bunu çürütmek ister. Yayımlandığı dönemde büyük yankı uyandıran kitabı Türkçeye tercüme eden Suha Demirel’in de kitabın sonunda belirttiği gibi; Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından ilk olarak 21 Şubat 1848’de yayımlanan Komünist Manifesto’dan sonra Avrupa dillerine en çok tercüme edilen eser olmuştur. Bu arada kitabı dilimize daha önce Vedat Günyol’un ve Işık Ergüden’in de kazandırdığını da belirtmek gerekiyor.

Lafargue kitabın hemen başında burjuvazinin mal-mülk ve zevk içinde yüzmesine sebep olarak anamalcı ahlakı gösterir. 15. ve 16. yüzyıllarda Hristiyanlığın yok saydığı çoktanrılı geleneklerin sürekli nefsi okşayan ve tensel istekleri karşılayan niteliklerinin artık değiştiğinden; Rabelais ve Diderot gibi “kendi düşünürlerinin” öğretilerini inkâr edecek bir düzeye ulaştığından bahseder. Artık Hıristiyan ahlakının fazlasıyla kaba bir taklidi olmaktan öteye gidemeyen anamalcı ahlak, yani kapitalizm; Lafargue gözünde şudur: “Üreticinin ihtiyaçlarını olabilecek en az düzeye indirgemek, sevinçlerini ve coşkun duygularını yok saymak, onu, acımasızca ve hiç durmadan çalışan bir makine olma işlevine mahkûm etmek.

1789’da İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ilan eden Fransa’da işçiler bir buçuk saatlik yemek molasıyla birlikte günde tam on altı saat atölyelerde çalışmaktadır. Bu durumun korkunç bir hâlini de Fransız doktor Louis-René Villermé özetler: Fabrikatörlerin, tüccarların, kumaşçıların, fabrika yöneticilerinin evlerinde büyüyen çocukların yarısı yirmi birinci yaşına evlerinde lüks ve rahat bir yaşam içinde girerler. Buna nazaran dokumacı ve pamuk iplikçisi ailelerin evlerinde büyüyen aynı çağdaki çocukların yarısı, yirmi yaşını görmeden ölüp gider. Lafargue bu durumu burjuvazinin devrimci ilkelerinin sefil başarısızlığı olarak nitelendirir ve köpürür: “Bir köyün orta yerine anamalcı bir fabrika kurmaktansa; oraya veba tohumları saçmak, su kaynaklarını zehirlemek çok daha iyidir. Böyle bir yerde hele bir fabrika çalışması başlatın; neşeye, sağlığa ve özgürlüğe elveda dersiniz; yaşamı güzel ve yaşanmaya değer kılan hemen her şeye elveda.

Ekonomistler o dönemde de ve el ’an günümüzde de işçilere “çalışınız!” der. “Kamu varlığını artırmak için çalışınız!” diye de derinliğini(!) belirtirler. Fakat her devirde bir aklı başında ekonomist çıkıyor elbette. O dönemde de Destutt de Tracy çıkıp şöyle demiştir: “Yoksul uluslarda halkın rahatı yerindedir. Zengin uluslardaysa halk, genelde yoksuldur.

Bu yoksulluk gözle görülür biçimde artınca ve basının da “ilgi” odağı olunca elbette toplum mühendisleri de harekete geçer. Bu her devirde böyledir. Bu mühendisler belirli aralıklarla yardım kampanyaları düzenler. İşin içinde “kampanya” olunca, bir tuhaflığın vuku bulmaması da imkânsız olur. Mesela yoksulluğun tavan yaptığı dönemde bir kadın işçi iğle dakikada en fazla beş ilmek atabiliyor. Ancak bazı değirmi dokuma tezgâhları ise bir dakikada otuz bin ilmek atıyor. Bu durumda makinenin her bir dakikası, kadın işçinin yüz saatlik çalışmasına denk oluyor. Ya da diğer şekilde kadın işçinin on gün boyunca dinlenmesine olanak sağlıyor. Sizce seçenek ilki mi, ikincisi mi? Elbette ilki. Makinelerin bu amansız gelişmişliği, patronların kadın işçilerden de aynısını beklemesini sağlıyor: Makineyle yarışırcasına güç sarf etmek, dinlenme süresinin kısalması ve saçma, insan kıyıcı bir hayat! Lafargue hem toplumdaki bu ucu sınırsız gelir dağılımına hem de yapılan yardımlara amansızca tepki gösterir: “Sosyetik kadınlar, çok acı çektikleri bir hayat yaşıyorlar. Terzi kadınları geceyi gündüze katarak yaptıkları o perilere yaraşır tuvaletleri deneyip haklarında konuşmak için, sabahtan akşama dek, bir kıyafetten diğerine mekik dokuyorlar. Saatler boyunca, saçlarını enselerinde toplayıp topuz yaptırma konusundaki coşkun duygularını her ne pahasına olursa olsun kendilerini mutlu etmeye çalışan saç ustalarına teslim eden boş kafalı kadınlar. Korselerinin içinde sıkışıp kalmış, ayakkabıları içinde ayakları büzülmüş, bir itfaiyecinin yüzünü kızartacak derece dekolteleriyle, yoksullar için birkaç kuruş yardım toplayacağız diye, geceler boyu balolarda fırıldak gibi dönüp duruyorlar. Sevsinler sizin yüce ruhunuzu!

1865’te Marx’la tanıştıktan sonra Lafargue’nin üzerindeki Pierre-Joseph Proudhon etkisi azalır. Marx, bu azalmayı ve Lafargue’nin zekâsını iyice anlayınca kızı Laura ile onu evlendirir. Artık Lafargue’nin mücadelesini verdiği “tembellik hakkı”na eşi ve Marx’ın etkisinde kalan tüm fikirdaşları da katılır. Ayrıca Marksist hareket içinde bir militan olarak görev alır ve Marx ile Engels’in düşüncelerini savunur, yaymak için çabalar, hatta her ikisinin de yapıtlarının çevirilerini yapar. Üzerlerine kitaplar yazar. 69 yaşına geldiğinde Lafargue artık işe yaramayacak ölçüde yaşlandığını düşünür. Eşini de buna ikna ettikten sonra ikisi de birlikte intihar ederler. İntihar mektubunda Lafargue, neden buna karar verdiğini kısaca şöyle açıklamıştır: “Bedence ve ruhça sapasağlamken, yaşama zevki ve sevinçlerini birer birer elimden alan, beden ve kafa güçlerimi koparıp götüren acımasız yaşlılık, enerjimi felce uğratıp istemimi söndürmeden ve beni gerek kendime, gerek başkalarına yük olacak duruma düşürmeden, canıma kıyıyorum. Yıllardır yetmiş yaşımı aşmamaya söz verdim kendi kendime. Yaşamdan ayrılmanın yılı olarak bu dönemi seçtim ve kararımı uygulama yolunu tasarladım: Deri altına siyanür enjekte etmek. 45 yıldan beri kendimi adadığım davanın, yakın bir gelecekte başarıya ulaşacağından emin olmanın büyük sevinciyle ölüyorum.

Acaba Lafargue, tembellik hakkı davasında yaptığı çalışmalarda Brezilyalı kabilelerin etkisinde mi kalmıştır? Çünkü bu yerli kabileler, kendi sakat ve yaşlı insanlarını öldürerek; artık savaşlar, şölenler ve danslarla, tadını çıkaramayacakları yaşamlarına son vererek onlara dostluklarını ifade ederler. Sadece Brezilyalı kabileler değil, birçok yerli ilkel halk bunu uygular. Hazar Denizi’nin Massagetesleri, Almanya’nın Wensleri ve Galya’nın Keltleri gibi.

Hatta Lafargue bu konuda yaptığı araştırmasını şöyle bitirmiştir: “Günümüz modern emekçi sınıfı öylesine yozlaşmış ki, fabrikalarda çalışmanın korkunç acılarına metanetle katlanabiliyor!

3 Aralık 1911’deki Paul ve Laura Lafargue’nin cenaze töreninde Lenin, söylevini şöyle bitirir: “Avrupa’da, sözde barışçıların, burjuva parlamentarizminin egemen olduğu bir dönemin artık sonunun geldiğinin sinyalleri gitgide çoğalıyor. Emekçi sınıfın devrimci savaşçılarının görevi boyun eğmek olacağı dönem, Marksizm’in düşüncelerinin ruhunda yetiştirildi ve örgütlendi; burjuva sınıfının egemenliği çökertilecek ve Komünist düzen kurulacaktır.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

21 Mart 2017 Salı

Geleneksellikle modernlik arasında bir aşk

Edebiyat, bulunduğu dönemin zihniyetinden, toplumdaki olaylardan oldukça etkilenen bir alandır. Toplum, edebiyatın hamurudur; ona gerekli malzemeyi sağlaması konusunda ise edebiyat sosyal çevrenin mayasıdır. İkisi sürekli bir etkileşim halinde olup, mevcut olan sorunları, durumları ve duyguları ele almışlardır.

Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra, 1940’lı yıllarda sanatın toplum için yapıldığı döneme eserleriyle damgasını vuran Sabahattin Ali, toplumcu gerçekçi yazar olarak anılmıştır. Edebiyattaki bu akım, maddi\materyalist düzende bulunan insanın, toplumla olan ilişkisini yani daha çok manevi yönünü esasa alır. İnceleyeceğimiz bu kitap da realist bir bakış açısı ile birtakım ideolojileri içinde barındıran tutumla izah edilmeye çalışılmıştır.

Maupassant tarzı öyküleriyle ve Kuyucaklı Yusuf romanıyla ün kazanan Sabahattin Ali, eserlerinde daha çok bireyselliğe, kişinin ruh haline ve duygularına önem vermiş, böylece Anadolu insanına yeni bir edebi perspektif kazandırmıştır. Yazar, roman ve öykülerinde öyle bir gözlem gücüne sahiptir ki, insanın kendisini bile tanımlamakta zorlandığı hâlini ustaca tasvir etmeyi başarmıştır. Özellikle aşkın tema olarak seçildiği kitaplarında, psikolojik tahlillere verilen ağırlık okuyucuya sanki o anı yaşıyormuş hissini verir. Belki de bu sebepten gerçekçi yazar kategorisindedir, Ali.

Yazarın, İçimizdeki Şeytan adlı eserinde de bu ögelere sıkça rastlamak mümkündür. Realist bakış açısının üsluba yansıdığı şekliyle akıcı bir anlatım sunar, okurlarına. Cumhuriyet kavramının henüz sindirilememişliği, hayata getirdiği yeniliklere adapte olamayan halkın uyum sağlama çabaları, toplumda meydana gelen Aydın - Anadolu sınıf ayrımı, romanda belirli karakterler üzerinden verilmeye çalışılmıştır. Sabahattin Ali, aydın kesim olarak nitelendirilen sınıfın temsilcisini Ömer karakteri üzerinden; Anadolu’nun bağrından gelen Macide isimli karakterle bir aşk döngüsünü geleneksellikle modernliği mukayese ederek anlatır.

Hikaye, Ömer ile arkadaşı Nihat’ın Kadıköy vapurunda felsefi sorgulamalarla yaptıkları tartışmaların mevzuyu birden günü kurtarma çabasına getirdikleri anda vuku bulur. İskeleye yaklaşmakta olan vapurda, Ömer’in gözleri bir kıza isabet etmiş ve ondan müthiş bir şekilde etkilenmiştir. İlk görüşte aşk deyip, kızla konuşmak için giderken kendisine doğru bir kadının seslendiğini işitir. Meğerse bu kadın, Ömer’in hoşlandığı kızın yanındaki akrabası Emine Hanım’dır. Ömer’i yanında bulunan Macide isimli kızla tanıştırıp, evine misafirliğe davet eder. Bu rastlantı Ömer’de tarifsiz bir mutluluk yaşatır. Balıkesir’de ailesiyle birlikte yaşayan Macide, müziğe olan istidadıyla herkesin dikkatini çekmiş, gelişmesi için de Emine Teyzesi onu İstanbul’a kendi yanına getirmiştir. Hem güzelliğiyle hem de başarısıyla hocalarının da hayran olmaktan alıkoyamadığı Macide, kendisi de belli etmeden Bedri adındaki müzik öğretmeninden hoşlanır. İkisinin de birbirinde gönlü vardır ama ortada bir şey yoktur. Bu durum Bedri’nin tayininin çıkıp başka yere gitmesine kadar sürmüş, sonra da gözden uzak olan gönülden ırak olur hesabıyla, açılmamış o sayfa kapanmıştır.

Ömer, Emine Teyzenin davetine icabet etmiş, büyük bir heyecanla evlerine gitmiştir. Bu gidiş gelişleri sıklaştırmıştır. Çünkü Macide İstanbul’da konservatuvara başlamış ve Emine Teyzenin evinde ikamet etmektedir. Ömer de yine onu görebilmek için meyhaneden çıkıp evlerine doğru gitmiş ama bu kez kara bir haberle karşılaşmıştır. Macide’nin babası vefat etmiş ve bunu ondan şu anlık için gizlemişlerdir. Ömer ise ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette kalmıştır. Sonra kıza, ev ahalisi bu hüzünlü akıbeti anlatmaya çalışmış, bunu duyan Macide odasına çekilerek yalnız kalmayı tercih etmiş ve gece boyu ağlamıştır.

Ertesi sabah Ömer, Macide’yi evden alıp önce kahvaltıya sonra da okula götürür. Tekrar akşam için buluşurlar ve arta arda süren bu görüşmeler Macide’nin eve geç gelmesine sebep olur. Haliyle ev halkı bu durumdan şikayetçidir. Çünkü bir yerde Macide için Balıkesir’den gelen para kesilmiştir. Macide’yi bu konuda uyarırlar. Onun da ailesinin yanına gitmeye gönlü yoktur; aile bağlarıyla pek hoşnut değildir. Ömer’in tam da bu zamanda ona ilgi göstermesi Macide’yi de ona bağlanması noktasına götürür. Ömer artık dayanamaz ve Macide’ye açılır. Evdekilerden de azar işitmesi ağrına gider, gece bavulunu toplayıp nereye gideceğini bilmeksizin, güçlü bir şekilde yola düşer. Ömer’e de bu durum sanki ayan olmuştur, kötü şeyler sezmiş ve evin önünden ayrılmamıştır. Ömer’i birden karşısında gören Macide şaşkınlıkla koluna girer ve sorgusuz sualsiz, onun götürdüğü yere gider. Ömer pansiyon gibi bir yerde başka dine, uyruğa, çoklu kültüre mensup bir evin odasında tek başına yaşamaktadır. Bekar evi olduğundandır ki odası çok dağınık, loş bir ortamdır. Bu yüzden eve yaklaştıkça Ömer’in korkusu da tedirginlikle baş gösterir: Acaba Macide benim bu halimi, parasızlığımı, evin dağınıklığını görse benden soğur mu?

Günler çok geçmeden maddi sıkınlar zaten kendisini hatırlatır. Her zaman kapısını çaldığı veznedara da vaziyetini anlatır. Veznedarın kendisi de kurallara uygun olmayan bir şey yaptığı için sıkışık durumdadır, düşüncelidir de… Ama Ömer’i sevdiğinden yüreği dayanmaz, sizin daha çok ihtiyacınız vardır, diyerek bir miktar borç verir. Ömer ve Macide beraber yaşadıkları süre zarfında hep başkalarının desteği üzerine geçimlerini sürdürmüşlerdir.

Ömer postanede çalıştığı daire arkadaşlarına evlendiğini söyler, tebrikleri kabul eder. Tabii herkes buna şaşırır. Ortada, nikah gibi resmi işlem yoktur. Meşru olmayan bir ilişki, bir birliktelik vardır. Ömer de bunu çok normalmiş gibi herkese anlatır. Ama topum açısından bakıldığında büyük bir ahlaki sorunu içinde barındırır. Bu mevzu etik olarak değerlendirilip, tartışmaya ucu açıktır.

Bir gün Ömer, eve gelirken Nihat ve Profesör Hikmet ile karşılaşır. Onlar da evliliklerini tebrik etmek için gelmişlerdir. Belki de gelini görerek, gözleriyle inanmak istemişlerdir. Evi çekip düzene getiren evin hanımı Macide, bu misafirlerden pek hoşlanmaz. Nihat, Ömer’in veznedarın başına gelenleri anlatması üzerine ondan tehditle para almasını ister. Ömer de buna karşı çıkar. Ama sonra şartlar onu bu yola sevk eder.

Devamlı davetlerde bulunan Profesör Hikmet, Ömer ve eşi Macide’yi bir akşam eğlencesine, yemeğine çağırır. Gitmeye pek de istekli değildir Macide. O ortamdan o kadar sıkılmıştır ki her defasında eve dönmeyi düşünür. Zaten çekingen, asosyal bir yapıya sahiptir, bir de üstüne hoşlanmadığı bir grupta bulunması onu daha da sıkkın bir hale sürüklemiştir. Bununla kalmayıp eşinin arkadaşlarının tacizine uğraması ortamın iğrençliğini körüklemiştir. Derken, Ömer’in birine el ettiğini onu masaya davet ettiğini ve bu kişinin de eski hocası Bedri Bey olduğunu görür. Bedri ailesinin geçimini sağlamak ve hasta ablasını iyileştirmek için öğretmenliği bırakmış ve o mekanın saz ekibinde çalışmaya başlamıştır. Bedri, arkadaşını bir zamanlar özel bir şeyler hissettiği öğrencisiyle beraber görünce şaşırır. Asıl şoku da onların evli olduklarını duyduğunda yaşar. Macide’nin o an yüreğine düşen kıvılcım herkesi ateşin çemberine alır. Ama kocasını çok sever Macide, ona teslim olmuştur, ona bağlanmıştır.

Bedri de yeni evli olan bu çifte maddi açıdan yardım edenler kervanına katılır. Çünkü Ömer’in Macide’yi mutlu etmediğini düşünür. Hala sevdiğini, unutamadığını anladığımız öğrencisi için Ömer’e borç verir. Önceden de olduğu gibi Bedri yine duygularını açığa vurmaz. Ömer aralarında bir şey olduğunu düşünür ve şüpheye kapılır. Bir gün eve geldiğinde karısıyla arkadaşını aynı odada ışıkları yakmadan otururken görür. Erkeklik gücünü kullanarak Bedri’ye hakaret edip onu evden dışarı kovar. Hatasını anlaması uzun sürmez bunu da Macide hatırlatır. Ömer Bedri’nin arkasından özür dilemek için gider, Bedri’nin ablası da o sırada Macide’nin yanına gelir. Ona kötü ithamlarda bulunur, kardeşinin emeklerini, parasını sömürdüğünü söyler, her şeyi anlatır. Zaten fıtraten içedönük bir karakter olan naif Macide, bu tanımlamaları kendisine yakıştıramaz ve bunun ağırlığını kaldıramayıp bayılır.

Ömer yine parasızlığın çukuruna düşmüştür. Bu sefer Nihat’ın dediğini yapıp, veznedardan tehditle para ister. Nihat buna çok sevinir. Çünkü amaçladığı hedefleri vardır. Siyasi gayesi için gençleri kullanarak ulaşmak istediği noktaya erişmek ister. Ömer hep başkalarının dediklerini yapan, kendi istek ve fikirleri olmayan biri gibi davranır. Her şeye koşulsuz boyun eğer. Çünkü iradesizdir. Kararlarını nasıl, ne doğrultuda vereceğini bilemez. Macide’yi bile kendisinden soğutmayı başarmıştır. Halbuki onun yeri bambaşkaydı gözünde. Eski arkadaşı Ümit’i görüp beraber vakit geçirip bir de Macide’yi unutunca işler iyice karışmıştır. Ömer, veznedarla olan uygunsuz işten dolayı hapishanede yatar. Bedri ile Macide onu ziyarete giderler ama Macide’nin ona söyleyecek hiçbir sözü yoktur. Aslında tüm söyleyecekleri sahibine veremediği o mektuptadır. Görüşmede kimse bir söz söyleyemez, herkes, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının farkındadır. Ömer son kez Bedri’den bir ricada bulunur: Macide’ye sahip çık, istersen evlen istersen arkadaş ol ama onu yalnız bırakma, diyerek seçecekleri yolda açıklık diler. Bedri bu durumu olduğu gibi Macide’ye anlatır. Her şeyi kabul eden Macide bunu da reddetmez. Ömer de tahliye olduktan sonra başka bir yerde başka bir ‘ben’ olma çabasına girer, yaşamını değiştirme kararı alır.

Tüm kitap boyunca Ömer’in kendisini bulmaya çalıştığını, ama bunu içindeki şeytanın izin vermediğini bahane ederek ertelediğini, varoluşsal birtakım sancı çekerek yeniden doğma hüviyetini kazanma çabasını gördük. Birbirlerini tanımaya fırsat vermeden, sözde evlilik adı altında aynı evi paylaşmaları pek tabii uzun sürmemiştir. İki farklı doğaya, iki farklı kutuptaki görüşlere sahip olan Ömer ile Macide bu yaşanmışlıkla belki kendilerini tanımaya fırsat bulmuşlardır. Ömer’e nazaran Macide daha tutarlıdır, mantığıyla hareket eder, en azından kararlıdır. Ömer’e göre ise bu durum şu şekilde cereyan eder:

"Ben daha çok kendi içimde yaşayan bir insanım. Bunun için size nazaran birkaç misli fazla yaşamış sayılırım."

"Ahlaki açıdan bir değerlendirme yapacaksak eğer, kimseye tam olarak erdemli diyemeyiz. Karakterleri de kesin bir şekilde iyi veya kötü olarak bir kefeye koyamayız. Çünkü hemen hemen herkesin bir suçu yahut hatası vardır."

"İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde bulundurmamak demektir."

Bir türlü kendisiyle karşılaşamayan, öz benliğiyle rastlaşamayan, adeta Albert Camus’un yabancısı gibi olan Ömer, Kierkegaard’ın kaygısıyla kıvranıp durur. Çünkü geçmişini boşa geçirmiş, şimdi ne yapacağını bilememekte, gelecekte ise ne olacağı konusunda şüpheli, haliyle tedirgin ve kaygılıdır. Kierkegaard’ın dediği “hayatı geriye dönerek anlar, ileriye dönerek yaşarız” cümlesi tam da Ömer’in haleti ruhiyesini anlatır. Kaygı kavramı, varoluştaki özgürlüğün en temel belirtisidir. Ömer de iradesini kullanarak daha makul kararlar alabilecek hale gelince ve bir şeyleri feda edince asıl özgürlüğüne o zaman kavuşacak ve kendisi olmayı başaracaktır.

"Ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması. İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu. İçimizdeki şeytan yok. İçimizde aciz var, tembellik var, iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey, hakikatleri görmekten kaçmak ihtiyatı var…"

Betül Uludoğan
twitter.com/_naze_nin

Bir modern zaman sufisinin anıları

“ İnsan iki defa doğmadan insan olmaz… İlk önce anasından doğar, ikincisi rûhun doğumudur. İkinci doğumun ebesi mürşidlerdir.”
- Ahmed Tâhir Maraşî [k.s]

“Allah’dan başka kalbinde ne varsa, o senin putundur! Hakk’dan gayrı kalbinde ne varsa çıkar onları at dışarı! Kalbini tathîr et! Zîrâ kalb temiz olmayınca Hakk ona tecelli etmez…”
- Muzaffer Ozak [k.s]

Uzaktan bakıldığında insanlarla tecrübelerini paylaşmak için yanıp tutuşan, yakınlaştıkça gözlerinden Hakk sevdasından başka şey dökülmeyen bir karakter Shems Friedlander.

9 Muharrem 1437’de (22 Ekim 2015) ona bakarken hissettiklerim bunlardan ibaretti fakat yanına gidip selam verecek cesareti kendimde ne hikmetse pek bulamadım. Madem söze selamla başladık o vakit kitaptan hemen bir kıssayla giriş yapalım: “Umreye gitmeden evvel, İstanbul’dan bazı arkadaşları aradım ve “Abdullah Ferec’i nasıl bulacağım?” diye sordum. “Mescitte herhangi birine sor. Herkes onu tanır” dediler. Mescid-i Nebevî’ye varınca gördüm ki cemaatin çoğunluğunu bizim gibi ziyaretçiler teşkil ediyor. Oralı gördüğümüz birkaç kişiye sorduk. Kimse tanımıyordu… Bu günlerce sürdü. Birkaç kişiden oldukça çelişkili ve kafa karıştırıcı tarifler aldıktan sonra yürümeye devam ederken bir tünel inşaatının bulunduğu dört yol ağzına benzer bir yere vardık. Arkadaşıma, “Caddeden karşıya geçelim” dedim. Caddeden karşıya geçince önümüze bir tarafında uzun, ahşap bir oturağın olduğu bir bina çıktı, orada üç adam çaylarını yudumluyordu. Arkadaşımın ismi Hüseyin idi ve Arapça biliyordu. Üç adama döndü ve “Otobüs durağı nerede? dedi. Adamlardan bir tanesi bakarak, “Siz önce selamün aleyküm demez misiniz? dedi. Hüseyin, “Af buyurun, unutmuşum” dedi… Adamlara iyice yaklaştık ve ben, bize ders veren adama “İsminiz nedir, efendim?” dedim. “Ben, Ensar’ın yaşayan birkaç torunundan bir tanesiyim. İsmim de Abdullah Ferec dedi… Ben, “Elhamdülillah!” dedim ve kendisine İstanbul’daki şeyhimin ismini söyledim. “Halvetiyye, Halvetiyye! dedi ve birbirimize sarıldık… “Bu, Allah’ın muradıydı” diye girdi söze. “Selam vermeyi size Allah unutturdu ki selam verseniz, ben de selamınızı alacak ve otobüs durağının yerini söyleyecektim, siz de geçip gidecektiniz.” (sf. 131-132)

Friedlander’ın yaşamı baştan başa bir öykü gibiyken üslubu ve anlatımından da aynısını beklemek neredeyse mümkün. Okuyucu 175 sayfa olan “Toynak Sesini Duyunca Zebra Gelsin Aklına” ile hem kıssalara, hem mühim anılara, hem de Allah adamların yaşantılarından misallere doyacak. Özellikle de Muzaffer Ozak Efendinin [k.s] o harikulade nüktedan dilinden aktarılan anlatımlara… Bilenler bilir ya da arayanlar bulur diyelim, Muzaffer Ozak Efendinin birçok güzel fotoğrafını -bilhassa oğlu Nuri’yle- yakalayanlardandır Shems Friedlander.

Hayata baktığı yer, modern insanın sıkışmışlığının çarelerine yöneliktir. Birçok üniversitenin onu konuşmacı olarak davet etmesinin ve Kraliyet İslami Araştırmalar Enstitüsü (RISSC) tarafından 2012, 2013, 2014 yıllarında “En Etkili 500 Müslüman” arasında gösterilmesinin sebebi de bunlar olsa gerektir. Tasavvuf yoluna girmesi 1970’li yıllara rastlayan Friedlander’ın Amerika doğumlu bir fotoğrafçı, film yapımcısı, ressam ve yazar olduğunu da belirtmek lâzım. Fakir bunları “bir sürü yeteneği var” diye değil, “Allah gönlünü görmüş” diye tarif etmek isterim. Eğer bakmak istersen, birçok gören gözün olur. Ama fotoğraf makinesiyle, ama tuvalle, ama dolma kalemle. Yeter ki işin içinde “muhabbet” olsun.

Hayatımızda yaptığımız herhangi bir şeyi ele alalım ve onu diğer insanlara faydalı kılmanın mümkün olup olmadığını bir irdeleyelim, velev ki bu yardım, dolaylı yoldan olsun. Bir yazar olabilirsiniz ve yazdıklarınızdan onu okuyan bir kişi öylesine etkilenir ki hayatına yeni bir yön verebilir. Terzi olabilirsiniz, ama yaptığınız kıyafeti öyle bir muhabbetle dikersiniz ki onu giyen kişinin ruh hâli değişir.” (sf.30)

Yazının başında iki epigraf gördünüz. Bu epigraflardan ikincisi, Shems Friedlander’ın mürşidi Muzaffer Ozak Efendiye, ilki ise Muzaffer Ozak efendinin mürşitlerinden Ahmed Tâhir Maraşî Efendiye ait. Bu silsileyi özellikle vurgulamak istedim zira kitapta da bu yönde oldukça kıymetli aktarımlar mevcut. Bunlardan biri şöyle:

Bütün elektrik tesisatımız döşenmiş olarak bir şeyhin huzuruna geliriz. Sanki Allah bütün kabloları döşemiş ama biz şalteri bulamıyoruz. Şeyh, şalteri bulmamıza yardım eder. Hatta şalteri kaldırır. Ama ampul fazlasıyla tozlu… Işık gerçekten de dışarı sızamıyor. Fakat yine de kendimizi farklı hissederiz. Şalteri kaldırınca ampulü de biraz temizler. Bir iğne deliğinden ışık geliyor gibi olur ve farklı hissedersiniz. Bu iğne deliğinden gelen ışığı başkaları da görebilir. Bazıları yorum da yaparlar, ne kadar farklı göründüğünüze dair. Sende bir farklılık var, sanki bir ışık geliyor… Bizim işimiz ampulün geri kalanını temizlemektir.” (sf. 136)

Kitapta Muzaffer Ozak Efendinin hem Cerrahî postuna oturuşundan hem de ebedî âleme intikal edişiyle alakalı oldukça güzel anılar var. İlkiyle ilgili Shems Friedlander’ın yazdıklarından bir bölümü hemen aktarayım ki oldukça ilginçtir:

Bazen şeyh mana (rüya) yoluyla posta oturur. Şeyh Muzaffer Efendi, mana yoluyla posta geçmişti. Muzaffer Efendi’den önce postta Fahreddin Efendi vardı. Niyeti, kendi âlem-i cemale irtihal ettikten sonra yerine Muzaffer Efendi’nin posta geçmesiydi. Fakat o zaman geldiğinde tarikatta daha uzun süre bulunduklarını daha ileri mertebede olduklarını düşünen bazı kimseler vardı. Sonra, âdet olduğu üzere, istihareye yatılması kararlaştırılmış. Bir sonraki perşembe akşamı bir araya gelindiğinde daha önce şeyh olmak isteyen zat kalkmış ve “Durun!” demiş. “Ben şeyh olmakta çok ısrar ettim. Ama dün gece bir rüya gördüm. Rüyamda Hz. Pir Nureddin Cerrahî’nin altın tacı, şeyhlik tacını Muzaffer Efendi’nin başına koyduğunu gördüm. Posta geçmeye hiç niyetim kalmadı ve ilk ben söyleyeyim ki başımıza taş da yağsa Muzaffer Efendi’nin posta geçmesinde yine ısrar ederim.

ABD’li psikolog ve danışman, epey ses getirmiş Duygusal Zeka adlı kitabın yazarı Daniel Goleman’ın takdimiyle açılan kitap, Nehcü’l-Belâğa’dan Hz. Ali’nin [k.v] “Oğluma Mektup” metninden uzunca bir alıntıyla son buluyor. Bu mektup, özellikle babaların oğullarına birer vasiyeti olmalı. Okunmalı, okutulmalı. Çok kısa bir bölümünü almayı fakir görev bilir:

Sevgili oğlum, her zaman şu üç şeyi aklında tut: ölümü, amellerini, ahireti. Böylece her zaman ölümle yüz yüze gelmeye hazır olursun ve ölüm seni gafil avlayamaz. Oğulcuğum, sakın hayatın bütün zevklerine batarak kirli bir hayat yaşayan dünya ehlinin aldanmaları seni sürüklemesin, kandırmasın… Dünya ehlinin havlayan köpekler ve aç vahşi hayvanlar gibi olduğunu unutma.

Son sayfada ise insanın kalbindeki bütün hüzün yükünü omuzlayan bir fotoğraf var. Bu fotoğrafı yakalayan da yine Shems Friedlander. Friedlander’ın bu fotoğrafın altına yazdığı yazısıyla okuyucu kitapla vedalaşıyor. Biz de öyle yapalım ve sondaki duaya iştirak ederek muhakkak bir fatiha okuyalım.

İleriye bakınca kalabalıktan sadece tabutun üstündeki tac-ı şerif görünüyordu. Sanki Muzaffer Efendi bütün ihtişamıyla yine bunca insana yol gösteriyor, onları peşinden sürüklüyordu. Allah ondan razı olsun…

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf
* Shems Friedlander'ın Kış Hasadı adlı bir diğer kitabı hakkındaki yazımı okumak için buyurun.

20 Mart 2017 Pazartesi

Göze batmayan yalnızlıklara dair

"Mumun ışığını görebilmek için, onu karanlık bir yere götürmek gerekir."
- Ursula K. Le Guin, En Uzak Sahil

"Başka yer, negatif bir aynadır. Yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olamayacağı kalabalığı keşfederek..."
- Italo Calvino, Görünmez Kentler

Büyük şehirlerde yaşayan insanlar çoğu zaman yaşadıklarının farkında olmayan bir acelecilikle günü geçirirler. Acelecilik, hayatlardan çaldığı aylaklık ve tembellik gibi şaşırmaya, düşünmeye, hayal kurmaya imkân sağlayan zaman aralıklarını modern toplumlarda yok etmiştir. İnsanın bireyleşmesiyle birlikte eşya da önemsiz, gelip-geçici bir mal olmuştur. Tüm eşyalar aynıdır modern bireyin gözünde: bir tüketim malzemesi.

Eşya ile insan arasında dengeli bir ilişki kurulmasına mani olan acelecilik, kalabalığın getirdikleriyle beraber insan ruhuna geri dönüşü olmayan bir darbe vurmuştur. Bu darbe, anlamsızlıktır. Yaşamın bir anlamının kalmadığını düşünen insan; birey olmanın getirdikleriyle ilgilenmeye başlar. Üretime katılmamayı planlar, bol miktarda tüketir, düşünmez, sorgulamaz, keşfetmez, dalıp başka diyarlara gitmez. Sanki elinde bir şifre, her sabah oturumunu açar ve her akşam kapatır. Çoğu zaman kapatmaz, uyku moduna alır. Dolayısıyla dinlenmek ve sahici bir uyku çekmek gibi eylemler de çekip gider insanın hayatından. O artık bireydir ve kalabalıkta yaşamaya karşı bir strateji geliştiremediğinden yapayalnızdır. Yalnızlığın bonus'u da mutsuzluktur.

Burak Tamdoğan, on dört hikâyesini bir araya getirerek Kalabalık Olmanın Esasları'nı ortaya çıkarmış. Bu hikâyelerin her biri, bir eşyanın, bir bakışın, bir düşünüşün sesi. Hepsi birbirinden farklı açılardan yaşamı anlamlandırmaya çalışsa da hikâyelerin ortak bir nağmesi var. O nağme, okuyucuyu çevresine bakarken daha derinlikli, daha nitelikli düşüncelere sevk edebilir. Bu sevk ediş hemen ardından okuyucuya 'yaşamak umrumdadır' dedirtebilir. Dolayısıyla Kalabalık Olmanın Esasları, yani bu 104 sayfalık hikâyeler kitabı, gittikçe nihilist bir topluma dönüşen kapitalist ve seküler sistemin meydana getirdiği yeni insan'ı (modern bireyi) canlandırıcı bir gıda, bir vitamin gibi. Çünkü insanî değerlerden ses ediyor. Burada durup, Hasan Abdu'l-Hakîm'in (Gai Eaton) Tanrı'yı Hatırlamak adlı leziz kitabından bir paragraf okuyalım: "İnsanlar aslında inançları doğrultusunda binalar inşa ederler ve diktikleri bu binaların biçimi onların dünya görüşünü ve insanın bu dünya görüşündeki yerinin ne olduğunu açıkça ortaya koyar. Modern mimari de sekülerleşme ideolojisini ve bazen de nihilist ideolojiyi ifade eder. Tıpkı karınca kulelerinin, kendilerini inşa eden karıncaları cüceleştirdiği gibi, içinde yaşayan insanları cüceleştiren seküler şehir, sadece geleneksel öncelikleri tersine çevirmekle kalmamış, aynı zamanda bütün insani değerleri de yerle bir etmiştir. Bu şehirde hiçbir bina insan ölçülerine göre yapılmamıştır. Tıpkı, insanın üzerine on numara büyük gelen bir takım elbiseye benzeyen bu şehir, ne insan yerleşimine uygundur nede arasına sıkıştırıldığı fiziki manzaraya aittir."

Kim bilir belki de Martin Heidegger bunun için kendine bir kulübe inşa etmiş ve yaşamla, eşyayla 'yakalaması gereken' dengenin peşinden gitmişti. "Bütün çalışmalarım, dağların ve köylülerin dünyası tarafından yönlendirilmiştir" sözü de bir şeyleri yakaladığının işareti olsa gerek. Yine Henry David Thoreau'nun Walden'e kaçıp gitmesi ve orada modern dünyaya başkaldırıp kendine ait bir yaşam inşa etme gayreti de belki 'ulaşması gereken' boyuta dair bir hasretti. Şöyle yazar Doğal Yaşam ve Başkaldırı kitabında: "Onlar arabalara ve evlere kaçarken sen bulutların altına sığın. Hayatını kazanmak işin değil, eğlencen olsun. Toprağın tadını çıkar, fakat ona sahiplenme."

Yazarın ilk kitabı olduğundan, üslubuyla ve tekniğiyle de ilk defa tanışıyoruz. Evvela şunu söyleyebilirim ki Burak Tamdoğan; öyle altı çizilecek bol aforizmalı bir edebiyat yapmamış. Edebiyat anlayışında yaşamın gizini keşfetmenin, sessizliği seslendirmenin ve nesnelere anlamlı roller biçmenin örnekleri mevcut. Oldukça yalın ve akıcı bir dili var. Bazen bir sineğin, bir martının, bazen bir masanın, duvarın, bazen de kim olduğu belli olmayan bir insanın, belki de gölgenin.

"Üç kişiydik. Biri devrime ve büyük insanlığa inanıyordu. Diğeri el etek çekecekti bu maddi dünyadan ve onun düzeninden. Hiçbir şeye inanmadığından değil, inanacak bir şey seçemediğinden. Üçüncüsü artık ezilmek, aç kalmak, kalabalıkta kaybolmak istemiyordu. Oyunu kuralına göre oynamak, güç ve zenginliğe sahip olmak istiyordu." (sf. 45)

Anlatın hikâyelerin arasında nesnelerden 'insan sesi' çıkıveriyor bazen. Burada yazarın kimi duygularını öğrenebilmek mümkün. Bazen ayakları yere sağlam basan, bazen de tıpkı hayat gibi karmakarışık yahut rengârenk.

"Her varlık bir şeylere mecbur kalır ve yaptığı seçimlerle başka varlıkları bir şeylere mecbur bırakır. Zaten özgürlük, mecburiyetlerimiz arasından yaptığımız seçimler değil mi? Aslında mecburiyetlerimizin bir kısmına dahi itiraz etme hakkımız olmalı ki özgür hissedebilelim. Sonuç olarak itiraz etmediğimizi seçmiş sayılıyoruz, istediğimiz o olmasa bile." (sf. 50)

Zaman zaman okuyucuyla selamlaşan, vedalaşan, akıl veren, akıl alan, soru soran paragraflarla karşılaşmak mümkün. Tamdoğan bu taktiği genellikle hikâyelerinin sonunda uyguluyor.

"Bu satırları bir ılgın ağacının altında yazıyorum. Her yerde yetişmiyor ve o koca gövdesiyle eğilip, yere paralel büyüyor. Bu görkemli ağacın efendisinin karşısında eğilmiş bir mürit gibi yüzü toprağa dönük uzaması insanı büyülüyor. Kökleri topraktan baş verip başka bir gövdeye dönüyor. Ne dünyayla, ne kendisiyle derdi var gibi. Oysa ben... İyi de size ne bunlardan değil mi?" (sf. 97)

İki İtalyan çizerin 1970'lerin ortalarında oluşturduğu Mister No karakterinin hayatımıza kattığı bir sözdü: Puxa Vida! Yani: Vay be! Altıkırkbeş Yayınları bünyesinde yayın hayatına başlayan Puksavida Yayınları'nın ilk kitabı, Kalabalık Olmanın Esasları. Yayınevine güzel kapak (kim lan bu Erol Egemen?) ve temiz baskı için, yazarına da kafamda uzun yıllardır hayal olan bir fikri kâğıtlara geçirdiği için teşekkür ederek bitiriyorum yazımı.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Sızısı dinmeyen varoluş sancıları

"Kendi kendime yabancı kalacağım hep."
- Albert Camus

Orijinal adı “Le Mythe De Sisyphe” olan bu kitap, Cezayir doğumlu Fransız yazar Albert Camus tarafından yazılmıştır. Varoluşçu filozof Camus, 20. yüzyılın edebiyat ve düşünce alanındaki en önemli isimlerinden biridir, hiç kuşkusuz. 1942’de II. Dünya Savaşı’nda deneme ve makalelerinin derlemesinden oluşan Sisifos Söyleni, aynı yıl yayınlanmış Yabancı adlı romanıyla birbirini tamamlar nitelikte olup, Nobel edebiyat ödülüne layık görülmüştür.

Varoluşçu izler taşıyan bu kitabında Camus, saçma felsefesini geliştirmiş; bunu da Yunan mitolojisindeki Sisifos karakteri üzerinden örneklendirerek izah etmiştir. Homeros’un tabiriyle ölümlülerin en uyanığı, en bilgesi olan Sisifos, Tanrılar tarafından bir cezaya tabi tutulur. Bunun üzerine o, bir kayayı tepeye çıkarmakla sorumludur. Her çıkarışı sırasında kaya hep aşağıya iner, Sisifos yılmaz ve kendi varlığını Tanrılar’a kanıtlamak için büyük bir çabayla kayayı tekrar zirveye taşır.

Yeryüzünün görüntüleri usa fazla takıldığı zaman, mutluluğun çağrısı fazla ağır bastığı zaman, insanın yüreğinde keder yükselir; kayanın yengisidir bu, kayanın ta kendisidir. Uçsuz bucaksız kederi taşıyamayacak kadar ağırdır,” diyen Camus, bile bile kendisini beyhude olan bu yükü taşıdığını söyleyerek Sisifos’un yerine koymaktadır. Yani yaşamak bir cezadır, belki de bir yük. Eğer bir Tanrı varsa, bizi yaşamak için bu yola sürüklediyse, biz de O’na inat bu yükü taşıyacağız. O saçma kayayı düşeceğini bile bile taşıyarak, kayıtsız kalarak çekeceğiz bu cezayı. Çünkü en ağır ceza, umut vermeyendir. Belki de bu eylem Tanrı’ya bir isyandır. Hayata karşı başkaldırarak, tepkiyi ortaya koymaktır.

Albert Camus da “saçma, uyumsuz” kavramlarını ele almış, merkeze Sisifos’u yerleştirerek başlangıçta intihar üzerine yaşamın anlamını sorgulama sahasına gitmiştir. Bunu kitabın ayrı ayrı bölümlerinde temellendirmeye çalışmıştır.

Kitap dört bölümden ve toplam on alt başlıktan oluşur:

A) Uyumsuz Uslamlama
Uyumsuz ve İntihar başlıklı birinci makalede insanın düşünmeye başlaması ve yüreğini kurtların yeyip, yaşamın değerini anlamaya çalışmasıyla yaşamı felsefi bir sorgulamaya yatırdığını görüyoruz. Hayatı, yaşamın anlamını, yaşamdaki anlamsızlığı ve saçmalığı irdeleyerek, “bu hayatın bir anlamı var mı?” sorusunu soran Camus, bu şekilde kendisine de bir çıkar yol bulmaya çalışmıştır. Cevap hayırsa intihar etmeli; evet ise umut etmelidir. Aynı zamanda Camus, Yabancı romanının bir bölümünde "fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir" demiştir. Sorduğu soruya cevabı, gündelik hayatın içinde arar. Çünkü herkes bir rutinin içinde yaşıyor. Sorunu çözmek için bir yöntem önermez. Bunu hayatı gözlemleyerek yapar. Anlaşıldığı üzere, bu saçma denilen şey, metafizik olarak sunulmamıştır. İnsan, çıktığı yere uyumsuz olur. Tüm büyük kafaların, hayatında bir kez intihar etmeyi düşündüklerini söyler. İnsanın iki seçeneği olduğundan yani ‘intihar ve umut’tan bahseder. Umudun bir kaçma, bir erteleme hatta ölümcül bir sıvışma olduğunu düşünür.

Kurt insanın yüreğindedir. Yürekte aramak gerekir onu. Yaşam karşısında uyanıklıktan ışık dışına kaçışa götüren bu ölümcül oyunu izlemek ve anlamak gerekir.

Uyumsuz Duvarlar başlıklı ikinci makalede ise Camus, kullandığı yöntemi açıklamıştır. Bilgi yönteminden ziyade, çözümleme yöntemini ele almıştır. Bu uyumsuzun, saçmalığın beklenmedik bir anda ortaya çıktığını söylemiştir. Bir gün saçmalık, neden diye sorar, o zaman da bıkkınlık meydana gelir. Yani saçmanın fark edilmesi bıkkınlıktır.

Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından da sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme.

Basit kaygı her şeyin başlangıcıdır, der. Bu durumun bilerek değil de tecrübi bir düzeyde başladığını izah eder. Bunun bir basamak daha aşağı inmesi yabancılaşmayı doğurur. Yabancılaşma sonra bunaltıyı meydana getirir. Bilim ve sanatın içimizdeki saçmayı ortadan kaldırmadığını, bunların sadece açıklamaları verdiğini; dünyanın anlamını vermediğini belirtmiştir. Camus aklına ve gözlemlerine uygun olanı kabul etmiştir.

Heidegger, Jaspers, Chestov, Kierkegaard, Husserl bu varoluşçu filozofların hepsi çelişkinin, uymazlığın, bunaltının egemen olduğu bu anlatılmaz evrenden yola çıkarak birtakım kanılara varmışlardır. Varoluşçu filozofların saçma kavramını daha çok tinsel, aşkın bir şekilde ele aldıklarını söylemiş; oysa kendisi uslamlama ve deneyime dayalı bir çıkarımda bulunmuştur. Heidegger tek gerçeğin, tüm varlıkların katınki kaygının olduğunu vurgular. Camus, her türlü varlık biliminden umudunu kesen Jaspers’ın bu düşüncesinin sonunda da başarısızlığın vuku bulduğunu belirtir. Chestov’un da hayranlık veren bir yapıtının olduğunu, insan düşüncesinin akla aykırılığını kanıtlamaya çalıştığını, ama bunu usun dayanaklarını yadsıyarak yaptığını söyler. Husserl’in de tini yücelttiğini açıklayan Camus, bu sözünü ettiği filozofların hiçbirinin dünyayı, hayatı, hayatın anlamını açık ve kesin bir biçimde kullanmadığını; hepsinin belirsiz, umut kırıcı olan tasvirlerde bulunduğunu anlatır. İşte dünya denilen yer, bu usa aykırılıklarla doludur.

Felsefesel İntihar isimli alt başlıklı makalede yazar, intihara başka bir bakış açısı getirmiştir. İntiharın, insanın onuruna yakışmayacağını, intihar etmenin gülünç bir çaba olduğunu söylemiştir. Önemli olan hayatı doldurmak, onu anlamlı kılmaktır. Sonu ölüm olan yazgıyı kabullenmektir. İnsan artık kendi özgürlüğünü bulmalıdır. Bunu da ancak devinimle, sıçramayla başarabilir. Saçma, anlaşıldığı andan sonra tutkuya dönüşür; tutkuların en can alıcısıdır. Bunu da tıpkı Sisifos’un yaptığı gibi yapmalıdır.

Camus, Kierkegaard için hayatın anlamını dışarda aradığını, asıl umudun ölümden sonra doğduğunu aktarır. Ama Camus ölüm gibi metafiziksel bir olayı bilmediği ve görmediği için ona umut bağlayamayacağını vurgular. Bu varoluşçu filozofların dünyayı anlama şeylerinin akla aykırı olduğunu belirtir. Yani niçin yaşadığımızın akılla çözülebilecek bir yanı olmadığını öngörür.

Bu bölümde Camus bir de saçmanın niteliklerinden bahsetmiştir. Onun ilk özelliği bölünemez oluşudur. Yani bu dünyanın dışında saçma olamaz, ölümle birlikte o da yok olup gider. Saçma bir karşılaştırma ve bitmek bilmeyen bir çarpışmadır der. Bu çarpışma bir umut yokluğunu getirir, saf akılla bir insan evrenin amacını bulamaz. Hayatı yadsıması gerekir. Bunu da insan kendisini ve dünyayı vazgeçmeden yapmalıdır. Bir şeyi karşılaştırınca o zaman saçma ortaya çıkar. Bir şeyin uyumsuz olduğuna karar vermek için karşılaştırma yapmak gerekir. Mesela, erdemli bir davranış sergilemeyen bir kişi erdemliyim derse işte o zaman uyumsuz olur. O, karşılaştırılan ögelerin ne birinde ne de diğerindedir. Saçma her şeyden önce bir kopuştur. Bilinçli yetinmezlik, sürekli aldığın cevaplarla tatmin olmayıp daha can alıcı noktaların peşinden gitmenin açıklamasıdır. Sisifos, saçmaya boyun eğmiyor, yetinmiyor. Sürekli, umudu yok ama yine de yapıyor.

Jaspers ve Kierkegaard kendilerini ezen şeye umut beslemeye devam ediyorlar. Husserl ruhbilimsel bir gerçeği ussal bir kural yapmaya kalkışıyor: insan usunun birleştirici gücünü yadsıdıktan sonra bu dolambaçlı yoldan Ölümsüz Us’a atlıyor. Sonuç olarak Albert Camus, felsefi bir intiharla ilgilenmeyip intiharın salt kendisini ele almaya çalışmıştır.

Uyumsuz Özgürlük adlı bu makalede, sıçramanın insanı sevince götürdüğünden bahsedilmiştir. İnsanın özgürlüğüne sahip çıkması gerektiği fikrini Camus, intiharı yadsıyarak yapmaya çalışmıştır. Eğer bu evrende ben, insan olmayıp da başka bir varlık olsaydım, dünyanın bir parçası olduğumu anlayabilirdim, diyor. "Başka bir yerden umut etmemeyi öğrendim, şimdiki zamanın cehennemini yaşıyorum.". Kendi düşüncesiyle dünya arasındaki kırılma onu uzlaşmazlığa sevk etmiştir.

Yaşamak uyumsuzu yaşatmak; uyumsuzu yaşatmak da her şeyden önce ona bakmaktır, diyen Camus, burada başkaldırının niteliklerini ele almıştır. Genelde intihar, başkaldırıdan sonra gelir diye bir düşünce vardır; ki bu yanlıştır. İntihar sıçrama gibi en son noktasına götürülmüş bir kabullenmedir. Her şey tükenmiştir. Oysa başkaldırı böyle değildir. Yaşama değeri veren bu başkaldırıdır. Hayatın tamamına yayılması gerekir. Hayatı tek başına taşımak için başkaldırmak gerekir. Bilinç ve başkaldırı insanı vazgeçişten kurtarır. İntihar bir yanılmadır. Uyumsuz insanın kendi başına her şeyi tüketmesidir.

Sonra da öz olarak özgürlükten bahsederek, onu anlamsız olarak değerlendirir. Çünkü bu Tanrı sorununa bağlıdır. “Bana eylem özgürlüğümü veren uyumsuzdur. Ama o, ölümsüz özgürlük şansımı sıfıra indirir.”. Aslında özgürlükle kötülük problemini bir incelemiştir. Tanrı önünde bir özgürlük sorunundan çok bir kötülük sorunu vardır. Mesela, hiçbir şeye sığınmadan yaşamak mümkün müdür? Buna cevap vermek için insan, değer yargılarından uzak durmalı, görmeye ve akıl etmeye dayalı bir şeyle çözümünü aramalıdır. Yarını olmayan uyumsuz, mutlaka bir ideolojiden etkilenir. O yüzden uyumsuz kişi, özgür biri olmadığını anlar.

Ölüm duygusu olmasaydı, saçma duygusu da olmayacaktı Camus’ ya göre. O, ölümden üç sonuç çıkararak birinci bölümü bu şekilde sonlandırır: Başkaldırı, özgürlük ve tutku.

B) Uyumsuz İnsan
Uyumsuz insan, sonrasızlığı yadsımayan onun için hiçbir şey yapmayan; sınırlı özgürlüğünden, ölümlü bilincinden şüphe duymayınca yaşamı süresince serüvenini sürdürür. Tanrı’dan ayrılmayan buyurucu ahlak görüşünü benimser. Ama kendisi, bu Tanrı’nın dışında yaşar.

Uyumsuz insanı bu tür tanımlamalarla betimleyen Camus, bu bölümü de üç başlık altında incelemiştir.

Don Juanlık adını verdiği bu makalede Camus, Don Juan efsanesini ele alarak birtakım sonuçlar çıkarmıştır. Kendisini askeri kafayla bir Fatih olarak gören Juan, hazlarının peşinden koşmuş, arzuladığı kişiyi elde etmiş ve ulaşmayı istediği fethi başarıyla tamamlamıştır. Sonra hazzın da kişinin de hiçbir şey ifade etmediğini anlamıştır. Dolayısıyla geriye koca bir hiçliğin kaldığını görmüştür. Ona göre aşk, hem kendisini hem de dünyanın tüm yüzlerini beraberinde getiren, yön veren kurtarıcı türündedir. Don Juan, bu safhada doygunluğu önermiştir. Güzel bir kadının her zaman arzulandığını söylemiş, bir kadını bırakırsa sevmediği için değil, başka birisini sevdiği için bırakacağını anlatmaya çalışmıştır. Neticede bu efsaneden doygunluğu idrak eden Camus şu sonucu çıkarmıştır: İnsan ne kadar çok severse, uyumsuz o ölçüde sağlamlaşır.

Oyun isimli bölümde de Albert Camus, günlük hayatta bir programa sahip olan insanın oyalanmayı sevmediği; birçok kaderin acısını çekmeyip yalnızca şiirini alması yönüyle tiyatrodan ve gösteriden hoşlandığını belirterek bir giriş yapmıştır. Oyuncu için tanınmamışlığı oynamamak olarak görmüş; oyuncunun oynamamasını ise canlandıracağı tüm varlıklarla yüz kez ölmek şeklinde belirtmiştir. Bu bölümde Camus uyumsuz insan ile oyuncu arasındaki ilişkiden şöyle bahsetmiştir: Oyuncu, uyumsuz gibi bir şeyi tüketir, durmadan dolaşır. Zamanın yolcusudur. Nasıl ki ölüm, uyumsuz insan için düzeltilemez bir şeydir. Aynı durum oyuncu için de geçerlidir. Ne olursa olsun ölmek söz konusudur.

Fetih'de de yazar, insanın niteliklerinden, usunu kullanışından hareketle birkaç çıkarımda bulunmuştur. Mesela, bir insan söylediği şeylerden çok söylemedikleriyle insandır. O sahip olduğu aklıyla ya gözlemi ya da eylemi seçer. O yüzden insan olmak derler bunun adına. İnsan hiçbir şey yapamaz ama yine de her şeyi yapabilir. Camus, dünyanın küçülttüğü insanı kendisinin kurtardığını söyler. İnsan sınırlı durumunun bilinciyle karşısında bulunan yazgısını kışkırtır.

Daha sonra Albert Camus, uyumsuz ve Tanrısız bir dünyanın açık düşünen, umut etmeyen insanlarla dolu olduğunu belirterek, uyumsuz yaratım bölümüne geçmiştir.

C) Uyumsuz Yaratım
Felsefe ve Roman isimle açtığı bu başlık adı altında, sanattan hareketle bir yaratımdan ve onun felsefesinden bahsetmiştir. Yaratım büyük bir oyundur, nitekim sanat da bir yaratımdır. Sanat yapıtı bir deneyimin ölümünü, bununla birlikte çoğalımını belirtir. Sanat ve felsefe dalının her biri de kendine has bir iklime sahiptir. Öğretisinin içine kapanmış felsefeciyle, yapıtının karşısında yer almış sanatçı arasında bir çelişki vardır. Sanat yapıtı da bir çelişkiden ibarettir. Onun bu anlık kusursuzluğunu ancak önyargı doğrulayabilir. Sanatçı da aynı düşünür gibi kendisine bir yol seçer; bu onun özgünlüğünü gösterir. Burada da estetik sorunlar meydana gelir. Gerçek sanat yapıtı insanı aşan bir ürün değildir; onun ölçüsü düzeyindedir. Büyük sanatçı da büyük bir yaşayıcıdır. Yaşadıklarını ve hayallerini sanatına aktarır. Zira dünya sadece görünenden ibaret olsaydı o zaman sanat olmazdı. Sanatın, bir yerde desteğini aldığı soyut düşünce artık tenle buluşur. Yazar öyküler anlatmaz, kendi evrenini oluşturur. Bu yorumlara ek olarak büyük romancılar, filozof romancılardır diyen Camus, diğer bölümde Dostoyevski’nin gözde bir yapıtını inceler.

Kirilov adını verdiği bu parça Dostoyevski’nin kahramanlarından birine tekabül eder. Yazarın kahramanlarının tipik bir özelliği ‘hayatı sorgulamak’tır. Camus da bunun üzerine yazısını şekillendirmiştir. Bu sorgulamada şu cevap ortaya çıkar: Varoluş ya yalandır ya da durasızdır. Dostoyevski’nin büyük bir romancı oluşu, yani sanatçılığı işte bu çözümle yetinmemesinde saklıydı; yoksa zaten filozof olurdu. O, bu düşüncenin insan yaşamında doğurabileceği sonuçları incelemiştir. Kirilov hikayesiyle Albert Camus, Dostoyevski’nin dediği gibi kendisi de tüm yaşamı boyunca bilinçli ya da bilinçsiz olarak sancısını çektiği sorunu bulur: “Tanrı’nın varlığı.

Bize seslenen uyumsuz bir romancı değil, varlıkçı bir romancıdır. Burada sanata büyüklüğünü veren sıçrama, duygulandırıcı konumundadır. Söz konusu uyumsuz da bir yapıt olarak değil, bir sorun olarak karşımıza çıkar.

Yarınsız Yaratım bu bölümün son alt başlığını oluşturur.

Sanata en çok katkı sağlayabilecek olan şey, olumsuz düşüncedir. Bulanık bir şekille tezahür eden davranışlar, büyük bir eserin anlaşılması için çok gereklidir. Yaratıcı tutum, uyumsuz yaşamayı tamamlayabilecek tutumlardan biridir. İki işi bir arada yürütmek, bir yandan alçaltıp bir yandan göklere çıkarmak uyumsuz yaratıcının önünde açılan yoldur, boşluğa renklerini vermelidir, diyen Camus bu bölümde de umut vadetmeyen, yarınsız, uyumsuz yaratıcının özelliklerini aktarır. Yaratmanın yazgıya bir tür biçim verdiğini, onu yoğurduğunu söyler. Nasıl ki sanatçının yapıtları kendileriyle tanımlanabilir, yapıtları da aynı şekilde kendilerini tanımlar. Oyuncuda da gördüğümüz gibi görünmekle olmak arasında bir sınır yoktur.

D) Sisifos Söyleni
Başlangıçta izah etmeye çalıştığımız bu bölümle Camus, Yunan Mitolojisi’ndeki Sisifos karakteri üzerinden bir anlatı yaparak içindeki sorunları konsantre halinde sunduğu kitaba son verir.

Neticede Camus, sızısı dinmeyen varoluş sancılarını Sisifos üzerinden sorgulayarak birtakım cevaplar bulmuştur. Sisifos Camus’yu saçmanın girdabına ya daha çok sokmuş ya da onu anlam çukurundan kurtarmıştır. Ama onun da dediği gibi Sisifos’u mutlu düşünmek lazım…

Betül Uludoğan
twitter.com/_naze_nin

Dönüşüm'ün arkasındaki ruhsal dinamikler

"Bir kitap başımıza inen bir darbe gibi bizi sarsalamıyorsa neden zahmet edip okuyalım ki?"
- Franz Kafka 

Bir edebiyat metnini beğendiğimizde onunla aramızda bir bağ kurarız. Bu bağın kuvveti ise bizlerde bağ kurduğumuz edebiyat metninden “başkalarına bahsetme” tutkusu oluşturabilir. Eğer aramızda bağ kurduğumuz metin bir Franz Kafka metni ise açıkçası bu “bahsetme tutkusu” bizi epeyce zorlayacaktır. Neden mi? Çünkü Kafka, metinlerinde bizi adeta bir kayıkla alır ve okyanusun ortasında öylece bırakır.

Okyanusun ortasında yönümüzü tayin edebilmek için bir fener olarak yazarın kişisel geçmişinin rolünün göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünmekteyim. Berna Moran’ın dediği gibi bir yazarı yazmaya iten etken eğer onun bastırılmış dürtülerinden kaynaklanmaktaysa, bu dürtüler ne yapıp edip yazarın ortaya koyacağı edebiyat metninde kendini bulacaktır.

Bu bağlamda inceleme süreci kapsamında yazarın ruhsal dinamiklerini oluşturan bireysel yaşantısının eserinden bağımsız düşünülemeyeceğini benimseyerek bir miktar yazarımız hakkında bilgi vereceğim.

Kafka’nın babası ile yaşantıları hep eserlerinde kendine yer bulmuştur. Babası başarıya ulaşmak için Almanlaşan Yahudi topluluklarının bir parçası olmuştur. Çek kökenli bir aileden gelmesine rağmen ana dili olarak Almanca kullandığı için tam bir Çek sayılmayan Kafka çevresine yabancılaşarak büyümüş ve kişiliği babası tarafından sürekli eleştirilmiştir. Babasına yazdığı 100 sayfalık “Babaya Mektup” hiçbir zaman babasının eline geçmemiştir. Bu mektup Kafka’nın babasını hem küçümsediğinin, hem de ona hayranlık duyduğunun belgesidir. Kaybedilmiş baba oğul ilişkisinden yola çıkarak babasına ve kendisine duyduğu güveni kaybettiğini, yine “Dava” adlı eserindeki son kelimelerle ifade etmiştir; “Bir köpek gibi!” sanki utanç, ondan sonra da hayatta kalacaktı.”

Yazmaya ilk 1897- 98 yıllarında başlamış olan Kafka, yazdıklarının yalnızlığının etkisiyle ortaya çıktığını ve yazma eylemine bunu yansıttığını söylemektedir. Dışlanmışlık, yabancılık, içe kapanıklık ve babasıyla olan olumsuz ilişkilerinden kaynaklanan olumsuzluklara rağmen "bu evrenin çatlaklarından bize bir ışık, belki de bir çıkış yolu gösteren yıkılmaz bir umudun dünyası" olan Kafka’nın üç kız kardeşi Nazi toplama kamplarında öldürülür, kendisi ise sağlığının kötü gitmesi sebebiyle 1924 yılında hayata gözlerini yumar.

‘’Kafesin biri bir kuş aramaya çıktı.’’ der Kafka. Söz konusu olan kafesin aradığı kuşu bulup bulamadığı meselesi kitabımızın kahramanın bizimle buluştuğu andan itibaren bizi içine çeken bir serüvendir. Klasik Dönüşüm kitabı incelemelerinden farklılaştırarak eseri ve kahramanları sizlere ergenlik ruhsal yapılanması çerçevesinde sunmayı planladım. Bir de bu açıdan okuyalım, ne dersiniz?

"Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu."

Herkesin bildiği gibi serüvenimizde her şey bu cümle ile başlar. Bu hayvan imgesinin içinde aslında bir birey taşıdığını görürüz, onun bu dünyası üzüntülü ve yıkık haliyle günlük hayattan kesintiler çağrıştırır. Okuduğumuzda aslında betimlediği dünya bu dünyanın içindedir ve bize değişen beden etrafında erinliğin ilk işaretleri olan ergenliğin başlangıcını görünür kılar.

Gregor Samsa ’böceğe’ dönüşüm sürecinde tıpkı bir ergenin maruz kaldığı kadar gerçek bir başkalaşım geçirerek, ona yeni bir beden yapısı verilir. Bu tıpkı bir ergenin dönüşümü gibi bir anda, hiç beklemediği bir zamanda belirir. Nesnesi olacağı başkalaşım, ergene kendini dayattığı gibi Samsa’ya da kendini dayatır. Gregor kendisini kimin, niçin ve nasıl dönüştürdüğünü hiçbir zaman sormaz belki de soramaz; o, gerçekliği yansıtır ve bu gerçekliği şüpheli kılar.

Gregor kendisindeki değişimleri gözleyerek keşfeder; fakat o bu değişimleri hemen fark etmez. Süreç boyunca bedenini ve bedenindeki değişimleri yavaş yavaş tanır ve bu bütünsel değişim içinde beden, kimlik ve çevre ile ilişkili olarak kendini yeniden bir ele alış ile ortaya koyar. Yeni bedenine sahip çıkmaya çalışırken ruhsal kimliğinin de arayışı içindedir. Bu arayış içerisinde kafesine kuş arar gibi kimliğini ve bedenini arar.

Her insan yalnızlığı ilk olarak ‘oda’da tanır. Odanın, insanın kendi başına kaldığı; kendini değerlendirdiği; kendine dönüp kendini sorguladığı ve ‘dönüştüğü’ bir liman olduğunu kendi yaşam deneyimlerimizden yola çıkarak rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat Gregor’a baktığımızda odanın yalıtıcı yönü daha ağır basar. Oda her ne kadar odaya kapatılan için geçici bir özgürlük sunsa da aslında yalnızlığa ve yabancılaşmaya ev sahipliği yapan bir mekân özelliği gösterir. Mitolojiye baktığımızda da kapalı kapıların bir gizi, bununla birlikte bir yasağı ve başarısızlığı simgelediğini görürüz. Gregor Samsa’da da kapalı kapı adeta ailesi ile arasına konulmuş bir sınır haline gelmiştir.

Gregor’un ‘böcekleşmesi’ her ne kadar başlarken çoktan olup bitmişse de, aslında yavaş yavaş tamamlanır. Kendisinin neye uğradığını fark ettikçe Gregor "melankolik" olur. İlk bölümün sonuyla birlikte artık Gregor odasında yalnızlığı ile baş başa kalmıştır. Gregor sorunu kendisi oluşturmadığı gibi sadece kendisine dayanarak, kendi yalnızlığında da bu durumu çözemeyecektir. Ya durumu kendi haline bırakacak ve kendisinden vazgeçecek ya da dışarıya, ötekilere yönelecek Yunan mitolojisinde sıklıkla adı geçen labirentte kaybolmuş Theseus gibi yolunu bulabilmek için bir Ariadne ipliği arayacaktır.

Eserin yazarın hayatından bağımsız ele alınamayacağını yazımın başında belirtmiştim bu sebeple Kafka’nın babasının karşısında duyduğu değersizlik duygusu, babasıyla olan karmaşık ilişkileri ve yaşam boyu süren suçluluk duyguları eserimizde kendine yansımalarını bulmaktadır. Her ne kadar Vladimir Nabokov gibi yazarlar karşı çıksa da mitolojik simgecilikte çocukların haşaratla simgelendiğine dair bilgiler bulunur, buradan yola çıkılarak Kafka’nın böcek simgesini oğul’u yansıttığını söylemekte bir sakınca görmüyorum. Böcek, Kafka’nın babasının varlığı karşısında kapıldığı değersizlik duygusunu tam anlamıyla özetlemektedir.

Françoise Dalto ergenliği kabuk değiştirme dönemi olarak tanımlarken, kabuk değiştiren yengeçlerin tam da bu dönemde çok kırılgan olduklarını ve eğer bir zedelenmeye uğrarlarsa bunun izini yaşam boyu taşıyacaklarını söylemektedir. Gregor Samsa tam da bu kabuk değiştirme döneminde zedelenmeye maruz bırakılmaktadır. Eserde bu durum aynen şu cümlelerle aktarılmaktadır: "…babası onu bombardımana tutmayı kafasına koymuştu. Ceplerini kontrbüfenin üstünde duran yemiş tabağından doldurmuştu ve şimdi, henüz tam nişan almaksızın, elmaları birbiri ardına fırlatmaktaydı. Hafifçe fırlatılmış olan bir elma Gregor’un sırtını sıyırdı ama bir zarar vermeden kayıp gitti. Buna karşılık onun hemen ardından fırlatılan elma, arkasına tam anlamıyla saplandı…"

Elmanın atılmasıyla yeniden oedipuslaştırılan Gregor’a karşı yapılan bu savunma ya da öfke tepkisi düşündürücüdür ve aile üyelerinin Gregor’un kimliği hakkında gidip geldiklerini, bu varlığın kimliği karşısında kararsız olduklarını göstermektedir. Bu durum da ergenlik döneminde çocuklarını tanıyamayan, anlayamayan ebeveyn simgesi gibidir.

Elma motifi yuvarlak şekliyle çoğunlukla sonrasızlığın sembolüdür. Edebi metnimizde de elma, babanın oğlunu ezmek için kullandığı baston ve gazete ile birlikte anılabilecek üçüncü silahtır; Gregor’a fırlattığı elmalardan biri sırtına sapladıktan sonra annesi koşup kollarına atılarak oğlunun canını bağışlaması için yalvarıp yakarıncaya kadar elma bombardımanına devam eder. Gregor’un sırtına saplanan bu elma belki de onun kaderidir: sırtındaki elma çürüdükçe bedeni de iltihap kaplayıp çürür. Âdem ve Havva hayat ağacından elmayı kopararak cennetten yani sonrasız yasamdan koparılıp dünyaya kovulur; Gregor ise kafesine kuş aradığı sırada sınırı ihlal ederek ergenliğin bir ilk ölüm olma simgeselliğinde kendini bulacaktır.

Süreyya Kitapçıoğlu
twitter.com/sureyyakit
*İnceleme metnimin en başına koyduğum kitap tanıtım fotoğrafı alışılmış Kafka-Dönüşüm kitaplarından farklıdır. Bunun sebebi ise Kafka’nın bu konu hakkında dile getirdiği düşünceleridir. Kafka kitabına asla bir böcek fotoğrafının konulmamasını, yer alacaksa da yukarıda ki fotoğraf gibi bir temanın olması gerektiğini dile getirmiştir.