22 Mayıs 2017 Pazartesi

Bizim büyük milli romantizm sevdamız

"Milli tarih telâkkisinin romantik devrini, Türk nasyonalizmi de tabiatiyle görmüştür. Avrupa tarihçiliğinin Türkler hakkında hiçbir ilmî esasa dayanmıyan çok haksız menfî telâkkileri karşısında, bizim romantik tarihçiliğimizin aksülameli de ister istemez çok müfrit ve mübalağalı oldu."
- M. Fuad Köprülü, 1940

Tanzimat'tan itibaren hem siyasî hem de edebî olarak müthiş malzeme üretti Türk politik kültürü. El'an üretmeye de devam ediyor. Nâmık Kemal'den Cemil Meriç'e kadar çalışmaları yeniden incelenmesi gereken birçok isim, aynı zamanda romantizmin kalemlerini, seslerini oluşturuyor. Yalnız kitaplarda değil, halk masallarında, efsanelerde, fıkralarda ve elbette mitlerde derin bir romantizm tütüyor. Türk Muhafazakârlığı ile söylenmeyen gizemleri koca bir tepside okuyucuya sunan Hasan Aksakal, eylül 2015'te İletişim Yayınları tarafından neşredilen Türk Politik Kültüründe Romantizm'de; milliyetçi, muhafazakâr, İslâmî tarafı ağır basan bir yolculuğa çıkıyor. 312 sayfalık bu yolculuğun sol şeridinde Kemalist, halkçı, devrimci romantikleri de okumak mümkün.

Romantizm öyle büyük bir soru işareti ki Friedrich Schlegel, 1793 yılında kardeşi Wilhelm’e gönderdiği mektupta “Sana en az 125 sayfa tutacağı için romantik kelimesine dair açıklamamı gönderemiyorum” diye yazmış. Aksakal, kitabın girişinde romantizmi tanımlamanın "karmaşık doğası gereği, en başından itibaren daima sorun"lu olduğunu söylüyor ve kitabının tabiri caizse nasıl bir yükün altına girdiğini şöyle ifade ediyor: "Sistematik bir birlikten ziyade başına buyruk sanatçı ve düşünürlerin şekillendirdiği bir hareket, bir yaklaşım, bir felsefe, bir dünya görüşü olarak Romantizm, Kartezyen düşünce geleneğine karşı bir tepki olarak doğdu ve birkaç on yıl içinde tek bir tanıma sığdırılamayacak kadar farklı çehrelere sahip oldu. Bugün bile Romantizm, aradan geçen 250 yıla rağmen belirsiz sınırları ve çözümlenemez karmaşıklığı nedeniyle hâlâ bir “muamma”dır."

Aksakal, beş bölüme ayırdığı eserinin ilk bölümünde modernleşmenin çelişkileri içinde Türk romantiklerini masaya yatırıyor. Türk romantizminin ne olduğu, Nâmık Kemal kültü, romantiklerin sürgün hayatı, trajik acıları ve erken ölümlerini anlatıyor. Gençlik, ortaçağ, Rousseaucu toplumsal düzen tasavvuru, tercüme, melankoli, mâzi, rüya, antikapitalist tavır eksikliği; Türk romantizminin ana temaları olarak irdeleniyor. Yazara göre Türk düşüncesini romantikleştiren sorunlar da bu bölümde yer alıyor: Entelektüel pusulasızlık, aydınlanma eksikliği, çelişkili modernleşme. Bölümün sonunda ise şarkiyatçılığa karşı tutulan garbiyatçılık aynasının, yani batıya karşı tutturulmuş üstünlük türküsünün garabeti, tuhaflığı, anlaşılamaz inatçılığı yorumlanıyor: "Son yüz elli yıllık tarihe bakıldığında, Romantik akımın, belli ölçüde değişim ve dönüşüme uğramakla birlikte, dâhil olduğu Türk sanat ve fikir dünyasında kendisine merkezî bir yer bulduğu anlaşılıyor. Bu noktada Türk aydınlanmasının ne ölçüde Aydınlanma'nın temel değer ve ilkelerini sahiplendiğine  dair yapılacak bir değerlendirme, Türk Romantizminin de ne ölçüde Avrupa Romantizmine sadık kaldığını gösterecektir." [sf. 80]

İkinci bölüm, "Volksgeist: Herder'den Bu Ülke'nin Ruhuna" başlığını taşıyor. Kanaatimce kitabın en kritik bölümü. İlk defa Gottfried Herder'in kullandığı ve "halk ruhu", "milli karakter", "ortak kültürel doğa", "müşterek mensubiyet" gibi anlamları karşılayan volksgeist, Türk edebiyatında cumhuriyetin kuruluşundan Cemil Meriç'in Bu Ülke'sine kadar hiç vazgeçil(e)memiş bir kavram. Yazarlar, şairler, tarihçiler ve çoklukla yönetici sınıf sık sık 'muhteşem mazi'den bahsederken karşı tarafın başvurduğu kavramlar ise daha çok taşra romantizmi, folklor, köycülük ve pastoral değerler oluyor. Bu bölümde çok net biçimde görülen bir şey var ki romantizmin sağ kanadına forsa kazandıran ruh, elbete 'milli' ruh: "1772 tarihli "Dilin Kökeni Üzerine" başlıklı meşhur makalesinde Herder, "Bir şair çevresinde bir ulus yaratır, insanlara görülecek bir dünya verir ve onların ruhunu bu dünyaya yönlendirmek üzere elinde tutar" diye yazmıştı. Bu anlamda, İskoçların milli ruhunu şair Scott'un hikayelerinin, Almanların milli ruhunu şair Goethe'nin Faust'unun, Türklerin milli ruhunu Vatan şairi Nâmık Kemal'in üflediğinin sıkça söylenmesi, bu birikimde üzerinden yeniden yorumlandığında görüleceği gibi, tesadüf değildi. Kemal, ruh-u milli'yi bulmak adına, Celâleddin Harzemşah'ın önsözünde "konuların tarihten seçilmesi, milli hayatın köklerinin oradan çıkarılması, halka iniş, büyük kütlenin diliyle temas" gibi ifadelere başvurarak, Türk romantizminin 'beyanname'sini yazıyordu." [sf. 93]

Kitabın sol romantizm ağırlıklı bölümü, üçüncü bölüm; Romantizmin Taşrası: Folklor, Popülizm ve Köycülük. Burada masalsı bir anlatı olarak memleket romantizasyonu, Jön Türklerin folkloru keşfi, erken cumhuriyet dönemindeki folk kültür araştırmaları, Anadoluculuk ve memleketçilik, sol romantizm, büyülü gerçekçilik, popülizm, milli devletin temsilcisi olarak öğretmen, Demokrat Parti etkisi, devrimci romantizm, köyün ve çobanıl değerlerin görünürlüğü konuları irdeleniyor. Bu bölümde, "Bizim Köy" adlı, bir dönemin gizemli kitabı üzerine Aksakal'ın çok önemli değerlendirmeleri mevcut. Öte yandan yine Bizim Köy'le birlikte coşkulu bir biçimde artan köy romantizmi ve köy edebiyatı da önemli bir konu. Sabahattin Ali, Mehmet Başaran, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Necati Cumalı gibi isimlerin özellikle belli eserleri üzerine Aksakal şu yorumda bulunuyor: "Tüm bunlar toplumcu-gerçekçi olarak nitelense de, esasen duygularıyla, duyarlılıklarıyla, geri kalmışlığın melankolisiyle, vicdanî bir sorumlulukla kaleme alınmış ve iyilerin hepten iyi kötülerin hepten kötü olduğu alışılageldik romantik kasvete boğulmuş eserlerdi. Hemen hepsi popülizme yakın bir kanalda ilerlemekte; hepsi mevcut toprak sorunundan kaynaklanan "bozuk düzen"e, isyankâr bir ses ve umutsuzca bir arayışla yaklaşmaktaydı." [sf. 160]

Tarihimizin romantik sayfaları oldukça ironik örneklerle dolu. Bunlardan bazılarını Hasan Aksakal'ın zengin dipnotlarından birinden çekip aktarıyorum: "1850'lerde, Kırım Savaşı'nda Osmanlı askerine destek olmak üzere İstanbul'da konuşlanan İngiliz, Fransız ve İtalyan askerlerinin kahramanlıkları, Şeyhülislâm fetvasında "şehitlik" payesiyle mükâfatlandırılmalarına dek varmış, Müslüman halk, kâfirlikten şehitliğe terfi eden Avrupalı Hıristiyan askerler için gıyabî cenaze namazları kılmıştır. İstiklâl Savaşı sırasında Bolşevik liderler, Anadolu'daki Kuva-yı Milliye birliklerine verdikleri destek sebebiyle Allah'ın rızasına kavuşmaları yönünde dualarla anılmış; 1990'larda bir çocuk olarak benim de katıldığım bir Cuma namazında, vaizin el açıp "Bosna'daki Amerikan askerlerine sen yardım eyle Allah'ım" dualarına bütün cemaat tarafından "âmin" diye karşılık verilmiştir. Dinin Makyavelci bir yaklaşımla ilişkilendirilmesi, politik iradenin elinde işte bu denli etkilidir." [sf. 181]

Romantik devlet ve vatan mitolojisi başlığı, dördüncü bölümün içeriğini tamamıyla karşılıyor. Burada mitolojisinin sihirli dünyası, politik mitoloji ve romantikler, devlet mitosu ve Türk politik mitolojisi, Türk devletine dair bazı mitolojik vasıflar gibi konular yer alıyor. Hem Çanakkale Savaşları'nı hem İstiklâl Harbi'ni kuşatan bir devirden bahsediyor Aksakal. 'Politik sözlüğümüz'de hâlâ sık sık vurgulanan "nizâm-ı âlem" mitinden Ziya Gökalp'e atfedilen "cumhuriyetin akıl hocası" olma durumu yeniden sorgulanıyor. Altını çizdiğim şu paragrafa dikkat: "Devlet mitolojisi zaman ve mekân mefhumlarını yırtıp atarak, insanları insan-üstü varlıklarla muhatap kılar. Ölüleri canlılarla sürekli olarak konuşturur; büstlerle, heykellerle, marşlarla ve şiirlerle sürekli bir ayin hâlindedir. Bu derece büyük bir teslimiyet isteyen dogmatik ilkeler bütünü olan Devlet'in modern zamanların Tanrısı olduğunu söyleyen genişçe bir literatürün varlığından söz edilebilir. Muhtemelen bu yüzden Devlet mitolojisi, alabildiğine ilahiyatçı bir dil kurgulayarak kendini ifade eder. Böylece, ona ilişkin yapılan her faaliyet, sarf edilen her söz, sevap ve günah gibi kavramlarla da açıklanabilir hâle gelir." [sf. 226]

Son bölümde romantik tarihyazımı ve Türkiye'de tarihi romantizm ele alınıyor yazar tarafından. Özellikle edebiyatçılar için harikulade bir metin zenginliği ve yeni yazılar yazdırabilecek materyaller var. Aksakal'ın dipnotları ve kitabın sonundaki kaynakça da bu yönde bir kullanım imkânı sunuyor. Bu bölüm aynı zamanda yazarın 'uzmanlık' alanını konuşturduğu bir bölüm. Batı'da ve Türkiye'de tarihyazımı, edebî romantizmde tarih merakının doğuşu ve yükselişi, Türkiye'de romantik tarih anlayışı ile Türk edebiyatında tarihin romantikleştirilmesi ve romantik tarih görüşünün edebileştirilmesi gibi alt başlıklar var. Özellikle Türkiye'de romantik tarih anlayışı bölümü, zenginliği itibariyle öne çıkıyor. Burada Nâmık Kemal ve döneminin romantik tarihçiliğini, Türkçülüğün yükselişi ve romantik tarihçiliği, erken cumhuriyet döneminde tarih ve romantizmi kronolojik boyuta yakın bir biçimde okumak mümkün. Ömer Seyfettin'den Ahmet Hamdi Tanpınar'a, Yahya Kemal'den Abdülhak Şinasi Hisar'a, Samiha Ayverdi'den Cemil Meriç'e Türk romantiklerinin inişli-çıkışlı metinlerini gözden geçirmek, okuyucuya yeniden sorgulama imkânı sağlıyor. "Tıpkı Abdülhak Şinasi Hisar'daki gibi Ayverdi'de de, Çamlıca romantizmi, Boğaz'ın güzelliği ve Bostancı'dan ötesiyle pek alâkadar olmayan -olması da gerekmeyen- eski İstanbulluluğun ayrıcalıklı günlerine duyulan eğreti bir nostalji göze çarpar. Bu da onu politik-ekonomik-toplumsal gerçeklik yönü bulunmayan bir tür estetik eleştiriyle sınırlandırır" diyen Aksakal, bir nesli 'yetiştiren' kitapları Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor ile Nihal Atsız'ın Jacop M. Landau'ya göre İskoç romantizminin kurucusu babası sayılan Walter Scott'un kahramanlık romanlarını anımsattığını ve onun Alman romantizminden etkilendiğini belirtiyor. Aksakal'ın bölüm sonu değerlendirmesinden bir paragraf ise şöyle: "Türkiye'deki romantik tarih anlayışının milliyetçiliğin doğuş, gelişim ve evriminde her daim başat unsur olduğu aşikârdır. Çok milletli ve çok sesli bir İmparatorluktan "kaynaşmış bir kitle" var etmeye çalışılacak olan ulus-devlete geçişe çoğu kez mübalağalı, yer yer irrasyonel, kimi zamansa fantastik tarihsel değerlendirmelerde bulunulduğu da kolayca görülebilir. Üstelik bu çarpıtmayı yapmakta herhangi bir beis görülmediği de bellidir." [sf. 280]

Netice-i kelam, Hasan Aksakal üç evreye ayırdığı Türk romantizmini (1860-1910, 1910-1960, 1960'lardan günümüze) Türk politik kültürü çerçevesinde analiz ederken, önemli bir yükün altına girse de bundan alnının akıyla çıkıyor. Birçok ismin ve eserin yeniden yorumlanmasının, hem onları daha anlaşılabilir kılacağı hem de bazı sayfaların artık kapatılması gerektiği bariz biçimde ortaya çıkıyor. Geriye, artarak devam eden bu romantizm rüzgârından sağ salim çıkabilmenin umudu kalıyor.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Dili ve ruhu besleyen öyküler

"Yazmak, unutmak mı kendini?” diye soruyor Ayşe AldemirGeceyi Kaçıran Kuşlar” öyküsünde. Fonda Lena’nın sesi. Yağmur. Rüzgâr. Kış Tutulması’na dalıyorum.

Dergilerden aşina olduğum bir yazar Aldemir… Öykülerinin kitap hâline gelmesini epeydir bekliyordum. İncelikli bir dil, yetkin bir anlatım ve duyarlı bir atmosfer; “Maviye boyanmış pencerelerinde bir zamanlar yer çekimine yenik düşmüş hanımeli, begonya ve krizantemlerin şen şakrak uçuştuğu, Neclan’ın çocukluğunun geçtiği demhâne.

Kahramanları da bize öyle “uzak” ve “yabancı” değil hem. “Ritim” duygusu gelişmiş öyküler var kitapta. En güzel örneği de “Badem Çiçeğisin ve Eyvah” öyküsünde gizli sanki: “Badem çiçeğisin ve eyvah!/ Gölgen, sütten kesilmiş bir çocuk,/ Öyleyse,/ Beni, yontulmamış taşların karnına bırak,/ Öğreneyim orada, tenha nedir, ben kim, uzaksa uzak!

Yazar, ara ara yazı serüvenini de paylaşıyor kitabında: “Birden kendimi anlatıcının yerine koyup hikâyeler anlatmaya başladım ben de. Bu öyle bir tılsımdı ki kendimi alıkoyamadım. Yüzümde tutkuyla bağlandığım bir şeyi bulmanın parıltısını duyumsadım.

Kitabın “İçindekiler” kısmı üç bölüm hâlindeki öykülerden oluşuyor. Birinci Bölüm: Kış Tutulması, Kara Kışta Bir At Cenazesi, Ölü Balık Cenneti, Geceyi Kaçıran Kuşlar, Badem Çiçeğisin ve Eyvâh, Beni Sula; İkinci Bölüm: Sakız Ev Cinayeti, Galata Kulesi İbrahim ve Annem, Adı Leyal Olabilirdi, Sevgilim Nar, Azel’in Rüyası; Üçüncü Bölüm: Kuşbâz, Rüyadan El Alan, Sarı Kantaron...

Altı çizili birçok cümle kalıyor kitaptan geriye. “Geceyi Kaçıran Kuşlar”ın söylediği gibi, “Çünkü kimsenin nefesinin kimseye yetmediği zamanlardan geçiyordu insanlık. Senin Yusuf diye çağrılman hiçbir şeyi değiştirmiyor. Çünkü kış…

Ya da “Sevgilim Nar” öyküsünde olduğu gibi, “Herhalde bir kelebek bütün mesafelerin verdiği acıyı bir anda yok edebilir, gün ışığının türlü hâllerini, gerçekliğin buğusunu doldurmaya güç yetirebilirdi bir kalbe.

Kış Tutulması’nda bulacağınız öyküler hem dilinizi hem ruhunuzu besleyecek cinsten.

Merve Koçak Kurt
twitter.com/mervekocakkurt

Siyer deyince akla ilk gelen eserlerden

Abdullah ölünce, melekler Allah’a dedi ki:
Ya Rab, Resulün öksüz kaldı.
Hitap:
Onun koruyucusu ve yardımcısı benim!

Gaye âlemlerin Rabbi Allah (c.c), istikamet hak din İslâm, rehber Kur’an Azimüşşan, öğretmen insanlığın medar-ı iftiharı, Yaratıcı’nın en sevdiği ve Habibi Resul-i Ekrem Muhammed Mustafa (s.a.v.).

Yaratıkların en üstünü olan insanlar dâhil bütün mahlûkatın, canlı ve cansız her şeyin, yüzü suyu hürmetine yaratıldığı âlemlerin nuru Hz. Muhammed için ne söylense az; bütün kelimeler kifayetsiz; methiyeler O’na olan hayranlığı tarif edebilmekten uzak. O’nun hakiki kıymetini anlatmak mümkün değil. Ruhumuzda gizli olan, aklımızın alamadığı sevgiyi anlatmakta sözlerimiz, samimi olduğu ölçüde yetersiz. O’nun halk edilişinin hikmetini bilmekten aciziz. O eşref-i mahlûkat, O Habibullah… Allah’ın Sevgilisi… Şereflerin daha üstünü var mı?

Evrenin Sahibi, en güzel eseri için şöyle diyor: “Sen olmasaydın, sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım!

Bu O’nun için ne büyük şereftir ve bize ne büyük bir lütuftur ki, O’nun ümmeti olarak yeryüzünün seçilmiş insanlarıyız. Bu şerefe lâyık olabilmektir müminin muradı.

Kuran’ın her fırsatta adını zikrettiği O güzel varlığın sevgilisi Allah, en yakın dostu meleklerin en büyüğü Cibril. O zatıyla bizim gibi bir insan, ruhaniyetiyle bir ulviyet, varlık sebebiyle aşk… Ah kelimeler aslında O’ndan ve O’na ne kadar uzak!

Bu, bin dört yüz küsur yıllık bir aşkın öyküsü. Bu, mümine ‘anam, babam sana feda olsun!’ dedirtecek kadar teslim olunmuş bir imanın öyküsü.

Ezelde diğer peygamberler Allah’a sordular:
Ya Rab, bizi kuşatan bu nur, kimin nurudur.
Allah dedi ki:
Sevgilimindir! O’na iman ederseniz peygamber olursunuz!
Ve Hz. Âdem sordu:
Allah’ım, beni niçin Muhammed’in babası diye künyeledin?
Hitap:
Eğer O olmasaydı, seni yaratmazdım!
O, peygamberlerin babası İbrahim (a.s.)’in duası, kardeşi Hz. İsa’nın müjdesi, annesi Âmine (r.a.)’nin rüyasıydı.

Ey mümin insan, şimdi düşün sen nesin? Sen bu evrende, Habibullah’ın, Resul-i Ekrem’in nurunun gölgesinin gölgesi, O’ndan sebeb-i vücut, esasında hiçten az bir mertebe yüksekte, deryalarda bir kum taneciği değil de nesin?

O’na doğru uzat elini ey mümin; O’nu biraz olsun anladıkça kıymetini bulursun. O’nu sev, anla ve örnek al; umulur ki şefaat olunursun.

Bizzat yaratılışı, hayatı ve şahsiyetiyle bir mucize olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’i tanımak anlamında yayınlanmış olan birçok kitap arasında özel olan birinin ismini anmak istiyorum. Siyer deyince akla ilk gelen eserlerden biridir Necip Fazıl Kısakürek’in Çöle İnen Nur'u. Üstad Necip Fazıl, yıllar süren çalışmaları sonucunda kaleme alabildiği bu eserde, Efendimizi anlatmada büyük bir hüner göstermiştir. Üstâd, eserini, âlemlere sevgi ve rahmet elçisi olarak gönderilen Allah’ın Sevgilisi’ne büyük bir hasretle, büyük bir aşkla ve kendi ifadesiyle: “İzin ver; herkesin boyuna göre açıldığı bu ufuksuz denizde, sana yaklaşabilmek değil, fakat kıyılardan, gerilerden yani kendimden uzaklaşabilmek manasına bir kere de ben gücümü deneyeyim! Öyle ki, sahili kaybetsem, artık gerilere dönemesem ve sende boğulsam, işte o zaman aradığım hayatın eşiğine ayak basmış olurum,” şeklinde bir tevazu, bir teslimiyet ve O’nda yok olarak var olma şevkiyle kaleme almıştır.

Üstad, her cümlesinde, her kelimesinde, uğruna göklerde bir yıldız yaratılan, gökteki ismiyle Ahmed, yerdeki ismiyle Muhammed’e, yani kendisine pek çok hamd ü senalar olunmuşa, zatıyla bir Nur olana aşkını dile getiriyor. Ve O’nun yanında, ne kadar küçük, ne kadar önemsiz olduğumuzun sık sık altını çiziyor.

Çöle İnen Nur ismi, ezelden beri vaad olunan ve doğumundan ölümüne, ölümünden bugüne bizzat bir mucize olan Sevgililer Sevgilisi’ni tarifte kullanılabilecek en güzel sıfatlardan biri. O bizim çölleşmiş idrakimize ve maneviyatımıza gönderilen bir nurdu; dünyayı karanlıktan çekip kurtaran bir aydınlıktı O.

Üstâd, bütün müminler adına O’na olan bağlılığını ne de güzel ifade ediyor:
Keşke sahiden, topuğunu bir kere öpebilmiş bir kum tanesi olsaydım!

Çöle İnen Nur da mutlaka okunması gereken başlıca siyer eserlerinden biridir.

Üstâd’ın da dediği gibi:

O ki olmasaydı, topyekûn oluş olmayacaktı. İşte o…
O kadar evvel ve o kadar üstün…
Bir arada sebep ve netice…
O ki varlık o yüzden."

Ya Rab, bizden Habib’ine selam olsun!

Emre Miyasoğlu
twitter.com/emremiyasoglu

11 Mayıs 2017 Perşembe

İstikametten memnun olmayan, gidişata itirazı olan mısralar

"Minnet Eylemem", Yağız Gönüler’in "Kırılınca Klarnet"ten sonraki ikinci kitabı. İkinci şiir kitabı… Minnet Eylemem, dünyanın dehşet bir hızla yol aldığı istikametten memnun olmayan, gidişata itirazı olan genç bir şairin mısraları… Gidişata direnişin, suları tersine akıtmanın zorluğundan damıtılmış şiirler okuyucuyu düşünmeye, gidişatı sorgulamaya çağırıyor. Yeninin, modernin bizi içine çekerek tüketmesine yine bizim inancımızdan, geleneğimizden aldığı güçle direniyor. Bir direnişi örgütlüyor mısralarda en kavisinden. Önümüze sunulan her tavsiyeye, her tercihe kulak vermememiz gerektiğinden bahsediyor. Yalan dünyanın ziynetine aldanmış, kaderini harama ipotek etmiş Resulün ümmetine birer tokat gibi her mısra. Gönüler sızılı bir şair. Sızısı var, derdi… Çok asil, çok kadim bir yaradan sızan bir sızı… Mısraları bazen samimiyetten bir ırmak gibi çağıldıyor, bazen yatağını aşındıran bir sel gibi coşuyor, bazı bazı kırgın akıyor… Öfkeleniyor, üzülüyor, sinirleniyor. En sonunda inanmışlığın mutmainliğine uzanıyor bütün zamanların yorgunluğuyla.

Evet, gönlü yoran, aklı yoran bir çağda yaşıyoruz. Her şeyin aynileştiği, farklılıkların törpülendiği zamanlar. Samimiyetin kaybolduğu, aynı yerde ve zamanda yaşayanların aynı dili konuşmadığı, dillerden gerçekten çok yalanın sadır olduğu zamanlar. Gönüler işte bunlardan bahsediyor. “Leğen gibi göbeğiyle az yemeyi öğütleyenler/ Kim olduğu konusunda hiçbir şey bilmeyenler”den…

Minnet Eylemem, çok manidar bir isim olmuş kitaba. Biz Allah’tan başka kimseye minnet etmeyen bir dünyanın çocuklarıyız. Beklentisiz bir beklentideyiz aslında yeryüzünde. Yeryüzü maceramız baştan başa bir imtihanın izdüşümü aslında. Her ne kadar bu günlerde yeryüzünde çetin bir imtihanda olduğumuzu unutmuş olsak da… Yine şairin dediği gibi: “Yalan dünyayı gurbet bilmişiz/ Hakk’a kavuşmaya vuslat demişiz.

Yağız Gönüler hem şiirinde hem de şiir dışındaki yazılarında ekmek ve Mushaf’a fazla vurgu yapıyor. Zaten kitabın üç bölümünün isimleri de bu dediğimizi doğruluyor. Birinci bölüm ekmek, ikinci bölüm Mushaf, üçüncü bölüm ise ekmek ve Mushaf… Evet, helalinden, alın teriyle ekmeği kazanmak ve Mushaf’a koşulsuz bağlılık. Bizi tarih sahnesine çıkaran ve burada tutunmamızı sağlayan bu değerlere bağlılık olmuş. Ekmeğimize haram katmamak, dilimize yalanı almamak. Ve her zaman dünyalık için hiçbir kimseye minnet etmemek.

Minnet Eylemem'deki şiirler şiirsellik karmaşasına düşülmeden, söylenecekler imgeye boğulmadan söylenmiş şiirler. Artistik bir metin yok burada. Şairin ruhundan mısralara dökülen endişe var. Aynı zamanda var olana itiraz… Modern zamanlarda hayatımızın içinde ne varsa Gönüler’in şiirlerinde de onlar var. “Plaza Türküsü” adlı şiiri mesela… Yeni bir yaşam türünün mekânı, yeni insanlığın ikamet ettiği plazalar… Oralardaki yaşamları çok iyi gözlemlemiş şair ve çok da iyi yansıtmış mısralara.

Yağız Gönüler’in Minnet Eylemem adlı şiir kitabı önemli bir Anadolu âşığı Kul Nesimi’nin Minnet Eylemem türküsü eşliğinde okunmalı. Anadolu ruhunun devamlılığı… Kul Nesimi’nin 17. yüzyıldaki avazına Yağız Gönüler 21. yüzyılda karşılık veriyor.

Muaz Ergü
twitter.com/muazergu
*Bu yazı daha önce dunyabizim.com'da yayınlanmıştır.

16. yüzyılın istihbarat dünyasına dair arşivlik bir çalışma

Türk tarihine "romantik dil" üzerinden bir bakış atacaksak, şüphe yok ki 16. yüzyıl diğer yüzyıllardan oldukça farklı bir yerde durmaktadır. İktisadî, siyasî, idarî, askerî, edebî; yani topyekûn bir medeniyet tasavvuruyla "muhteşem" olarak nitelendirilen bir yüzyıl... Saltanatın makamında II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanûnî Sultan Süleyman, II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed gibi birbirine hem yakın hem uzak karakterlerin bulunmuş olması bile 16. yüzyılı ilginç kılmaya yetmiştir. Şiiriyle, mûsıkîsiyle, mimarîsiyle, toplumun değişen zevkleriyle; batı ve doğu ilişkileriyle oldukça zengin materyale ve inceleme alanlarına sahip bir Osmanlı'dan bahsetmek mümkün 16. yüzyıl boyunca.

Bu yüzyılda Osmanlı'nın batıyla ve doğuyla mücadele biçimlerinde bazı değişiklikler olmakla birlikte, bilgiye verilen önemin malumatın önüne geçtiği söylenebilir. Sınırları kimilerince haddinden fazla toprağı aşan, dolayısıyla tehlikenin de her an karşılaşılabilir olduğu bu zamanlarda istihbarat gelişmelerine dair tarihçilerimizin ortaya çok ciddi bir çalışma koymadığı malum. Oysa Feridun Emecen, henüz Bafeus Savaşı'nda (1302) ortaya çıkan bir "haber alma" misali verir: "Mouzolon kumandasındaki Bizans birliği Osman Bey’in faaliyetlerinden rahatsızlık duyan bölgedeki Bizans idarecilerine yardım etmek amacıyla Yalova tarafına geçtiğinde karşısında birden Osman Bey’in askerlerini bulmuştu. Bunun bir tesadüf olmadığında ve “haber alma” sistemiyle yahut istihbarat ağıyla alakalı olduğu konusunda şüphe etmemiz için bir sebep yoktur. Konar göçer dünyada hızlı hareket eden ve haber almak, toplamak üzere görevli olan habercilerin var olmasına da şaşırmamak gerekir. Bu durum onların “hayatta tutunmaları” açısından birinci derecede, belki de en başta gelen özelliğe işaret eder. Pastoral hayatın gerçekleriyle de örtüşür, böylesine bir ortamda “hayatta kalmak ve tutunmak” için temel bir ihtiyaç olarak görünür."

Emrah Safa Gürkan, istihbarat konusunda belki de en fazla materyal sağlayacak olan ama ne hikmetse hiçbir tarihçimizin "bulaşmayı" göze al(a)madığı 16. yüzyıl için kolları sıvamış, imrenerek bakılacak kaynakçasıyla ortaya çok önemli bir eser çıkarmış: Sultanın Casusları. 300 küsur sayfa, akademik bir çalışma olmasına rağmen okuyucuyu hiç yormuyor. Kronik Kitap'ın bir kez daha kapak tasarımından iç sayfalardaki görsel desteğine kadar arşivlik bir eser neşrettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yeniçağda İstihbarat başlığıyla açılan Sultanın Casusları'nda önce okuyucuya Akdeniz coğrafyasında İslâm ve Hıristiyanlık arasında bir medeniyet çatışması olup olmadığı hem soruluyor hem anlatılıyor. Gürkan, kullandığı kaynakları anlattıktan sonra kitabını 6 bölüme ayırmış: 1) İki İmparatorluk, Bir Deniz:  Bahr-ı Sefid'de Osmanlı-Habsburg Mücadelesi. 2) Osmanlı Casusları ve İstihbarat Operasyonları. 3) Osmanlı İstihbaratının Kaynakları. 4) 16. Yüzyılda Osmanlı İstihbaratının Kurumsal Yapısı. 5) Osmanlı Karşı İstihbaratı (Kontrespiyonaj). 6) Hülasa.

Valladolid, Floransa, Ceneviz, Venedik, Madrid, Dubrovnik, Viyana, İstanbul arşivlerinden çok özel bilgilerin ve belgelerin bir araya geldiği Sultanın Casusları, magazinden uzak ama televizyona yahut beyazperdeye malzeme verebilecek birçok hikâye de anlatıyor. Languedoc'lu bir hokkabaz olan Baron  de la Fage, "tam bir baş belası" İspanyol Mehmed (Lope de Llanos), Messina'daki Osmanlı suikastçileri, Salerno'da Bursalı bir sipahi, Juan Pimentel ve Habsburg limanlarındaki Osmanlı işbirlikçileri, Kandiyeli Zorzi Cavala ve Gabriel Defrens bunlardan birkaçı. Tüccarların istihbarat konusunda nasıl kullanıldığını Gürkan şöyle yorumluyor: "Osmanlı Müslümanlarının ticareti Hıristiyanların eline bıraktığı şeklindeki yaygın kanaat, Avrupa söz konusu olduğunda dahi, yanlıştır. Her ne kadar Avrupalıların İslam toprakları üzerindeki ticari faaliyetleri kadar yoğun olmasa da, Venedik, Ankona ve Marsilya gibi Avrupa’nın belli başlı şehirlerinde Müslüman tüccarlar bulunmaktadır. Bunlara Osmanlı tebaası gayrımüslim tüccarları da eklersek, İstanbul’un elindeki bir başka haber kaynağının da tüccarlar olduğu anlaşılır. Örneğin, 1572 yılında Budin beylerbeyini Orta Avrupa’daki siyasi ve askeri gelişmelerden haberdar eden üç kaynaktan biri “rencber ta’ifesi” adıyla anılan tüccarlardır. Bazen bu tüccarların gemilerinde casus taşıdıkları bile olmaktadır. Mesela, hikâyesini İkinci Bölüm’de anlattığımız Osmanlı casusu Jeronimo Amiqui, Güney İtalya kıyılarını gezdikten sonra Ankona’da Muhammed adlı bir Türk ile buluşacak ve onun gemisiyle Avlonya’ya dönecektir."

Tüccarlardan daha verimli haber kaynağı olarak ise esirler ve köleler yer alır Osmanlı istihbaratında: "Hicri 979 (1571-1572) gibi kritik bir yılı kapsayan mühimme kayıtları, düşmanın elinden kurtulan esir ve kölelerin Hıristiyan donanmasının plan ve hazırlıkları hakkında güncel bilgi sağladıklarını bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. Uluc Ali’nin adamlarından Yusuf esaretten kurtulup Trablusgarb’a gelince, efendisi olan bir kaptandan Hıristiyan donanması ile ilgili öğrendiklerini hemen beylerbeyine anlatacak, o da bu haberi İstanbul ile paylaşacaktı. Gene kaçıp gelen altı nefer esir ve Memi Şah adlı bir gemi odabaşısı Balkanlar’da serdar olarak bırakılan Vezir Hüseyin Paşa’ya Korfu’daki Venedik filosu hakkında güncel bilgiler vermiştir. İnebahtı hezimetinin ardından savunmasız kalan Osmanlı kıyılarında paniğin hakim olduğu günlerde, gene esirlikten “halâs” olan bir başkası düşman donanmasının Mora’ya saldırmayı planladığını vilayetin sancakbeyine bildirecekti."

Bu eserle birlikte, yazarının belirttiği gibi hâlâ Osmanlıların elde ettikleri bilgileri, istihbaratları ve malumatları nasıl kullandıkları, karar alma mekanizmasında bu 'türlü'nün nasıl raporlanarak analiz edildiği ve yönetimde ilgili tedbirleri geliştirdiği koca bir meçhul olarak duruyor. "Ne yazık ki elimizdeki belgeler buna izin vermemektedir" diyor Emrah Safa Gürkan ancak kitabı Sultanın Casusları, istihbarat mevzumuza meraklı olanlar için hem bir kılavuz hem de tarihçilere cesaret verebilecek bir rehber olarak raflarda yerini almış bulunuyor.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Yüzyıllar boyunca büyüyen, referans metin

Magna Carta Libertatum ya da Özgürlüklerin Büyük Sözleşmesi, Windsor yakınlarındaki Runnymede’de 15 Haziran 1215’te İngiltere Kralı Yurtsuz John ve onunla gergin ilişkiler içindeki baronlar tarafından imzalandı.

O gün orada bulunan hiç kimse, bu imzalanan metnin sonraki yüzyıllarda gittikçe büyüyen bir öneme sahip olabileceğini muhtemelen bir an bile düşünmemiştir. Zaten kilise haklarını güvence altına almak, meşru olmayan feodal vergilerin toplanmaması gibi vaatlerin üzerine kraliyet mührü basıldıktan hemen sonra tarafların sözleşmeye riayetsizliği ve patlak veren Birinci Baronlar Savaşı gibi gelişmeler, o günlerde, söz konusu belgeyi önemsizleştirmek için yeteri kadar sebepleri ortaya koyuyordu.

Ancak sevimsiz bir tiran olan Yurtsuz John’un 1216’daki ölümü, biraderi Aslan Yürekli Richard’dan borçlu devralıp daha da büyük bir borç içinde bıraktığı tahtın akıbetini zora soktu. John’un vârisi olarak taç giyen III. Henry başa geçerken aynı taahhütleri tekrarladı. Bu olaylar belgeyi diğer pek çok sözleşme gibi unutulmaya terk edecekken, tarihin eşik noktalarından birine dönüştüren yolu açtı. 13. yüzyılının Haçlı Seferleri yorgunu İngiliz kraliyetinin yerel ve günlük hayat sorunlarını çözmeye dönük vaatleri, zamanla bir zihniyet devriminin referansı oldu. Aslında keyfi idareye ve zorbalığa karşı yurttaşların hak ve özgürlüklerini dile getirmekte olan bu belge, “hukukun, kraldan daha üstün olduğu”nu ifade eden büyük bir anıt olarak yorumlandı. Her yeni monarkla tazelenen sözler, zamanla İngiltere’nin parlamentolarının temel prensiplerini belirledi. Habeas Corpus, birçok bakımdan, Assize of Clarendon ile beraber Magna Carta’nın dört yüzyıl sonraki görüntüsü, tadil edilmiş bir yansıması idi. 17. yüzyılda diğer tüm Hıristiyan ülkelerde neredeyse sorgusuz kabul gören “Kralın Kutsal Hakkı” teamülünü İngiltere’de tartışmaya açan referans da yüzlerce yıldır bir hukuk geleneği oluşturmuş olan Magna Carta’ydı. Görkemli Devrim’in (1688) de, kralın başını gövdesinden ayıran İngiliz aristokrasisinin iktidar ortaklığının da sebepleri arasında hukukun kraldan üstün olduğunu hatırlatan Magna Carta efsanesiydi…

Magna Carta, birkaç maddesi dışında neredeyse hiçbir şey söylemediği, hiçbir hak tanımadığı sıradan insanlar için bile mitolojik, ikonik bir değerler kümesi yarattı. En azından despotluğa, zalimliğe karşı savunulan temel değerler için bu böyleydi. Bu maddeler kabaca ifade edecek olursak miras bırakma hakkı, mülkiyet dokunulmazlığı ve güvenilir tanıklar olmadan adli muamele yapmama taahhüdüdür. “Bundan böyle” der taraflar,

herhangi bir Adliye Görevlisi güvenilir tanıklıklar sunmaksızın asılsız şikâyetlerine dayandırarak hiç kimse hakkında soruşturma açamaz. Özgür bir kimse, kendi zümresinin yasal kararı olmadan veya ülkenin ilgili yasalarına göre muhakeme edilmeden tutuklanamaz ya da hapse atılamaz; malına el konulamaz ya da yasal haklarından mahrum bırakılamaz; sürgün edilemez ya da herhangi bir şekilde zarara uğratılamaz (…) Hakkı ya da adaleti hiç kimseye satmayacağız, hiç kimseyi bundan mahrum etmeyeceğiz ya da bunu sağlamakta gecikmeyeceğiz." (Madde 38-40)

Tekrara belki lüzum vardır diyerek belirtelim; bu sözler 2015’lerin değil, 1215’lerin dünyasına aittir.

Aslında ağır bir Latinceyle ve tek parça halinde yazılmış olan Magna Carta sonraki zamanlarda 63 madde olarak düzenlenmiştir. 61. madde de bütün bu 63 içindeki en önemli beyan olarak kabul edilir. Zira kraliyetin keyfi idaresi, hükümetin iktidarını kötüye kullanımı ve askeri yahut hukuki herhangi bir kamu görevlisinin yapacağı hukuksuzluk, barış ve güvenliği bozacak herhangi eylem veya işlem karşısında kraliyet, tüm ülke halklarının temsilcileri olarak baronlara ve onların oluşturacağı Yirmi Beşler Meclisi’ne, kraliyet ailesi dahil haksızlığa, hukuksuzluğa yol açan herkesi yargılama ve hakça karşılığını verme imkânı tanımıştır.

Sözü Türkiye’ye bağlayarak toparlayalım: Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de anayasal gelişmelere dair bir milat olarak atıf yapılan Magna Carta’yı hemen hemen hiçbirimiz okumadık. Ankara Siyasal’dan Prof. Dr. Sina Akşin ve İstanbul Hukuk’tan Bülent Tanör’ün 1808’deki Sened-i İttifak’ın Türk anayasacılığına etkisini ortaya koymak adına yaptığı Magna Carta kıyaslamalarına rağmen, Özgürlükler Sözleşmesi’nin Türkçeleştirilmesine hiçbir dönemde nedense gerek duyulmadı. Ta ki Humanitas-Veritas çeviri dizisini yaklaşık on yıldır büyük bir sabır ve titizlikle sürdüren Prof. Dr. Çiğdem Dürüşken’in metni Türkçeye kazandırmasına kadar… Çiğdem Hanımın diğer birçok klasik metin gibi Latince orijinaliyle birlikte yayımladığı bu hacimce küçücük ama içerik itibarıyla abidevi büyüklükteki eser, Dürüşken’in genç meslektaşı Dr. Eyüp Çoraklı’nın da açıklayıcı notlarla zenginleştirdiği iyi bir editörlükten sonra Alfa Yayınları’nca okurların ilgisine sunulmuş bulunuyor.

Bu hâliyle Magna Carta çevirisi, Çiğdem Dürüşken’in iyi bir çerçeve oluşturan sunuş yazısıyla birlikte her nitelikli okurun kütüphanesinde yer almayı hak ettiği gibi, her Siyasal Bilgiler, her Hukuk öğrencisinin de okuması gereken bir referans metin. Sadece 2015’lerden 1215’lere değil, 1215’lerden de 2015’lere bakarak temel hak ve özgürlüklere, hukukun üstünlüğüne ve yöneten-yönetilen ilişkilerine dair çokça düşünmek için...

Hasan Aksakal
twitter.com/haksakal34
* Bu yazı daha evvel mesele121.org'da yayınlanmıştır.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Arsız baharları unutturan kuzineli kışlar

"İşini iyi yapan kendi şarkısını söyler."
- Mustafa Miyasoğlu

1980'li yıllarda doğan nesilden edebiyat meşgalesini ciddi bir dertmişcesine yüklenenler arasında, kelamını Hakk'tan ve hakikatten ayrı tutmayan, sivil bir direnişe sahip isimler var. Emre Miyasoğlu, sözüyle ve şiiriyle bu direnişin hakkını veren isimlerden biri. Olmaz Hayal (Hikâye, 2006) ve Yalnızlık Rüyâsı (Roman, 2006) dışında tercüme kitapları da var. Özellikle Mahatma Gandi'nin Otobiyografisi (2009) ve Müslümanların Rönesans'a Katkısı (2012) oldukça önemli eserler. Millî Gazete'de dış haberler editörlüğünü yürüten Miyasoğlu'nun Hece, Yedi İklim, Edebiyat Ortamı, Birnokta, Ay Vakti ve Temmuz dergilerinde şiirleri yayınlandı. Çeşitli okullarda ve kültür salonlarında mesele edindiği konuları paylaşmaya devam ediyor.

Mart 2017'de Temmuz Kitap tarafından neşredilen Bir Yetim Türküsü'nde 32 şiir var. Varlık Manifestosu, Naat ve Dinle Oğul isimli şiirlerle başlayan kitap; Darmadağın, Bayat Kentler ve Soğuk Şiir ile bitiyor. Şiirlerin isimlerinden ve sıralamalarından Miyasoğlu'nun oldukça titiz davrandığı anlaşılıyor. Tıpkı kitaba verdiği isim gibi, yol boyunca bir türkü tutturmuş şair. Türküsünde hem yetimliğini hem de ruhundaki içtenliği dışarıya taşırmak, yani anlatmak için taşıdığı yetinmezliği kuvvetli biçimde hissettiriyor. Özellikle bazı dizeleri, babası merhum Mustafa Miyasoğlu'nun yarım kalan dizelerini tamamlıyor gibi. Aslında buna tamamlamaktan çok, şerh etmek daha doğru olabilir. Misal, "Şiir bir şah at olmuş şair dilinde / savaş meydanlarında söz tufanı" der Mustafa Miyasoğlu. Oğlu ise şöyle demiş bir şiirinde: "Bana da söyleme derler, öleyim mi böyle / insana dil ne gerektir, hak söylemeyince."

Şairlerin röportajlarını okumayı çok severim. Sanki şiirlerini detaylandırır, daha bir anlam kazandırırlar soruları cevaplandırırken. Onların, yani gerçek şairlerin cevaplarında magazin yoktur. Doğrudan sorunları çözmeye, meseleleri göstermeye, dertlere derman sunmaya yani şifa olmaya çalışırlar. Okuduğum tüm şair röportajlarından mutlaka birer ikişer paragraf not alırım. Rahmetli Mustafa Miyasoğlu, bir röportajında "Bazı sanatçılar orijinal olayım derken marjinal duruma düşüyorlar. Bu türden yanlışlıklardan kurtulmak için bu toplumun sözcüsü olacak sanatçıların geçmişin kültür mirası üzerinde kafa yorması, kendine göre bir devlet ve medeniyet tasavvuru geliştirmesi gerektiği kanaatindeyim. Ben bunları denemelerimde ortaya koymaya, Bir Gönül Medeniyeti rüyasını ifade etmeye çalıştım." der. Bu sözlerin pratiğe geçmiş hâlini sık sık gördüm, okudum Emre Miyasoğlu şiirinde. "Herkes birbirinin baltası, gönüller yıkıyor / Hak'tan değil, yoktan yere tarih yazılıyor" diyor şair. Fikirsiz beyinlerin slogan kustuğu bir çağda, derdini hakça söyleyen şair sayısı gittikçe azalırken bu dizeler elbette umut oluyor.

Başta belirttiğim gibi biz, 80'lerin çocukları eskiyle yeninin arasında sıkışıp kalmamıza rağmen tavrımızı eskiden, yani güzelden yana koymuş bir garip insanlarız. Sayımız çok gibi gözükse de oldukça azınlığız. Belki de bunun bilinci bizi daha çok yazmaya götürüyor. Daha çok yazarak da daha fazla çalışmış oluyoruz. Emre Miyasoğlu birçok şiirinde farklı biçimler kullanarak 'çalışkan şair'liğini ortaya koyuyor. Bazen uzun dizeler yazıyor, bazen kısa dizelerine kafiyeler serpiştiriyor. Sade konuştuğu da oluyor, sesini yükselttiği de. Bu da okuyana, dalgalı şiirlerin farklılığını tattırıyor.

"Hâlâ âşık olabilenlere" derken şair, Manolyam şiirinde, "Güçlüyüm, ihtiyarların dilinde kalan türkünün / sılayı sızlatan sazın / şehirleri göğe taşıyan akın akın ruhların / ve antika bir gürzün anıları kadar / öyle kan revan..." dizeleriyle, gözlerimizle görebildiğimiz güç tutkusuna bir darbe vuruyor. Arsızlığın ve hırsın artık maharet sayıldığı şu günlerde, birçok dizesiyle eski şehirlerin ve sokakların türküsünü söylüyor:

"Etekleri beton tutmuş sahillerin
Sizdiniz sessiz sakini
Delik deşik gökleri siz beklerdiniz."

"Toplar sekiyor araba camlarında, demir perdeler çınlıyor
Anne sesi, yarım ekmek, balkon ve sepet...
Ellerim kirli, ellerim boş."

"Müsait aralıklarda yaşamak dediğiniz uymuyor bana
Gelmeyin ne olur şu temiz pınarların başına
Bırakın seyredeyim güzel ölümlerde
Ucunu kıvırmayın yalnız yolculuklarımın."

Emre Miyasoğlu, şiirleriyle gönül kapısını ardına kadar açmış, kendisini anlayacak, böylece hayatı anlamlandıracak gönülleri bekliyor. Şiir kapısıdır bu. Esas duruşların, kravatların, pantolonların, kartvizitlerin ve makam arabalarının geçersiz olduğu bir kapı. Bu kapıda yalnız sivil sözün kıymeti, kalıcılığı var. Kitaptan, kendime en yakın bulduğum dizelerle bu yazımı nihayete erdiriyor, şairi gönülden tebrik ediyorum.

"Arsız baharlar kiminse kimin, ben kuzineli kışlar alırım
Soğuk gülüşler yerine içli mi içli bir nakış
Eskiler alırım bayım, eskici geldi hanım."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

4 Mayıs 2017 Perşembe

Bir futbol kitabından çok daha gollüsü

"Savaştan sonra ülkeyi toparlayan odur. Altmışlı yılları gerçekten anlayan tek kişi Cruyff'tu."
- Louis van Gaal

"Tarzınız yüzünden takdir görmek kadar güzel bir ödül yoktur."
- Johan Cruyff

Biz 'gökdelen çalışanları'nı bu ruhsuz ve çetrefilli yaşamın kendine has dünyasından kurtaran yegane tutku; futbol. Yer bulup da kahvaltı etmek için kurulduğunuz masada dijital dünyanın yenilikleri ve kuaför ücretleri arasından sizi kurtaracak bir futbol tutkunu bulursanız çok şanslısınız... 4 Mayıs 2017 sabahı, yaş ortalaması olağanüstü derecede küçük olan Ajax'ın Lyon'u 4-1'lik skorla nasıl ezdiği üzerine konuşurken, Hollanda futbolundaki altyapı, vizyon ve planlama meselelerine değinmemek olmazdı.

İster 70'lerde, ister 80'lerde, ister 90'larda doğmuş olun; bir Hollandalı futbolcu muhakkak kalbinizde diğerlerinden daha fazla yer kaplamıştır. Gözlüklü olduğum için mi bilmiyorum; Edgar Davids'le başlamıştı portakalların futboluna olan merakım. Daha sonra Milan, Barcelona, Arsenal gibi takımlarda yer alan Hollandalı oyuncuklarla derinleşmişti. Şimdilerde ülkemizde ne yapacağı belli olmayan üç topçu saymaya kalksam, üçü de Hollandalı mesela: Wesley Sneijder, Ryan BabelRobin van Persie. Sahi neydi Hollandalıları ve onların futbolunu bu kadar sıra dışı yapan şey(ler)?

Total futbol ruhuyla, bölümlerin sıralı değil forma gibi düşünerek numaralandırıldığı acayip bir kitap: Harika Portakal. Mesela kitabın 97. sayfasında başlayan Demokrasi bölümüne 1 numara verilmiş. Ondan önceki Kavisler bölümünün numarası 10. Bir Aspirin Al bölümüne 9 numara uygun görülmüş. 6 üzerinden 5 verilen bölümün adı aslında içeriği bağırıyor: Frank, Patrick, Frank, Jaap, Patrick, Paul...

İthaki Yayınları'nın Futbol Kültürü kitapları arasında çıkan Harika Portakal: Hollanda Futbolunun Nevrotik Dehası, bir David Winner eseri. Yazar, nezaketi bol bir abi olsa gerek ki Türkçe baskı için özel bir önsöz yazmış. Uğur Vardan'ın sunuş yazısı da bu turuncu kitabı daha sevimli yapmış. 320 sayfa boyunca tüm entelektüel altyapısı, estetik tarafı ve özgünlüğüyle, Hollanda futbolu avucunuzda. İster baştan başlayıp okuyun, ister rastgele. Neticede futbol da öyledir, her şey ansızın gelir.

1960'larda Hollanda'da Provo adıyla yeni bir hareket ortaya çıkar. Sistemden rahatsızlık duyan birkaç hippi, mizah dolu çalışmalarla uyuduğunu söyledikleri toplumlarını uyandırmaya çalıştılar. Kendilerini "kapitalizme, komünizme, faşizme, bürokrasiye, militarizme, profesyonelliğe, dogmacılığa ve otoriteye karşı" olarak nitelendiren Provoların yapmaya çalıştığı -belki de yaptığı- bu kültürel devrim, futbola da yansıdı. Karel Gabrel anlatıyor: "Cruyff bizler için, John Lennon İngiltere'de nasılsa öyle bir örnekti. Bizim neslimize özgü bir mantıkla konuşuyordu. Çok para kazanabileceğinin, fakat aynı zamanda kariyerinin de sona erebileceğinin farkındaydı. İnsanların para vererek izlemek isteyeceği ve mütemadiyen tartışmayı sevdiği birçok yeteneği olduğunu biliyordu. Şöyle meşhur sözleri vardı: Kariyerim sona erdiğinde fırıncıya gidip merhaba, ben Johan Cruyff, bana ekmek versene, diyemem!.. Cruyff her türlü kavgayı veriyordu çünkü bütün bir neslin sorduğu soruyu sormaya başlamıştı: Bu düzen neden böyle?"

David Winner, uzun süren ve oldukça keyifli sayfalar boyunca bir kültürel devrimle futbol devrimi arasında bağlantı var mı yok mu sorgulamış. Aynı yerde ve zamanda gerçekleşmesi dışında hiçbir bağlantısı olmayan bu devrimlerarası iletişim için Hollanda balesinden Rudi van Dantzig, herkesten farklı olarak şu yorumu yapmış: "Altmışlardan önce insanlar tiyatroyla, müzikle, edebiyatla ilgilenirdi ama dansla ilgilenmezdi. Sonra birden bedensel ustalık gerektiren sanatlara karşı yoğun bir ilgi baş gösterdi: Futbola ve baleye. Salonlar bir anda dolup taşar oldu ve dansa müthiş meraklı bir takipçi kitlesi ortaya çıktı. Genç nesil artık kasavetli bir toplum istemiyordu. Deli dolu bir yaşam sürmeye yönelik bu patlamayı hissedebiliyordunuz. Yeni dünyaya ayak uydurmaya, eski kısıtlamalardan kurtulmaya yönelik arzuyu..."

Anlaşıldığı kadarıyla Johan Cruyff, futbolun sanatsal yönlerini keşfetmiş ve bu keşfini de herkese göstermek istemiş, göstermiş de. Diğerlerinin aksine ve yazarın deyimiyle baby boom jenerasyonuna üye olmasına rağmen saç uzatarak, pop dinleyerek ve çok fazla içki içerek düzene başkaldırmaktan çok uzakmış. Ailesine düşkün ve dindarmış. Yani eğlencesine değil, düzeni gerçekten eleştiren ve ciddi bir değişimin destekçisi olan Provoların başında geliyormuş Cruyff. Bir örnek: KNVB (Koninklijke Nederlandse Voetbalbond, Kraliyet Hollanda Futbol Federasyonu) ile Adidas'ın yaptığı anlaşmaya göre, Hollanda milli takımı futbolcuları sadece Adidas'ın verdiği kramponları giyebilirken, Cruyff bu anlaşmayı hiçe sayarak Puma kramponlarıyla sahaya çıkmış. Hatta 1974 Dünya Kupası'nda Adidas'ın o dönemin klişesi üç çizgili formaları yerine iki çizgisi olan bir forma giyip sahaya çıkmış. Kimse de bir şey diyememiş, yapamamış. Sebebi belli. Hollanda'nın sahadaki en önemli sanatçıymış Cruyff ve uzun yıllara damgasını vurmuş, nice gence örnek teşkil etmiş. Louis van Gaal, onun hakkında şöyle demiş: "Hollandalılar sistemle bireysel yaratıcılığı harmanlayabildikleri anda en üst seviyeye çıkar. Johan Cruyff ise bunun baş temsilcisidir. Savaştan sonra bu ülkeyi toparlayan odur. Bence altmışlı yılları gerçekten anlayan tek kişi Cruyff'tu."

1174 tarihinde Papa III. Alexander tarafından aziz ilan edilen, Fransız başkeşiş Clairvauxlu Bernard, "Tanrı nedir? Tanrı uzunluktur, yüksekliktir, genişliktir, derinliktir" demiş. David Winner, Hollanda futbolunun en belirleyici unsurunun alan kavramı olduğunu belirtiyor. "Hiçbir takım futbolunu Hollandalılar gibi soyut, mimari ve ölçülü bir üslupla tahayyül etmemiş veya yapılandırmamıştır" derken aslında 19. yüzyılın Amsterdamlı inşaat mühendisi Cornelis Lely ile Rinus Michels'li ve Johan Cruyff'lu Hollanda futbolunun atılımını vurguluyor. Lely nasıl denizden olağanüstü boyutta toprak kazma sistemini meydana getirdiyse, Michels-Cruyff ikilisi de futbol sahasını enine-boyuna kullanma noktasında harikalar yaratmıştı. Ne alaka demeyin. İngiliz antropolog Mark Turin, Britanya ile Hollanda'yı havadan görüntülerle karşılaştırmış ve Hollanda'yı "şekillerin mozaik gibi dizildiği, parçaların birbirine muntazam bir şekilde geçtiği bir düzen ve sükûn, akıl ve muhakeme âlemi" olarak yorumlamıştır. Hollanda'da yolların, arazi ve çiftlik içlerinden geçmediğini, toprağın denize karşı biteviye bir mücadele verdiğini, "düzene ve zapturapta dayalı Protestan ahlâkıyla bir şekilde iç içe geçmiş bir çukuristan (nether-land)" olarak değerlendirmiştir. Akıllıca tasarımların, pratik çözümlerin ve sahiden insanın zamanına değer katan planlamaların güçlendiği Hollanda toplumunda, tüm bu anlatılardan Dennis Bergkamp'ı ne kadar uzak tutabiliriz? Cruyff'un pas mucizesinin belki de son temsilcilerinden biri olan Bergkamp'ın Anelka'ya oynadığı yılları hatırlatıyor Winner. Gözünüzde canlandırın: Orta sahasının biraz gerisinden, rakip yarı alanın çapraz köşesine doğru falsolu atılan bir Bergkamp pası, olduğu yerden şimşek gibi 'çıkan' Anelka. Evet, pas ve gol. İşte Hollanda'nın toprak sistemi zihninin yeşil sahaya yansıyan bilinci. Düşünce dünyanızı neler zenginleştiriyorsa yalnız sahada değil, bal mumu heykeli inşa ederken de orkestra şefliği yaparken de aynı zenginliği gösterirseniz. Bergkamp da tıpkı Cruyff gibi sanatçıydı. Bana inanmıyorsanız eski matematikçi, Amsterdam Üniversitesi Sanat Tarihi Enstitüsü'nden Dr. Rob Ruurs'u dinleyin: "Meslektaşlarımın çoğu arasında Dennis Bergkamp gibi birinin kesinlikle büyük bir sanatçı olduğuna dair bir kanaat var. Bu durum Bergkamp'ın alanı kullanış biçiminden kaynaklanıyor."

İçinde Van Hanegem'den Marco van Basten'e, Ruud Gullit'ten Johan Neeskens'e, Frank Rijkaard'dan Jaap Stam'a, Ronald Koeman'dan Frank de Boer'a, Edwin van der Sar'dan Ruud van Nistelrooy'a mucizevi, entelektüel, sanatsal bir futbol tarihinden bahsediyoruz. İçinde sadece futbol olmaması kadar doğal bir şey yok bu kitabın. Dolayısıyla Ajax ve Feyenoord tribünlerine yansıyan İsrail-Filistin meselesi de var metinler arasında, sömürge ülkesi olup Hollanda futboluna nice yıldızlar kazandırmış Surinam da var, II. Dünya Savaşı da, Kennedy'nin ölümü de... Kanaatimce, kitabın sadece %20'si doğrudan futbol. Geri kalanı o kadar lezzetli alıntılarla, hatıralarla ve bilgilerle dolu ki roman, şiir yahut bir tarih kitabı ancak bu kadar keyifle okunabilirdi diyorum. İthaki Yayınları'na, azılı bir futbol tutkunu olarak bu kitabı dilimize kazandırdıkları için hususi teşekkür ediyorum.

"1975 yılının sıcak bir yaz gününde Wim van Hanegem'e sevgili Feyenoord'undan ayrılıp yüksek bir ücret karşılığında Fransız kulübü Marsilya'ya geçmesi için teklifte bulundu. Van Hanegem ne yapacağını bilemiyordu, bu yüzden karısı Truus'la, en iyi arkadaşı (ve eski orta saha oyuncusu) Wim Jansen'le ve Jansen'in karısıyla konuşmak için Zeeland'daki bir adaya gitti. Dörtlü piknik malzemelerini alıp sahile gitti ve dört saat boyunca konuyu enine boyuna tartıştı. Sonunda Van Hanegem oylama teklif etti: İki kişi gitmesi, iki kişi kalması için oy kullandı. Bu yüzden Van Hanegem köpeğine döndü: "Karar veremiyoruz. İş sana kaldı. Marsilya'ya gitmek istiyorsan havla." Köpek ve Van Hanegem birkaç dakika birbirine baktı. Köpek hareket etmedi. "Tamam," dedi Wim, "gitmek istemiyor. Kalıyoruz."

Harika Portakal'ın Demokrasi adlı bölümün tamamıydı okuduğunuz. Bir paragraf, bir bölüm ve oldukça güzel, yeterli bir anekdot...

Bu kitabın bir futbol kitabından çok daha fazlası olduğunu düşünüyorum. Okuyucuda bir süre sonra "unutulmaz bir derbiyi yeniden izleme" heyecanı uyandırıp, kendini yeniden okutabileceğine inanıyorum. Yeniden ayağa kaldıracağını ve yaşam için yeni mücadele cepheleri açacağını. Çünkü total futbolun mucidi Rinus Michels haklı: Futbol savaştır.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Kış hikâyeleriyle baharı karşılamak ya da "ne çok acı var"

Baharın gelmeye başladığı şu günlerde bir Tarık Tufan kitabı okumak, insanda, hanımeli kokularını içine çekmenin verdiği hissi değil, acı badem yemenin verdiği tadı hissettiriyor. Öylesine acı, sert, insanın ‘genzini yakan’, ağlatan; önce tebessüm ettiren sonra gene ağlatan…

"Beni Onlara Verme," Profil Kitap’tan yayımlanmış Tarık Tufan’ın son kitabı. Yazar, bu kez hikâye türünde okurların karşısına çıkıyor. 245 sayfadan oluşan bu kitap, yazarın en hacimli kitaplarından ve toplam 41 hikâye barındırıyor. Daha önce yazarın herhangi bir kitabını okuyan okurlar bu kitabın da içine hemen girecektir ancak yazarı tanımayanlar (varsa?) ‘ne çok acı var’mış cümlesini kuracaklardır kitabı okuduğu her an. Beni Onlara Verme'nin girizgâhında yazar niye ve ne hakkında yazdığını açıklayarak okuru kitaba hazırlıyor ve okur bu pasajdan sonra Fırtına Cemal’in, Şoför Cesur’un, Hayırsız Yasin’in, 15 Temmuz’da şehit olan Erkan Abi’nin ve daha birçok kişinin o çetrefilli, bazen duygusal, bazen kriminal, çoğu zaman acılı dünyasına adım atıyor: “Kendimi bilmeye başladığım yaşlarda, içinde yaşamak zorunda kaldığım hayatın bende baş edilmesi güç bir nefes darlığı ve kopkoyu bir iç sıkıntısı yarattığını derin bir acıyla fark ettim. Hayatımı her yanından kuşatan gerçekliğin kalın ve aşılmaz duvarlarını güçsüz ellerimle yıkayacağımı zamanla öğrenmiştim. Bu nefes darlığından, bu iç sıkıntısından kurtulabilmek için kendi kendime hikâyeler anlatmaya başladım. Gerçekliği bozarak, ruhumu ayakta tutmaya çalışıyordum. Bu durumla başka türlü yüzleşmeyi göze alacak kadar cesur bir adam olmak isterdim. Mahallemizi, insanları, yaşadıklarımı hayallerimi katarak anlatıyordum. Beni yaralayan ne varsa, anlattıkça anlam ve duygu değişikliğine uğruyordu. Nefes darlığı ve iç sıkıntısı yaratan bir gerçeklik tahammül edilebilir bir hâle dönüşüyordu.

Tarık Tufan’ın, kitaplarında dili kullanma meziyeti bu kitapta da gözümüze çarpıyor. Cümlelerdeki sadelik okumayı kolaylaştırsa da, manada oluşan ağırlık okuru zaman zaman yorabiliyor. Bir de bunlara yazarın yoğun betimlemeleri eklenince okur daha da çok yorulabilir. Fakat başka bir yazarda olumsuz bir özellik oluşturacak bu durum, Tarık Tufan’ın her kitapta tarzı oldu. Yazar bu sayede sözcüklerle, sahneyi okurun gözünün önüne çiziyor ve sinematografik bir anlatım sağlıyor. Kitap, otobiyografik hikâyeleri bol içerse de Tufan bazen kendi bakış açısından, bazen de üçüncü tekil kişi açısından yazılarını oluşturmuş. Ancak her zaman, bazen duygusal olarak çok etkilendiği, bazen onu az etkileyen olayları ve kendisine değip geçen veya kendisini delip geçen olayları anlatmış. İmkansız aşklar, kendi imkansızlığını oluşturan insanlar, İstanbul’un kenar semtinde dünyayı hiç ilgilendirmeyen ama o semtin çocuklarını ta derinden etkileyen yaşamları, aşkları her zamanki gözlem ve yazı gücüyle okura aktarıyor yazar: “Aşık olduğu kadın ölünce, aramızda olduğu halde gerçekte ölmüş olan erkekler vardır; kalbi atar, nefes alır, siz onları hayatta, bir biçimde yaşıyor sanırsınız ama kadın giderken erkeğinin en hayat dolu yanını da alıp gittiğinden birlikte ölmüşlerdir. Aynı tabuta, aynı mezara sığamadıklarından, biri toprakta diğeri aramızda kalmıştır.

Aşk teması etrafında detaylı bir şekilde dolanan yazar, ölüm ve ayrılığı da buna katarak hikâyelerini daha da dramatikleştiriyor. Kitap, sanki bütün imkânsız aşk hikâyelerinin toplamı gibi. Bunlara bir de toplumsal acıları da ekleyen yazar okurların kalbine kalbine vuruyor. Birçok hikayeden sonra, bir diğer hikayeye geçmek için bir süre duraklayacaktır okur: “Ülkenin hangi yanına dokunsak altından ağlayacak bir yara çıkıyor, farkında mısın? Hangi fotoğrafa baksak içimizi sızlatan bir yüz var. Umran’ın fotoğrafını gördün değil mi? İlginç olan nedir biliyor musun? Bakıyoruz ve ölmüyoruz. O fotoğraflara bakıyoruz, Umran’a, Aylan’a, Ceylan’a, Yasin’e bakıyoruz ve hayatta kalmayı başarıyoruz. Yaşamak hırsı, hayata karşı duyduğumuz o sınırsız şehvet, kredi kartlarımız, ev taksitlerimiz, büyük ekran televizyonlar, indirimli alışveriş günleri, erken rezervasyonlar, özlü sözler, ömrümüzce biriktirdiğimiz para puanlar ve uçuş milleri, feysbuk hesaplarımız, vatsap gruplarımız, telefona yüklediğimiz oyunlar ölmemize mani oluyor. O fotoğraflardan birine bakarken ölüversek hiçbir şeyimiz kalmayacak. Bütün ağırlıklardan kurtulacağız. Ölmeden önce bir kere öleceğiz. Risaletpenah Efendimiz’in dudaklarından dökülen o hakikate mazhar olma şerefine ereceğiz ve ölmeden önce öleceğiz. Bir fotoğrafa bakarken. Bir çocuğun yüzüne bakarken. Bir coğrafyaya bakarken. Aynaya bakarken.

Tufan’ın bu kitabında bazı yerlerde özellikle Mustafa Kutlu’nun anlatım tarzı hissediliyor. Büyük hikâyeciye bir öykünme diyebiliriz bu bölümlere. Üstelik kişilerin tasvirini gerçekleştirirken Kutlu’nun tarzının hissedilmesi kitaba olumsuz bir etki değil, tam tersi artı bir değer katmış.

Öykülerde bazen imgesel ve soyut anlamın görülmesi Tarık Tufan’ın dilini şiirselleştiriyor ve hikâyelerin etki gücünü artırıyor. Bunlara ek olarak toplumsal olayları da öykülerin arasına etkili bir şekilde yerleştirmesiyle yazarın başarısı daha da artırıyor. 90’lı yılların politik düzeninden ipuçları verdiği kısım bunun en önemli kanıtlarındandır: “1990. Eğer bir takım politik tercihler içinde örgütlü bir yaşam sürüyorsanız ya da örgütü filan bırakın mesela dilini, kimliğini yaşamak arzusunda bir Kürtseniz, ne bileyim adamakıllı bir Müslüman olayım deyip dinî inançlarınızı özel veya kamusal alanlarda özgürce yaşamak istiyorsanız, başınızda bir örtü varsa mesela, 90’lı yıllar diye başlayan hikâyeler çok iç açıcı olmaz. Başında veya sonunda, en hafifinden sebepsiz ve uzun süreli bir gözaltı, gözaltında işkence, öyle dövme sövme değil ağır işkence, uzun tutukluluk, hukuksuz hükümler, faili meçhul cinayetler, öyle böyle değil binlerce faili meçhul hikâyenin içine dahil olabilir insan.

Halkın içinden yazdığı hikâyelerdeki aşkı, fakirliği, imkânsızlığı ve acıyı çok iyi bir şekilde okurların kalbine kazıyan yazar, Beni Onlara Verme'de en iyi işlerinden birini çıkarmış.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

2 Mayıs 2017 Salı

Unutulan irfan dilini hatırlatan bir roman

Âlem bir kâmilin rüyasıdır. Onun tabirini yapabilseydin, bir bakmışsın ırmağın karşı kıyısındasın.” diyor Leylâ İpekçi "Dem Yüzü" romanında. Evet, âlemi bir rüya olarak görmekten uzaklaştığımızdan, rüyayı yoracak kâmilleri yitirdiğimizden beri dünya hepimiz için cehenneme dönmüş bir durumda. Irmağın beri yüzünde çırpınıp durmadayız. Olgunluğu, yetkinliği, yoğunluğu kaybedeli beri ne yaşadığımız zamanın bir anlamı var ne sohbetin bir tadı… Bir makineye dönüşmüş gibiyiz ve yapıp ettiklerimiz de mekanik ritüellerden ibaret. Derinlik yok, düş yok, irfan yok, ârif yok… Kuru aklın tıkır tıkır işleyen bir tekniğin, hep aynı yeknesaklıkla devam eden birbirinin benzeri günlerin esiriyiz. Öteleri işaret eden, tepenin öbür tarafından haberler getiren ulaklar yitip gitmiş. Malumat çöplüğüne dönüşmüş hafızalarımızın iyiyi kötüyü birbirinden ayıracak mecali de yok. Önümüze düşüp bize öncü olacak, karanlıklara kandil tutacak bilgelerden, velilerden, kâmillerden, dervişlerden de kalmadı. Kalanlarsa bizi dünyanın kirine pasına biraz daha batırma derdinde. Duçar oldukları dünya sevicilikten sıyrılıp da öteleri işaret etme cehdinden fersah fersah uzaklar, uzaktalar…

Dem zaman, an anlamına gelir. Özü, saflığı da ifade eder. Aynı zamanda mürşidin sözü demektir de… Evrendeki tekliği, birliği, âlem ile âdemin ayniliğini söyler. “Âlemden maksat âdemdir, âdemden maksat o demdir” demiş eskiler. Dem Yüzü, bu kadim anlayışın ışığında, modern zamanlarda çıkılan aşk ve irfan yolculuğunu heceliyor. Kalabalıkta, gürültüde kesrette kaybolup giden modern zihne çıkış kapılarını gösteriyor.

Dem Yüzü bir arayışın, bir kendini yitirmenin ve kendini yeniden bulmanın satırlardaki izdüşümü. Kelimelerin gönlün derin koyaklarından ağır aksak yürüyerek gün yüzüne çıkışı… Bir yola çıkışın romanı Dem Yüzü… Kalabalıklarda, kitlelerde herkes bir hayat yaşadığını zanneder ama evrensele teslim olup ferdiyeti, bireysel arayışı yok etmek aslında gerçekten yaşıyor olmak anlamına gelmez. Asıl hayat ya da gerçeğin farkına varmak rutini parçalamakta, insanın kendini özünü, benliğini fark etmesiyle yani yola çıkmasıyla başlar. İman da inancın inşaası da ferdi tecrübeyi gerektirir. Başkalarının yaşadığı tecrübeler de işte bu yolculukta yola çıkanlara rehberlik eder, öncülük yapar.

Dem Yüzü romanındaki kahramanımız Arzu’nun yola çıkış esnasındaki rehberi Niyâzi Mısrî’dir. Mısrî, 17. yüzyılda yaşamış, etkileri günümüze kadar azalmadan devam eden bir mutasavvıf, şair… Malatya’da doğuyor. Eğitimini Bağdat ve Mısır’da tamamlar. Mısri ismi de Mısır’da eğitim görmesinden gelir. Daha sonra Elmalı’ya gelir. Burada Ümmi Sinan Hazretlerine bağlanır. Şeyhi tarafından Uşak’a gönderilir. İstanbul’a gider. Binlerce seveni vardır. O dönemlerde fıkıhçılar ve kelamcılar tasavvufçulara savaş açarlar. Mısrî, tasavvuf safında destansı mücadele verir. Müridlerinin çokluğu ve aşırı sevilmesi padişahı da rahatsız eder. Bursa’ya yerleşmek zorunda kalır. Söylediğimiz gibi yaşadığı dönemde çok geniş bir etki alanı var. Kaideleri bozan istisnalardan. Söyledikleri, eyledikleri sıradan insanlar tarafından kolay kolay sindirilecek bir kıvamda değil. Bütün dengeleri sarsabilecek bir karizması var. İşte bu karizması ve ana akıma zıt düşünceleri dolayısıyla yaşadığı dönemdeki yöneticiler tarafından rahat bırakılmaz. Bir sürgünden bir sürgüne… En son sefere çıkacak Padişaha eşlik etmek ister. Bu isteği kabul edilmez. Cins kafalar, seçkin insanlar yayından fırlamış ok gibidirler kader güzergâhında… Bütün uyarılara rağmen Edirne’ye gelir. Camide vaaz verdiği esnada askerler tarafından alınarak Limni’ye ikinci kez sürgüne gönderilir. Çok zorluklar yaşar, zehirlenir, hakarete uğrar, aç kalır, ihvanlarıyla görüşmesi engellenir. Sonunda bu meşakkatli hayatı biter. O, aşkın belalı yollarında son demine kadar cefa çekmiş bir seçkin. Varlığını sevda yolunda yağmaya vermiş, efkâr yağmurlarında ıslanmış mürşitlerden.

Dem Yüzü işte böyle bir mürşidin izinde çıkıyor yola. Sekiz bölümden oluşan roman Mısrî’nin izinde, Mısri’nin ömrünü geçirdiği durakları takip eder. Malatya, Elmalı, Bursa, Limni… Bir iç yolculuğu işleyen roman dış dünyaya da bigane kalmaz. Hem dünyayı hem memleketimizi etkileyen olaylar da anlatıda yer bulur. İnsanlığa rahmet olarak indirilen bir dini kafa kovarma, adam öldürme psikopatlığına dönüştüren Ortadoğu’da cemaat görünümlü terör örgütleri, şefkatten ve merhametten uzak insanların elinde stratejik mevzulara malzeme kadim hikmet… Dünyevi iktidar için güç devşirilen kaynak haline getirilen tasavvufi öğretiler… Yazar bunlrdan bahsediyor. Özellikle de memleketimizi bir cinnet uçurumuna getiren ve uçurumdan yuvarlamaya ant içmiş 15 Temmuz Darbe Girişimi. Bir cemaatin cinneti… çok şükür ki bu millet bu imtihandan yüzünün akıyla çıktı. İmanla… Şehitleriyle, gazileriyle… Hatta romanımızın kahramanı Arzu’nun eşi de o gece şehit olanlardan. O gece bütün teorileri, stratejileri halkın basireti, irfanı geçersiz kıldı.

Bütün bu hengâmenin içinde Arzu “Bir”iyle tanışır. Kesretten vahdete, oyundan hakikate yürüyüşü gerçekleştirir. Kendini arama serüveninin çetinliğini, sertliğini bu “bir” ve Niyâzi Mısrî yumuşatır. Bir yanda dünyanın zorluğu, cemaat ve camiaların eleştirisi ve iç yolculuğu var. Romanın kimi bölümlerinde şiirsel anlatımın en güzel örneklerine rastlarız. Kimi bölümlerde psikolojik çözümlemeler, kimi bölümler de ise hayat kurtaran diyaloglar…

Yaşadığımız bu zamanlarda vakıaların genellikle rasyonel değerlendirmelerini görüyoruz. Kitaplarda, gazetelerde, televizyonlarda olaylar maddi açılar gözetilerek anlatılıyor. Hikmetten, bilgelikten, irfandan uzak bir dilin hükümranlığı söz konusu. Her şeye stratejilerin, planların, projelerin penceresinden bakılıyor. En Müslümanlarımız bile Sünnetullah’ı dışarıda bırakarak yaşama derdinde. Aşk ve irfan dilini konuşan neredeyse yok. Hep bizi maddenin, realitenin katı dünyasına çiviliyorlar. Dem Yüzü romanı böyle bir ortamda bize unuttuğumuz irfan dilini hatırlatıyor. Olayları değerlendirebilecek bir başka bakışın ve dilin olduğunu da gösteriyor.

Muaz Ergü
twitter.com/muazergu

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Sadelik imandandır

Uyanmak Üzere Olan Bir Adam, Hasan Harmancı’nın ilk öykü kitabı. Kitap, öyküleri daha önce Mahalle Mektebi, Hece, Hece Öykü ve Post Öykü dergilerinde yayınlanan yazarın on iki öyküsünü barındırıyor. Daha önce muhtelif dergilerde öyküleri yayınlanmış olmasına rağmen ben kendisiyle, Büyüyen Ay Yayınları tarafından neşredilen, mezkûr kitap sayesinde tanıştım. Kitaptaki öykülerin tamamına, kaderin hayatı anlamlı kılışına teslim olanın, modern hayatın yozluğuna yaptığı eleştiriler diyebiliriz. Başka öykülerde “ana fikir”in bu kadar açık ve seçik işlenmesi rahatsız edici olabilecekken, Hasan Harmancı’nın öykülerinde “mesaj” öyle samimi ki, aleniliği itici olmaktan çok uzak. Bu noktada buna alenilik değil de sadelik demek gerekir belki. Lafı eğip bükmeyen, doğrudan ama bu doğrudanlığın edebiyatı tahrip etmediği bir anlatım.

Yazarın Ahmet Sarı’ya ithaf ettiği Hafta İçi Öğleden Sonraları Ahmet Babayla adlı öyküsünden yapacağım şu alıntı, bu anlatımın güzel örneklerinden: “Boş ver ne varsa pilavda var. Pilavdan sonra bi şükrederiz Allah’a, Allah günahlarımızı affeder, Allah bizden hoşnut olur inşallah. Nasıl olsa yazgımız Allah’ın elinde. Şehrin ucundan bir adamın gelme ihtimali var nasıl olsa; yıllar geçtikten, binalar dikildikten sonra Muammer Ağabeyin gelme ihtimali var. Onun gelişini kim engelleyebilir?” (sf. 17)

Kitapta yer alan öykülerin ekserisi, dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu bilenlerin, bunu bilmeyenlerle yaşamasının doğurduğu ızdırabı yansıtıyor. Modern hayatın yozluğunu eleştiri derken de kastettiğim budur. Ama bu acıdaki teslimiyet, hatta bizatihi acının kendisi bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayışının ilanı mesabesinde. Bu noktada Acz İfadesi adlı öyküden yapacağım şu alıntının yerinde olacağını düşünüyorum: “Bana, sabah yetişilmesi gereken belediye otobüslerinden, geçilmesi gereken vizelerden finallerden, tek ders sınavlarından, hocaların tavırlarından, alelacele kılınan ikindi namazlarından, fakültedeki kızların yapmacık jest ve mimiklerinden, apartmandaki sıhhi tesisat sorunlarından, pazartesi sendromlarından, gelecek kaygısından, vırttan zırttan bahsetmeyin; sadelik imandandır, dedim. Verdiğimiz nefesi almama ihtimalimizin olduğu o anı yaşarız her an, gelecek’in geleceğini nereden çıkardınız, dedim.” (sf. 70)

Yazar, kitabın son bölümü olan “Okura:” başlıklı kısımda öykülerde geçen bazı veciz ifadelerin ve alegorilerin şerhini yapmış. Bu tavrı başta doğru bulmadım çünkü bunların anlamlandırılışının okura bırakılmasının doğru olacağı kanaatindeydim. Fakat bu bölümü okuduktan sonra yazarın şerhlerinde de imâlı bir yol izlemiş olması ve yer yer gülümseten göndermeleri fikrimi değiştirdi. Başta kızsam da şimdi bu bölümün de okunmadan kitabın kapatılmaması gerektiğini düşünüyorum.

Tek gayesi güzel olanı yok edip çirkini istihdam etmek olan modern çağda Hasan Harmancı’nın güzelliğine işaret etme cüretinde bulunuyor ve yazıyı aşağıdaki alıntıyla kapatıyorum:

Yunus ile Mevlana bugün yaşasa ne yazar! Biri pasif direnişçi öbürü klasik kaderci diye yok sayılıp, görmezden gelinir; olup olacağı bu.” (sf. 57)

Zeynep Koyuncu
twitter.com/zeynebaybuke

28 Nisan 2017 Cuma

Dönüp dolaşıp babada duran hikâyeler

"Baba bana yürüdüğün
O yolları göster
Baba bana dünyanın
Yüreğine inen geçidi."

- Ahmet Erhan, Bir Baba İçin

Baba, çok derin bir mevzu. İsmi cisminde. "Baba" bir mevzu. Öyle ki insanın kemali belirli bir olgunluğa eriştiğinde anlattığı şeylerin içinde muhakkak bir baba figürü yer alıyor. Bu bazen öğretmen, hoca, lider, şeyh yahut yoldan geçen herhangi bir kimse oluyor. Sanki hep aranan ama hep de bulunamayan bir anahtar baba. Sanki her kapıyı açacak, eşsiz bir anahtar.

Ercan Kesal'ın daha evvel Cin Aynası kitabını okumuş ve hikâye anlatım gücünü çok beğenmiştim. Hikâye derken yanlış anlaşılmasın, hiçbiri kurgu değil. Yaşanmış ve acısı kalmış, bir yas sürecine dönüşmüş ve mümkündür ki yaşayanını da o süreç boyunca olgunlaştırmış hikâyeler. Teknik manada bildiğimiz hikâye yeteneğini ise Nasipse Adayız kitabında göstermişti. Peri Gazozu, ilk baskısını 2014 yılında yapmış, iki yıl içinde 10. baskısına ulaşmış bir kitap. Tüm kitapları gibi İletişim Yayınları tarafından neşredildi.

İçinde yüzlerce özne olsa da Peri Gazozu'nun tüm metinleri babada duruyor. Böylece okuyan için tek bir özne kalıyor geriye: Baba. Kesal, kitabını "Babam gazozcu Mevlüt'ün aziz hatırasına" diyerek açıyor. Sunuş yazısının hemen başında Tarkovski'nin "...bütün sanat eserleri belleğe dayanır" cümlesiyle başlayan bir paragrafı var. Dipnotta yazar "Bergman ve ona göre sinema yönetmenlerinin en büyüğü olan Tarkovski, felsefi anlamda en çok etkilendiğim iki yönetmendir." diyor. Böylece okuyucu, belleğin sanatlı direnişine şahit olacağı sayfaların beklentisiyle başlıyor hikâyelere. Bu beklenti hiç de boşa çıkmıyor. "Kurban"dan kitabın son yazısı olan "Kestaneden Duduk olur mu?"ya kadar okuyanı, yazarın hafızasına ve yaşadıklarına hayret ettiren bir bütünlük var Peri Gazozu'nda.

"Son bayram ziyaretinde, seveceği türden şık bir ceket almıştım. Sabah erkenden giydi ceketi ve titreyerek aynanın karşısında durdu bir süre. Parkinsonun iyice küçülttüğü vücudu, ceketin içinde kaybolup gitmişti sanki. "Ölçünü unutmamışım bak, tam oturdu vücudun," dedim utanmadan! Eve gelen tüm misafirleri, küçücük gövdesinden sarkan o ceketle karşıladı, oturdu, sohbet etti. İstanbul'a döneceğim güne kadar da çıkarmadı sırtından. Son gün vedalaşmak için yanına gittiğimde "Oğlum, bu ceket çok güzel de, bana biraz ağır geliyor. Taşıyamıyorum artık. Al onu sırtımdan," dedi. Evet, doksan yıllık bir ömrü taşıyamıyordu artık babam. Aldım ceketini sırtından. Bir daha da giyinemedi." [sf. 43]

Hikâyelerle birlikte dönemin yönetim anlayışının toplum üzerindeki gölgesi de ağır biçimde hissediliyor. Bu gölge ne yazık ki sarıcı, kuşatıcı, güven verici bir gölge değil. Aksine gulyabani gibi çöken, korkutucu ve zalim bir gölge. Öte tarafta "İster kurtçu, isterse Ecevitçi, benim için fark etmez. Biz ekmeğin peşindeyiz." diyenler de var elbette. Ancak gençlerin hem yürekleri hem de bedenleri yangın yeri...

"Ben öldükten sonra, gömmeden önce battaniyeye sarar mısın oğlum," demişti bir gün babam. 
"Niye baba?"
"Soğuktur şimdi oğlum, toprağın altı sonuçta. Üşürüm... Sonra, börtü böcek."
"Ne fark eder öldükten sonra," diyemedim tabi ki.
"Olur baba. Bunları düşünme Allah aşkına," dedim yavaşça.
Lakin, içimde bir battaniye haberinin sızısı kalmıştı. Babamın insanı şaşırtan bir saflıkla istediği battaniyeyi 19 Aralık 2000 günü, Bayrampaşa Cezaevi'nin koğuşunda günlerdir ölüme yatan genç insanlara attılar. Bakın ne anlatıyor yıllar sonra, o katliama katılan askerlerden biri:
"Koğuşta yangın çıktıktan sonra yardım isteyenlere 'sizi kurtarmak için yaş battaniyeler atıyoruz, bunlara sarılın ve kendinizi koruyun,' diyerek battaniye attık. Fakat battaniyelere su değil, benzin ve tiner dökülmüştü. Battaniyeye sarılanlar daha çabuk yanıyordu." [sf.103]

Bu vaziyet Ercan Kesal'ın diline öfke, nefret olarak yansımıyor. Kesal "her şeye rağmen" umudundan bir şey kaybetmiyor. Elbette lanetini de esirgemiyor.

"Ölülerimiz nerede? Bir karga bile değilsiniz. Kabil'in kargayı görüp de utanan kalbi yok sizlerde, anladık. Ama, yorulmadınız mı, ağzınızda cesetlerle yıllar yılı tepemizde akbaba gibi dolaşmaktan? Bir karga gibi yapın hiç olmazsa. İnin yere ve bırakın ölülerimizi. Kalplerimiz onlara mezar yeridir." [sf. 115-116]

Bir hekim Ercan Kesal. Anadolu'nun ücra köylerinde, kasabalarında, türkü imkânsızlıklarla görevini aksatmadan yerine getirmeye çabalamış. Çok zor şartlar da görmüş, kan ter içinde bırakacak imtihanlar da. Hiçbiri onu mesleğinden soğutmamış. Çünkü insanı, halkı, toprağı sevmektir gönlü dik tutan. Bazen 'şansı' yaver gitmiş, hem kendi hem hastası ölümden dönmüş. Bazen de 'talih' kısa bir süreliğine gülmemiş, hastası ahirete göçmüş, kendisi üzülmüş. Bu üzüntüsünü kelimelere dökmüş. Belleğin acı hatıraları arasına yerleştirmiş, Peri Gazozu'nun birçok sayfasında da okuyucuya sunmuş.

"Baba, ağzında külü yarılanmış bir sigara, acıdan donmuş bir halde, yerde yatan oğluna bakıyor. Traktörün şoförü biraz ötede, jandarmaların arasında savcıya bir şeyler anlatıyor. 
Yorulur, oradaki bir taşa çökersiniz. Ayağında Adana şalvarı, esmer yanık yüzündeki derin acıyla suskunca bekleyen baba bir ara, kafasında yaptığı konuşmayı bitirmiş de bir sorunun cevabını veriyormuş gibi konuşur: "Adana'dakiler soruyordu bu sene kurban kesecek miyiz, diye, arayıp söyleyeyim bari. Kurbanı kestik. Allah kabul etsin." [sf. 165]

Sadece acı değil, Anadolu insanın türlü türlü karakterleri, ilginç huyları, geleneklerin modern tıbba meydan okuduğu anlar ve zamanlar, daha neler neler. Yazının başında söylediğime yakın, hem bir deneme hem de hikâye kitabı gibi Peri Gazozu. Kanaatim şudur ki bu kitap psikoloji alanında da özellikle değerlendirilebilir. İçindeki teknik tespitler, anekdotlar, vakalar ve analizler yok ama nice travmalar, yaslar, melankoliler, hüzünler ve yaralar var. Sadece biri çıkıp "depresyondasın, bir antidepresan kullanman lâzım" demiyor, o kadar. En güzeli de bu. Çünkü depresyon, şu çağın insanının ayakta durduğunun, hâlâ ayakta durabildiğinin bir göstergesi. Gücünün, yüreğinin genişliğinin, robotlaşmadığının, insanî vasıflarını kaybetmemek konusundaki direncinin ve nicesinin. Bu yüzden koca bir yas süreci işleniyor Peri Gazozu'nda.

Erdoğan Özmen, o güzel kitabı Vazgeçemediklerinin Toplamıdır İnsan'da "Keder üstüne tefekküre dalmaktır yas. Kayıp içinden ve kayıp aracılığıyla düşünmektir." der ve şöyle devam eder: "Yas bir armağandır insana. En derine dalmaktır; hiç bilmeden üstelik."

Babada her şey vardır. Keder, tefekkür, yas, kayıp... Ve ne olursa olsun, kahkaha yerine tebessümü tercih eder babalar. Çünkü kahkaha geçicidir, tebessüm geçmez. O hep kalır gönüllerde, hikâyelerde...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

27 Nisan 2017 Perşembe

Şairin dilinden tüm muhtevasıyla diriliş

Sezai Karakoç’un "Düşünce Serisi" kitaplarından biri olan Diriliş Neslinin Amentüsü kitabı “Kendimin bir diriliş eri olduğuma inanıyorum” cümlesi ile başlıyor. Dirilişin ne olduğunu tam olarak anlatmasa da yani kelime manası olarak vermese de bize dirilişin ruhundan bahsediyor. Tam da ihtiyacımız oluğu gibi.

Zıtlıklar dünyasında bir iyi bir kötü muhakkak olmalıdır. Ki asıl o zaman kazanan ve kaybeden belli olsun. İşte Sezai Karakoç da kendini diriliş cephesinde görüyor. Cephe de olan birinin cephanesi nedir? Sizleri bilmem ama Sezai Karakoç’un cephanesinde ruh var. Zira dirilişi ruh ile bağdaştıran yazar “Ruh, sürekli olarak Allah’ı bilme, Allah’ın huzurunda olma savaşı içindedir” diyor.

Diriliş erinde bulunması gereken evvela iman ardından da Son Peygamberin Sancağı altında olmaktır. Amacımız İslam sancağının yere düşmemesidir. Bu sancağı yere düşürmeyecek olanlar ise Allah’a inanan kimselerdir. Yazarımız bütün bunları yaparken de karşılaşılan zorluklara karşı sabrı devam ettirmenin, ümidini yitirmemenin kitapta altını defalarca çizdiriyor. O hiç umudunu yitirmediğinin bir göstergesi olarak da şöyle diyor: "Birgün gelecek, yine İslam Milleti, bilinçlenecektir. Nerelerden nerelere geldiğini öğrenecek ve bu onu uyandıracaktır. Buna en büyük inançla inanıyorum.

Diriliş erlerinde bulunması gereken temel vasıflara bakacak olursak:
- Mücerret hakikati daima araştırmak,
- Tarihin sırlarını kurcalamak,
- Peşin hükümler vermekten kaçınmak,
- Sözlerin ve olayların dış anlam ve yorumlarına takılıp kalmamak ve
- İslam’ın Orta Yol olduğunu bilemekten geçiyor.

İşte diriliş erinin asıl amacı hakikatin peşinden koşmaktır ve günün adamı olma değil “dem”in adamı olma yolunda ilerlemektir.

Kitabın ilerleyen kısımlarında bu Dirilişin gerçekleşmesi için cem halinde olmak gerektiğini söyleyen Karakoç, kapitalizmin yıkıcılığından uzak olmalıdır Diriliş insanı diye belirtiyor. Çünkü kapitalizm de yıkım varken Dirilişte yeniden doğuşun varlığını kabul ediyor. İlla bir devlet olacaksa bu medine’t-ül fazıla yani bir erdem devletinin varlığının olması gerektiğini vurguluyor. Nitekim İslam’ın devlet ideasında, insanları ezme ve sömürmeyi hedef almış Batı ideasının insanlığı makineleştirme sistemi haline getirmekten uzak bunların tam tersi eleştirmeye açık, insanların her türlü politik, ekonomik, sosyal gelişmelerine ve kuruluş tertiplemelerine açık bir erdem düzeninden bahseder. Bunları gerçekleştirmeye çalışırken önceliğimizin Allah rızası olması gerektiğini ifade eden yazarımız “Her şey Allah içindir” fikrinden bir an için ayrılmamak gerektiğinin altını çiziyor.

Kitabın sonuç bölümüne gelindiğinde ise yeni bir neslin gelmekte olduğunu ifade ediyor. Hiç şüphesiz bu nesil Diriliş Neslidir. Düşüş günümüzden bugüne kadar kana ve tere batarak yapılan çalışmalar bunun içindir. Bu sözler, bunun bir denemesidir. Ezberlenmek için değil, üzerinde düşünülmek ve ruha mal edilmek için. Yani teorikten pratiğe geçiş için olması gerektiğini ifade ediyor.

"Ey Diriliş Eri!
Yeniden doğacaksın. Kıyametini yaşayıp yeniden dirileceksin.
Dünyaya, eşyaya yeniden anlamını getireceksin.
O zaman Allah da sana, senin kendi öz anlamını bağışlayacaktır.
Hiç kuşkun olmasın."

Rumeysa Açıkkar
rumeysa_acikkar01@hotmail.com

24 Nisan 2017 Pazartesi

Yazımız kalırsa biz de kalırız

Osmanlıca, Osmanlı Türkçesi, Osmanlı alfabesi, Osmanlı harfleri gibi bir takım şeylerin sıkça konuşulduğu günlerdeyiz. Bu incelemede bahse konu edilecek kitapla; Osmanlıca diye bir dilin olmadığını, bu topraklarda bilinmiş, söylenmiş ve yazılmış yegane dilin adının Lisān-ı Türkī yani Türkçe olduğunu yeniden göstermiş olmak, umarım ki gündemle paralel gitmemek açısından dikkate değer olur. Çünkü kitabın asıl mühim olma vasfı, dilimize ve yazımıza yapılan taarruzları o dönemde tek başına defetme çabası gütmesidir.

İstiklâl Marşı Derneği'nin hazırladığı "Türkçe'den İslâm'a Giriş" serisinin ikinci kitabı, Yazımız. Türkçemizin ve dolayısıyla yazımızın imha edileceği zamanların tam içinde, 1927'de Yusuf Samih Asmâi'nin kaleme aldığı kitap, Kasım 2014'te Tiyo Yayınları tarafından neşrolunmuştu. Birçok manada önem arz ediyor. Okuyucu hem Latin harfleri hem de eski(mez) yazıyla neşrolunan bu kitap sayesinde Yusuf Samih Asmaî'yi tanıyabilecek, yazının tarihi konusunda malumat sahibi olabilecek, Latin harflerinin hangi maksatlarla ortaya atıldığını öğrenebilecek. Topyekun bakıldığında hem yazı-din-millet konusunda oldukça zihin açıcı meselelere dikkat çekiyor, hem de modernleşme lafzının en sık kullanıldığı devrin temel gayelerini izah ediyor. Mezar taşı okuma romantizmiyle yan yana konamayacak kadar önemli noktalara temas etmiş olan Asmâi, eğer bir Türkiye ve Türk milleti kalacaksa bunun yazımız vesilesiyle olacağını; fakat bir Türkiye ve Türk milleti yok olacaksa da bunun yine yazımız yoluyla olacağını çok açık ifadelerle belirtmiş.

Kitabın "Mısır'daki Bir Türk milliyetçisi Asmaî" başlığını kaleme alan Enes Aksu'nun yaptığı araştırmalardan anlaşılan bir şey var ki o da Asmaî'nin çok zor bir zamanda bu kitabı yazmış olduğu. Çünkü Türk yazısıyla birlikte doğal olarak Türk hayatına da yapılmış hücumların, taarruzların ve tasallutların yoğunlaştığı dönemlerde Türkçe muallimliği yapan Asmaî lisan meseleleriyle ciddi biçimde alâkadar olmuş ve yazımıza dair yapılan tenkidlerin üzerinde yoğun mesai yapmıştır. Asmaî'nin hayatını yazımıza adadığını söylemek abartı olmaz. Öyle ki 1880'lerde Mısır'da nüfus itibariyle Türklerden çok daha az olan Fransızların, İtalyanların, İngilizlerin, Rumların ve Ermenilerin envai çeşit neşriyatı söz konusuyken, dönemin tek Türkçe mecmuası "Ruznâme-i Vekâyi-i Mısriyye" Hidiv hükumetince ilga edilmiş. 1889 yılında ise Yusuf Samih Asmaî, Türkçe neşriyata olan ihtiyacın farkında olduğundan mütevellit "Mısır" adında haftalık bir mecmua neşrine başlamış. Bu mecmua Mısır'da Türklerin neşrettiği ilk gayr-i resmî gazetedir. Yine Enes Aksu'nun tespitleri doğrultusunda Asmaî'nin Avrupa coğrafyasına ve insanına İslâm'ı esas alarak atf-ı nazar etmesi, gerek bu gibi hususiyetleriyle gerekse fikrî istikameti gereğiyle Kalın Türk vasfını haiz bir Türk milliyetçisi olması da son derece dikkate değer.

Kitabın takrizinde Lütfi Özaydın'ın belirttiği gibi İslâm harfleri esas itibariyle sanatının zirvesini Türk İstanbul'da bulmuştur. Dünyanın en önemli hatları da hattatları da İstanbul'da yaşamıştır, yaşamaktadır. Türk hattatlar el'an yazılarının hatalı olup olmadığını tespit etmek için Mehmed Şevki Efendi'nin meşklerini ölçü olarak kabul ederler. Şevki Efendi yazımıza sülüs, nesih ve hat meşklerini, sanatımıza da "Şevki Mektebi"ni kazandırmış bir mühim zattır. "Yazımız" kitabının önemi hakkında Lütfi Özaydın'ın takrizinden bir bölüm: "Bu kitap, bizi millî varlığımızın neye tekabül ettiğini farketmiş olan düşmanlarımızın niyetlerini bize ihsas ve izah ediyor. Bizim içimizde yaşayıp bizden imiş gibi görünenlerin vesveselerini ve tuzaklarını açığa çıkarıyor. Bu kitabın gösterdiği bir başka şey şu ki, sadece bizim ülkemizde değil, Japonya'da ve sair yerlerde de, doğulu milletlerin iyiliği(!) için çalışan, onların terakki etmelerinden başka bir emelleri olmayan(!) batılı dostlarımız(!) hararetle Latin harflerini kullanmayı tavsiye ve teşvik etmişler. Başarılı olamayanları ortalıktan kaybolurken, netice alanları hâlâ engin fikirlerinden(!) geri kalmış dostlarını istifade ettirmeye devam etmekteler."

Mukaddime'sinde Asmaî, Latin harflerinin kabulünün diğer milletler nezrindeki vaziyetini sorgulamış. Mısırlıların Latin harflerine katiyyen razı gelmedikleri, bunun sebeplerinden birinin de Arap kavimlerinden ayrılmakla zarar göreceklerini düşünmeleri anlaşılıyor. Japonlar ise yazılarıyla cinsî ve iktisadî bir kâr içinde bulunduklarından ve bunun ciddi manada farkında olduklarından mütevellit Latin hurufuna hiç itibar göstermemişler ve hatta "bir fincan çay yerine dahi" koymamışlar. Diğer yandan Amerikalılar ve İngilizler ise mazilerine, sanatlarına, fennî ve dinî kitaplarına, ananelerine dikkat çekerek başka lehçelerle yazmayı tarih boyunca reddeylemişler. Bu hususta Asmaî şöyle diyor: "Kavmin tevhid-i lisanı yalnız kağıt üzerinde kabil olur. Lisan bir güldür. Koklayınız."

Yazıların Aslı, Yazımızın Tarihi, Yazımızın Coğrafyası, Lisanın Felsefesiyle Hurufumuzun İmlası, Dilimizi Latin Hurufuyla Yazmak, kitabın beş bölümünü teşkil ediyor. İlk bölümde yazıların kökenini irdeleyen Asmaî'nin sunduğu Türk ve Latin hurufunun silsile cetveli son derece önemli. Buradaki maksadını "Ayrık otu gibi her tarafa kol süren iki yazının asıl kökünü göstermek" olduğunu söylüyor müellif. İkinci bölümde yazımızın tarihini kısa ve öz biçimde ifade eden Yusuf Samih Asmaî, can alıcı bir sual ortaya atıyor: "Rika yazısı, büsbütün bizim hattatların icadıdır. Sülüs, nesih ve divanî yazıların envaı hep biz Türklerin kalem-i maharetleri eseridir... Umum hakkında cari olan bu kaide neden hakkımızda cari olmayacak ve atalarımızın ihdas ve bize miras bırakıp gittikleri bu güzel yazılarımıza ne için Türk yazısı denmeyecektir?"

Üçüncü bölüm olan Yazımızın Coğrafyası; coğrafyanın siyasî, idarî, ticarî aksamlarla birlikte dinî, lisanî ve hattî kısımlara da sahip olmasını izah ediyor. Yazımızın İslâm'ın damgası olduğunu, gerekçeleriyle ve vazgeçilmesi mümkün olmayan noktalarıyla Müslümanların hayatiyetinin temelini teşkil ettiğini bu bölümle iyice anlamak mümkün. Bir kavmin dininin diliyle, dilinin de diniyle birlikte yaşadığını, dolayısıyla dilin kaldırılmasının dinin de mahvına yol açacağını Asmâi dilin seslerinden örnekler vererek de açıklamış. Rusların Büyük Asya Türklerini cebren Hristiyanlaştırmaya olan gayretinin en önce dil üzerinden yürüdüğü herkesin malumu. 1930'larda Rusların bu gayretleri tam anlamıyla gerçekleşmemişse de, şimdi baktığımızda Türkçe'nin Orta Asya'da yok olduğunu söylemek mümkün. Bundan yola çıkarak da Orta Asya'da dininin ve dolayısıyla dilinin farkında olan bir Türk bulmanın çok güç olduğunu söylemek herhalde abartılı bir yorum olmayacaktır.

Kitabın dördüncü bölümünde Asmaî, lisanın felsefesiyle birlikte hurufumuzun imlasına dair tespitlerini yazmış. Bu bölümde müellif "Türkün bugünkü yazısı Türkün dilidir" diyor ve yazımızın elimizden alınma ihtimalinin dahi dilimizi kötürüm, kanatları kırık bir güvercin haline getireceğini, bunun da yuvada pineklemekten öteye gidemeyeceğini dile getiriyor. Buradan çok önemli şeyler çıkarmak ve anlamak lâzım. Özgür bir insan, dilini kaybederek özgürlüğünü kaybediyor ve "öz yurdunda garip, öz vatanında parya" kalıyor. Lisan, insanın yaşaması, sahih kalması ve salim olması için ne kadar mühimse, hürriyetin varlığı da şüphe yok ki lisanın varlığıyla söz konusu edilebilir. Burada Asmaî, aileyi örnek gösteriyor. En küçük cemiyeti aile olarak dile getiriyor ve ailenin bir kavmin esasını teşkil ettiğini söylüyor. Dolayısıyla bir ailenin ana diliyle meramını ifade edememesinin ayıp olduğunu, ifadesini doğru imlayla yazamamasının naks olduğunu, dilimizin bir izzet-i nefsi ve şerefi olduğunu belirtiyor. Tüm bunların altını çizmek içinse soruyor: "Yoksa haram süt emmiş insanlar gibi aslımızı mı inkar edeceğiz?"

Son bölümde dilimizi Latin hurufuyla yazmanın başımıza ne büyük belalar açacağını henüz o yıllarda tespit etmiş Asmaî. Kendi dilimize ancak kendi harflerimizle, zevk ve kabiliyetimize göre ses verebileceğimizi, bir Arapla bir Acem'in telaffuzuyla benzerlik taşıyamayacağımız bunlardan biri. Misal olarak bir Türk, Acem veya Arapın "Vav" harfinin başka başka telaffuz edeceğini gösteriyor. Türklerin Fatıma ismini nidada "Fatımaa" diyerek, yani ikinci maktaını temdid ederek yaptığını, Arapların ise Fatıma diyerek ilk maktaını temdid etmesi buna bir örnek. Yazımızı sağdan sola doğru yazmamızın nedenleri arasında da ulviyet olduğunu önemle izah eden Asmaî; ressam ve nakkaşların daima sağdan sola başlayıp işlediğini, yürürken evvela sağ ayağımızı attığımızı, sağ eliyle iş görenlerin sol eliyle iş görenlere nazaran kıyaslanamayacak kadar fazla olduğunu, tabiatın hükmünce de insanın evvela ve daima sağ taraftan başladığını misal veriyor. Bugün Latin harfleriyle işlerini yürüten pazarlamacıların, mağaza ve konumlandırma stratejileri arasında müşterinin en önce sağ tarafa doğru yönelmesi ve sağ elini ürüne uzatması hususlarında üniversitelerde dersler vermesine karşın "Asmaî iyi ki bu zamanları görmemiş" demekten gayrısına dil varmıyor.

Kitabın hatimesinde Asmaî'nin son cümleleri hem yazımızın önemi hem de yazımıza kast edenlerin Türk düşmanlığı hususunda oldukça yalın, temiz ve acımasız: "Kendi icadımız, kendi malımız olan Türk yazılarını kaldıracak ve Türk dilimizi Latin harfleriyle yazdıracak bir zatın dildaşlarımız içinde mevcud olacağını ben ümid edemem. Tarih nazarında, İmparator Teodos'a ikinci olmaya razı ve Karabaş Teofil'e sani kalmayı kabul eyleyecek bir Türk oğlu Türk bulunacağını ben asla zan eylemem. Zan u imid eylediğim bir şey varsa o da tedbir ve avakıb-ı umurda nazarımızı şecaat-ı askeriyyemiz derecesine ila ile "Leyse fil-imkani ebdeu mimma kân" diyerek işi durumuna bükmek ve oluruna bağlamaktır."

Yağız Gönüler

Mitolojik ögelerin ışığında yeni öyküler

Kureyş’in Kurtları, Horoz Tepesi’ni basmadan, taze ölüleri yemeden, tam yedi gün önce başlıyor anlatılan. Bir dedenin vasiyeti hikâyeyi kuşatıyor, öncesi ve sonrasıyla, ilginç bir sona evrilmiş. “Tekrarlar ebesiZeliha, sıradan bir kilim dokuyucusu mudur? “Kıyamet Örtüsü”nü ören, bitmeye yakın “top top ipliğe dönüştüğü sırada” ölüm korkusunu yenen bir fani. İki kez bunu denediği halde örtüyü ortaya çıkaramayan yani başaramayan, aklını yitirip kendini vadiye vuran Zeliha… Yoksa kendine has motiflerini sadece geceleri işleyerek, haftalarca dışarı çıkmayan bir düş hizmetçisi mi?

Esrarengiz ne varsa, altı uzun öyküde dillenmiş, okurunu kendi dehlizlerine çağırıyor. Sözsüz acıyı göğe çıkaran karakter, “Ejdarha” öyküsünde belirmiş. Ali Nut ise, başka bir karakter, bu anlatılanların dışında kalmayı başarmış, akıntıya kürek çeken hali ile.

Neye bakarsa baksın ya da neyi görürse görsün, bir süre sonra dünyadaki sessizliği görüyor, Ali Nut’un yüreğini çaldığı akşamı hatırlıyordu, sanki sürüp giden bir filmdi bu.

Günümüz edebiyatında farklı bir öykü anlayışını benimseyen İnan, “kalbi terkedilmiş bir yurtluk olan,” düşünür dedelerden, yazın gidilen yayla evlerinden, yılanlara dair söylencelerden, tekerlemelerden söz ediyor öykülerinde.

Uzun yolculuklar yapanlar bilir ki, varlığından ne kadar emin olursan ol, yolculuklar tıpkı düşünceler gibi sürprizlerle doludur, değişkendir. Belki dedem de yön değiştirerek, yolculuk boyunca yaşama ilişkin değil, ölüme ilişkin hikayeler anlatacak, sonsuzluğa giden bir yolun insafına terk edecekti bizi.

Sonra yüzyıllardır anlatılanların, mitolojik ögelerin ışığında yeni öyküler kurmuş.

Bin Yapraklı Lotus, İçimizdeki Şato adlı iki öykü kitabından tanıdığımız İnan Çetin, Kureyş’in Kurtları ile üçüncü öykü kitabını, Yapı Kredi Yayıncılık’tan okurlarıyla buluşturdu. Çeşitli alanlarda kalem oynatan İnan’ın, İblisname, Bir Hayalin Gerçek Tarihi, Uzun Bir Ömür İçin Uzun Bir Elbise adlı yine aynı yayınevinden çıkan romanı mevcut.

Karaşehirlilerden, olağanüstü hikayeler dinlemeyi seven, “dilbaz insanlar” dan bahsetmiş öykülerinde İnan. “Efsanevi şehirler, bilinmeyen denizler, korkunç yaratıklar, sihirli adalar, öfkeli dağlar”, aslında ne düşlemek istiyorsak hepsini bulabiliriz satır aralarında.

Meral Afacan Bayrak
twitter.com/tarcnckmaz

21 Nisan 2017 Cuma

Romantik aptallıklara ihtiyaç duymamalıyız


"Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, O'ndan başka bunu giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır verecek olursa, bunu da O'ndan başka geri alacak yoktur. Şüphesiz O, her şeye kâdirdir."
- En'âm 6/17

"Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar."
- Âl-i İmrân 3/160

Biz insanlar çoğu zaman omzumuzda iki melek olduğunu unutuyoruz. Nisyan ile malûl isek de bu bizi helâk olma derecesine götürmemeli. Bütün yapıp ettiklerimiz mükemmel bir sistem tarafından anlık olarak kontrol ediliyor. Üstelik bu kontrollerin neticesinde çeşitli uyarıları yahut ödüller de istisnasız karşımıza geliyor. Ancak biz, Allah'a emanet olduğumuzu, bu emanet olma durumuna ne kadar sahip çıkabilirsek o kadar insan olabileceğimizi pek umursamıyoruz. Teslimiyetimiz tek bir makama olması gerekirken, kendimize teslim olacak bambaşka şeyler buluyoruz. Bu şeyler bir teknoloji ürünü, bir alışkanlık, hatta bir kimse bile olabiliyor. Tüm bu teslimiyet ve bağımlılık, düşünce dünyamızı son derece olumsuz etkiliyor. Bize biçilmiş sınırlar içinde düşündüğümüz için yeni ve özgün fikirler ortaya koyamadığımız gibi hâlihazırdaki durumları eleştiremiyor, kötülüğün karşısına iyiliği koyacak bir eleştiri yolculuğuna çıkamıyoruz.

Atasoy Müftüoğlu, günümüzün sömürgeye uğramış, prangalara vurulmuş, konformizme maruz kalmış, bilinçten uzak tutulmuş, manipülasyonla uyutulmuş ve nostaljiyle avutulmuş zihinlerini sorguluyor. Hece Yayınları tarafından Haziran 2013'te neşredilen Teslimiyetçilik Kader Değildir, kanaatime göre son yirmi yıldır yaşadığımız ve hâlâ yaşamakta olduğumuz zihin perişanlıklarını, sarhoşluklarını, fanatikliklerini, eleştiri masasına seriyor.

Toplam 14 makalenin yer aldığı kitap, 158 sayfa. "Ayrıntılara, Biçimlere, Yüzeylere Kapanmak" ile başlıyor, "Teslimiyetçilik, Bir Geleneğe Dönüştürülemez" ile bitiyor. Müftüoğlu; konformizmin bilincimizi tahrip edişi, bilinçsiz bir geleceğin olamayacağı, düşüncesizleştirilen toplumların bağımsız bir gelecek inşa edemeyecekleri, zihne vurulan darbeleri durdurmadıkça hiçbir şeyin 'iyi' olamayacağı, bir öyle bir böyle 'ikili' hayatlar oynadıkça bir yere varılamayacağını bunca yıllık tecrübesiyle, tane tane anlatıyor.

"Derin düşünmeyen, üretmeyen, sorumluluk almayan insan hiç yaşamamıştır. İnsan kendisi çoğaltarak, yeni başlangıçlar yaparak, üreterek, kendisine büyük sorular yönelterek gündelik sınırları aşabilir. Düşünme ve üretme yeteneğine sahip olmayan insan için her şeye boyun eğmekten başka bir yol yoktur. Dünyevî, maddî korkuların baskısı altında yaşamak, yaşamak değildir. Her türlü korkuyu aştığımızda ancak özgür olabiliriz. Kendisiyle ilgili tercihleri, kararları bir başkasına, taklit ettiği bir otoriteye bırakan insan, kendisine sahip olamadığı için böyle yapar. Kâr ve zarar kaygılarının belirleyici olduğu bir hayat, hayat değildir. Bireylere ya da toplumlara zorla dayatılan, zorla kabul ettirilen fikirler ahlâkî olamaz." [sf. 50]

Ülkemizde siyasetten kültüre kadar çok derin bir sahada nostaljik söylemler zirvede. Mehmet Âkif şiirleri, Yunus Emre sempozyumları, Necip Fazıl günleri, ebru ve hat kursları, şeb-i arus etkinlikleri(!) gibi nice faaliyet düzenlenmesine rağmen ortaya konan ciddi bir fikrin görülmediği, birçoğunun turistik ve romantik birer 'vakit geçirme' şenliğine dönüştüğü aşikâr. Üsküdar sahilinde balonlara büyük şairlerin dizelerini yazmakla maalesef fikrî bir seviye tutturulamıyor: "Müslümanlar modern tarihin, modern seküler sistemin kendilerini nasıl şeyleştirdiğinin maalesef farkında değildir. Şeyleştirilen zihinler hiçbir zaman büyük hakikatleri, büyük sorunları göremez, büyük fikirlere, düşüncelere ve ufuklara sahip olamazlar. Şeyleştirilen zihinler yalnızca talimat almaya elverişlidir. Şeyleştirilen zihinler, klişeler, sloganlar, kalıplar ve nefretle yalnızca yüzeyler üzerinde konuşabilir." [sf. 115]

Öte yandan belirli bir siyasî harekete destek çıkmak için dergi yayınlanıyor, metin çalışmaları yapılıyor ve tüm bunların kelama, sayfaya bir saygısızlık olduğu düşünülmüyor. Salt sistem kaygısıyla, iktidar hevesiyle, mevki-makam düşkünlüğüyle çok çirkin bir varoşluk, üslup tutturuluyor. Matah bir şeymiş gibi, gençlerden 'yoğun ilgi' bekleniyor. Yaşlılar eski iç sorunlarla, gençler yeni dış sorunlarla ilgilendiği için ortaya birbiriyle geçinemeyen, birbirini anlamayan bir 'kitle' çıkıyor. "Hamasi bir retorik hepimizi gerçek çabalardan alıkoyuyor. Hakikati temsil etmek yerine, tarafları temsil etmek gibi bir ahlaksızlık yayılıyor" diyen Atasoy Müftüoğlu itirazını şöyle sürdürüyor: "Bütün koşullara boyun eğen, hiçbir duruma itiraz etmeyen, sorgulamayan, hayır demeyen kişilerden özne olmaları beklenemez. Hayatımız üzerinde ahlâkî bir denetim yok artık, yalnızca finansal bir denetim var. Bugünün dünyasında enformasyon ve iletişim yoğunlukları yaşanırken, her tür düşünme faaliyeti yüzeyselleşiyor. Enformasyon ve iletişim yoğunlaştıkça bütün nitelikler birer birer kayboluyor; dostluklar, sahici ilişkiler kayboluyor, bütün bu ilişkilerin yerini online ilişkiler alıyor." [sf. 121]

Politik sahada her ne kadar birlik ve millet söylemi yoğun biçimde yer alsa da ortada yalnızca kalabalıklar, kitlelerin ve sadece çıkarını kollayan ekiplerin yer aldığını görmek oldukça kolay artık. Halkımızın bir zevk kültürü, bir anlayış seviyesi vardır. Her ne kadar süzmenin ve filtrelemenin güçleştiği bir çağda yaşıyor olsak da, üzerimize otomatik bir silah gibi aralıksız 'bilgi' sunan tv-radyo-dergi kanalları olsa da bazı şeyler ayan beyan görülüyor. Sadece bir kesimin alkışlarını ve takdirlerini almak için din diline yaslanıyor, bu dille yeni bir kültür üretilmeye çalışılıyor. Elbette sonuç hüsran oluyor ve bu pişmanlık unvan sahiplerince çok geç fark ediliyor: "Bir kültürün ve medeniyetin tarihe yeniden dönebilmesi için evrensel düşünce ve insanlık ufkunu kuşatabilen, öncü düşünürlerin, bilgelerin, filozofların, âlimlerin, müctehidlerin yetkin kadrolar hâlinde yetiştirilmeleri ve sorumluluk yüklenmeleri gerekir. Henüz bir tartışma terbiyesine bile sahip olmayan, lümpen İslâmcıların, lümpen devrimcilerin hiçbir kültürel inşaya katkıları olamaz." [sf. 122]

Tıpkı Müftüoğlu'nun belirttiği gibi gazetelerden televizyon programlarına, dergilerden özel oturumlara kadar hiçbir yerde tartışma yapılmıyor. Birbirini alkışlayan, birbirini öven, birbirini ödüllendirilen tuhaf, ironik ve görebilenlere hüzün veren bir seviye söz konusu. Bu seviyesiz seviye maalesef 'izleyiciler' tarafından görülemiyor, bakılıp geçiliyor. Kendileri çalanlar kendileri oynuyor. "Âlemle gelen düğün, bayram" vizyonu(?), "Bal tutan parmağını yalar" misyonu(!) topluluklar arasında gezinip duruyor. Tüm bunlar olurken eleştirinin vakti bereketsizleştirdiğini, muhalif olmakla vakit kaybetmenin gereksiz olduğunu beyan eden 'taraflar' işi iyice içinden çıkılmaz bir hâle getiriyor. Sebebini Müftüoğlu'ndan okuyalım:

"Müslümanlar ilkesel temelde düşünmek, yapmak, tercihte bulunmak, sorgulamalar yapmak, hayır demek gibi yeteneklerden yoksun bırakıldıkları için yalnızca cemaat, parti, hizip liderini taklit ve takip ettikleri için bir muhalefet ve sorgulama bilinci oluşturulamıyor. Maruz kaldıkları zihinsel karmaşa nedeniyle bir bunalım durumunu yansıtan cemaat, parti, hizip liderleri, ulema hareketleri yanlış tercihleri, yanlış algıları sebebiyle hesaba çekilemiyor. Sözünü ettiğimiz tablo sebebiyle bugün bağımsız bir kültürel varoluştan söz edemiyoruz. Müslümanlar bir yanda her şeyi yasaklayan katı gelenekçi yaklaşımlarla diğer tarafta her şeyi mubah, meşru sayan liberal hoşgörüşü yaklaşımı arasında gidip geliyor." [sf. 146]

Sabahtan akşama kadar ihlastan, ilimden, irfandan bahseden taraf; İslâm, iman, ihsan sıralamasını unutuyor. İstikameti (sırat-ı müstakim) tek olması gereken Müslümanlar kendilerine yeni kurumsallıklar, yeni örgütleşmeler icat ediyor. İnsan hakları, demokrasi, özgürlük, gelenek, görenek gibi kavramlar altında 'mitolojik' kurgular oluşturulurken her fırsatta yeni 'mübarek' karakterler pıtrak gibi etrafa saçılıyor. Son teknoloji kamerayla çektirdiği videosunu youtube'a yükleyip, sosyal medyadan "medrese eğitimi geri gelmeli" sözüyle paylaşan tuhaf karakterler başımıza âlim kesiliyor. Kültürümüze ve medeniyetimize adını silinmezcesine kazımış sanatkârların sanatları lekelenmeye çalışılıyor, emeklerinin helalliği haramlığı tartışılıyor. Atasoy Müftüoğlu, Teslimiyetçilik Kader Değildir kitabının son makalesinde gümbür gümbür konuşuyor okuyucuyla. "Son bir ikaz" gibi değil, ilk heyecanıyla, her zamanki gibi. "Romantik aptallıklara ihtiyaç duymamalıyız" diyerek zihinleri uyandırmaya çalışıyor. Bundan hiç vazgeçmiyor.

Bitirirken de nasıl başlanması gerektiğini söylüyor: "Başkaları tarafından biçimlendirilmek bir kader olamaz. Bağımsız bir varoluş mücadelesi, ancak zihinsel bir devrimle başlatılabilir."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf