23 Eylül 2016 Cuma

Kaybettiğimiz mimarlık, şehircilik ve sanat şuurumuza dair

”Sanat eseri, varlık kâinat tasavvurunun yapılana yansımasıdır. Eserini ortaya koyarken aldığı her karar, sanatkârın varlık ve varlığın güçleri hakkındaki tasavvuruna göre şekillenir. Bu özellikleri ile sanat, din ve ahlâk alanında yer alır."
- "Bilge Mimar" Turgut Cansever

"İnsan ya bilinciyle tercih eder ya da başkasını taklit eder. Güçlü imkanlar güzel şehirler yaptırmaz, görgü ve vizyon güzel şehirler yaptırır. Yahya Kemal, 'Koca Mustâpaşa' adlı şiirinde türlü imkânsızlıklarla neler yapılabileceğini göstermiştir. Beton dökmek, inşa etmek değildir."
- Sadettin Ökten, 29 Mart 2016, Küçükçekmece

Mimariye doğru noktadan bakabilmek için evvela kendi değerlerimizin sanatla nasıl buluştuğunu masaya yatırmamız gerekiyor. Bunu yapabilmek için de kavramları doğru tespit edebilmek ve sonrasında batı ile doğu arasında karşılaştırmalı okumalar, gözlemler yapmak icap ediyor.

Batının mimarisiyle doğunun mimarisi arasındaki farkın kökeninde 'din' olduğunu söylersek hiç de abartmış olmayız. Bu düşüncemi oluştururken merhum Turgut Cansever'in "İslâm'da Şehir ve Mimari" adlı kitabındaki şu satırlarından istifade ettiğimi de belirtmek isterim: "Ortaçağ Hıristiyan mimarisi için tipik olan gotik katedral, dışarıdan çeşitli açılardan gözlemlemeye imkân verir. Oysa içine girdiğinizde iki hâkim eksenle karşılaşırsınız: Birisi, girişten mihraba kadar uzanan yatay olarak uzanan eksen, öbürü ise tabandan tavana kadar dikey olarak yükselen eksen. Böylece insanın hareketleri yönlendirilmiş ve tahakküm altına alınmıştır. Gotik katedralde mimarinin empoze ettiği egemen hareket, insanın seçme özgürlüğünü elinden alır ve sorumluluk şuuruna saygı göstermez. Bu tavır, yine islam’ın bilinçli insan ve sanat eseri telakkisine taban tabana zıttır."

Gerçekten de tiyatro salonlarından futbol statlarına kadar -ki bunların arasında asırlar vardır- Hıristiyan sanat anlayışıyla Müslüman sanat anlayışı kıyaslandığında ortaya dikey ve yatak, dolayısıyla çok ciddi bir 'mesele' ortaya çıkar. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde "Post-modern dünyada birey olarak mimar" başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamlamış 1983 doğumlu Serkan Duman, kitabının ana eksenini sanatın kökeninde arayarak oluşturmuş. Kitabın önsözünde de "Merhum Turgut Cansever'e, değindiği konularla bir damarın canlı kalmasını sağladığı için" teşekkür etmiş.

Yazar, kitabını "Manastır Hayatı", "Soyundum ve Giyindim", "Nasıl Bir Mimarlık? (Karşılaştırmalı Okuma)" başlıklarıyla üç bölüme ayırmış. İlk bölümde manastır metaforunu kullanarak içinde yaşadığımız çağa kadar uzanan düşünce yapılarını, olguları ve olayları irdelemiş. Bu bölümde aslında Hıristiyanlığın hayatımıza nasıl girdiği, Antik Yunan ve Roma fikir dünyasıyla ilişkili olarak da anlatılmış.

İkinci bölümde Müslüman Doğu üzerinde durmuş yazar. Batı fikrinin işgalinden önce ve sonra diye ikiye ayırarak Müslüman doğunun hayata bakışı, sanat anlayışı incelenmiş. Üçüncü bölümde ise ilk iki bölümün uzağında olmak kaydıyla daha serbest bir okuma var. Bu okumayla birlikte aslında birinci ve ikinci bölümde neden mevcut konuların irdelendiği de ortaya çıkmış oluyor.

Tam adı "Doğu-Batı ayrımında; Aslında Mimarlık, Şehircilik ve Sanat" olan kitapta yazar oldukça zengin kaynaklar kullanmış. Bu kaynaklara kitabın sonundaki kaynakçadan ulaşmak mümkün. Bazı isimler şöyle: İbnü'l Arabî, Augustinus, Beşir Ayvazoğlu, Jean Baudrillard, Cengiz Bektaş, Titus Burckhardt, Turgut Cansever, Abdülazîz ed-Dûrî, Ahmed Amîş Efendi, İhsan Fazlıoğlu, René Guénon, Talât Halman, Mukammed İkbal, İdris Küçükömer, Martin Lings, Cemil Meriç, Lewis Mumford, Seyyid Hüseyin Nasr, Erwin Panofsky, Edward Said, Zeynep Sayın, Richard Sennett, Ahmet Hamdi Tanpınar...

Modernleşme döneminden sonra otoritenin vatandaşları tek tip'e indirgemek istemesi ve akabinde bunun için denetim mekanizmalarını sıklaştırması da yine mimarlar eliyle gerçekleşmiştir. Bu konuda yazar şöyle diyor: "Batı kentinin denetiminin buyurganlığının ortaya çıkardığı tek tip insan modelinin kendisini denetime daha da açık hâle getirmesi için yirminci yüzyılın başlarında bazı mimarlar ve düşünürler canla başla çalışıyorlardı. Amaçları bu yöndeydi çünkü kendini denetime sunan insan modern olarak methediliyordu."

Kiliselerin mimari yapısına bakıldığında, cemaatini kapıdan alır almaz kasvetli bir havaya sokan, ince uzun ve dikey yapı tarzıyla günahlarından arınmak için gelen misafirini sürekli yönlendiren bir anlayış görürüz. Bu aynı zamanda sinema, tiyatro ve hatta şehir planlamalarının da temelini oluşturur. İslâm mimarisinde daha dairesel bir hareket görürüz. Dikeyden ziyade ufkî (yatay) bir yapı anlayışı -tam daire olmasa bile- en önce Kâbe'de dahi görülebilir. Ayrıca hem dini hem kadim olan Göbeklitepe ibadethaneleri ile Stonhenge yapılarının da dairesel şekillerde olduğu unutulmamalıdır. İslâm'da inancın en kudretli noktası olan tevhid; mimariden sanatın her koluna kadar hakikati gösterebilmek için temel çıkış noktası olmuştur. Serkan Duman şöyle yazmış: "İslâm ferdin özgürlüğüne önem veren ve buna imkân tanıyan bir din. Ancak yine de Müslüman tamamen serbest bırakılmamıştır. Başıboşluk ile özgürlük arasındaki ince çizgi sağlanmıştır. Bu çizgi Tevhid çizgisidir. Turgut Cansever İslâm mimarisinin 'sınırlılığın berraklığına' sahip olduğunu söyler. Tevhid ilkesi, Allah'ın bir ve tek olduğunu hatırlamaktır. Ve bu ilke İslâm sanatının her yerinde karşımıza çıkar. Tevhid mekânda Kâbe, zamanda namaz ile belirir. İslâm'a göre mümin yüzünü Kâbe'ye döndükten sonra istediği her yerde, ister evinde ister camide isterse de kırda namaz kılabilir. Ve namaz vakitlerine riayet ettikten sonra zamanı nasıl kullanacağı müminin tasarrufundadır. Tıpkı Kâbe'nin etrafındaki gibi, Müslümanlar, Tevhid ilkesi aracılığı ile dünyanın her yerindeki Müslümanlarla bir ve beraber olur."

İslâm toplumunda ânı 'kayıt altına almaktan' çok o ân'ı hissetmek vardır. Bu, günümüzün "carpe diem" anlayışından uzakta, kadim irfan öğretisinden sızan "dem bu demdir" anlayışıyla irtibatlı bir hâldir. Müslümanın zamanı, an'lardan oluşur. Her anın kıymeti, şükür sebebi ayrıdır. Kadim müziğimiz de bu sebeple nota kağıtlarıyla değil meşk usulüyle yaşamıştır. Fem-i muhsin'den fem-i muhsin'e. Yazarın bakış açısı ise şöyle: "Ünlü müzisyen ve perdesiz gitar ve Oğur Sazı gibi Batı ile Doğu müzikleri arasında enteresan bağlantılar, geçişler ve karşıtlıklar ortaya koyan enstrümanların mucidi Erkan Oğur bir söyleşisinde, artık müziği kaydetmek istemediğini çünkü bunun bir çiçeği koparmak gibi müziği öldürdüğünü söylüyor olması dikkat çekicidir."

Müslümanın zamanı mekânla . Atalar "Aslan yattığı yerden belli olur" demiş. Kadimde ise "Şerefü'l-mekân bi'l-mekîn" sözü var. Bu söz bazen "Şerefü'l mekîn bi'l mekân" olarak da söylenmiş. İlki "mekânın şerefi orada bulunan iledir" anlamını taşırken ikincisi "kişinin şerefi bulunduğu mekân iledir" anlamına gelmektir. Şeyhü'l Ekber İbnü'l Arabî'nin şu hikmetli sözleri, yaşanılan mekânın (evin) Müslümanlar için önemini anlatmaktadır: "Mekânlar latif kalpleri etkiler... Nasıl ki ruhânî meskenler fazilet bakımından farklı iseler cismânî meskenler de fazilet bakımından farklıdırlar."

Bir mekânın esnek oluşu orada yaşayan ruhların yaşamı anlama, anlamlı yaşama ve hakikatin işaretlerini keşfetme çabalarında oldukça önemlidir. Müslüman evlerinde kullanılan ahşap malzeme, zamanı dondurmaz. Aksine kolayca bölünebilir ve ek alabilir oluşu bir hareketlilik sağlar. Bu hareket, orada yaşayan insanın yaşamını şekillendirir fakat bunu yaparken kısıtlamaz. Aksine zamanı daha da kıymetlendirmesine olanak tanır.

Gazâlî'nin İhyâ-u Ulümi'd Din eserindeki hikâyede Şeyh Hâtim bin Anvân bin Yûsuf el-Esam, Herat'tan çıkıp hem hac vesilesiyle hem de bir kısım yerleri görmek için seyahat yapar. Medine'ye geldiğinde muhafızlara "Burası neresidir?" diye sorar. "Burası Medine-i Münevvere'dir" cevabını aldıktan sonra hiddetle "Olamaz! Burası Firavunun şehridir!" der. Muhafızlar "Sen nasıl mübarek Medine şehrine Firavun şehri dersin!" diye Hatem'in üzerine yürürlerken Hatem tekrar "Öyleyse bana bu şehirde Peygamber'in sarayını gösterin!" der. Muhafızlar "Peygamberin sarayı yok!" deyince bu sefer de "Peki Peygamber ve ashabı nerede oturuyordu?" diye sorar. Muhafızlar karşılarındakinin "cehaleti" karşısında biraz rahatlar ve "Haa! Onlar topraktan, ahşaptan ve kamıştan yapılmış evlerde oturuyorlardı" der. Hatem bu cevap üzerine şehre tekrar bakar "Firavun'un yaptığı gibi taştan ve kireçten yapılmış bu şehir, Peygamber'in değil, Firavun'un şehridir" deyip olay mahallini terk eder. Hikâyenin şerhini Osmanlı Şehri kitabında Turgut Cansever şöyle yapmıştır: "Hz. Peygamber ve ashabı geçici malzemeden yapılmış ve kolaylıkla değişmeye imkân veren yapıda evlerde otururken, şehirde değişmeye direnen bir yapıda, Firavun gibi değişmemeyi, ebedi kalmayı amaçlayan ve mutlak hükmeden bir iradenin ürünü olan evler inşa ediliyor. Hatem'in tenkidi bunadır."

Günümüzde doğu ve Müslüman doğu üzerine konuşurken "terakki" ve "batılılaş(ama)mak" etkilerinden bahseden Serkan Duman, meseleyi gayet yerinde tespitlerle şöyle noktalıyor: "Ev içi yaşantısını Batıcı bir anlayışla kurgulayan Müslümanlar İslâm inancının ana bir olgusu olan ve yer ile ilişkiden koparak koltuklara ve masalara yerleşti. Tıpkı şapka gibi taklitten ibaret olan bu davranış biçimi restore edilen tekkelerin sandalyelerle doldurulmasına kadar ilerledi. Camilerin yeri geldiğinde sırt sırta secde yapmaya imkân tanıyan sınırsızlık özelliğine rağmen, kaç kişinin beraber namaz kılabileceğine dair hesaplamalar yapılmaya başlandı. Evinde ve işyerinde koltuğa oturmaya alışmış bedenler camilerde yere oturamamaya başladı. Kapitalizmin dayattığı moda ve kıyafetlerde ise namaz kılınmakta, camiye girilmekte zorlanıldı ve hatta secdeye gidince açılmaması gereken mahrem yerler açıldı..."

Sadece bu kadar mı? Gelenekleriyle ve onun faziletleriyle yaşamak isteyen 'doğu insan'ı evini, mahallesini, insanını ve kendini kaybetti. Devam ediyor yazar: "Bahçeli müstakil evler terk edildi. Sokak, bahçe ve mescid ile olan sürekli ilişki sekteye uğrayınca, ev niyetine içine sığışılan kutularda tv ve internetin dünyasına zihinler teslim edildi. Doğadan kopukluk ve görüntülerin istilası hayalde canlandırılan sınırsız dünyayı görüntü sağlayıcıların heveslerine teslim etti. Müslümanlar "muhafazakâr sanat" adı altında Hıristiyan sanatlarına özendiler. Sanatları dönüştüreceklerini sanırken kendilerinin dönüştüklerini fark etmediler. Zamanın nasıl kullanılacağını kapitalizm belirledi. Şehirler çarpık hapishaneler misali "tasarlandı". Sokaklar insana göre değil motorlu taşıtlara göre kullanıldı. (Otobanlar motorlu taşıtlar içinse, evlere ulaşımı sağlayan yollar insanlar içindir. Motorlu taşıtlar insana uymalıdır, insan onlara değil.) Anneler çocuklarını gönül rahatlığıyla sokağa bırakamadı. İslâm şehirlerinin en önemli birimi olan mahalle ve mahalle insanı kayboldu. Kısacası Müslüman Doğu kendine veda etti..."

Son sözde ise Serkan Duman, "Eğer evinden çatırtılar duyuyorsan kulak tıkacı kullanabilirsin, ama evini terk edeceksen bilmeni isterim ki, belki de bir yerlerde çok daha güzel bir evin olabilir..." diyor.

Biz yine de, gözümüzü, gönlümüzü, sözümüzü açalım kadime. Çünkü sanatımızın her alanında bu güzellik vardı. Var olanla yeniden buluşabilmenin ümidi, bu kitabı da diri tutacaktır hiç şüphesiz.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder