19 Ekim 2017 Perşembe

Bir ailenin iki dönemi ve dünya hâlleri

"Kuşlar gibi cıvıldar
Tattırdığın acılar."

- Cemal Süreya

Bazı yazarlar vardır, yeni bir kitap yazdığında bizlere çocukça bir mutluluk verir. Mustafa Kutlu benim için o yazarlardan biri. Elimin altında bir Kutlu kitabı olunca, kendimi sığınabilecek bir limana sahipmişim gibi hissediyorum. Yazarla bazı fikirlerimizin uyuşmaması buna engel olmuyor. Kütüphanemde okunmayı bekleyen bir Mustafa Kutlu kitabı, hem kitap okuma şevkimi tazeliyor hem de kitap okuma cesareti veriyor. Fakat tüm kitaplarını okuduğum için, artık bu durumu sadece yazarın yeni bir kitabı çıktığında yaşıyorum. “Tarla Kuşunun Sesi”nde de böyle hissettim; fakat çıktığı gibi almama rağmen daha fazla rafta durmasına gönlüm razı olmadı. Hemen okudum.

Kutlu’nun her kitabı gibi, Dergâh Yayınları’ndan neşredilen “Tarla Kuşunun Sesi”, yazarın en hacimli kitaplarından biri. 224 sayfadan oluşuyor. Kutlu’nun daha önceki kitaplarında karşımıza çok az çıkan, -Ya Tahammül Ya Sefer, Huzursuz Bacak gibi- yazarın dünya görüşünü ve siyasi fikirlerini açıkça yansıtmasına bu kitapta bolca şahit oluyoruz. Aslında yazar her kitabında ne düşündüğünü okura anlatıyor fakat yukarıda adını andığım eserlerde ve “Tarla Kuşunun Sesi”nde bu durumu çok daha fazla görebiliyoruz.

Eser iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde yaşlı, huysuz, sürekli didişen ama birbirini de seven iki ihtiyarın, Molla Murat ve Mustafendi’nin kahvede etrafını çevreleyen kişilere bir destan anlatır gibi, halk hikâyesi anlatır gibi, Molla Murat’ın geçmişini, o anda artık yaşlı bir adam olan Molla’nın çocukluk, gençlik, yetişkinlik zamanlarını anlatışlarına, kısacası Molla’nın hikâyesine tanıklık ediyoruz. Güçlü, kuvvetli, biraz kaba saba, tam bir yörük delikanlısı olan Murat’ın askerlikten sonra nasıl ‘Molla’ olduğunu dinliyoruz. Dinliyoruz diyorum; çünkü yazarın en büyük özelliklerinden biri olan, okuru hikâyenin geçtiği zamana götürme özelliği bu kitapta da karşımıza çıkıyor. Sanki, bu iki ihtiyar konuşurken o kahvede bir köşede, elimizde kahveci Şerafettin’in yaptığı bol köpüklü kahveyle olaya dâhil oluyoruz.

Molla Murat’ın çocukluğu ve gençliği –yani kitabın ilk bölümü- Sultan Abdülhamit devrinde geçiyor. Siyasi ve sosyal olarak Osmanlı’nın, belki de dünyanın en karışık zamanlarından biri olan İkinci Abdülhamit devrinde birçok olaya tanıklık ediyoruz. Kutlu buralarda Molla’nın hikâyesini anlatırken veya kahramanlarına anlattırırken, kurgusunun içine İkinci Meşrutiyet, Jön Türkler, İttihat ve Terakki gibi kişiler, oluşumlar ve olaylar hakkında da fikirlerini açıklıyor. Bunları zaman zaman günümüzdeki durumla da kıyaslamayı ihmal etmiyor. Özellikle kitabın ilk bölümünde, şimdiki zamanla çok tanıdık sahnelere şahit oluyoruz:

Vali gönül rahatlığı ile sedire dönüp bir az şekerli kahve söylemiş. ‘Arkadaş bizim valiliğin sonu geldi galiba. Amaan, inceldiği yerden kopsun’ deyivermiş. Bakın o günlerde bir fukara vali dahi devletin temellerine kibrit suyu döküldüğünü seziyor ama harekete geçemiyor. Bu bizde yaygın bir şeydir. Bugün bile böyledir.

Mustafa Kutlu’nun görüşlerini onu takip edenler bilecektir. Yazar, daima toprağın önemine dikkat çeker ve radikal bir şekilde tarım toplumuna dönersek kurtuluşumuzun başlayacağını söyler. Bu kitapta toprağa daha da önem veriyor. Savaş zamanı zorluklarını anlatırken Molla Murat’ın ne olursa olsun topraklarını satmamasını, çözümü başka yerlerde aramasını yüceltiyor ve toprağın hayat demek olduğunu, asla satılmaması gerektiğini ve topraktan geldiğimizi sık sık vurguluyor. Bunları gerek kurgunun içinde Molla’nın ağzından, gerek kitaplarında sık sık başvurduğu şekilde araya girip direkt kendi fikrini söyleyerek gerçekleştiriyor.

Arka planda bir Murat ile Saliha aşkı görüyoruz. Mustafa Kutlu aşkı öyle ince; bağlılığı, yarım kalmışlığı kadere teslimiyetle harmanlayarak öyle güzel anlatıyor ki, insan bugünlerin birçok ilişkisine baktığında ne diyeceğini bilemiyor:

Saliha:
-Mutlu musun?
Murat ona kederle baktı:
-Mutluluk ne demek?
-Anlarsın.
--Bilmiyorum, ama çok şükür.
Kız üzerine gitti.
-Mutlu musun Murat?
Murat onun gözlerinin içine baktı. Artık beni anla diyen bir sesle:
-Huzurluyum, dedi.
-Yani.
-Yani yara kanıyor. Varsın kanasın. Ne demiş ulu bir zat: ‘Derdim bana derman imiş’. Yaramızı yalayarak yaşayacağız Saliha. Şikâyete lüzum yok.

Bu bölümde, Molla Murat ve Mustafendi konuşurken konu ara ara Cumhuriyet devrine, Medine fatihi, çöl kaplanı lakaplı Fahrettin Paşa’ya, Sultan Vahdettin’e, Yunan işgaline, inkılaplara geliyor. Kutlu fikirlerini aralara sırıtmayacak bir şekilde yerleştiriyor ve eleştirilerini de incelikle kitabına aktarıyor. Özellikle harf değişikliği konusundaki kısmın dikkate değer olduğunu düşünüyorum:

Şöyle: Madem Latin alfabesi isteniyor, tamam. O da gelsin. Ama Arap alfabesi devam etsin. Her iki alfabe ile yazılmış tüm eserler milletin emrine verilsin. Nasıl büyük bir zenginliktir bu.

Kitabın ikinci bölümü ‘Kayıp Tarih’ adını taşıyor ve bu kısımda Molla’nın torununun çocuklarının hayatı, tek tek, kimisi derinlemesine kimisi daha yüzeysel anlatılıyor. Kutlu burada daha başında bu devrin adını ‘kayıp’ olarak koyuyor ve Molla’nın torunu Hamit’in her oğlunun yaptıklarını, yaşadıklarını dönemin eleştirisiyle birlikte okura sunuyor. Burada bir kuşak karşılaştırmasına, dönem karşılaştırmasına ve değişen dünyayla ilgili fikirlere rastlıyoruz.

Nispeten daha kısa olan bu bölümde Mustafa Kutlu, para hırsının ve iktidar arzusunun kişiyi nasıl insanlıktan çıkardığını, aile ilişkilerinin nasıl kopmayla sonuçlandığını iyice inceliyor ve satır aralarında okurlara ders vermeyi ihmal etmiyor. Bir hikâye kitabı olan “Tarla Kuşunun Sesi” aslında birçok kitaptan daha öğretici bir okumayı okura sunuyor.

Eser, Kutlu’nun en iyi eseri diyemem; fakat yazarın daha az kullandığı bir tarzda olduğu için kıymetli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bir dönemi hikâye şeklinde okumak da –çok derinlemesine olmasa da- okuru bilgilendirebiliyor. Belki de bu kitapta yarım kalan hayatlar, yazarın ileriki kitaplarında karşımıza çıkacaktır.

Mehmet Âkif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

17 Ekim 2017 Salı

Kendi sesinin gücüne inanmaya çağrı

Sessiz Kalma’nın açılışı hızlı ve çarpıcı: Genç insanlar, akşamın ilerleyen saatlerinde birlikte eğlenmek ve dans etmek için bir partide buluşuyor. Birbiriyle flört edenler, kendini müziğin ritmine bırakanlar, sohbet edenler, ‘Ben neden buradayım?’ diye soranlar; kısacası partide herkes var. Gecenin ilerleyen saatlerinde partide kavga çıkıyor ve silahlar konuşuyor. Parti, siyahilerin yaşadığı, beyazlar tarafından getto olarak adlandırılan mahallelerden birinde. Çete hesaplaşmaları yine geceye damgasını vuruyor.

Starr ve partide karşılaştığı çocukluk arkadaşı Khalil, silahların ortaya çıkmasıyla birlikte partiden ayrılmaya karar veriyorlar. Eski günlerden söz ederek yolda giderlerken, iki beyaz polis aracı tarafından durduruluyorlar ve kısa süre sonra polislerden biri Khalil’i öldürüyor. Starr, arkadaşını öldüren polisin yaka numarasını ezberliyor: Bir-on-beş. Aslında bu, otomatik bir tepki. Siyahi çocuklar, polisle karşı karşıya gelebilecekleri durumlarda ne yapmaları gerektiğiyle ilgili aileleri tarafından eğitiliyorlar.

"Sana söylenen neyse onu yap. Ellerini görünür bir yerde tut. Ani hareketlerde bulunma. Sadece onlar seninle konuştuğunda konuş."

Kurallar basit ancak Khalil’i hayatta tutmaya yetmiyorlar. İronik bir şekilde, Khalil’in sona eren hayatıyla aynı anda Starr için yeni bir hikaye başlıyor. Starr, uzun haftalara yayılan bir içsel sorgulamaya giriyor, bu sorgulama sırasında ona adalet, hak, haksızlık, azınlık, siyahi olmak gibi birçok kavram eşlik ediyor. Khalil’in öldürülmesi sonrası açılan soruşturma sırasındaki gelişmeler, Khalil’e yüklenmeye çalışılan suçlar, Khalil’in ölmeyi hak edecek biri olduğunun düşünülmesi için yayılan yalan haberler; kısaca, çoğunluğun sesi baskın çıkıyor, Starr ise tanıklık ettiği ölümlerden doğan korkuyla sessizliğini koruyor: "Sorun buydu. İnsanların bir şeyler söylemelerine izin veriyorduk ve sonra da o kadar sık söylüyorlardı ki bunları söylemek onlar için sıkıntı yaratmıyor ve bizim için de normal hale geliyordu. Sessiz kalmaman gereken durumlarda sesini çıkarmayacaksan sesinin olmasının faydası ne?"

Gücü elinde bulunduran çoğunluk, gücünün sınırsızlığını, azınlıkta kalmış olanlar üzerinden her fırsatta yeniden meşrulaştırıyor.

Sessiz Kalma’da hikayeye dahil olan tüm karakterler, okura bir şey anlatma sorumluluğunu üstlenmiş durumda. Starr, polis şiddeti karşısındaki korkusu ile öldürülen arkadaşları için bir şey yapma isteği arasında bocalıyor ve bir seçim yapıyor. Starr’ın babası, uzun yıllar siyahi olmanın getirdiği tüm olumsuzluklarını yaşamış, yılmamış ve hem kendisi hem de ailesi için huzurlu bir hayat kurmayı başarmış. Ancak mahallesi için hâlâ bir şeyler yapması gerektiğinin farkında. Starr’ın dayısı, siyahi bir polis. Azınlık arasındaki seçkin çoğunluk taraftarlarından değil, iki tarafa da ait olamamanın izlerini taşıyor. Oprah bir aktivist ve avukat; Starr ile ailesine yol gösteriyor ve cesaret veriyor. Starr’ın arkadaşı Hailey, medyadan duyduklarına ve insanlar tarafından çıkarılan söylentilere inanmayı seçiyor. Karakterlerden ve onların hikayedeki konumlandırmalarından bahsetmemin elbette bir nedeni var: Yazar, okura, yaşananların, çete savaşlarının, haksız ölümlerin, toplumdaki ayrışmanın ve tüm bunların yarattığı her türlü etkinin tüm karakterlere yansımalarını takip etme fırsatı sunuyor. Yaşananlar, gerçek hayatta da olduğu gibi, herkesin aynasına farkı açıyla yansıyor ve olaylar da bu farklı açı nedeniyle birbirinden bambaşka şekillerde yorumlanabiliyor.

Sessiz Kalma’yı okurken, kendi sessiz kaldıklarınız üzerine düşünmek zorunda kalabilirsiniz. Bu hikayede anlatılan tüm detaylar bir yanıyla oldukça gerçekçi; siyahilerin 2017 yılında bile polis şiddetine maruz kaldıklarını biliyoruz. Peki, bizim siyahilerimiz kim? İçinde yaşadığımız dünyanın ve toplumun siyahi ilan ettiklerinin sayısını günden güne artırıyor. Sessiz Kalma, herkesi, kendi sesinin gücüne yeniden inanmaya çağırıyor.

Özge Uysal
twitter.com/ozgelerinuysal
* Bu yazı daha evvel sabitfikir.com'da yayınlanmıştır.

16 Ekim 2017 Pazartesi

Sonsuz topraklarda Türklerin izini sürmek

"Türklerin medeni hasletlerinden biri de bir yerde oturmaktan ve bir mahalde uzun zaman kalmaktan kat’iyyen hoşlanmamalarıdır. Çünkü Türklerin bünyeleri hareket üzerine müesses olup bir yerde durmak ve sükûnetle oturmaktan asla başları hoş değildir."
- Câhiz, Türklerin Faziletleri

Dünya tarihinde Türklerden bahsetmek istediğimizde önümüzde geniş bir coğrafya açılır. Bu coğrafya Orta Asya, Anadolu, Balkanlar gibi bir yol izler. Elbette bu yolun Sibirya'dan Afganistan'a kadar çok çeşitli ara yolları da vardır. Sadece bu bile Türk'ün karakterinde 'coğrafyalara sığmayan' ve dolayısıyla tarihe de sığmayan bir 'yolcu/luk' olduğunu söyler bizlere. Türk yolcudur, daima seferdedir. Hatta denilir ki Türkler, hiç geri dönmesinler (ricat) diye atlarına sadece ileri gitmeyi öğretmişlerdir. Türkün yolculuğunda 'ileri' kavramı yalnız ev kurmak, sofra açmak gibi kadim konularda değil, savaş stratejilerinde de önemli bir yere sahiptir.

Özellikle bazı coğrafyalar, uzun yıllar boyunca Türklerin at izlerine ev sahipliği yapmıştır. Çağlar öncesinden bu yana hâlâ o izleri sürmek mümkün olabildiği gibi yine o izlerin eşliğinde nice eserleri, gelenekleri ve yaşayan (tüten) ocakları görebilmek olasıdır. Bu gizemli durum, bir keşif sürecini de beraberinde getirir. Ahmet Taşağıl, yıllardır böyle keşifler yapıyor ve tabiri caizse Türkün izini arşınlıyor. Kronik Kitap'tan çıkan Gökbörü'nün İzinde adlı kitabı; Sibirya, Moğolistan, Kuzey ve Orta Çin, Doğu Türkistan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Afganistan gibi geniş topraklardan geçmiş Türklerin izlerini ortaya koyuyor. Taşağıl bu izleri sürerken gerektiğinde taşları yerinden kaldırıyor, gerektiğinde de asfaltın altındaki toprağı çıkarıyor. Tüm bunları da kadim mirası koruma bilinciyle ve sorumluluğuyla yapıyor.

Taşağıl için Sibirya, Türkler adına en önemli coğrafya. Türk tarihinin başlangıç meselesi üzerine şu yorumu yapıyor: "Günümüzde mevcut tarih paradigmasında yaklaşık M.Ö. 3000’lerde insanlık tarihinin başlatıldığını dikkate alırsak, Sibirya’da başlayan Türk tarihinin geç kalma gibi bir durumu söz konusu değildir. Dünya tarihinin başlangıç noktasına baktığımızda, yani M. Ö. 3000’lere gidildiğinde Türk tarihi için Sibirya’nın çok önemli bir bölge olduğunu görürüz. Bu dönemlere “tarihin erken şafağı” diyorum. Şöyle ki, bu döneme tarihsel anlamda insanlık tarihinin aydınlanmaya başladığı dönem diyebiliriz. Dünyanın değişik yerlerinde insanlık tarihinin ortaya çıkmaya başladığı dönemde, Sibirya’nın güney kuşağında Türk tarihi için önemli arkeolojik bulguların da ortaya çıktığını ve bu dönemin Türk tarihi açısından aydınlanmaya başladığını fark ederiz. Tabii gelecekteki yeni bilimsel araştırmalar, bu konuda yeni değerlendirmelere yol açacaktır. Belki yeni araştırmalarla en eski yurdun başka bir yer olması ortaya çıkacaktır." [sf. 12]

Tarihin ilk müzelerinden ilk çamur evlerine, dağların ve bozkırların koruyup sergilediği Türk izlerine, kaybolmayan Türk boylarına, bilim şehirlerine rastlıyor Taşağıl. Moğolistan bölgesindeki yazıtları, surları ve anıtları fotoğraflıyor, türlü açıklamalarda bulunuyor. Moğolistan halkının bozkıra çok düşkün olduğunu belirtiyor. Özelliklerde şehirlerde yaşayanlar her imkân bulduklarında soluğu bozkırda aldıklarından bahsediyor. Bu esasen bizdeki sıla-i rahim mevzusunun bir başka biçimi. Çünkü onlar da bozkıra dönerek atalarını (akrabalarını) ziyaret ettiklerini düşünüyorlar ve bunun asla unutulmaması gereken bir gelenek olarak yaşatıyorlar.

Türk adının ortaya çıkışı ve yaygınlaşması konusunda Taşağıl'ın bazı tespitleri var: "Juan-juanlar her ne kadar Hunlardan sonra oldukça uzun bir süre Moğolistan’ın özellikle doğusunda hâkim olsalar da onlara ait fazla bir tarihi eser yoktur. Hunlara ait çok fazla eser varken Juan-juanlara ait çok az kalıntı bulunması çok ilginçtir. Bunun sebebini anlamak şu an için çok mümkün görünmüyor. Juan-juanların hâkimiyeti döneminde Altay Dağları’nda Türk isimli bir kabile ortaya çıkar. Bunu hem Türk tarihinin hem dünya tarihinin bir dönüm noktası gibi değerlendirebiliriz. Işbara Kağan’ın yazmış olduğu mektuba bakılırsa 534 yılı bu dönüm noktasına uygun bir tarihtir. Ama kesin bir tarih vermek gerekirse Türk adı, yani Gök Türkler, Çin kaynaklarında ilk defa 542 yılında geçmektedir." [sf. 76]

Moğolistan denince, tarihi Türk anıtlarının akla gelmesi zaruridir. Yazıtların varlığından söz eden ilk isim, 13. yüzyıl tarihçisi olan Ata Melik Cuveyni. Sürgünle bu bölgeye gelen İsveçli tarih meraklısı bir subay olan Strachlanberg (1676–1747) ülkesine dönüşünde yazdığı Asya’nın Kuzey ve Güney Bölgeleri adlı eserinde bu yazıtlardan bahsediyor. Ancak bilimsel manada ilk yazıtlarla "gerçek tanışma" 1889’da gerçekleşiyor. Yadrintsev, Kül Tegin ve Bilge Kağan yazıtlarını buluyor, bir yıl sonra Axel Olag Heikel başkanlığında bir Fin heyeti yazıtlar üzerinde yaptıkları araştırma sonuçlarını yayınlıyor. Rus Türkoloğu Radloff başkanlığında bir heyet ise yazıtların kopyalarını birer atlas haline getiriyor.

Bu bölgede hâlâ araştırılmaya muhtaç anıtlar mevcut. Taşağıl bu anıtlar üzerine önemli yorumlarda bulunuyor: "Moğolistan’ın baştan sona Türk eserleriyle dolu olduğunu görüyoruz. Bunların da en başta gelenleri bilindiği gibi Gök Türk yazıtlarıdır. Uygur dönemine ait yazıtlar da vardır. Bunları isimlendirmek için genelde Orhun anıtları, kitabeleri gibi ifadeler kullanılır ama en Türkçesi, en doğrusu “yazıt”tır. Tabii ki anıt da kullanılabilir. Çünkü bunların her birinin anıt özelliği de bulunmaktadır. Moğolistan’da Türk yazıtları dendiği zaman Kül Tegin, Bilge Kağan ve Tonyukuk yazıtları kastedilir. Zaten hemen bunlar akla gelir. Her birinin çok önemli olduğu dünyaca bilinmektedir. Yaklaşık 130 yıldır dünya tarihinde Türkoloji’nin temel kaynakları olarak tanıtılmakta ve okunmaktadır. Genelde Moğolistan’daki yazıtlar yakınlarında bulundukları ırmak ya da su kaynaklarının adlarıyla anılırlar. Mesela yazıtlar Orhun yakınında bulunuyorsa Orhun Anıtları, Tamır Irmağı’nın yakınındaysa Tamır Yazıtları olarak adlandırılır." [sf. 85]

Çin Seddi'nin ve İpek Yolu'nun ortaya çıkış fikirleriyle günümüzde hâlâ konuşulmasına sebep olan özellikleri kitapta derinlemesine yer alıyor. Talas Savaşı gibi Türk tarihinin en kritik temasları da yine tafsilatlı biçimde yorumlanıyor Taşağıl tarafından. Türkistan sınırlarına gelindiğinde Hoca Ahmed Yesevî'den bahsediyor yazar. Göç yollarının modelleri ve Avrupa kapılarının açılması gibi konular o coğrafyayı okuyucunun zihninde çiziveriyor. Burada özellikle doğudan batıya akışı ve dolayısıyla Oğuzlar'ın ortaya çıkışını dikkatlice okumak gerekiyor. Kazakistan toprakları Türk tarihi açısından belki de en önemli toprakları oluşturuyor. Bu sebeple fotoğraflardan yararlanılarak yapılacak okumalar tarih meraklıların ilgisini kamçılayabilir, yeni okumalara ve araştırmalara kapı(lar) aralayabilir.

Özbekistan'ın her açıdan zengin coğrafyası, Özbekler'in ortaya çıkışı ve etnik temelleri, Göktürklerle birleşme ve İslâm'la tanışma, bir tarih okuyucusunu iştahlandırmak için kafi. Taşağıl, "Türklerin ilk yerleşik modeli" olarak görüyor Özbekler'i. İslâm'la tanışmalarını ise şöyle anlatıyor: "Bu bölge tam olarak İslam orduları tarafından 700’lü yılların başında Kuteybe Bin Müslim tarafından fethedildi. 715 yılından önce 707-715 olarak veriliyor bu tarih fakat Emevilerin bölge halkına olan siyaseti yüzünden birçok ayaklanma meydana geldi. Nihayetinde onlardan sonra bölgede Samani Devleti kuruldu. Doğudan Kırgızistan üzerinden Karahanlılar da güçlerini artırıp batıya doğru yüklenince bölgede uzun yıllar sürecek Karahanlı- Samani çekişmesine sahne olundu. Bu dönemde de Türkler adım adım İslam dünyasına girmeye ve neticede Müslüman olmaya başladılar. Türklerin İslamiyetle tanışması ve Müslüman olması açısından Özbekistan toprakları önemlidir. Çünkü ağırlıklı kaynaşma alanı burasıdır." [sf. 238]

Özbekistan'ın Buhara, Semerkand, Taşkend, Nesef, Tirmiz, Ürgenç gibi tarihi şehirleri barındırması, aynı zamanda bilime ve sanata ev sahipliği yapmasını, hatta oradan birçok ârifin, irfan sahibinin, ilim adamının çevreye yayılmasını sağlamıştır. Muhammed bin el-Buhari, İsmail el-Buhari, Tirmizi, Maturidi, Hâkim el-Semerkandi, Muhammed bin İbrahim el-Kelavazi, Eymür el-Nesefi, Zemahşeri, Ahmet Yesevî, Abdülhalik Gürcüvani, Kadıhan Burhanettin, Necmettin Kübra, Bahaddin Nakşibendi, Hacı Ubeydullah gibi âlimlerin yanı sıra Harezmî, Fergani, Cehrani, Neşşahi, Ebubekir el-Harezmî, Muhammed bin Ahmet el-Harezmî, İbn-i Sina, Biruni gibi ilim adamlarını öncelikli olarak sayabiliriz.

Özbekistan'ın mimari olarak değerlendirilmesi, şehir tarihiyle ilgilenen okuyucuları 'yola çıkma' konusunda şevklendirebilir. Bu bölümde Fergana, Taşkent, Semerkand, Buhara, Harezm gibi şehirleri 'okuyarak gezmek' mümkün oluyor. Elbette fotoğraf eşliğinde.

Türkmenistan sayfaları "Kim bu Oğuzlar?" sorusuyla açılıyor. Ahmet Taşağıl şöyle cevap veriyor: "Oğuz adı üzerine çok farklı açıklamalar yapılmıştır. Ancak artık bu adın “kabileler” anlamına geldiği yani “ok+u+z” olduğu kabul edilmektedir. Zaten Batı Gök Türk Devleti’nde 634 yılını takip eden hadiselerde On Okların ortaya çıkması ve Türgişlerin meydana gelmesi gibi tarihi olaylar Oğuzlar konusundaki filolojik delilleri açık bir şekilde desteklemektedir. Gök Türk tarihinin 627 yılına kadar olan kısmında hiç Oğuz adının geçmemesi, her şeyden önce Kazakistan bozkırlarında yaşayan Töleslerin çoğunluğunun, Oğuz öncesi fonksiyonunu icra ettiklerini göstermektedir. Bir başka ifade ile, 627 yılından sonraki süreçte Töles adı ve terimi önemini kaybetmiş; Orta Asya’da yeni boy dalgalanmaları ve yapılanmaları görülmeye başlanmıştır." [sf. 273]

Bu bölümde aynı zamanda Merv şehri Kız Kalesi harabeleri, Merv şehir surları ve Sultan Sencer Türbesi'nin fotoğrafları oldukça etkileyici. Tarih üzerine bir şeyler okurken fotoğrafları da iyi okuyabilmek gerekiyor. Çünkü Taşağıl'ın coğrafya kronolojisi birbirine köprüler hâlinde bağlanmış gibi, okurken kontrolü kaybetmek yolu da kaybettirebilir.  Kitap, Afganistan topraklarına dair kısa bir 'süzgeç metin'le sona eriyor. Tam son sayfayı çevirdikten sonra karşılaşılan Orta Asya Haritası da Kronik Kitap tarafından hazırlanmış güzel bir hediye.

Seyahatnâme tipinde kitaplara ihtiyacımız var. Bilhassa öğrenciler bu kitapları okumalı ve hatta imkân oluşturulmalı, bu coğrafyalar iyi rehberler eşliğinde gezilmeli. Üzerinden geçip gittiğimiz ve sayısız miras bıraktığımız nice topraklar bilinmeli, asla unutulmamalı. Boş vermek bizim en büyük hastalığımız. Türkler tarih boyunca boş vermedi, tarih ilmi hususunda asla boş verilmeyecek zamanlardayız. Gökbörü'nün İzinde, biraz da bu hassasiyeti kucaklıyor...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

12 Ekim 2017 Perşembe

Sanal ortamın aşkı/ıstırabı ne kadar gerçek?

Ne onunla ne onsuz dediğimiz kavramlar arasında çabucak yerini alan çağın buluşu tanımı ve çağın vebası benzetmesi arasında gidip geldiğimiz “internet” gerçeği üzerine ortaya konulmuş bir eser Sanal Aşk.

Kemal Sayar psikiyatri ilminin şahsına münhasır bir uzmanı. Mesleki kariyerinde ki yeterliliklerin yanı sıra, sanata yakın duruşu, şiire özel ilgisiyle hepimizin güvenini ve sevgisini kazanmış bir uzman. İnternet çağının getirilerini ve götürülerini bizlere bir kitap altında toplamış. Konferanslarından birinde “Sanal Aşk, gözlemlerimden ve bana gelen soru-sorunlardan yola çıkarak yazılmıştır” şeklinde özetlemişti eserin var oluş serüvenini anlatırken.

Herkesin önündeki ekrana baktığı bir dünyada kimse kimsenin yüzüne bakmıyor demektir.

Ailedeki herkesin elinde bir iletişim aracı ve bu aracın sanal mutluluğundaki görünmez pranganın iletişimimizi negatif etkilemesine işaret ediyor.

Yalnız ve sevilmeye aç ruhların ‘beni sev!’ diye haykırdığı bir ruhlar panayırına dönüyor sosyal medya ağları” diyor ve ekliyor Sn. Kemal Sayar:

Twitter, Facebook, İnstangram, Whatsapp gibi sayıları her gün artan birçok uygulamaya bizi sanal âlemde daha fazla vakit harcamaya yönlendiriyor. Caddede bir caddeden bir sokaktan diğerine geçer gibi farklı uygulamalara girip çıkıyoruz. Hangi uygulamanın daha çok kullanıldığı hem dönemsel hem de bireysel tercihlere bağlı olarak değişebiliyor. Öyle büyük bir çeşitlilik var ki paylaşımlarda, bir genelleme yapmak neredeyse imkânsız. Ama iki temel motivasyon çok dikkat çekiyor. Birincisi görülme ve beğenilme isteği, diğeri de bir kimlik yaratma çabası.

Sosyal ağlarda yüz yüze görmediğimiz birine hakiki manada âşık olunabilir mi? Bunun sakıncaları nelerdir? Bu soruların cevabına uzun uzun değiniyor. Sanal aldatma konusunda önemli uyarıları olan uzman, genelde erkekler için bilinen tek eşliliğe sadık olmama rolünün sanal gerçeklikte kadına da geçiş yaptığını aktarıyor.

İnsanların gerçeklik dışı her türlü abartıya ve kendini olduğundan farklı göstermeye müsait olduğu sanal dünyada kişilerin aldatmaya ve aldanmaya açık ve savunmasız olduğunu belirtiyor bize. Kendini ön plana çıkarma doyumunun yanı sıra sosyal yapıdaki insanlar için de bir sığınak olan sanal iletişim tedavi olunması gereken durumların bu ortamda tatmini ve iyileştirmeye yönelik değil derinleşen bir sorun olduğunu belirtiyor. Gittiğimiz her yerde herkese her şeye hâkim olmanın getirdiği kolaylığın herkes tarafından kolayca ulaşılabilme kısmıyla özgürlüğümüzün sınırlandırmasını iki tarafı keskin bıçak olarak nitelendiriyor.

Mahremiyetin kaybolduğu neredeyse kimlik bilgilerine bile bir tuşla ulaşıldığı gerçeğini, bilgisayar oyunlarının vakit hırsızlığının ötesinde kurgulu ve insanı yönlendirmeye dair bir planın parçası olması ve bağımlı haline getirmesinin daha başka sebep-sonuç ilişkilerinden örneklemeler ile bizlere yansıtıyor Sanal Aşk kitabı.

Flörtleşmenin uygun bulunmadığı örf ve dini anlayışta bir seçenek olarak karşımıza çıkan sanal birlikteliklerin toplum ahlakını nasıl yerle bir ettiğini ve beğenilme arzusunun narsizm kokan hastalıklara davetiye çıkardığını vurguluyor ve ekliyor Sn. Sayar: “Teknoloji özel yaşantımızı elimizden aldığı gibi, yalnız kalma yeteneğimizi de elimizden almaktadır… Televizyon can sıkıntısı üretimini nasıl elimizden alıyorsa internet de yalnız kalma üretimini baltalamak açısından o denli güçlüdür. Toplumsal bağlantılar kurma açısından avantajlar sunsa da Facebook sanal arkadaşlıkların bağını gerçek sanılması için arkadaşların ile hatıralarına göz at diye mesajlar gönderiyor zaman zaman.

Sanal gerçekliğin bizimle yakın ilişki kurmasının altında güven telkin etme -daha çok paylaş daha fazla benimle vakit geçir- komutuyla bağımlılığımızı arttırmayı mı hedefliyor? Gerçekte kim ne kadar beğenmiş kim yorum yapmış derdinde olmanın bile arkadaşlık kavramından uzak bir alışveriş mantığı mı güdüyor? Tatil fotoğraflarının ruh haline göre seçilen profillerin kişiliğimizi elverdiğine dair bir gerçek var mı? Bu soruların yanıtlarını detaylıca veren Sayar, Sosyal ağların bağımlılığını modern kölelik olarak tanımlıyor.

Akışkan tüketim başlığı altında; tüketim hızının ihtiyaçlardan çıkıp müsrifliğe dönüşmesinin, komşuluk akrabalık ilişkilerinin zayıflamasının nedenlerini sosyal ağlar açısından ele alınmış eserde. Özellikle orta yaş üstü olanların aşina olduğu bakkal kültürünün -çeşit yok ürün pahalı- mantığı ile süpermarketlere yönlendirilmesinin gerçek sebep ve sonuçları nedir? Devasa alışveriş merkezlerine asli ihtiyaçlar için gidildiği ve gözümüzün gördüğü hemen her şeyin bir anda nasıl ihtiyaca dönüştüğünün farkında mıyız? Kredi kartı kullanımı neden bu kadar yaygın? Lüksün ihtiyaca dâhil edilmesiyle kadının çalışma ortamına çekilmesi ve ailede ki kimlik bunalımı yaşanıyor mu ailelerde? Kapitalizm zincirindeki halkaları oluşturan bu soruların yanıtlarını faydamıza sunmuş Sn. Kemal Sayar.

Ailede olması gereken paylaşımın karşılıklı güç gösterisine dönüşmesinden en çok da çocukların zararlı çıktığı gerçeği de yine bu anne ve baba rol modelinde ki karmaşaların evliliklerin yapısında ki bozulmaların nedenlerini oluşturabileceğine dair yapılan araştırmaların detaylı aktarımlarına da ulaşabiliriz kitabı edindiğimizde.

İçselleşmeye olan özlemi ve içsel yolculuğun kendini tanımaktan yola çıkarak birlikte yaşamak durumunda olduğumuz insanlar ile kaynaşmaya ve anlaşmaya doğru bir gelişmedir. Tefekküre dalan ve düş kuran bir ruhta uçsuz bucaksız bir içsellik gelişir. Bu uçsuz bucaksızlık içselliğin fethidir ve içsellik ne kadar derinleşirse büyüklük de o ölçüde gelişir dünyada. Ne kadar paradoksal gelirse gelsin gözlerimizin önüne serilen dünyaya ilişkin bazı ifadelere gerçek anlamını veren işte bu uçsuz bucaksızlıktır.

İnternet bağımlılığının beynimizin olumsuz yöndeki etkilerini, yapılan araştırmalar ile bize aktaran Kemal Sayar, aynı zamanda dikkat dağınıklığı sebebiyle trafik kazalarında bile olumsuz faktör olarak önümüze çıkması konusunda uyarıyor bizleri. Bağımlılığın bizi kontrol etmesine izin verdiğimiz takdirde doğru hüküm verebilme mantıklı kararlar alabilme yetimizin körelmesi olasılığının varlığından haberdar ediyor okurlarını. Görünen o ki teknolojinin bütün olumsuzluklarına rağmen uzak kalamıyoruz ve kalmayacağız da. Uzmanlarımızın tavsiyelerinden yola çıkarak; eğer ki bu yeniliğin hüsrana ve yıkımlara sebep olmasını istemiyorsak, kontrolü elimizden bırakmamalıyız.

Bu kitabın önemi de burada daha net ortaya çıkıyor. "Bizleri olası faydalar içinde birçok zarar bekliyor bunu bilelim ve tedbir alalım. İnternet ve sosyal ağları ruh ve kişilik sorunlarımıza derman aradığımız bir yer olarak değil, bilgi-haberleşme aracı olarak kullanırken bile temkini elden bırakmayalım!" şeklinde uyarıyor.

Sanal Aşk kitabının incelemesini Kemal Sayar hocanın şu soru cümlesiyle bitirelim:

Kullanan mı yoksa kullanılan mıyız?

Dilek Erdem
twitter.com/Dilek_Erdem_

11 Ekim 2017 Çarşamba

Felsefe ölüm hakkında neler söyler?

"Hiçbir insana ölümünden sonrasına dek mutlu demeyin."
- Epikuros

"Ölüm yaşamın içindeki bir olay değildir. Ölüm yaşanmaz."
- Ludwig Wittgenstein

"Sadece, gerçekleştiğinde orada olmak istemiyorum, hepsi bu."
- Woody Allen

Ölümü ve felsefeyi buluşturan bir şiir var mı diye düşündüğümde aklıma en önce İsmet Özel'in Üç Firenk Havası geliyor. Bu havanın ilk bölümü Capriccio Alum ismindedir, şöyle der şair: "Bize ne başkasının ölümünden demeyiz / çünkü başka insanların ölümü / en gizli mesleğidir hepimizin / başka ölümler çeker bizi / ve bazen başkaları / ölümü çeker bizim için."

Ölüm; edebiyat, sinema, mimarî gibi birçok sanatı kendine çekmiş, kendi felsefesini oluşturmuş bir vaka. Kimine göre yaşamın anlamı ölmek. Kimine göreyse insan ölümle buluşmadan yaşamış olmuyor. Editörleri Robert C. Solomon ve Jeff Malpas olan Ölüm ve Felsefe, bizi sarsılmaya davet ediyor: "Yaşamdaki tüm savaşlar ölümledir."

Mart 2006'da çıktıktan sonra çok uzun bir süre yeni baskısı yapılmayan kitap yeni bir yüzle karşıladı okuyucu. İthaki Yayınları'nın Ağustos 2017'de Nur Küçük çevirisiyle yeniden okuyucuya sunduğu Ölüm ve Felsefe, okuyana sorular soran, kimi zaman yoran, kimi zamansa düşüncenin dinlendiriciliği içinde yoğuran bir kitap. 14 bölümden oluşuyor, 344 sayfa. Bazı bölümler, başlıklarıyla bile dikkat çekici: Ölümüm, ölüme karşı, ölümün sözümona önemsizliği üzerine, klasik Taoculukta dönüşüm olarak ölüm, ölüm ve aydınlanma, ölüm ve ayrılma, ölüm ve metafizik...

13 unvan sahibi düşünür, 'Yeni Zelanda'da, Auckland'ın kuzeyindeki Adalar Körfezi'nde 'denize, kumsala, huzur veren yeşil tepelere hakim' bir yerde toplanıyor. Hepsi ölüm ve felsefe üzerine farklı bir konuda akademik tabirle düşündüklerini 'sunuyor' ve ortaya bu güzel kitap çıkıyor. "Henüz yaşamı anlamıyorsan, ölümü nasıl anlayabilirsin?" diye soranı da var, "Niçin hep var olan var da Yokluk yok?" diye düşündüreni de. Kitabın sayfaları ilerledikçe biz 'doğu insanları' olarak şaşırtıcı metinlerle karşılaşmamız mümkün. Mesela şu cümlelere dikkat: "Ölümlüler insandır. Onlara ölümlü denir, çünkü ölebilirler. Ölmek demek ölüme yetenekli olmak demektir. Yalnızca insan ölür. Hayvan yok olur. Ne önünde ne arkasında ölüm yoktur."

Tüm bu cümleleri Âşık Yunus tek bir dizesiyle, "Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez" diyerek özetlemiş bize çağlar evvelinden. Biz elbette ne kendimize ait ne de dışarıya ait bu tip metinleri düşünce dünyamızda bir araya getirmekten kaçtığımız için hâlâ bu sorularla meşgul olmuyoruz, olamıyoruz. Felsefeden korkuyoruz. Zaten bizde makbul olan işlerin sonunda hep felsefe yapmamak, edebiyat yapmamak var. Bu yüzden dizilerden mahalle kahvehanelerine kadar çok düşünüp konuşana daima "Bana felsefe yapma" denir, edebiyat yapmak bir alay konusudur. "Şair misin be?" bizim düşünce dünyamızın son yüz yılının geldiği noktayı ortaya koyan soru cümlelerinden sadece biridir. Bu konuyu daha fazla deşmeyip, kitaba dönelim.

Ölüm ve yaşam söz konusu olduğunda -özellikle de ölüm- doğu inançlarının ve düşünce sistemlerinin yorumlarından bahsetmemek mümkün değil hiç şüphe yok ki. Zen, Tao, Budizm; hem kökenleriyle hem de geleceği tasavvur ediş şekilleriyle yazarlara ölümü kavrama noktasında birer 'yeni düşünce' imkânı sunmuş.  Bir Zen ustası olan Hakuin Ekaku (1689-1769) ayrılış  ve geri dönüş üzerinden ölümü yorumlamış yazılarında. Okurlarına, egoların ve bencilliklerin aldatıcı dünyasından uzak durabilmek için onların gerçek doğalarıyla buluşmaları gerektiğini tembihlemiş daima. Bunu yaparken de diğer zen ustaları gibi hikâyeler kurmuş, düş gücünü kullanmış:

"Gerçekten de kendi doğasını görmüş bir kahraman değilsen, o kadar kolayca bilinebilecek bir şey olduğunu düşünme... sarp bir uçurumda asılıyken tutunduğun yeri bırakmaya hazır olmalısın, ölmek ve yaşama tekrar dönmek için... Bir insanın kendini daha önce kimsenin yürümemiş olduğu ıssız bir bölgede bulduğunu varsay. Aşağısında dipsiz bir yarığın duvarları var. Ayakları kaygan yosunla kaplı bir alanda tehlikeli biçimde kıpırtısız hâlde ve üzerinde sabit durabileceği en ufak toprak parçası yok. Ne ilerleyebiliyor ne geri gidebiliyor; karşısında yalnız ölüm var." [sf. 178]

Kitap vasıtasıyla birçok filozofun, düşünürün ve şairin ölüm hakkındaki düşüncelerini öğrenmek mümkün. Bu, okuyucuyu için oldukça besleyici. Bir toplu okuma imkânı da diyebiliriz. Montaigne, bu yolda sık başvurulan bir isim. 'Ölümü iyice tanımanın' gerekliliğini şöyle anlatmış:

"Ölümü yabancılığından kurtaralım, onu bilmeye başlayalım, ona alışalım. Zihinlerimizde en sıklıkla ölüm olsun. Her an, onu tüm cepheleriyle imgelemimizde resmedelim... Ölümün bizi nerede beklediği belirsizdir; onu her yerde bekleyelim. Ölümü önceden düşünmek, özgürlüğü önceden tasarlamaktır... Öleceğini öğrenmiş olan, nasıl köle olacağını zihninden isteyerek silmiştir. Öleceğini bilmek bizi her tür bağımlılık ve kısıtlamadan kurtarır." [sf. 181]

Ölüm ve Felsefe'nin en etkileyici bölümlerinden biri Ölüm ve Metafizik başlığını taşıyor. Bu bölümde Martin Heidegger'in düşünce dünyası üzerinden hiçlik ve varlığın anlamı irdeleniyor. "Ancak yokluğun kökten açığa serilmesi temelindedir ki insan varoluşu varlıklara yaklaşabilir ve içlerine işleyebilir" diyen Heidegger, bilhassa "Metafizik Nedir?" eseriyle bu kitapta genişçe bir yer alıyor. Yine, Kaan H. Ökten çevirisiyle (Agora Kitaplığı) dilimize kazandırılan "Varlık ve Zaman"dan çok kritik alıntılar mevcut. Hatta belki bu bölümü, Heidegger okumak istemeyen ama cesaret edemeyen okurlar için şevk verici olabilir. Heidegger, metafiziğin bütününü kapsayan en önemli soruların varlık ve yokluk üzerine olduğunu belirtmiştir. Ex nihilo nihil fit (yokluktan yokluk gelir) önermesinin aslında başka bir anlam içerdiğini söyler ve en uygun anlam olarak çıkarılması gerekenin şu olduğunu detaylıca anlatır: Ex nihilo omne qua ens fit. Yokluktan tüm varlıklar olarak varlıklar ortaya çıkar.

"Yokluk ne kendisi için ne de varlıklara yapışıkmışçasına onlara bitişik hâlde ortaya çıkar. Yokluk, varlıklar olarak varlıkların açığa çıkmasını insan varoluşu için ['onun yoluyla' değil!] olanaklı kılar... Yokluk varlıkların belirsiz karşıtı olarak kalmaz, ama kendini varlıkların Varlığına ait olarak açığa serer." [sf. 206]

Sahici ölüm bahsi de oldukça ilginç. Burada yine Heidegger'in görüşlerinden yararlanılmış. Ölümü cesaretle kabullenmeyi iki türlü tanımlıyor Heidegger: Bekleyiş ve sahici ölüme-doğru-varlık. Bu bölümün yazarı Julian Young, ölüm ile sahicilik arasındaki ilişki sorusunun yanıtını iki türlü veriyor:

"1. Eğer kişi ölümü tam anlamıyla cesaretle kabullenirse o zaman (psikolojik bir sonuç olarak) yaşamı sahici hale gelir.
2. Eğer kişi ölümü cesaretle kabullenmeyi başaramazsa, o zaman (psikolojik bir zorunluluktur ki) gayri-sahici kalır.
" [sf. 218]

Ölümden korkulur mu sorusu, hem soru olarak hem de cevap olarak düşünürlerin 'çatıştığı' konuların başında geliyor. Burada bir 'öte dünya'nın varlığı sorunsalının yanı sıra ölümsüzlük sancısı da yaşamdan ayrı ya da yaşama bütün olarak düşünülüyor. Dolayısıyla nihayete varamayan cevaplar olduğu kadar tekrar tekrar üzerine düşünülmesi gereken cevaplar da ortaya çıkıyor. Mesela Sokrates'in "nasıl yaşamalıyız?" sorusu ve cevabı dine 'yanaşırken' Spinoza'nın yorumu ise şöyle:

"Özgür bir insan, daha açık olarak, yalnızca aklın buyruklarına göre yaşayan bir insan, ölüm korkusu yüzünden iyiye sürüklenmez, ama iyiyi doğrudan doğruya arzular; yani kendi yararını arama ilkesi uyarında davranmayı, yaşamayı ve varlığını korumayı arzu eder. O halde, ölümü zerre kadar düşünmez ve bilgeliği yaşam üzerine bir tefekkürdür." [sf. 327]

Bir de yaşadığı süreç boyunca, yani bir insanın yaşamı boyunca mutluluğa ulaşmasının mümkün olmadığı düşünenler var ki bunların başında Aristoteles geliyor. Ölümdür ona göre mutluluk bahsinin açılacağı kapı. Bir insan ya öldükten sonra mutludur ya da ölümden sonra sadece mutluluk vardır. Kitabın Robert C. Solomon meseleyi şöyle bir sonuca bağlamış, biz de bu bağda bitirelim yazımızı:

"Hıristiyanlıkta nihai hedef cennete girmek olabilir, ama dürüst bir insan olarak, "kurtarılmış" biri olarak kişinin statüsü bağımsız ve her şeyden önemli bir mesele olarak kalır. İster Yahudi, Hıristiyan, Müslüman isterse Hindu olsun, ötedünya soruları yaşama ilişkin sorulara göre, ontolojik açıdan değillerse de etik açıdan ikincildirler. Saint Thomas'ın Hıristiyan davranışı için nihai modeli pagan Aristoteles'te bulması ya da "Peripatetik" Perslerin İslam'ı her şeyden önce, bir "teslimiyet" yaşamı ve ancak sonradan cennet çerçevesinde görmeleri tarihin bir acayipliği değildir. Böylece ölüm bizi ötedünyaya değil yaşama gönderir ve yaşam bizi ölüme değil ölümden uzağa gönderir. Yaşayıp ölmek her şeyin doğasında vardır. Ölüm için yaşamak -ölüm fetişizmi- yaşamın bir yadsınmasıdır ve ölümün yadsınmasından çok daha ciddidir." [sf. 327-328]

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

8 Ekim 2017 Pazar

Türkiye'de tasavvuf eserleri yayıncılığı ve Türkçede Mevlânâ Ya’kub-ı Çerhî

Gerek geçirdiğimiz kültür değişimi gerek inkılaplar neticesinde meydana gelen faaliyetler ve bu faaliyetlerin tevlit ettiği durumlar, sadece halkın değil, entelektüel zümrenin de eski kültürümüzle, eski kültürümüzün merkezî sahası olan tasavvuf ile alakasının kesilmesine neden oldu. Dine dair, tasavvuf kültürüne ait maddî ve manevî, elle tutulur gözle görülür her ne varsa unutuş ve yok-oluş kuyusuna atıldı.

Himmet sahibi kimi âşıklar bu alakanın yeniden tesisi için ya da en azından alakanın inkıtaya uğramaması için ömürlerini vakfettiler. Hat konusunda Hamid Aytaç merhumun yapageldiklerini bu cümledendir. O günden bugüne hâlâ istenen ilgi ve alakaya erişemeyen hat sanatıyla ilgili en azından geçmiş literatür yavaş yavaş gün yüzüne çıkarılıyor. Emeği olanlardan Allah razı olsun.

Tasavvufi eser yayıncılığını dinî yayıncılık içinde değerlendirmek mümkün mü, açıkçası bilemiyoruz. Ama biz, genel ve kaba bir çerçeve çizmesi için İsmail Kara’nın söylediklerini aktarmak durumundayız. Kara ülkemizdeki dinî yayıncılığı dönemlere ayırarak değerlendiriyor. Buna göre ilk dönem 1920-1925 arası. Bu dönem, henüz köklerden tam bir kopuş gerçekleşmediği için epey canlı. Kara, bu dönemi, II. Abdülhamid döneminde başlayıp II. Meşrutiyet dönemiyle yükseliş gösteren dinî yayıncılığın hem seviye hem de muhteva itibariyle bir devamı olarak niteliyor. İkinci dönem, 1925-1947 arası dönem. Dinî yayıncılığın en problemli ve en alt düzeye indiği dönem olarak niteleniyor bu süre. Bu dönemde dinî neşriyat devletin resmî kurumları tarafından yapılıyor. Bu da yok denecek kadar az. Kara, bu dönemde, bir vakıa olarak dini yayıncılıktan bahsetmenin mümkün olmadığını belirtiyor. 1947 ile 1960 arasındaki dinî yayıncılık için, “çekimser, sesi kısık ve fakat olabildiğince geriye dönmeye, açıkları kapatmaya, halka inmeye çalışan” bir yapıya sahip olduğunu söylüyor. Bu dönemde hem kitap hem dergi olarak bir yeniden canlanma yaşanıyor. Bilinenin tersine ihtilallerin dini yayıncılığı süratlendirip arttırdığını üstüne basarak vurguluyor. 1960 ihtilali, 1980 ihtilali ve 28 Şubat… Sadece nicelik değil nitelik açısından da süratlenme ve artmanın gerçekleştiğini ifade ediyor.

Tasavvuf sahasında tarikat pirleri, can ve baş pahasına gizli-saklı da olsa yürüyüşlerini sürdürdüler. Tek parti sonrası nisbî özgürlüklerin geldiği zamanda tasavvufa dair eski-mez eserler de himmet sahibi ehl-i dil tarafından gün yüzüne çıkarılmaya başlandı. Abdulkadir Akçiçek, Abdülbaki Gölpınarlı, Muzaffer Ozak, Yaman Arıkan, Sıtkı Gülle, Ali Arslan, Selahaddin Alpay gibi zatlar karanlıkta kuyu kazarcasına Türkiye’de tasavvuf yayıncılığı konusunda çalışmalar ürettiler.

Genel olarak düşünce/siyaset ve edebiyat merkezli bir yayını hedeflemesine rağmen tasavvuf yayıncılığı konusunda anmamız gereken bir dergi var önümüzde: Diriliş Dergisi. Dergide Arapça, Farsça ve Türkçeden gerek matbu gerek yazma eserlerden birçok tasavvufî risaleden bölümler yayınlanmıştır. İbn Arabî, Mevlânâ, Niyazi-i Mısrî, İsmail Hakkı Bursevî, Üftade, Aziz Mahmud Hüdayî, Sofyalı Bâlî, La’lî Mehmed Fenaî, Dede Ömer Rûşenî, Şah-ı Nakşibend, Attar, Kuşeyrî, Lamiî Çelebi, Mehmed Emin Tokadî, Mehmed Es’ad Erbilî, Tahirü’l-Mevlevî gibi birçok zatın eserlerinden tadımlık da olsa bölümler yayınlayarak ülke insanının tasavvuf bahçesine girmesine aracılık etmiştir.

Bugün artık bu yayıncılık, aralarında farklı tasavvufî meşreplerin kurduğu yayınevlerinin de bulunduğu bir ortamda sürüyor. Her birinin birbirinden farkı yayın anlayışı olmakla birlikte, işte Akçağ, Ataç, Büyüyen Ay, Dergâh, Erkam, Gelenek, H, Hayy, İnsan, İz, Kitabevi, Kırkambar, Kurtuba, Litera, Mavi, Nefes, Rumî, Sahaflar Kitap Sarayı, Semerkand, Sufi, Uludağ, Vefa gerek telif gerek Osmanlı Türkçesinden günümüz Türkçesine aktarım, gerek tercüme tasavvufî eserlerin gün yüzüne çıkmasına aracılık eden yayınevleri… Daha eskilerden Akabe, Bahar, Bedir, Hisar, Rahmet, Seha gibi yayınevlerini de bu listenin ön sıralarına koymak gerekir. Tercüman Gazetesi'ni 1001 Eser serisi içindeki tasavvufî eserler bağlamında, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları'nı da Şark-İslam Klasikleri bağlamında hatırlamak gerekir.

***

Bu yazıda, Şah-ı Nakşibend’in öğrencilerinden ve Nakşibendî yolunun çeşmelerinden olan Mevlânâ Yakub-ı Çerhî hazretlerinin Türkçe’de basılmış eserlerinden bahsedeceğiz.

Hazretin eserlerini basan yayınevlerinden biri, Semerkand Yayınları… Karınca kararınca tasavvuf kültürüne dair eski-memiş eserleri yayınlamayı sürdüren yayınevi, Nakşî geleneğin sultanları olarak nitelenebilecek mürşitlerin eserlerini de dilimize aktarıyor. Ya’kub-ı Çerhî’nin eserlerini bu minvalde değerlendirmek mümkün.

Diğer yayınevi ise Erkam Yayınları… Erkam Yayınları da Nakşî geleneğin önemli eserlerini gün yüzüne çıkarma, Türkçe’ye tercüme etme, tasavvuf kültürüne dair telif eserler basma gibi çeşitli faaliyet sahalarıyla tasavvufa olan ilgisini öteden beri sürdüren değerli bir yayınevi. İşin ilginç tarafı ilki Menzil, ikincisi Hüdaî adlarıyla bilinen her iki yayınevinin de aynı geleneğin izini sürmesi: Nakşî-Halidî gelenek/meşrep. Dolayısıyla iki yayınevinin kataloğunda birçok ortak kitaba rastlamak mümkün.

Ya’kub-ı Çerhî kimdir? 15. yüzyılda yaşayan Ya’kub-ı Çerhî, tasavvufî terbiyesini Şah-ı Nakşibend’den almış, onun tarafından halife tayin edilmiş fakat irşad ile Şah-ı Nakşibend’in müritlerinden Alaeddin Attar tarafından görevlendirilmiştir. Uzun yıllar halkı Nakşî gelenek üzere irşat eden hazret 1447 yılında vefat etmiştir. Çoğunluğu Farsça, bir kısmı Arapça on risalesi vardır. Bunlardan şimdilik Risâle-i Ünsiyye, Risâle-i Abdâliyye, Risâle-i Nâiyye (Neynâme), Şerh-i Esmâü’l-Hüsnâ olmak üzere Türkçemize, dördü tercüme edilmiştir.

Risâle-i Ünsiyye, Ya’kub-ı Çerhî’nin, Hz. Peygamber’in hayatını en güzel şekilde hayatına aksettiren kişilerden biri olarak gördüğü Şah-ı Nakşibend’in yaşantısından kesitler sunarak kaleme aldığı; abdestin, nafile namazın, zikr-i hafinin, vukuf-ı kalbînin önemini ayet ve hadislerle anlatan bir eser. Bir âdâb kitabı olarak değerlendirmek mümkün bu risaleyi.

Neynâme, Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin ilk on sekiz beyti ile Mesnevî’de geçen Padişah ve Cariye, Şeyh Dekûkî, Şeyh Muhammed Serrezî gibi bazı hikâyeleri şerh etmektedir. Eser, Mesnevî şerhlerinin en eski örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Çerhî’nin şair kimliğini bütün incelikleriyle gördüğümüz bir eser.

Risâle-i Abdâliyye, Çerhî’nin evliyâullahın vasıflarını açıklamak için kaleme aldığı bir eser. Kutub, abdal, nükabâ, ahyar gibi gayb erenlerinin vasıflarının anlatıldığı eserde, Hz. Hızır (as) ve Hz. İlyas (as.) hakkında da bilgi bulmak mümkün.

Şerh-i Esmâü’l-Hüsnâ’da, Çerhî, Allah’ın doksan dokuz ismini şerh eder. Risalenin başında genel hatlarıyla Esmâü’l-Hüsnâ konusuna değinir. Allah’ın isimlerinin birçok tarikat uleması tarafından Farsça ve Arapça şerh edildiğini, böylece avam ve havassa çok fayda sağlandığını belirtir. Kendisinin de aynı gaye ile eserini kaleme aldığını söyler.

Yakub-ı Çerhî’nin risalelerini ilk kitaplaştıran yayınevi Erkam Yayınları'dır. Erkam, hazretin üç risalesini tek ciltte bir araya getirmiş. Neynâme adıyla basılan eserde sırasıyla Risâle-i Ünsiyye, Neynâme ve Risâle-i Abdâliyye bulunuyor. Risaleler Ahmet Cahit Haksever tarafından tercüme edilmiş. Haksever’in tercüme ettiği eserde bir giriş bulunmakla beraber hazretin hayatı detaylı bir şekilde ele alınmamış. Belki bunda Haksever’in daha önce İnsan Yayınları tarafından basılan "Ya’kub-ı Çerhî: Hayatı, Eserleri ve Tasavvufî Anlayışı" adlı çalışmasının bir etkisi olabilir. İlgili çalışma, Haksever’in Ethem Cebecioğlu’nun danışmanlığında tamamladığı doktora çalışmasından kitaplaştırılmış. Haksever’in tercümesiyle okurlara sunulan Neynâme, Erkam Yayınlarının 333., tasavvuf klasikleri dizisinin de ilk kitabı olarak 2009 yılında basılmış. Semerkand Yayınları ise Yakub-ı Çerhî’nin risaleleri teker teker basmayı tercih ediyor. İlk bastığı eser, Risale-i Ünsiyye. Yayınevinin 211., Hâcegân Klasikleri dizisinin de 10. kitabı olarak 2013 yılında basılan eser, Mehmet Ali Özkan tarafından tercüme edilmiş. Özkan’ın çalışmasında, Ya’kub-ı Çerhî hazretlerinin hayatı, ilmi hayatı, tasavvufa intisabı, eserleri ve halifeleri hakkında detaylı bilgiler içeren bir giriş bulunuyor. Bu bilgiler, okurlar için elbette önemli. Okura eserin anlaşılması için ön bilgiler veriyor, eğitim camiasının tabiriyle söylersek hazır bulunuş seviyesini arttırıyor.

Yayınevinin Ya’kub-ı Çerhî’den bastığı ikinci kitap Neynâme. Bu risale de Mehmet Ali Özkan tarafından çevrilmiş ve 2015’te basılmış. Özkan bu çalışmasına Ya’kub-ı Çerhî’nin yanında, eserin Mesnevî odaklı olması nedeniyle Mevlânâ’nın da hayatını anlatan bir giriş bölümü eklemiş. Semerkand’ın son eseri ise, Şerh-i Esmâü’l-Hüsna. Eser, Semerkand yayın grubu üyesi Şadırvan Yayınlarının 83., Osmanlı Tasavvuf Kitaplığı serisinin yedinci kitabı olarak 2016 yılında, Mehmet Ali Özkan çevirisiyle basılmış. Özkan, çalışmasına esmâü’l-hüsnânın önemini ve Ya’kub-ı Çerhî’nin hayatını anlatan bir girişle başlamış.

Hazret ile ilgili biri makale diğeri bildiri olmak üzere iki çalışmayı da zikredelim. Tasavvuf dergisinde yayınlanmış olan makaleyi Gülnaz Saidova yazmış. Saidova, Ya’kub-ı Çerhî’nin henüz Türkçeye çevrilmemiş tefsirinin Orta Asya Türkçesine yapılan çevirilerini konu edinmiş. Bildirinin sahibi ise Emek Üşenmez. Bildiri de Ya’kub-ı Çerhî’nin tefsiriyle ilgili. Bildiri Ya’kub-ı Çerhî’nin tefsrinin on altıncı yüzyılda yapılmış bir tercümesini konu edinmiş. Bu iki çalışma Türkçede Ya’kub-ı Çerhî üzerine yeterli ilgi ve alakanın oluşmadığını gösteriyor. Bunda Hazretin eserlerinin Farsça olmasının etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Bütün bunlardan sonra bize düşen bir temennidir. Dileğimiz odur ki, yayınevleri Mevlânâ Ya’kub-ı Çerhî’nin özellikle, Fatiha suresi ile Kur’an-ı Kerim’in son iki cüzünde bulunan surelerin tefsirini içeren kitabını, Tefsir-i Ya’kub-ı Çerhî’yi Türkçemize kazandırırlar.

İsmail Demirel
ismayilhakkidemirel@hotmail.com

7 Ekim 2017 Cumartesi

Posttan koltuğa: dava adamlarının değişimi

Okuyucuları, Mustafa Kutlu’nun “Sır” adını verdiği hikâye kitabına ayrı bir ilgi gösterdi. Kitap 1980’lerin koşullarında kaleme alınmış bir dizi salkım hikâyeden oluşuyor. 80’li yıllara özellikle vurgu yapıyorum, çünkü o yıllar Müslümanların mütevazılıkla övündüğü, “dava delileri”nin hiçbir menfaat beklemeden memleketin her bir yerine gözü kapalı gittiği, eşyaya karşı mesafenin telkin edildiği, sedirlerde oturulup sohbetlerin yapıldığı, sıkıntıların göğüs genişliği ve duayla hafifletildiği, şöhretin afet sayıldığı, koltuğun bedeni yükseltip ruhu küçülteceğine inanıldığı, siyasetin mefkûreden ayrı düşünülmediği yıllardı. Taşradan şehirlere gelip yerleşmeye başlamış, bazıları üniversiteye giden, bazıları esnaflık yapan, bazıları da serbest meslek sahibi orta sınıftan insanların “Müslümanca yaşamak” konusundaki dikkatleri ve hassasiyetleri henüz eşya tarafından sınanmış da değildi. Bir başka söyleyişle, şimdilik sahip olmadıkları bir mülkü ellerinin tersiyle itme mahareti gösteriyorlardı. Acaba tavırları inançlarından mı yoksa mağduriyetlerinden mi kaynaklanıyordu? Bunun sağlamasını yapabilecek deneyimden yoksundular…

Edebiyatın ve edebiyat adamının sezgici bir tarafı hep vardır. Sanatçı, “olmakta olanın” içinde kıpırdayıp duran “olacak olanın” işaretlerini önceden görür. Sır kitabındaki hikâyeler, seksenli yılların o coşkulu dava adamlarının zamanla nasıl bir değişim geçireceklerini öylesine isabetle anlatmıştır ki şu birkaç on yıllık kısa tarih bu kurgu metinleri fazlasıyla doğrulamıştır. Kutlu’nun Sır kitabının her yerinde değil ama başında ve bitiminde bir Efendi Hazretleri vardır; eseri o açar, sonra ortadan kaybolur ve sonunda esere yine noktayı o koyar. Bir anlamda bu çok odalı hikâyelerin giriş ve çıkış kapısıdır. Efendi, Efendi olmadan önce Anadolu köylerinden birinde şeyhine bağlı, emeğiyle kıt kanaat geçinen, alnı terli, dizi yamalı, elleri nasırlı biri mürittir. Efendisi, ölümü kendisine ayan olunca uzaklardan müridi ziyarete gelir; baş başa kalırlar ve emaneti ona teslim eder. Bu hiç beklenmedik yük müride ağır gelir, onca civanmert içinde kala kala ona mı kalmıştır Efendi’lik! Ama öyle takdir edilmiştir. Köyünden şeyhliğini yürütmeye, tarlasına gitmeye, nasırlı elleriyle ekmeğini müridanına dilimlemeye devam eder. Fakat “yeni düzen”i sezmekte olan müritleri, onu tarikatın geleceği için büyük şehre yerleşmeye ikna ederler. Gelir, posta oturur, işleri ahvalince sürdürmeye gayret gösterir. Bir süre sonra müritleri mütevazı mekânı bürokrat, bakan vb. konuklar için değiştirmeye başlar; post gitmiş yerine koltuk takımları gelmiştir. Şeyh efendi günlerden bir gün aynanın karşısına geçer ve bir zaman nasırlı olan şimdi tombullaşmış, yumuşacık ellerine bakar. Düzen değişmiştir. O gece tekkeyi terk edip sırra kadem basar. Efendi sırroldu derler…

Efendi sırra kadem bastıktan sonra sahneye başka kahramanlar çıkar, hepsi de bir biçimde tekkeyle münasebeti olan insanlardır. Hikâyeci, tombul ellerine bakıp gelecekteki düzenden dehşetle kaçan Efendi’nin ardından, o düzenin içinde kaybolmaya başlayan kahramanları anlatır. Elbette çoğunun çabası ve kazançları Müslümanlığın, Müslümanların istikbali içindir. Ama bu süreçte eşya da onları sınamaya başlamıştır; bir mağduriyetten dolayı mı yoksa bir inanmışın tenezzülsüzlüğünden dolayı mı bir vakitler kendisine sırt çevrildiğini adeta test eder. Dönem aynı zamanda “politik vizyon” dönemidir. Ve elbette tekkede “post”un yerini “koltuk”un almasının bu yeni politik ve ekonomik vizyonla yakından alakası vardır. Koltukla beraber tekke, siyasetçinin belini bükmeden içeriye girebileceği, dizini kırmadan oturacağı ara bir zemin hazırlar. Bu koltuklu yeni zeminde siyasetin tekkeye, tekkenin de siyasete teklifleri olacaktır. Elbette tekke ilk kez siyasete karışıyor değildir. Yeni olan, tekkenin ve siyasetin “dünya işleri” için zamana uygun bir seki bulmakta fazla zorluk çekmemeleridir. Sır kitabında müridan, efendiyi posttan koltuğa razı etmekle, tekkeyi de “koltuk”lu düzenle ilişkiye elverişli hale getirir. Ama “post” ve “koltuk” sıradan nesneler değillerdir; bu karar, pek çok cepheden insanın dünyayla, eşyayla, siyasetle, gündelik hayatla ilişkisini etkileyebilecek bir karardır…

Bir bedenin nerede, nasıl, ne şekilde görüldüğü önemlidir. “Post” ve “koltuk” sadece tekke-siyaset ya da tekke-iktisat ilişkisinin değil, beden-dünya ilişkisinin de göstergeleridir. Bu tür “gösterge”leri “gösteren” ve “gösterilen”inden bağımsız okuyamayız. Postun hangi hayvana, koltuğun hangi firmaya ait olduğuna dair bilgilerin de “gösterge”nin mahiyetiyle ilişkisi yok denecek kadar azdır. İnsan bir posta oturduğunda biz, “kültürel” müktesabatımızla onun dünyadan, her türden büyüklenmeden uzak durma mesajı verdiğini anlarız. Oysa koltukta bu mesaj yerini başka mesajlara bırakır. Tekke bağlamında “post” ve “koltuk” tarihin değişimiyle birlikte ifadelendirilecek nesneler değillerdir. Bu iki eşya, tekkenin dünyevi tarihin karşısında mı yoksa yanında mı durduğunun “gösterge”leridir…

Ali Ayçil
twitter.com/AycilAli

6 Ekim 2017 Cuma

Acının esmer hikâyeleri

"Yarden ayrı kalmak ölüm
Söyle ne olacak halım
Böyle kader böyle zulüm
Gelir garib başa Leyla'm."

- Neşet Ertaş

Walter Benjamin, insanı özgürleştiren 'araç'lardan biri olarak görür öyküyü. Ancak öykü anlatıcısının ve öykü yazarının modern zamanlarda "geçersiz" bir konuma düştüğünden de yakınır. Benjamin için üç kavram çok önemlidir: bellek, deneyim, hatıra. Bir öykü için bu üç kavramın ne kadar kıymetli olduğu malum. Öykücü, belleğinin derinliklerinden yeni deneyimlerle geçerken hatıra biriktirir. Tekniğini, özgünlüğünü ve dilin imkânlarını kullanarak bize tüm bu birikenleri aktarır. Bu üç kavramı Türkiye'de güçlü biçimde kullanan yazarlardan biri kanaatimce Kemal Varol'dur. Jar, Ucunda Ölüm Var ve Haw kitapları bu gücün bir neticesiydi. Serde şairliği olan Varol'un toplu şiirlerini okuyabileceğimiz Bakiye de yine belleğin, deneyimin ve hatıranın birleşimiyle ortaya çıkan "kin" ve "yas" dizelerini okumak mümkün.

Nisan 2017'de İletişim Yayınları tarafından neşredilen Sahiden Hikâye, 169 sayfa. Kemal Varol'un ilk hikâye kitabı olma özelliğini taşıyor. Kitapta yer alan Rewhat Arslan çizimleri, 'okurken düşleme' imkânını genişletiyor. Beş bölümü var Sahiden Hikâye'nin: Manşet, Çocukluk Bu, Bu Gece Eczanemiz Nöbetçidir, Şecere, Hamdolsun Diyalektik. Romanlarında olduğu Varol okuyucuyu yine 'acılar coğrafyası' Arkanya'da ağırlıyor. 15 hikâye boyunca o evden bu eve götürüyor, OHAL'in iklimini çocuklar üzerinden anlatıyor.

Herakleitos, "İnsanın karakteri kaderidir" demiş. Sonra İbn Haldun gelmiş, o da "Coğrafya kaderdir" demiş. Bu iki cümleyi düşünürken şöyle bir diziliş geliyor gözümün önüne: Coğrafya, karakter, insan. Kemal Varol okuyucusunun alıştığı bu diziliş ilk hikâyesi olan Sahiden Hikâye'de de kendini gösteriyor. Önce mekanı çiziyor Varol, sonra karakterleri ve peşinden olayları. Her şey yerli yerine oturduğunda bizi küçük yüreklerin şu büyük meseleleri bekliyor: varoluş sancıları, 'varoş'un sıkıntıları, varlık mücadelesi. Çünkü yokluk ağır bir gökyüzü gibi dolaşıyor çocukların ayaklarında. Kimi kayıp düşüyor kimiyse dik durmaya çalışıyor. Yazılmış her şey sanki kara, kapkara. Sıra sıra dizilen ölümlerin yaşama bir saygısı yok; acımasız, gaddar ve kinci. Elbette koca bir umutsuzlukla:

"-Günün birinde başımızı bir eve sokup şöyle çoluk çocuğa karışmış, her şey güllük gülistanlıkken, bir gece kan ter içinde uykudan uyanıp pencereye atacakmışız kendimizi.
- Sonra?
- Sonra pencerede sıkıntıyla sigara içerken bizim bu yaşımız böyle yavaşça sokaktan geçip el sallayacakmış bize. Eksik kaldım, gel beni tamamla diyecekmiş.
" [sf. 21]

Kadınların kırk gözlü olduğuna inanan çocukların hayatlarında, 'yirmi yılda bir yeniden başlayacak dertler'in yorgunluğu, henüz o dertler kendini göstermeden dikiliyor simsiyah bir duvar gibi. Her çocuk sanki başka bir duvarı aşmaya çabalıyor. Yetemiyor, yitiyor. Tam kaybolacakken bir umut, doğum sancısı çekiyor.

Aynı aşka düşmek, paylaşamamak da var çocukların öykülerinde. Ne bunu gizleyebiliyorlar hareketlerinde, ne de anlatabiliyorlar sözleriyle. Devasa bir kördüğüm. Sevdanın küçüğü büyüğü olmadığı gösteren bir kördüğüm.

"Eskisi gibi değildik artık. Aramızda bir kıskançlık rüzgarı esmiş, o rüzgarın esintisi kalplerimizdeki ateşi bir zaman alıp götürse de geriye birbirimize anlatamadıklarımız kalmıştı." [sf. 56]

Hikâyelerin masalsı üslubu, hani o çocukları sakin-selim bir hâle büründürmek için söylenen masallar gibi akıcı fakat birçok kalbi acımasızca yıkıp geçen gerçekleri düşündürecek kadar da sarsıcı. Çocukların dünyası tuhaf, çocukların dünyası şaşkınlık verici. Bazen tek başlarına bir dünyayı yüklenmiş gibi ağlarlar, bazen de el ele verip bir tebessümle nice felaketi unuturlar, unuttururlar. Onların dili çoğu zaman futboldaki ters bir top gibidir, süzüle süzüle ağlarla buluşur. Acı bir buluşmadır bu. Kelimelerin cem olup acıyı çığırışı gibi:

"Allah, köyleri yakıldığı için kasabanın yolunu tutmuş, buldukları boş bir arsaya derme çatma toprak damlı evler yapmış, babaları akşama kadar amele pazarında iş bekleyen, anneleri Türkçe bilmeyen, ağabeyleri polisle belalı, hepsi birbirine benzeyen evlerde oturan aynı yaşlarda bir dolu çocuğu arkadaş yapmıştı ve bu başlı başına güven demekti. bir çeteye ihtiyacımız yoktu." [sf. 74]

Elbette bu çocukların abileri var. Kimini kahraman olarak kabul ediyorlar, kimileriyle de silik-sönük görüp samimiyet kurmuyorlar. Abilerin 'sol' tarafı kendi içinde fraksiyonlara bölünmüş. Birbirleriyle anlaşamadıkları konular birer çatışmaya dönüşmüş. Varol, devrim umudunu sarsan bu vaziyete bazı yorumlar da getiriyor hikâyeleri arasında: Dönemin solunu da eleştiriyor Varol: "Sağ-sol çatışması yerine solun kendi çatışmaları yaşanıyordu Arkanya’da. Asıl çatışma, birbirine taban tabana zıt yapılar arasında değil, bin parçaya bölünmüş fraksiyonlar arasındaydı."

Zor meseleleri kolay anlatabilmek büyük beceridir. Kemal Varol her romanında olduğu gibi bu romanında da memleketin tüm zalimliklerini Arkanya üzerinden okuyucuya anlatıyor. Şiir gibi, türkü gibi.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

3 Ekim 2017 Salı

Hayat, kitaplardan daha çok şey katar (mı?)

Sizlerden özür dileyip kitabın nesnesi Schopenhauer’e değinmeden önce kitabın çevirmeni hakkında birkaç söz söyleyerek başlamak istiyorum. Kitap, kitabın çevirmeni Ahmet Aydoğan’ın uzun ve serzenişli bir sunuş yazısıyla başlıyor. “Okumak insana ne kazandırır?” diye soruyor, Ahmet Aydoğan. Genel anlamda okumak, bununla birlikte eğitim sorunu ve çevirmenlik gibi birçok konuya değiniyor. Herkes kendi “ben”inin derdinde diyerek, mevcut eğitim sistemi ile insan yetiştirme şansını kaybettiğimizi yüzümüze vuruyor. Bunu yıllar önce söylemişti belki de evet, fakat bu sözlerin değerinden hiçbir şey kaybetmediğini günümüzde hala devam eden eğitim için sistem arayışlarını hatırlayarak, ‘ne yazık ki!’ rahatlıkla anlayabiliriz diye düşünüyorum. Şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz ki Ahmet Aydoğan, Arthur Schopenhauer’in sadece kitaplarını çevirmemiştir; ruhunu da Türkçemize kazandırmayı başarmıştır. Kendisi felsefi derinliği ile birlikte sadece bir çevirmen değil aynı zamanda bir düşünürdür.

Ünlü Alman filozofu Schopenhauer… Onun hakkında bir sürü söylenti var, bir sürü dedikodu var. Özellikle günümüzde, kendisini feminist olarak adlandıran birtakım insanların hışmına uğramakta bu filozof. Sebebi ise Aşkın Metafiziği adlı kitabında yazdığı şeyler. Fakat siz de çok iyi biliyorsunuz ki iyi bir okur, fikirlerle ilgilenir. Fikirleri kendisine uyanları okuyanlardansanız, sizi çok kitap okumaktan ziyade, çok ama çok düşünmeye teşvik eden Arthur Schopenhauer’ı sevmeyeceğinizi, size baştan garanti ederim. Burada Schopenhauer’ı uzunca anlatmak istemiyorum. Hepimiz bilgi kaynaklarına çok rahat ulaşabildiğimiz için bunu size bırakıyorum.

İçeriğe fazlaca değinmeden, birkaç alıntı ve ilgimi çeken bölümler ile kitap hakkında fikir vermek istiyorum.

Yürümek için baston ne ise düşünce için kalem de odur, fakat nasıl ki insan en kolay bastonsuzken yürürse, en kusursuz biçimde de elinde kalem yokken düşünür. İnsan ancak yaşlanmaya başladığında bir baston kullanmayı ister, (baston artık onun için bir yük değil, bir yardımcıdır) kalem de böyledir.

Bir yazarın üslubundaki kusurları araştırmaktan geri durmamalıyız, böylelikle biz de kendi üslubumuzda aynı hatalara düşmekten sakınabiliriz.”

Dikkatsiz özensiz yazan bir yazar daha başından kendi düşüncelerine kendisinin çok değer vermediğini ispat etmiş olur.

Okumak kişinin kendi kafası yerine başka birisinin kafasıyla düşünmesidir.

Ruh zenginliği yegâne hakiki zenginliktir, çünkü diğer bütün zenginlikler beraberinde kendilerinden daha büyük dert ve bela getirirler.

Schopenhauer’ın okumak hakkındaki düşünceleri beni hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim. O, çok okumanın, düşünmeye, düşünebilme kabiliyetimize zarar verdiğini söylüyor. Ne kadar çok kitap okursak o kadar çok başkasının aklıyla düşüneceğimizi söyleyip kitaplardan ziyade dış dünyanın, gerçek hayatın kişiye daha çok şey öğreteceğini de ekliyor. Kitaptaki şu sözleri, dediklerimi doğrulayıcı nitelikte:

Dolayısıyla bir insan, bu ikameye alışkanlık kazandırmaması ve böylelikle önünde duran meseleyi gözden kaçırmaması için; daha önce yürünmüş yolları yürümeye alışmamak ve yabancı bir düşünce yolunu takip ederek kendisininkini unutmamak için çok fazla okumamalıdır. Daha da önemlisi bir insan salt okumak uğruna gerçek dünya ile bağlantılarını koparmamalıdır: Bir kimseyi kendi kendisine düşünmeye yönelten saik ve haleti ruhiye çoğu zaman kitapların dünyasından ziyade gerçek dünyadan gelir. Bir kimsenin önünde gördüğü gerçek dünya iptidailiği ve gücüyle onun düşüncesinin doğal konusudur ve düşünen bir kafayı başka her şeyden daha kolay uyarabilir.

Schopenhauer, kitabının bir bölümünde o dönem isim vermeden yazılan eleştiri yazılarını ve bilhassa yazarlarını çok ağır bir şekilde eleştiriyor. Ben o satırları okurken bu isimsiz eleştirileri günümüzün sosyal medyasındaki adı sanı bilinmeyen sahte hesapların namı diğer trolleri düşündüm. Bu tür işlere öncü olanlara ise Arthur şunu söylüyor: “Ben kendi hesabıma isimsiz bir eleştiri barakası yerine kumarhane veya bir kerhane işletmeyi tercih ederim.

Şüphesiz bunun gibi birçok fikri, günümüz ile kıyaslayabiliyorsunuz.  

Yusuf Karakurt
twitter.com/sanatkemkum

2 Ekim 2017 Pazartesi

Çizgileri kanatlandıran adam: Hasan Aycın

Yatay çizgiler, dikey, elips, düz, kıvrımlı ve helezonik çizgiler.

Hasan Aycın, çizgileriyle konuşan, mürekkebiyle can suyu veren ve ışkın atan çizgilerin fidanların akabinde kök salmasıyla öz maddesinden hareketle manaya evrilen çizgilerin babası denilse yanlış olmaz sanırım.

Çizgileri her biri bağımsız ve bütünlüklü birer imgedir. Çizgiyle iletişim kurabilmemiz için başka şeylere ihtiyacımız yoktur. Çünkü çizgiler hayattan koparılmış birer ayrıntı ya da görüntü değildir. Devamlı olarak hayatla bir ilişki içindedir. Zaten bir imgeyi anlıyor, ona belli bir anlam yüklüyorsak bu durum, ona bir geçmiş ve gelecek kurmamız, tarihsel birer bağlama oturtmamız demektir. Her çizgi bize, daha önce de böyle oldu, şimdi de böyle oluyor, yarın da böyle olacak gibi bir süreklilik duygusu yaşatır. Zaten Aycın’ın çizgilerini güncel kılan, hep şimdi’ de oluyormuş duygusu uyandıran büyüsü hayatın sürekliliğinde hep aynı kalan öz’le kurduğu organik bağdır.

Cemal Şakar üstat bu şekilde açıklıyor; çizgilerin yalınlığından hareketle bizlere yakından tanıyormuş ve tanınıyormuş hissiyle ulaşan efsunlu bütünleşmeyi.

Aycın’ ın çizgisinde ki kimya, kâğıt ve kalemin sadeliğinden yola çıkmakla beraber en dolambaçlı çizgilerde bile bariz ahengin aklımıza nakşedilmesini “Aycın’ın yapısal doğallığının kaleme kâğıda aksetmesi” olarak yorumlanıyor Cemal Şakar’ın yakın gözlemiyle.

Hasan Aycın’ ın Çizgi’si” kitabını incelemek ve değerini yerli yerine koyabilmek için uğraş verirken, üstadın çizgisinde kaldığını bir müddet cümlesizlikte var olan inceliklerin kelama çözümlenemediğini fark ediyor insan. Çünkü o çizgizar, o siyah beyaz televizyon günlerinde ki renksizliğin kendi hayal gücümüzü geliştirdiği günlerden kalma bir özlemin belki de beyaz kâğıda arı duru renksiz bazısına göre kendi renk âlemimize bırakarak bizi, bize sessizce hayatı anlatan adam. Hayatı mı sadece, inancı, sevgiyi, birliği beraberliği yerine göre de ölümü…

Siyah beyazın sahip olduğu simgesel anlamları da kullanarak sertliği arttıran beyazın saflığı ile siyahın karanlığının mücadelesiydi renklere bezenmemiş çizgileri.

Hasan Aycın, bir kitap dolusu kelime cümbüşüyle anlatılacak meseleyi tek bir sayfada özetleyebildiği için özel bir insan. Özel çünkü Kitapta Sayın Ali Emre’nin detaylı biyografisinde de bahsettiği gibi, o henüz ilk çocukluk döneminde ağır bir imtihan ile tanımış hayatı. Ayakları onu istediği yere götüremeyince, elleri istediği yerleri çizmek için belki de kalemi yoldaş edinmiş 'çitlerin arasından bakan yeşil gözlü çocuk'.

Kim öğreti ona çizmeyi? Kimden ders aldı? Kimdir Hasan Aycın’ın ustası?

Şüphesiz ki en büyük öğretici olan “Rab” den gelen “kun!” emriydi kalemi ruha bürüyen de Hasan Aycın’a çizgiler ile yürümek şöyle dursun, uçmayı öğreten. Pirinç çuvallarının üzerinde çizgiyle hemhal ettiren de “Bocurgat” olmuş gönlünün derinlerindeki derdini biçimlere döktürende ‘O’. Kendi izinde yürümek diyor Cemal Şakar, Çizgizarı anlatmaya başladığı ilk satırlarda. Yıldızlı bir gece vakti yürüyüş istikametinde Rabbi’sinin olduğunu bilerek, emin adımlarla karanlığa rağmen yürüyen adamdı Aycın. Cemal Şakar üstadın, Aycın’ın bazı çizgilerini meallemekle beraber onu tanıyor olmanın verdiği muhabbet ile ki bu kitabın her satırına sirayet etmiş; Aycın’ın insani yönleriyle çizgilerinin arasında ki uyumu aktarmış deneyimli kalemiyle. Sayın Şakar değerli sanatkârı mesleki açıdan tanıtmakla kalmamış, onu bize iyi insan samimi Müslüman portresi olarak da anlatmış. Aycın olduğu gibi görünen ve göründüğü gibi olan biri olduğu için çizgilerinde yabancılık çekmiyoruz zira o bizden biri olduğu kadar arkamızı döndüğümüz vakit hançerlenmeyeceğimizi bildiğimiz güven telkin eden ender bulunur bir insan aynı zamanda.

Nesneyle kurulan ilişki öncelikle sanatçının bilinciyle bir anlamda ideolojisiyle ilgilidir. Bu bilinç sanatsal formu da zorlar, kırar, büker, böylece kendine uygun biçimi bulmaya çalışır. Bu anlamda Aycın’ın eşyayla kurduğu ilişki rikkatli, nazik ve özenlidir. Çünkü her şeyi Allah yaratmıştır; dolayısıyla her şey hürmete layıktır. Asıl olan, şeyleri yaratıldığı ilahi takdire uygun olarak kavramak ve uygunluk içinde ifade etmektir. Aksi zulümdür. Bu nedenle onun çizgileri bizatihi kötü, çirkin, fesat yoktur. Fıtri insanın öfkesi ve zaman zaman şaşkınlığı, insanların bozulduğu, tahrip ettiği düzene yöneliktir. Onun derdi; her şeyi ait olduğu bağlama oturtmak ve şeyler arasında kozmik bir ilişki kurmaktır.

Cemal Şakar bu paragrafta Aycın’ın derdini meselesini net olarak özetlemiş. Aycın’ ın çizgilerinde ki sırlı etkileşimi ise şu cümleler ile özetliyor; “çizgilerin anlam-değer yüklü olması sanatçının aynı değerler dizgesine sahip olmasıyla ilgilidir. Bu bağlamda sanatçıların eserleriyle arasındaki otobiyografik mesafe hep tartışılmıştır. Her çizgi onun sahip olduğu anlam-değer dizgesine sonuna kadar bağlıdır. Çizgilerle sanatçı arasındaki otobiyografik mesafesizlik nedeniyle neredeyse Aycın’ la çizgisi arasında özdeşlik duygusu yaşarız. Sanki çizgideki figür Aycın’ın kendisidir. Bu münasebetle olayın tam merkezindeymişiz gibi bir hisse kapılırız. O an, oradadır ve olanlara şahitlik eder; çözümler, yorumlar ve yargıda bulunur. Çizgileri hep bu yargının sonucudur.

Öğreticiliğin esaslarından hatta özüdür belki de insana, talebeye, mahlûkata ayna olmak. Sır sanatta kendisini görmesini sağlamaksa eğer, Aycın’ın kaleminde var olan bu aksisedayı görmemek mümkün değil. Saygıdeğer ustanın sessizliğindeki çığlığı duymamak için sağır olmak gerek.

Cemal Şakar’ın kaleminden Hasan Aycın’ın Çizgisi kitabı işte tam da bu yüzden okunmalı. Görmekte ve duymakta umarsız olabilir insan yahut gönül gözü keskinliğini yitirmiş olabilir. Böyle zamanlarda Şakar gibi usta kalemler mevzuyu alır, çok yönlü olarak detaylandırır, bizler için inceler inceltir ve özümsememize yardımcı olur.

Bu değerli eseri okumanız için onlarca sebep sıralayabilirim fakat Cemal Şakar ustanın “Hasan Aycın’ın Çizgi’si” eserinde ki zihin tutkalı vazifesi gören Aycın’a dair “doğallığın çizgilerde ki yansımasından” yola çıkarak yalın bir biçimde diyebilirim ki; Alın ve okuyun bu kitabı çünkü ustalardan öğrenecek çok şey var.

Dilek Erdem
twitter.com/Dilek_Erdem_

29 Eylül 2017 Cuma

Kaybolan şehir ruhunun öyküleri

İstanbul'a, şehre, mahalleye, bozkıra dair kitaplar okumayı seviyorum. Bu kitaplar arasında beni hayal kırıklığına uğratanlar da var, içimdeki şehir sevgisini körükleyenler de. Yalnız şu önemli: Şehir romanları ve hikâyelerinin içindeki konu(lar) çoğu zaman öyle bir seviyeye ulaşıyor ki, şehir sadece bir dekor olarak kalıyor. Bu durum mahalle için de geçerli. Mesela bir taşra romanını okuyoruz ama içinde taşraya dair izler yok ya da eksik. Her şey bir mahalle kahvehanesinden ya da 'oralara' alışmaya çalışan öğretmenden, doktordan ibaret değil, olmamalı.

Boğaziçi Yalıları kitabında Abdülhak Şinasi Hisar, "İhtimal ki hiçbir şey eylül sonlarının bu yumuşak ve ancak bazı tecrübeli kadın gözlerine ve yüzlerine benzetilecek munis günlerinin gönlümüze döktüğü şefkat ve şiir tadına erişemez" diyor. Sonbaharda şehirler, bilhassa kadim şehirler bir başka oluyor. Hakikatle nefsî ihtiyaçların arasındaki mesafe genişliyor; insan, hayatına anlamına yönelik daha çok soru(n) üretiyor, çözüm için yollara düşüyor. Bir uyanış hâli bu. Nitekim Nuhan Nebi Çam da kitabına güzel bir isim seçmiş: Uyanma Bildirisi.

Öykülerinde İstanbul'un silinmiş yüzünü, esasen de İstanbul'un aslını konu edinmiş bir yazar Nuhan Nebi Çam. Bu yüzden şehir onun metinlerinde bir dekor olarak değil, 'görülmesi gereken yer' olarak duruyor. Buhurizâde Mustafa Itrî'nin segâh ilahisi ile başlayan yolculuğunda bir yandan şehrin 'görünmeyen' izlerini canlandırıyor okuyucuya, bir yandan da akıp giden zamanın yok eden, ruhsuz, metal ve otomatik yanlarını irdeliyor. Kimi zaman hüzünle yürüyor, kimi zaman da öfkeli bir şekilde koşturuyor. Tüm bunları yaparken de hakikatle olan bağlantısını sorguluyor, bir hasreti tüttürüyor göğüs kafesinde. Hakikat lezzetini, hakikat aşkını tatma, tadabilme hasreti:

"Beni ansızın İstanbul tanırdı. Gözlerimden bir şeyler okurdu. "Ah, evet... Yine o ruh hâli." derdi. Sakallarım bir karış uzardı. Virdimi hiç aksatmazdım. Tevekkül içinde beklerdim. Sarhoşlarına sokağına takılırdım. Sarhoşların ve unutabilenlerin. Şeyhsiz kaldığım zamanları düşünürdüm. "Üstadım böyle buyurdu." diyenlere imrenirdim. Ustasız, hocasız kalırdım. Bir sahilde, dalgaların coşkunluğunda, ruhumu dinlerdim." [sf. 12]

Uyanma Bildirisi, anlatı acaba yazarın kendisi mi yoksa bilinmez, çözülmez bir karakter mi diye düşündürüyor sayfaları boyunca. Bazen bir göl martısı olarak ortaya çıkıp Ferîdüddin Attâr'a sitem ediyor onu da halkasına almadığı için. "Süleyman Peygamber'in sırdaşı ve postacısı olan hüthüte giden, ona yalvar yakar "Bizi padişahımıza götür." diyen nadimler arasına beni katmadın ya. Alacağın olsun." der. Bazen de bir deniz martısı olur, özünü kaybetmiş, çevresine zaman zaman huzursuzluk veren bir martıya. Oysa ondaki bu hâl, şehirle doğrudan alakalı bir hâldir:

"Deniz martısı olmak oksijenin kaynadığı derin ormanlardan mahrum kalmaktır. Huzur, nerede ki? Metropolün akşamı akşam değil, sabahı sabah. Bir caddedir. Trafik ansızın kilitlenir. Bağrışlar, küfürler, isyan çığlıkları. Olanları yukarıdan, bir sokak lambasının tepesinden seyretmek iyi hoş da, bu insanlar çok ateşli. Kendilerini, duruşlarını, hayat alanlarını kirlettikleri gibi bizim sınırlarımızı da ihlal ediyorlar. Bu şehri de bozdular..." [sf. 23]

Kitaba ismini veren öykü, bir arayışın hikâyesi. İnsan yığınını "milyonlarca kol" olarak betimlemiş yazar. Onca karanlık içinde bir bakkalın camlarından sızan aydınlığı da 'muhakkak' anlatıyor. Sonra okuyucuyu 'uykunun ağırlığı'yla birlikte bir güzel rüyaya çekiyor. Fatih Türbesi, Amiş Efendi, fena, bir hırka, bir lokma, ideal aşk, Kur'an'dan ayetler, meşreb-i melamet...

Sesin ahenkli olanıyla, yani müzikle başlayan kitap müzikle sürüyor. Bazen batıdan bazen doğudan örneklerle. Anadolu topraklarından çağıldayan ve fakat şimdi aramızda fersah fersah uzaklık olan irfan, bazen bir öykünün sonunda kendine yer buluyor:

"Kays'ın Leyla'yı anlatırken "Onun semtinde yaşayan bir köpekle karşılaşsam, gözlerini, yanaklarını sulu sulu öperdim." deyişi yok mu? Beni siz çıldırttınız, siz: Aymaz adam, sokaklarda işsiz güçsüz gezen İstanbul'un ahalisi. Ve özellikle sen, Süheyla... Şimdi ellerim ceplerimde, kederli başım. Yollarda yürümeye görevliyim." [sf. 58]

Uyanma Bildirisi'ndeki en sarsıcı hikâyelerden biri Fatiha Tefsiri. İsmiyle, cismiyle, kurgusuyla, okuyucuyla arasına yerleşen o duygu bağıyla olağanüstü. En güçlü sokak lambasının altında İbnü'l-Arabî'den Füsûsü'l-hikem okuyan bir karakter var karşımızda. Bir iç huzursuzluğunun şehir içi nöbetini gördüm bu hikâyede. Kendimi kattım okurken ve bu katışımda hiç sırıtan bir şey olmadı. Çünkü biz şehir ahalisi, çok yakınız öyküde anlatılanlara. Kimimiz var'ı arıyor, kimimiz yok'u, hiçliğin peşine düşmek kimsenin aklına gelmiyor, gelmez. Bu öyküde Ahmed-i Hani'nin bir şiiri de var, "Ey gönül sahiplerinin gönüllerinin sevgilisi / sensin gönülleri kendine doğru çeken" demiş şair. Metinler içinde bir nefes oluyor. Böyle çok şiir var kitapta nefes niyetine; Yavuz Bülent Bakiler, Cahit Zarifoğlu, Necip Fazıl...

Bilge Kültür Sanat tarafından neşredilen Uyanma Bildirisi, Nuhan Nebi Çam'ın öykücülüğüne 'parıldayan bir yeni' olarak katılmış. İstanbul'un bir ruhu vardı. Bunu söyletiyor sanki...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Bizim tuhaf modernleşmemizin romanı

Cevdet Bey ve Oğulları, Orhan Pamuk’un Nişantaşılı bir ailenin ‘üç kuşak hikâyesini’ anlattığı, Milliyet Yayınları Roman Armağanı ve 1983 Orhan Kemal Roman Armağanı ödüllerine sahip ilk romanıdır. Yirmi iki yaşında yazmaya başladığı bu romanı Orhan Pamuk, yirmi altı yaşında bitirmiştir. Bu sebeple o günün edebiyat çevresi, “Olur mu canım, babası yazmıştır.” gibi sözler söylemekten geri durmamıştır. Bu açıdan bakıldığında da cüretkâr bir ifadeyle Cevdet Bey ve Oğulları, kişiye roman yazma ilhamı ve isteği veren bir kitap olarak karşımıza çıkıyor.

Romandaki karakterlerin derinlikleri veya sığlıkları, zamanın akıp gidişi karşısında insanın umursamazlığı ve hayatın gelip geçiciliği karakterler üzerinden çok usta bir şekilde işlenmiştir. Okuyanı da düşündürmeye teşvik eden bir kitap. Ki en basit bir misalle bir karakterin acısı veya ölümü, okuyucuda kişinin kendi yakınını kaybetmişcesine üzüntü yaratabiliyor. Mekan tasvirlerinde, Orhan Pamuk, o zamanlar genç yaşına rağmen oldukça başarılı bir anlatım sergilemiş. Bu bağlamda Meşrutiyet döneminden, ta yetmişlere kadar İstanbul’un bilhassa Nişantaşı ve çevresinin nasıl değiştiği, devletin yönetildiği Ankara’nın bohem dolu sokakları ve aile hayatı ve Kemah’ın uçsuz bucaksız toprakları ve güzellikleri de okuru sıkmadan ama bir ayrıntı uzmanlığı ile sade ve akıcı bir biçimde anlatılıyor.

Bu romanda aslında her tip insana dair bir eleştiriye rastlamak mümkündür. Dönemin burjuva insanlarının yaşadığı modernleşme heyecanından tutun da batı özentiliği, cumhuriyetin hiç de düşünüldüğü gibi devletin işleyişinde net değişmeler getirmediği, kadın-erkek ilişkileri ve arayışları, “hayatta ne yapmalı?” gibi felsefi sorular, yeni gelen kuşakların geçmişe olan kayıtsızlığı ve karakterlerin yaşadığı kişisel bunalımlara kadar birçok duygu çok iyi anlatılmıştır. İkinci kez okunmayı hak eden bir romandır.

Karakterlerden ayrı ayrı bahsetmek istemiyorum. Çok fazla detaylı bilgi verip heyecanınızı söndürmek istemem. Orhan Pamuk hakkında ön yargısı olanlar için, Cevdet Bey ve Oğulları bir an önce alınıp okunması gereken bir kitap. Benim de her Türk okurunda olduğu gibi Pamuk ve kitapları hakkında çok fazla ön yargım vardı. Fakat bizler sanata ve edebiyata yönelik bakmalıyız diye düşünüyorum. İçeriğe isteyen katılır istemeyen katılmaz. Bu sebeple, çokça düşünerek, yeri geldiğinde yadırgayıp karşı çıkarak, bazen katılarak, bazen gülerek bu kitap okunmaya, Işıkçı ailesi ise tanınmaya müsaittir.

Kitaptan alıntılar:
- Türkiye'de resim yapmak insanın bağıra bağıra konuşması gereken bir ülkede dilsizliği seçmek gibi bir şey.
- Eğer denge denen şey hayatın akışına kendini bırakmaksa... Eğer kolay mutlu olmaksa denge, biraz dengesizleştim galiba...
- Niye aramızdaki ayrılıkları büyütüyorsun?
Büyütmüyorum! Bu sağlam bir beraberlik olsun istiyorum. İlkesiz, eleştirisiz bir birlik hemen çözülmeye mahkumdur!
- Eskileri bir bütün içinde sanmak, eskiler kadar eski bir yanılgıdır.
- ...Üstelik bizim memlekette dik başlı olmak, kendi kendine karar vermek hoş bir şey değildir ki! İnsan her zaman daha iyi bilen, daha iyi düşünen birine kendini emanet etmeli, birisine bağlanmalı, bir inancı benimsemeli.
- ...Cumartesi saat bire doğru Nişantaşı meydanı cıvıl cıvıldı. Trafik tıkanmıştı. Caddenin ortasında bir polis elini kolunu sallıyor, düdük çalıyordu. Bir troleybüsün boynuzu telden kurtulmuş asfalta doğru eğilmişti. Açılan kapıdan şoför çıkıyor, üniformalı iki lise öğrencisi ona bakıyordu. Karşı kaldırımda çingeneler sepetleriyle dizilmiş çiçek satıyorlardı. Dolmuş durağının ince sesli değnekçisi birisine sesleniyordu. Ayakkabı boyacılarının üçü de müşteri bulmuştu. Galiba fazladan, bir de bekleyen müşteri vardı. Şık bir kadın cumartesi alışverişinden dönüyordu. Mini etekli bir genç kız bir butik’in vitrinine bakıyordu. Nişantaşılılar için belediye tüzüğünde gösterilenden daha beyaz ekmekler satan bir kaçak ekmekçi sepetin üzerine örtüsünü sermiş troleybüsün boynuzuna bakıyordu. Yanında tombalacı vardı. Köpekli bir kadın önlerinden geçiyordu…
- Şunu bil ki, devlette yükselmek için çalışkanlık ve zeka kadar, hatta daha çok, çevre ve ilişkiler önemlidir.

Yusuf Karakurt
twitter.com/sanatkemkum

28 Eylül 2017 Perşembe

Her örfün ve âdetin mutlaka bir manası var

İnsan, dünyaya geldiği andan itibaren başkalarıyla birlikte yaşar, toplum dediğimiz şeyin bir parçasını oluşturur. Yapmasına izni olan şeyler ve yapmamasını gerektiren şeyler vardır. Bunların bir kısmı yazılı kurallarla, kanunlarla, yasalarla bellidir. Bir kısmı ise yüzyıllardan beridir sözlü olarak insanlar arasında bilinen ve uygulanan kurallardır. İnsanlar arasında sözlü olarak doğmuş, büyümüş, gelişmiş ve yaşamaya devam etmiş kurallardır. Örf, anane, adet, gelenek, görenek, töre gibi kelimelerle adlandırılan bu kurallar “Halk Hukuku”nu meydana getirirler.

Hukuk ve hukuk tarihi ile ilgili pek çok kitap olsa da 'Halk Hukuku' konusunda yazılmış eser sayısı oldukça azdır. Yrd. Doç. Dr. Aysun Dursun'un hazırlamış olduğu ve Ötüken Neşriyat tarafından kültür dünyamıza kazandırılan Türk Halk Hukuku, alanındaki önemli bir eksikliği gidermeye aday bir eser. Hali hazırda Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi'nde Yardımcı Doçent Doktor olarak akademik hayatına devam eden Aysun Dursun'un 2014 yılında hazırladığı doktora tezinin yeniden gözden geçirilip, değerlendirilmiş hali olan kitap, bir doktora tezinin bilinen handikaplarını üzerinde taşımaktan çok uzak. Pek çok akademik çalışmada görülen kakofoni şık bir şekilde atlatılmış. Temiz ve duru bir Türkçe eserin tamamında kullanılarak okuru kolayca metinde tutan bir dil kurulmuş.

Hukukun temel kavramları ve kaynaklarını anlatarak başlayan eser Dünya ve Türk hukuk sistemleri tarihinin muhtasar anlatımını yaparak okuru metne hazırlıyor ve daha sonra Türk Halk Hukukunu iki bölümde inceliyor.

Birinci bölümün adı “Özel Hukuk İle İlgili Örf ve Adetler”. Bu bölümde aile hukuku, doğum, çocuğa ad verme, sünnet, evlenme (kız kaçırma, görücü gitme, kız isteme, nişan, çeyiz serme, düğün, evlat edinme, boşanma) ile ilgili örf ve adetlerin ne olduğu, hangi yörelerde nasıl farklılıklarla uygulandığı örnekler verilerek detaylıca anlatılıyor.

Her örfün, âdetin mutlaka bir manasının olduğunu da birçok kez daha anlamış oldum bu kıymetli çalışmayı okurken. İlk aklıma gelen örneği vermem gerekirse, günümüzde halen sıklıkla yapılan ve adına 'çeyiz serme' denilen bir âdetimiz var. Eserden alıntı yaparsak eğer: “Bu gelenek, bazı bölgelerde kızın evinde, bazı bölgelerde ise düğün sırasında damadın evinde yapılır. Düğün günü, komşu kadınlar, damadın evine çeyiz görmek için davet edilir. Ayrıca 'güveyi donatması' geleneği bağlamında babanın oğluna bağışlayacağı mal, şahitler huzurunda beyan edilir. Bu malların tören havası içinde sergilenmesinin amacı kızın, erkek evine; erkek evinin de kız evine getirdiği malların belirlenmesidir.”. Günümüzde yarım yamalak diyebileceğimiz şekilde devam eden bir âdetin kökünün buradan geldiği anlaşılmaktadır.

İkinci bölümün adı “Kamu Hukuku İle İlgili Örf ve Adetler”. Bu bölümde ise yerleşim düzeni ile ilgili adetler (kışlak ve yaylak düzeni, köy-kasaba-şehir düzeni), toplumsal ilişkilerle ilgili adetler (selamlaşma, ses tonunu kullanımı, kalıp hareketler, bayramlar-törenler-kutlamalar, toplumsal dayanışma, karşılama-ağırlama-uğurlama, yemin) ve ceza hukuku ile ilgili (hırsızlık, cinayet, kan davası, zina) adetlerin ne olduğu, hangi yörelerde nasıl farklılıklarla uygulandığı örnekler verilerek detaylıca anlatılıyor.

Şehirde doğup büyüyenlerin hiç bilmediği ve bilenlerin de belki de şehirde yaşaya yaşaya unuttuğu bir geleneğimiz var, başaklama. Sözü kitaba verecek olursak: “Başaklama, eski Türklerde var olan tarım geleneğini anlatır. Ekin biçildikten sonra demetlere giremeyen ve tarlada kalan başaklar, bunları toplayan yoksul köylülerin hakkı olarak görülmüştür. Başakları toplayan kişilere başakçı, yapılan işe başaklama denmiştir... Başaklama Anadolu'da görülen ve geçerliliğini koruyan geleneklerden biridir. Aydın yöresinde, üretici, ürünü (incir, zeytin, narenciye vs.) aldıktan sonra yoksul kişilerin toplaması (başaklaması) için, bir kısım ürünü tarlada / bahçede bırakır. Tarlada bırakılan ürün ne kadar çok olursa toplumsal saygınlığın ve manevi doyumun o oranda yüksek olduğu düşünülür.

Yıllar boyu kuşaklar arası aktarılan kurallar bütünü olan halk hukuku kişilerin hal ve hareketlerinin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynar. Ve halk hukuku doğru işletildiği takdirde, toplumda yapılması gerekenlerin ve yasaklananlarının uygulanmasında adil bir yaklaşım sergileyerek insanlar arasında sağlıklı ve huzurlu bir iletişimin oluşmasını sağlar. Sağlıklı ve huzurlu topluma ulaşmak için resmi hukuk kadar halk hukuku da büyük önem taşır.

Akademisyen/yazar Aysun Dursun, bu eserle yapmış olduğu ve yapmaya aday olduğu şeyleri kitabın sonunda şöyle belirtiyor: “Bu çalışma geniş bir literatür taraması sonucu örf ve adet hukukunun gündelik hayat içindeki işlevselliğini ve geleneğin devamlılığını sağlayan toplumsal kabullerin kültürel, tarihi, halk bilimsel ve sosyolojik temellerini ortaya koymaktadır. Tarih, hukuk, antropoloji, psikoloji, sosyoloji, gibi disiplinler arası pek çok çalışmaya temel teşkil edebilecek bu eserin yeni araştırmalara kapı açması beklenmektedir.

Ali Eyi
twitter.com/alieyi

Saç mı kesmeli, adam mı vurmalı?

Tayfun Pirselimoğlu ismine sinema alanından aşina olduktan sonra fark ettiğim “Berber” romanı, yazarın biyografisine de bakmamı gerektirdi. Senarist olarak tanıdığım Pirselimoğlu’nun yazarlık açısından da hayli verimli olduğunu gördükten sonra (beş roman, iki hikâye, bir anı) böyle bir yazarı nasıl ıskaladığım konusunda kendi kendime söylendiğimi hatırlıyorum.

Berber” yazarın son romanı. İletişim Yayınları’ndan neşredilen ve 252 sayfadan oluşan kitap, 2016 yılında ilk baskısını yaptı. Başkarakteri bir berber, aynı zamanda da birçok kişiyi gözünü kırpmadan vuran bir katil olan “Berber”in başından geçen bir dönemi kronolojik olarak kitapta bulabiliyoruz.

Önce hukuk fakültesinde bir yıl, ardından veterinerlikte bir sömestir, ilaveten edebiyat fakültesinde iki yıl okuyup sonunda hiçbirini beceremeyip baba mesleği berberliğe dönen biri olarak tanımlıyor yazar bize “Berber”i. Hayatını baba mesleğinden ziyade katillikten kazanan kahramanımız, M’den aldığı cinayet siparişlerini sorgulamadan, iyi bir para karşılığı gerçekleştiriyor. Hayatı bu rutinde akarken gelişen olaylar neticesinde kendini, başlarda çok sorgulamadığı, fakat sonrasında hiç hoşlanmadığı bir şekilde N’nin verdiği görevleri yerine getirirken buluyor ve istemediği olaylar neticesinde kendi kıyametini hazırlıyor:

Çaresiz bir halde tam bilemediğim bir menzile doğru gittiğim aşikârdı ve önünde sonunda, soruların huzursuzluğu gelip yakama yapışıyordu. Olanı biteni ayrıntısıyla düşünüp tartma konusunda her gönülsüz girişimim o karanlık odadaki zavallılığımı aklıma getirdiğinden yerini hemen derin bir yeise ve yenilmişlik duygusuna bırakıyordu. Bunlardan sıyrılmam hiç kolay değildi."

Yazar, kitabın “Berber”den sonraki en önemli karakteri olan N’nin normal bir vatandaşken nasıl siyasetin en tepelerine çıktığını, kendi görüşleri çerçevesinde “Berber”in bakış açısıyla açık şekilde anlatır. Hayatın her alanında yer alan liyakatsizliğe, adam kayırmacılığa, sorgusuz itaate değinen Pirselimoğlu, bunları roman içinde eriterek genelde sırıtmayacak bir şekilde okura aktarır. Kitabın belli bir kısmında politik dokundurmaların dozunu artıran yazar, roman havasından çıkmadan ve merak unsurunu kitabın her bölümünde hissettirecek şekilde bunu sağlamıştır:

-Seni MKY’ye koyacağım, dedi.
-Anlamadım?
Gerçekten hiçbir şey anlamamıştım. Sigarasından derin bir nefes daha aldı, sonra ağzından dumanlar salarak,
-Anlamadığını biliyorum, dedi. Önemli değil, hiç önemli değil.
-Nasıl değil?
İfademden bir mana çıkartmaya çalışır gibi beni süzmekteydi. Gözlerimi kaçırdım.
-Siyaset hem zor, hem de kolaydır, dedi.
Ancak o zaman sözünü ettiğinin partiyle, bu kongre hikâyesiyle ilgili olduğunu kavradım.
-Ben gerçekten bu parti şeylerinden… anlamıyorum, diye tekrarladım.
Bu tavrımdan sıkılmış gibi suratını ekşitti.
-Dedim ya önemli değil. Her şey ayarlandı zaten. Senin bir şey yapman gerekmiyor. Sadece yüzüğünü takmayı ihmal etme. Bu kadar. Anladın mı? Bu kadar…

Kitap iki ana olay üzerinden akıyor diyebiliriz. İlki “Berber”in kendi cinayet ve günlük hayatı, diğeri ise Meryem’le olan aşk hayatı. Meryem’le olan hayata daha az ağırlık veren yazar, diğer kısmı oldukça detaylı işlemeyi başarmış. Zaten kitabın sonunda bu iki olay birbiriyle çarpıcı bir şekilde olmasa da birleşiyor diyebiliriz.

Abartılı bir tespit olacak olsa da, distopik özellikler gösteren bir roman diyebiliriz “Berber”e. Yazar, kitapta sürekli olan kasvet halini bir de kar ve kış metaforlarıyla destekleyince zaten anlatılan atmosferi şen şakrak karşılayamıyor okur. Kafkaesk bir tarz var diyebiliriz roman için. Buna bir de karakterlerin birçoğunda olan ‘gizemli hâl’ eklenince, okur kendini sonunun nereye varacağı bilinmeyen bir macerayı takip ederken buluyor. Kitabın ilk başları daha durağanken 69. sayfadan itibaren (gerçekleşen bir olayla) merak düzeyi ve tempo, kitabın sonuna kadar sürüyor.

Roman, merkeze “Berber”i alsa da, çevresindeki birçok kişiyi de detaylı fakat gizemini kaybetmeyecek bir şekilde inceliyor. Baştan sonra kadar “Berber”in bakış açısından anlatılan romanda bazen gereksiz gizem oluşturacak ögelere de yer verilmiş (kast ajansında Meryem’in fotoğrafını görmesi gibi). Fakat bu ve bunun gibi ufak tefek olumsuzluklara rağmen (bazen uzun betimlemeler) rahat bir okuma imkânı sağlıyor yazarın üslûbu bize. Hatta bir oturuşta bitirebileceğimiz bir roman desem abartmış olmam (dili ve merak ettiriciliği sayesinde)

Polisiyeyi, siyaseti, nadiren de olsa gerçekleşen doğaüstü olayları, rüyaları, umursamazca başlayıp bir tutkuya dönüşen aşkı, insan psikolojisini ve birçok unsuru içinde barındıran kitap, olağandan kopmadan birçok şeyin göründüğü gibi olmayabileceğini de gösteriyor bize. Yazar olmakla senarist olmanın çok farklı şeyler olduğunu düşünüyorum. Pirselimoğlu’nun yazarlığın da hakkını verdiği kanaatindeyim.

Mehmet Âkif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10