7 Şubat 2017 Salı

Bir zamanlar aşk ocağı Cihângîr'de tüterdi

"Kıla mir'ât-ı cânda cilve dersen hüsn-i cânâna
Girip meydan-ı aşka mâsivâ naşkın gönülden yu."

- Besnili Mustafa Nehcî Dede

Ne güzel demiş Nehcî Dede: Sevgilinin güzelliği gönül aynasında görünsün dersen, aşk meydanına girip bu dünyanın nakşını gönülden temizle...

H Yayınları uzun yıllardır müstakil sûfi tezkireleri neşrediyor. Bunlardan biri, 17. yüzyıl İstanbul'unu aydınlatan, Halvetiyye-Ramazâniyye tarîki büyüklerinden Hasan Burhâneddîn Cihângîrî'nin menâkıbnâmesi; Tuhfetü's-Sâlikîn ve Hediyetü'l-Mürşidîn (Mürşidlerin İrşâd Yolcularına Hediyesi). Mustafa Tatcı ve öğrencisi Yasin Şen'in hazırladığı, "Cihângir'de Bir Aşk ve İrfân Ocağı" başlığıyla sadeleştirilen kitap, Hasan Cihângîrî Hazretleri’nin halîfelerinden Besnili Mustafa Nehcî tarafından kaleme alınmış. Dolayısıyla kendisinin Cihângîrî Hazretleri’nden dinlediği, aynı zamanda da şâhit olup not ettiği hatıraları ihtivâ ediyor.

Mustafa Tatcı, Cihângîrî Hazretlerinin tarikat silsilesini ve nereye ulaştığını şöyle izah etmiş: "Hasan Burhâneddin Cihângîrî’nin tarikat silsilesi Şeyh Yâkub Fânî, Şerbetçi Mehmed Efendi vasıtasıyla Halvetiyye-Ramazâniyye’nin pîri Ramazân Mahfî’ye, ondan Muhyiddîn Karahisârî, Şeyh Kâsım Efendi, Şeyh İzzeddin Karamânî ve Ortakolun kurucu pîri Yiğitbaşı Ahmed Şemseddin’e (ö. 910/1505) nisbet edilen Ahmediyye’ye ulaşır."

İstanbul'daki Cihangir semtine ad vermiş bu büyük zâtı ancak böyle eserlerle tanıyoruz, öğrenebiliyoruz ve geleceğe aktarabiliyoruz. Zira bu tip menkıbe ve tezkire kitaplarıyla hem dönemin siyasî, iktisadî, kültürel yaşamına dair tespitleri okuyabiliyoruz hem de tasavvuf okullarından birinin disiplinini yakından tanıma imkânı elde edebiliyoruz. Mesela Hasan Burhâneddin Cihângîrî Efendi’ye nisbet edilen bir zikir usûlü olduğunu öğreniyoruz Mustafa Tatcı'dan: "Cihângîr usulü tevhîd diye bilinen zikir usûlü zât-ı âlîlerinin bir gemideki tayfaların zinciri çekerken çıkardıkları âhenkli sesleri işitip vecde geldiğinde uyguladığı hareketlerden alınarak tertip edilmiştir."

Cihângîrî Hazretleri’nin vefatından sonra halîfesi ve damadı olan Şeyh Fethullah Efendi (ö. 1701) posta geçiyor. Fethullah Efendi'nin vasıtasıyla devam eden silsilenin son dönemlerinin Sünbülîlere ait olduğunu Mustafa Tatcı zikrediyor. Kayıtlarda son postnişin olarak Şeyh Hâfız İhsan Efendi (1919-1925) ismi mevcut. 1925'ten sonrası ise malum, tekkeler kapatılıyor.

Harput doğumlu olan Hasan Burhâneddin Hazretleri, Celâlîler’in başlattığı isyân karşısında "Her şerden bir hayır doğar" diyerek ailesiyle birlikte Bursa'ya geliyor. 18 yaşında iken Halvetiyye-Ramazâniyye şeyhlerinden Yakûb Fânî Hazretleri’ne intisâp ediyor. Celâlîler Bursa'ya da bulaşınca, Şeyhi Yakûb Efendi’yle birlikte İstanbul’a geliyor ve Eyüp’te Baba Haydar Tekkesi’ne yerleşiyor. Gerisini Mustafa Tatcı'dan dinleyelim: "O dönemde mürşidinin şeyhi Şerbetçi Mehmed Efendi ve Pîr-i Halvetî Ramazân Mahfî Hazretleri’nden cân sohbetleri dinliyor zikir ve devrânlara katılıyordu. Sıkı bir halvet ve zikir terbiyesinden geçerek sülûk çıkardı. Pîr-i Halvetî Ramazân Mahfî sülûku tekmîlden ve işâret-i manevî geldikten sonra kendisine 1611 yılında hilâfet verildi, Cihângîr Camii’ne meşîhat konularak buraya şeyh tayin edildi. Câmii dâhilinde yaptırdığı tekkede vefâtına kadar tam 52 sene irşâd ile meşgûl olan Hasan Cihângîrî Hazretleri 6 Ekim 1663 tarihinde ikindi namazından sonra vefât etti. Kendilerinin hayâtta iken yaptırdıkları türbesi, Cihângîr Câmii içinde bulunmakta ve hâlen ziyâret edilmektedir."

Kitabın içeriğinde Besnili Mustafa Nehcî Dede'nin yazdığı tarihler de var. Bunlar tasavvuf tarihinde müstesna yeri olan bir alan. İlgilisi de oldukça nadir. Mesela, Cihangîr tekkesi yenilendikten sonra şöyle bir tarih düşmüş Nehcî Dede:

"Feth ola bâb-ı saâdet yüzüme dersen eğer
Aç kilidin varlığın bu tekyeye gir bende ol."

(Eğer saadet kapısı yüzüme açılsın dersen,
Varlık/benlik kilidini aç bu tekkeye gir kul ol.)


Cihângîrî Hazretleri'nin vefatına dair yine Nehcî Dede'nin yazdıkları oldukça çarpıcı. Bilhassa efendisi vefat eden bir dervişin kaleminden çıkan bu metinler, okuyanda bu sevgi ilişkisini tatma tahassürü uyandırıyor: "Otuz sekizinci Çarşamba günü idi. Hazret-i Azîz'in vefât haberleri bu fakîre ulaştı. Öncesinde, vefât tarihi günlerinde bu fakîre bir mertebe kabz, sıkıntı, ıstırap ve perîşanlık gelmişti ki akıl dairesinden çıkıp helâk olmak mertebesine varılmıştı. Beş on gün etrafa hareket olunmayınca bundan kurtulmaya güç yetmedi."

Netice-i kelâm, kadim İstanbul'umuzun güzide semtlerinden biri olan Cihangir gibi nice büyüklerin adımladığı, insanımızı irşâd ettiği mekânlarımızı aslından, hüviyetinden, kutsallığından ve kıymetli mazisinden koparmak isteyenlere, koparmak için çabalayanlara ve hatta koparanlara, Hâfız-i Şirâzî'nin şu sözünü hatırlatarak yazımı sonlandırmak isterim:

"Bes tecribe kerdîm der în deyr-i mükâfât
Bâ durdkeşân her ki der uftâd ber uftâd."

(Çok tecrübe ettik, her şeyin bir karşılığı olan şu dünyada, kim tortulu şarap içenlerle / Hak âşıklarıyla / uğraştıysa helâk olup gitti.)

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder