29 Eylül 2016 Perşembe

Cebinde beş kuruş para olmadan seyahat edenler

Seyahat, temel insani insiyakların başında gelen merak duygusunu tatmin etmek isteğiyle ortaya çıkmış eylemlerden biridir. Seyyah, gezdiği yeni diyarlarda yaşayan insanların yaşayış usullerine ve tabiatına tanıklık eder. Seyahatnameler sıradan okuyucu için o günün hayatına ayna tutarken diğer taraftan insani bilimler için bir kaynak oluşturur. Bugün bir çok tarihi araştırmanın hazırlanmasında bu tanıklık kullanılmaktadır. Mesela, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun üzerindeki sis perdesinin aralanmasına İbni Battuta’nın veya Bertrandon de la Broquiere'in seyahatnameleri gibi birçok eser yardımcı olmuştur.

Merak insiyakının ortaya çıkardığı bir diğer faaliyet sahası da bilimdir. İnsanın çevresindeki vakıaların altında yatan temel etkenin ne olduğu sorusu ve bu sorulara cevap verme çabası ise bilimin kendisini oluşturur. Ama yaptığımız bu tanımlamalarda seyyahı turistle, bilim adamını da devlet memuruyla karıştırmamak gerekir. Yukarıdaki tanımlar bir anlamda ideali yansıtmaktadır.

Houari Touati’nin Ortaçağda İslam ve Seyahat: Bir Âlim Uğraşının Tarihi ve Antropolojisi adlı eseri yukarıda kısa tanımlarını yaptığımız iki kavramın kesiştiği noktada bulunmaktadır. Ortadoğu coğrafyasında İslam’ın gelişinden sonra çeşitli bilim dalları neşvünema buldu. Bunların kimi daha evvelki medeniyetlerde de bulunan ve buradan tevarüs eden tarih, coğrafya, astronomi gibi bilimlerdi; kimi ise İslam medeniyetine has hadis, dilbilimi, tefsir gibi bilimlerdi. İkinci saydıklarımız Kur’an merkezli gelişen ve Kelâm’ı daha iyi anlamaya yönelik çabalardı. Hadis bilimi, Hz. Peygamber’in olaylar karşısındaki davranış ve sözlerini aslına sadık bir şekilde bir araya getirmeye çalışmaktaydı. Hz. Peygamber’in bir sözünü doğrulamak için yüzlerce kilometre kat eden alim yukarıda bahsettiğimiz kesişme noktasında bulunmaktadır. Kur’an’da da yer alan bir kelimeyi daha iyi anlamak için çöllere, bedevilerin arasına seyahat eden bir dilbilimci de yine yukarıda bahsettiğimiz noktada bulunmaktadır. Kitapta buna benzer alimlerin müşahhas örnekleri verilmekte ve bu çerçevede yapılan faaliyetler anlatılmaktadır.

Kitabın bağlamında değerlendirilebilecek değişik hususlar da bizde hasıl oldu. Kitabın ana eksenini oluşturan yıllar 9 ile 12. yüzyıllar arasıdır. Bunun dışında yaşamış seyyahlara ve yazılmış seyahatnamelere doğal olarak kitapta değinilmemiştir. Klasik çağda dünyanın bilinen meskûn bölgelerini bir baştan diğerine dolaşan İbn Battuta bu seyyahların başında gelmektedir. Fas’tan başladığı yolculuğunu sırasıyla Kuzey Afrika, Suriye, Irak, İran, Arabistan Yarımadası, Anadolu, Orta Asya, Hindistan, Çin ve Malezya’ya giderek tamamlamıştır. İbn Battuta’nın seyahatinin içinde sakladığı önemli bir vakıa vardır. Bu vakıa, bugünlerde çok tartışılan ve konuşulan "küreselleşme" dir. "Küreselleşme", yani bugün dünyanın küçük bir köye döndüğü ve bunun modernizmin nimetlerinden biri olduğu iddiası. Burada sorulması gereken soru, kimin için dünyanın küçüldüğü sorusudur. Bir fert olarak, küçüldüğü iddia edilen dünyanın herhangi bir yerine rahat bir şekilde seyahat etmek mümkün değildir. Burada maddi tahditlerden bahsetmiyoruz. Maddi tahditler seyyahlar için bir mesele teşkil etmemektedir. Touati’nin araştırmasında cebinde beş kuruş para olmadan seyahat edenlerden bahsedilmektedir. Kalktığı söylenen sınırların aslında fertler için giderek katılaştığı göz ardı edilememesi gereken bir gerçektir. Şairin şu mısraları bu durumu daha iyi açıklıyor: "belgeler gerekli kanıtlar ifadeler". Dünyada sınırların kalkması sermayenin işine gelen bir durumdur. Ama şu da unutulmamalıdır ki modern dünyanın temellerini atan zihniyet, burjuva zihniyetidir. İlk başta feodal beylikleri bir devlet altında birleştiren "küreselleşmeci" yapı, kar topu gibi büyüyerek bugün dünya sınırlarını zorlar duruma gelmiştir. Dünün feodal beylikleri ne ise bugünün ulus devletleri odur.

Tabii biz bunun İslam medeniyetine özgü bir vakıa olduğunu iddia etmiyoruz. Tarihin bir çok döneminde bu durum yaşanmıştır. Moğollar dönemi yahut Roma dönemi buna iyi bir örnek teşkil edebilir.

Ozan Sağsöz
twitter.com/terraincognitae

27 Eylül 2016 Salı

Aşk paradoksunda düşünmek

Kimi görkemine sığınır, kimi acısını emzirir kendi kendine, kimiyse her yeri kaplayan ışığının ateşine vurur kanatlarını… Her ne türlü yaşanırsa yaşansın, bir aşktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve o boşluğu dolduramayacaktır başka hiçbir kelime. Ne menem bir şeydir, yenilir mi yutulur mu, okunur mu yazılır mı, öyle kolayca hazmedilir mi? Aşk…

Aşkın anlamının olmayışı düşünür ve filozofların çoğunu düşkırıklığına uğratır: Öyleyse hemen bir anlam bulmalı aşka; bu, Platon’da derin derin İdeaları düşünmek, Hıristiyanlar için Tanrı’nın Krallığının gelişi, Marksistlerde devrimin tamamlanışı olur…

Öyle çok ses/tını bırakıldı, öyle çok söz söylendi, öyle çok şey yazıldı ki o kelime üzerine; kitabın kırmızı kapağını kaldırdığımda irkildim önce. Bir yanda kapağın sade albenisi ve diğer yanda adı: “Aşk Paradoksu”. İsmiyle müsemma bir kitapla mı karşı karşıyaydım yoksa o bol keseden attıkları ‘cilalı imaj çağı’ s/imgelerinden biriyle mi?

‘Aşil Paradoksu’nu biliyordum bilmesine, ancak ‘Aşk Paradoksu’ndan haberdar değildim onu görene dek. Okuduğum en hoş tanımlardan biriydi şu ‘paradoks’ tanımı: “Kâğıt-kalem veya mantık illüzyonu”. Sahi, yazıdan daha büyük bir illüzyon var mıdır okur-yazarlar için? Onlardan başka kim adar kendini ‘aşk ile’ yazıya bu kadar?

İlgimi çeken, ‘Aşk’tan ziyade ‘Paradoksu’ydu. Çünkü herkes, o ilk kelimenin peşindeydi de ‘paradoksu’nu es geçiyordu sanki. Var iken yok, yok iken var gibi duran bir duygunun anlatıldığı kitap kendinden başka neye benzerdi ki. Adı üzerinde: “Aşk Paradoksu” bu! YKY tarafından (cogito serisinden) yayımlanan kitabın yazarı Pascal Bruckner, çevirmeni ise Olcay Kunal.

‘Sonsöz’ü ‘Utanmayın!’ olan kitabın ‘İçindekiler’deki başlıkları da hayli çarpıcı: ‘Büyük Bir Kefaret Düşü’, ‘İnsan Kalbini Azat Etmek’, ‘Bir Piyasa Olarak Baştan Çıkarma’, ‘Aşk Evliliğinin Soylu Meydan Okuması’, ‘Harika Beden’, ‘Eros İflas mı Ediyor’, ‘Marcel Proust’un Terlikleri’… Bir de ‘Çerçeve İçindeki Metinler’ var: ‘Bir Eski Eş Nedir?’, ‘Ayrılık, İncelik Sanatı’, ‘Eski Âşıkların İntiharı’, ‘Kaltak İmparatorluğu’, ‘Vücut: Barok Süsleme’… gibi.

Kırmızı kapağın albenisinden başka çevirinin yetkinliği de çekici kılıyor kitabı. “Aşık olmak, şeylerin değerini artırmaktır, dünyanın yoğunluğunda yeniden var olmaktır ve onu tahmin ettiğimizden daha zengin, daha yoğun bir biçimde keşfetmektir. Aşk, var olma günahımızdan bağışlatır bizi: Başarısız olduğundaysa, bu yaşamın hafifliğiyle, nedensizliğiyle ezer bizi. Tek başıma, aynı zamanda hem boş hem de tıka basa dolu hissederim kendimi: Benden başka bir şey değilsem, fazlayımdır…

Elinizdeki bir düşünce kitabı, ancak dili insanı hiç yormuyor; yalın, etkileyici ve öğretici de hem. Bir dünya dolusu bilgiden damıtılmış cümlelere sahip: “’Büyük dinmek bilmeyen aşk tutkularının hepsi, bir varlığın en gizli kendi ben’ini, bir başkasının gözleri ardından kendini gözlerken gördüğünü düşlemesidir aslında.’ (Robert Musil)

Kendini görünür kılan, benzerleri arasından sıyrılan ve “Ben buradayım!” diyen bir kitapla karşılaştığınızda ne yaparsınız? Hemen söyleyeyim: Okursunuz! Düştüğünüz notlarınızı paylaşmak istersiniz. Okurken ve dahi okuduktan sonra o büyülü kelime üzerine kafa yorarsınız. Binlerce soru biriktirirsiniz sizden önce başkalarının yaptıkları gibi. Bazen soruların cevabı kendi içindedir, bazen de ‘yok’tur. Hem boşuna çizilmemiştir kitaptaki şu satırların altı: “Olmayan şeyden daha güzel hiçbir şey yoktur,” demişti Rousseau, aşk karşılaşmasında düşgücünün rolünü vurgulayarak. “Olandan veya olmayandan bağımsız olarak beklenti başlı başına muhteşemdir.” diye yazmıştı Andre Breton da.

Pascal Bruckner, ‘deneme’ cümleleriyle insanlık kadar eski bir kavramın izlerini düşürmüş zamana. ‘Aşk Paradoksu’ndaki yazıları, hem hayatın içinde hem de kıyısında köşesinde rastlayabileceğimiz tespitlerle dolu. “… her âşık iki dil konuşur; kaçınılmaz bir bağlılığın dili ile kendi kendini serbestçe yönetmenin dili. Günümüz ilişkilerine aynı zamanda hem rengarenk hem de tekdüze romans görünümü veren işte bu iki dilin üst üste gelişidir…

‘Aşk Paradoksu’nda, zor olanın zorluğu ‘öteki’ kavramının farkına varışımızla başlar. “Modern bir düş (dünya tarihi kadar eski ama bugün büyük ölçüde paylaşılan bir düş) varsa eğer, büsbütün bu iki özleme dayanır. Ötekiyle ortak yaşamaktan zevk almak, ama bir yandan da kendi yaşamının hakimi olmak.

Anlaşılan odur ki: ‘Aşk’ kendi paradoksuyla ‘ben, sen, o’ ve ‘biz, siz, onlar’ı kapsayan bir kavram olarak her yerde karşımıza çıkmaya devam edecek. Hem varlığıyla hem yokluğuyla yaşamını sürdürecek. Çünkü, “… Sevilen her varlık doğası gereği öldürücüdür: O olacaktır, başkası değil öyle çok kişi de yok zaten bunu yapabilecek, son nefesimize kadar kaderin çizgilerini koruyacaktır, bizi terk etmiş olsa bile.

Her daim izini sürdüğümüz büyülü kelimelerden biri olan ‘Aşk’ kendini bir kitaba ‘Paradoksu’yla yerleştirmişti. Öyle zihnimizden gelip de geçen değil; bir şeyler katan, zenginleştiren, çoğaltan ve düşündüren denemelerdi okuduklarım. Kitabı kapattığımda altı çizili birçok cümle, zihnimde gezdireceğim bir dolu fikir ve de tüm çıplaklığıyla kendini gösteren bir ‘illüzyon’ kalmıştı geriye. “İyi ki okudum!” diyerek…

Merve Koçak Kurt
twitter.com/mervekocakkurt

Borges'e dair lirizmle dolu bir merak duygusu


"Sabahları, ilk yaptığım, bir sürü kaygım üstüne kafa yormaktır. Uyanmadan önce hiç kimse değildim ya da herkestim, her şeydim –uykuya ilişkin o kadar az şey biliyoruz ki- ama uyanınca elim ayağım bağlanıyor ve Borges olma zahmetine yeniden katlanmam gerekiyor."
- N. Thomas Di Giovanni, Borges ve Yazma Üzerine

Jorge Luis Borges (1899-1986), Latin Amerika edebiyatının çok dilli, gerçeküstü yazarı; şiirde pasifizm etkisinde bir felsefe, öyküde ise yükseltilmiş gerçekliğin peşinde müthiş kurgular açığa çıkarmıştır.

Korumak ve yaratmak Cennet’te eşanlamlı kelimelerdir” der Borges. “Fakat bu eylemler dünyada birbirine düşman oldu…” diye devam eder. (Mario Vargas Llosa - Carlos Fuentes, Edebiyata Övgü) Felsefeye veya fizik bilimine ait olan ‘aklı’ kurguya dâhil eden deha yeteneklerden birisidir ve dünyada savaş sonrası edebiyatın en önemli isimlerinden olması tesadüf değildir. Savaşların korkunç yıkımlarından sonra gerçeklik, düş gücünün karşısında direnişini yitirmiştir. Yıkımları sürekli tekrarlanan, sömürgeciliğin hızla yayıldığı dünyada tarihin unuttuğu ne varsa edebiyat bize hatırlatır. Jorge Luis Borges, büyülü gerçekçilik ve katı dünya arasında bir yerde, yaşamının son otuz yılını karanlıkta ve neredeyse annesinin dizleri dibinde geçirerek öyküler, şiirler yazıp çeviriler yapmıştır.

Adem Turan (1960), son kitabı Borges Borges’te Gün Doğarken Gün Batımı alt başlıklarıyla Jorge Luis Borges’in biyografik manzumesini son derece lirik biçimde yorumlamış. Beş yıllık bir çalışmanın ardından Borges’i derinlemesine okuyup bağ kurarak selâmlamak isteği içinde; yazarın dünyasına ait insanlar, nesneler, hayvanlar, imgeler ta ki ölümüne değin (Gün Batımı) yer alıyor.

Borges’in biyografik manzumesini kaleme alırken masal söyleyişinde ve dingin bir ses içinde Adem Turan. Kendi olmaktan sıyrılıp düşlerin dünyasına, özellikle bir yazarın düşlerine doğru dönüşerek konuşmak istiyor. Borges’e merhametli, anlayışlı ve sevecen yaklaşıyor. Borges’i anlatırken sevdiği bir dosttan söz edermiş gibi toleranslı. Okurun düş gücünü kışkırtan yazarı anlatırken yine düş gücünün büyük serüvenlerine, mütevazı bir yaşamın yüce tutkularına aracı oluyor şair Turan.

Edebiyatta kurmaca, insan duyarlılığını bileyip geliştiren, içimizdeki eleştirel yönü güçlendiren bir yapıya sahiptir. Başkaldırının ilk basamağı edebiyattır çünkü. Ayrıca düş kuramasaydık fabrikalarda seri üretim yapan makinelerden, kendini asla değiştirip gelişemeyen robotlardan farkımız kalmazdı. Borges’i de güçlü ve etkili bir yazar yapan unsur öykülerindeki gerçeklikten başarıyla yalıtılmış kurmacadır. Tek düze kabilelerden küreselleşen dünyaya, sapanlardan kitle imha silahlarına kadar değişen dünyada insan kalmanın gücünü gerçek dünyanın bize sunmadıklarından almamız için yazmıştır sanki. Özellikle Alef adlı öyküsünde Borges kendini öncesi ve sonrası olmayan bir nehirde akıp giden bir nokta olarak görür. Alef, bütün noktaları içeren tek bir noktadır. Tanrı kavramına dair bir anlayış, çağdaş insana dair önemli gözlem ve öngörüler içerir. “Çağdaş insanı şöyle görüyorum, der Alef’te Danieri adlı karakter: en gizli, en kutsal hücresine, sözgelimi şatosuna bile kapanmış olsa gene de donanmıştır; telefonlarla, telgraflarla, gramafonlarla, radyolarla, sinema perdeleriyle, göstericilerle, sözcüklerle, tarifelerle, el kitaplarıyla, bültenlerle... Böylesine donanmış bir adam için sahici bir yolculuğun artık gereksiz olacağını belirtti" (Jorge Luis Borges, Alef). Dünyayı çepeçevre kuşatan teknolojik donanımın insanı sahicilikten uzaklaştırması vurgusu henüz şahsa özel bilgisayarların, cep telefonlarının olmadığı bir dönemde, özellikle yerin altında bulunup evreni içinde saklayan Alef’in çokanlamlılığına “İnternet”i de katmamıza imkân veriyor. Alef 1945 yılında yazılmıştır.

Adem Turan ise Borges ve Alef şiirinde şöyle tanımlar;

Alef bir taşın yüreğinde saklıymış oysa
Evren de bütünüyle Alef’in içindeymiş
İşte bu yüzden Alef’e bir kez bakanlar
Bin kez daha bakmak istermiş
İçlerindeki kafese aldırmadan 
(s.31)

Burada bir şairin diğer bir yazar-şairin evveline ve sonrasına ulaşma, onun gözleriyle bakılan dünyaya yeniden bakma arzusu çok belirgindir. Borges tıpkı Homeros gibi, Cemil Meriç gibi körlüğü tecrübe eder. Karanlığa boğulan dünyasında ruhunun kurtarıcısı olarak kitaplar vardır. Dünyaya dair daha sezgisel, daha derin, daha tutkulu kurmacalar, şiirler yazmaya devam eder.

1955 yılında Arjantin Ulusal Kütüphanesi Müdürlüğü’ne getirildiğinde en büyük hayali gerçekleşmiş olur Borges’in. Fakat genetik bir rahatsızlık sebebiyle görme yetisini tamamen kaybeder. “Bana aynı anda hem 800 bin kitabı hem de karanlığı veren Tanrı’nın muhteşem ironisi” diyerek teslimiyetle tanımladığı durumu Borges’in Gözleri’nde Adem Turan şöyle anlatır:

Cenneti hep bir kütüphane olarak düşlermiş Borges
Gider gelirmiş eviyle kütüphane arasında, yorulmadan
Gözleri görmese de kalp gözüyle okurmuş kitaplarını
Bayan Quinteros’un şaşkın bakışları arasında
Koklayıp dururmuş onları saatler boyu, hiç usanmadan. 
(s.37)

Borges’in mütevazı yaşamının yüce tutkuları demişken, öykü ve şiirlerinde sıkça kullandığı “kaplan” metaforuna da kitapta sıkça değinmiş Adem Turan. Bunu Borges’in bir kütüphaneci olarak yaşadığı güvenli hayatında hiç bilmediği şiddet ve tehlikenin özlemi şeklinde yorumlamak yanlış olmaz. İnsan doğasının ikiliğinden sıkça bahseder Borges. Bu zıtlıklar onu Borges, yani insan yapmıştır. Birbirinin karşıtı hem de tamamlayıcısı şeklinde var olan bu imgeler sessiz ve karanlık bir kütüphanenin koridorlarında gezen sarı bir kaplana bizi inandırır. “Beni parçalayan bir kaplan, ama kaplan benim” demesi boşuna değildir.

Borges Borges, ortaklaşa düşler kurmaya imkân veren edebiyatın, düşlediğimiz ve yaşadığımız hayat arasındaki farkın gerilimini sunma ve bu gerilimin insanın ruhunu kuşatan gizlerini açığa çıkarmasına dair bir kitap şeklinde özetlenebilir. Lirizmle dolu bir merak duygusu gibi. Jorge Luis Borges burada o heyecanlı merak duygusunu aynalar geçidi içinde karşılayıp gideren bir imgedir. Borges’in kendini tüketerek çoğaltma eylemine coşkulu ve saygılı bir şölen havası içinde başkasının rüyasına dâhil olan ve nerede olduğunu hiç unutmayan bir dikkatle Adem Turan şahitlik etmiş diyebiliriz.

Zeynep Arkan
zeynepster@gmail.com
* Bu yazı Dergâh dergisinde yayımlanmıştır.

26 Eylül 2016 Pazartesi

İstanbullu olmak bu şehrin tarihini bilmekle başlar

Şehirler medeniyetlerin neşvünema buldukları yerlerdir. Medeniyetsiz şehirler olabilir, ama şehirsiz medeniyetler tasavvur edilemez. Nasıl ki medeniyetin kalbini şehir oluşturuyorsa şehrin merkezini de dini mekânlar oluşturur. Şehir bu dini mekanlar etrafında gelişir. Cemiyet hayatının farklı özellikleri bunun etrafında yayılır (iktisadi ilişkiler, tedrisat vb.). Yukarıda söylediklerimizi tabii ki delillendirmemiz gerekir. Hz. Peygamberin hicretinden evvel Medine şehrine Yesrib denmekteydi. ‘Medine’ kelimesiyle ‘din’ kelimesi aynı köke sahiptir. Medeniyet kelimesinin de Medine’den türetildiği düşünülürse yukarıda söylediklerimizin etimolojik olarak birbiriyle alakası görülebilir. Tabii ki etimolojik yakınlık sadece durumun bir veçhesini açıklamaktadır. Antik ve klasik çağda dini mekânların şehrin merkezi olduğunu söylemiştik. Viyana için konuşursak eğer kentin kalbini Stephansdom Kilisesi oluşturmaktadır. Bu kilise, Osmanlıların kuşatması esnasında kurtuluş ayininin yapıldığı merkezi bir yerdir. Bu merkezilik hem fiziki hem de manevi anlamdadır. Dini yapıların ana eksen oluşturduğu şehirlerden biri de İstanbul’dur. Roma döneminde de, sonrası dönemde de bu özellik sürmüştür. Roma döneminde Ayasofya kilisesi merkezli gelişme Osmanlı döneminde Ayasofya-Sultanahmet-Süleymaniye camilerinin etrafında devam etmiştir. Bu merkezilik 20. yüzyılın ortalarına kadar sürmüştür.

Diğer tarafta dini merkezli şehirleşmeye bir diğer misal ise Osmanlı dönemindeki kolonizatör dervişlerin mamur ettiği şehirlerde görülür. Bunlar, Orta Asya ve Anadolu’dan çıkarak Osmanlı fütuhatının gerçekleştiği Balkanlara gelmişlerdir. Kurdukları zaviyeler dini ve iktisadi açıdan bölgelerin şenlendirilmesine vasıta olmuştur. Dervişlerin şenlendirmesi sonrasında insanlar için bu yerler bir cazibe merkezi olmuştur. Osmanlı döneminde Balkanların tekrar mamûr edilmesi ve Türkleştirilmesi bu vasıtayla gerçekleşmiştir.

Yukarıda söylediğimiz gibi İstanbul, cami merkezli bir yapılanma arz etmektedir. Eski İstanbul için konuşursak her sokak başında bir mescide yahut camiye rastlamamak mümkün değildir. Küçük camilerin birer ilkokul vasıtası görmesi, mahalle halkının bir araya geldiği bir yer olması; büyük camilerin etrafında yer alan medreselerde yüksek eğitim verilmesi bu durumun tabiliğini açıklar niteliktedir. Her bir caminin ayrı bir banisinin, mimarının olması ve bu camilerin en azından kitabelerinden ne yazdığını merak etmemek söz konu dahi edilemez. Her gün işe giderken yahut okuldan çıktığınızda önünüze çıkan caminin tarihini merak etmemek bu binalara yapılmış bir haksızlık olur zannımızca. Bizim gibi düşünenler için önereceğimiz bir kitap mevcut. Ayvansarayi Hüseyin Efendi’nin kaleme aldığı Hadikatü’l Cevami [Camiler Bahçesi] adlı eseri yukarıda bahsettiğimiz anlayışa hizmet edecek şekilde hazırlanmış bir kitap. 18. yüzyılda yaşamış olan Ayvansarayi Hüseyin Efendi, bu eserini 1768 yılına dek İstanbul’da yapılmış olan 821 cami ve mescidi tek tek dolaşıp her birinde bir veya daha ziyade vakit namazını kılarak gerçekleştirdiği tetkikler neticesinde vücude getirmiştir. Eserin yazılmasından 53 yıl sonra Ali Sâtı Efendi esere bir zeyl yazmıştır. Ali Sâtı Efendi’den 40 yıl sonra da Süleyman Besim Efendi, aynı usûlle esere bir zeyl daha eklemiştir. Her ne kadar kitabın ismi Camiler Bahçesi olsa da eserde diğer mimari yapılardan da bahsedilmektedir. Eserde camiler harf sırasına göre incelenmiş; banisi, mimarı hakkında bilgi verilmiştir. Kitabelerinde eğer ebced hesabıyla tarih düşürme varsa bunlara da değinilmiştir.

Son zamanlarda ‘İstanbullu olmak’ deyimi çokça kullanılmaktadır. İstanbullu olmak amatör düzeyde de olsa bu şehrin tarihini bilmekle başlar. İçinde yaşadığımız bu şehrin tarihi yaklaşık olarak 2700 yılı bulmaktadır. Daha iyi mukayese etmemiz için şunu söyleyebiliriz. New York şehrinin kurulması en fazla 400 yılı bulur. New York’un daha önce ismini taşıdığı Amsterdam ise yine aynı dönemlerde bir kasaba büyüklüğündeydi. 16. yüzyılın İstanbul’u ise yarım milyona yaklaşan bir nüfusa sahipti. Bu coğrafyanın tarihi bizim mirasımız olduğuna göre onun bilgisini edinmek de bizim vazifemiz olması gerekir.

Ozan Sağsöz
twitter.com/terraincognitae

23 Eylül 2016 Cuma

Kaybettiğimiz mimarlık, şehircilik ve sanat şuurumuza dair

”Sanat eseri, varlık kâinat tasavvurunun yapılana yansımasıdır. Eserini ortaya koyarken aldığı her karar, sanatkârın varlık ve varlığın güçleri hakkındaki tasavvuruna göre şekillenir. Bu özellikleri ile sanat, din ve ahlâk alanında yer alır."
- "Bilge Mimar" Turgut Cansever

"İnsan ya bilinciyle tercih eder ya da başkasını taklit eder. Güçlü imkanlar güzel şehirler yaptırmaz, görgü ve vizyon güzel şehirler yaptırır. Yahya Kemal, 'Koca Mustâpaşa' adlı şiirinde türlü imkânsızlıklarla neler yapılabileceğini göstermiştir. Beton dökmek, inşa etmek değildir."
- Sadettin Ökten, 29 Mart 2016, Küçükçekmece

Mimariye doğru noktadan bakabilmek için evvela kendi değerlerimizin sanatla nasıl buluştuğunu masaya yatırmamız gerekiyor. Bunu yapabilmek için de kavramları doğru tespit edebilmek ve sonrasında batı ile doğu arasında karşılaştırmalı okumalar, gözlemler yapmak icap ediyor.

Batının mimarisiyle doğunun mimarisi arasındaki farkın kökeninde 'din' olduğunu söylersek hiç de abartmış olmayız. Bu düşüncemi oluştururken merhum Turgut Cansever'in "İslâm'da Şehir ve Mimari" adlı kitabındaki şu satırlarından istifade ettiğimi de belirtmek isterim: "Ortaçağ Hıristiyan mimarisi için tipik olan gotik katedral, dışarıdan çeşitli açılardan gözlemlemeye imkân verir. Oysa içine girdiğinizde iki hâkim eksenle karşılaşırsınız: Birisi, girişten mihraba kadar uzanan yatay olarak uzanan eksen, öbürü ise tabandan tavana kadar dikey olarak yükselen eksen. Böylece insanın hareketleri yönlendirilmiş ve tahakküm altına alınmıştır. Gotik katedralde mimarinin empoze ettiği egemen hareket, insanın seçme özgürlüğünü elinden alır ve sorumluluk şuuruna saygı göstermez. Bu tavır, yine islam’ın bilinçli insan ve sanat eseri telakkisine taban tabana zıttır."

Gerçekten de tiyatro salonlarından futbol statlarına kadar -ki bunların arasında asırlar vardır- Hıristiyan sanat anlayışıyla Müslüman sanat anlayışı kıyaslandığında ortaya dikey ve yatak, dolayısıyla çok ciddi bir 'mesele' ortaya çıkar. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde "Post-modern dünyada birey olarak mimar" başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamlamış 1983 doğumlu Serkan Duman, kitabının ana eksenini sanatın kökeninde arayarak oluşturmuş. Kitabın önsözünde de "Merhum Turgut Cansever'e, değindiği konularla bir damarın canlı kalmasını sağladığı için" teşekkür etmiş.

Yazar, kitabını "Manastır Hayatı", "Soyundum ve Giyindim", "Nasıl Bir Mimarlık? (Karşılaştırmalı Okuma)" başlıklarıyla üç bölüme ayırmış. İlk bölümde manastır metaforunu kullanarak içinde yaşadığımız çağa kadar uzanan düşünce yapılarını, olguları ve olayları irdelemiş. Bu bölümde aslında Hıristiyanlığın hayatımıza nasıl girdiği, Antik Yunan ve Roma fikir dünyasıyla ilişkili olarak da anlatılmış.

İkinci bölümde Müslüman Doğu üzerinde durmuş yazar. Batı fikrinin işgalinden önce ve sonra diye ikiye ayırarak Müslüman doğunun hayata bakışı, sanat anlayışı incelenmiş. Üçüncü bölümde ise ilk iki bölümün uzağında olmak kaydıyla daha serbest bir okuma var. Bu okumayla birlikte aslında birinci ve ikinci bölümde neden mevcut konuların irdelendiği de ortaya çıkmış oluyor.

Tam adı "Doğu-Batı ayrımında; Aslında Mimarlık, Şehircilik ve Sanat" olan kitapta yazar oldukça zengin kaynaklar kullanmış. Bu kaynaklara kitabın sonundaki kaynakçadan ulaşmak mümkün. Bazı isimler şöyle: İbnü'l Arabî, Augustinus, Beşir Ayvazoğlu, Jean Baudrillard, Cengiz Bektaş, Titus Burckhardt, Turgut Cansever, Abdülazîz ed-Dûrî, Ahmed Amîş Efendi, İhsan Fazlıoğlu, René Guénon, Talât Halman, Mukammed İkbal, İdris Küçükömer, Martin Lings, Cemil Meriç, Lewis Mumford, Seyyid Hüseyin Nasr, Erwin Panofsky, Edward Said, Zeynep Sayın, Richard Sennett, Ahmet Hamdi Tanpınar...

Modernleşme döneminden sonra otoritenin vatandaşları tek tip'e indirgemek istemesi ve akabinde bunun için denetim mekanizmalarını sıklaştırması da yine mimarlar eliyle gerçekleşmiştir. Bu konuda yazar şöyle diyor: "Batı kentinin denetiminin buyurganlığının ortaya çıkardığı tek tip insan modelinin kendisini denetime daha da açık hâle getirmesi için yirminci yüzyılın başlarında bazı mimarlar ve düşünürler canla başla çalışıyorlardı. Amaçları bu yöndeydi çünkü kendini denetime sunan insan modern olarak methediliyordu."

Kiliselerin mimari yapısına bakıldığında, cemaatini kapıdan alır almaz kasvetli bir havaya sokan, ince uzun ve dikey yapı tarzıyla günahlarından arınmak için gelen misafirini sürekli yönlendiren bir anlayış görürüz. Bu aynı zamanda sinema, tiyatro ve hatta şehir planlamalarının da temelini oluşturur. İslâm mimarisinde daha dairesel bir hareket görürüz. Dikeyden ziyade ufkî (yatay) bir yapı anlayışı -tam daire olmasa bile- en önce Kâbe'de dahi görülebilir. Ayrıca hem dini hem kadim olan Göbeklitepe ibadethaneleri ile Stonhenge yapılarının da dairesel şekillerde olduğu unutulmamalıdır. İslâm'da inancın en kudretli noktası olan tevhid; mimariden sanatın her koluna kadar hakikati gösterebilmek için temel çıkış noktası olmuştur. Serkan Duman şöyle yazmış: "İslâm ferdin özgürlüğüne önem veren ve buna imkân tanıyan bir din. Ancak yine de Müslüman tamamen serbest bırakılmamıştır. Başıboşluk ile özgürlük arasındaki ince çizgi sağlanmıştır. Bu çizgi Tevhid çizgisidir. Turgut Cansever İslâm mimarisinin 'sınırlılığın berraklığına' sahip olduğunu söyler. Tevhid ilkesi, Allah'ın bir ve tek olduğunu hatırlamaktır. Ve bu ilke İslâm sanatının her yerinde karşımıza çıkar. Tevhid mekânda Kâbe, zamanda namaz ile belirir. İslâm'a göre mümin yüzünü Kâbe'ye döndükten sonra istediği her yerde, ister evinde ister camide isterse de kırda namaz kılabilir. Ve namaz vakitlerine riayet ettikten sonra zamanı nasıl kullanacağı müminin tasarrufundadır. Tıpkı Kâbe'nin etrafındaki gibi, Müslümanlar, Tevhid ilkesi aracılığı ile dünyanın her yerindeki Müslümanlarla bir ve beraber olur."

İslâm toplumunda ânı 'kayıt altına almaktan' çok o ân'ı hissetmek vardır. Bu, günümüzün "carpe diem" anlayışından uzakta, kadim irfan öğretisinden sızan "dem bu demdir" anlayışıyla irtibatlı bir hâldir. Müslümanın zamanı, an'lardan oluşur. Her anın kıymeti, şükür sebebi ayrıdır. Kadim müziğimiz de bu sebeple nota kağıtlarıyla değil meşk usulüyle yaşamıştır. Fem-i muhsin'den fem-i muhsin'e. Yazarın bakış açısı ise şöyle: "Ünlü müzisyen ve perdesiz gitar ve Oğur Sazı gibi Batı ile Doğu müzikleri arasında enteresan bağlantılar, geçişler ve karşıtlıklar ortaya koyan enstrümanların mucidi Erkan Oğur bir söyleşisinde, artık müziği kaydetmek istemediğini çünkü bunun bir çiçeği koparmak gibi müziği öldürdüğünü söylüyor olması dikkat çekicidir."

Müslümanın zamanı mekânla . Atalar "Aslan yattığı yerden belli olur" demiş. Kadimde ise "Şerefü'l-mekân bi'l-mekîn" sözü var. Bu söz bazen "Şerefü'l mekîn bi'l mekân" olarak da söylenmiş. İlki "mekânın şerefi orada bulunan iledir" anlamını taşırken ikincisi "kişinin şerefi bulunduğu mekân iledir" anlamına gelmektir. Şeyhü'l Ekber İbnü'l Arabî'nin şu hikmetli sözleri, yaşanılan mekânın (evin) Müslümanlar için önemini anlatmaktadır: "Mekânlar latif kalpleri etkiler... Nasıl ki ruhânî meskenler fazilet bakımından farklı iseler cismânî meskenler de fazilet bakımından farklıdırlar."

Bir mekânın esnek oluşu orada yaşayan ruhların yaşamı anlama, anlamlı yaşama ve hakikatin işaretlerini keşfetme çabalarında oldukça önemlidir. Müslüman evlerinde kullanılan ahşap malzeme, zamanı dondurmaz. Aksine kolayca bölünebilir ve ek alabilir oluşu bir hareketlilik sağlar. Bu hareket, orada yaşayan insanın yaşamını şekillendirir fakat bunu yaparken kısıtlamaz. Aksine zamanı daha da kıymetlendirmesine olanak tanır.

Gazâlî'nin İhyâ-u Ulümi'd Din eserindeki hikâyede Şeyh Hâtim bin Anvân bin Yûsuf el-Esam, Herat'tan çıkıp hem hac vesilesiyle hem de bir kısım yerleri görmek için seyahat yapar. Medine'ye geldiğinde muhafızlara "Burası neresidir?" diye sorar. "Burası Medine-i Münevvere'dir" cevabını aldıktan sonra hiddetle "Olamaz! Burası Firavunun şehridir!" der. Muhafızlar "Sen nasıl mübarek Medine şehrine Firavun şehri dersin!" diye Hatem'in üzerine yürürlerken Hatem tekrar "Öyleyse bana bu şehirde Peygamber'in sarayını gösterin!" der. Muhafızlar "Peygamberin sarayı yok!" deyince bu sefer de "Peki Peygamber ve ashabı nerede oturuyordu?" diye sorar. Muhafızlar karşılarındakinin "cehaleti" karşısında biraz rahatlar ve "Haa! Onlar topraktan, ahşaptan ve kamıştan yapılmış evlerde oturuyorlardı" der. Hatem bu cevap üzerine şehre tekrar bakar "Firavun'un yaptığı gibi taştan ve kireçten yapılmış bu şehir, Peygamber'in değil, Firavun'un şehridir" deyip olay mahallini terk eder. Hikâyenin şerhini Osmanlı Şehri kitabında Turgut Cansever şöyle yapmıştır: "Hz. Peygamber ve ashabı geçici malzemeden yapılmış ve kolaylıkla değişmeye imkân veren yapıda evlerde otururken, şehirde değişmeye direnen bir yapıda, Firavun gibi değişmemeyi, ebedi kalmayı amaçlayan ve mutlak hükmeden bir iradenin ürünü olan evler inşa ediliyor. Hatem'in tenkidi bunadır."

Günümüzde doğu ve Müslüman doğu üzerine konuşurken "terakki" ve "batılılaş(ama)mak" etkilerinden bahseden Serkan Duman, meseleyi gayet yerinde tespitlerle şöyle noktalıyor: "Ev içi yaşantısını Batıcı bir anlayışla kurgulayan Müslümanlar İslâm inancının ana bir olgusu olan ve yer ile ilişkiden koparak koltuklara ve masalara yerleşti. Tıpkı şapka gibi taklitten ibaret olan bu davranış biçimi restore edilen tekkelerin sandalyelerle doldurulmasına kadar ilerledi. Camilerin yeri geldiğinde sırt sırta secde yapmaya imkân tanıyan sınırsızlık özelliğine rağmen, kaç kişinin beraber namaz kılabileceğine dair hesaplamalar yapılmaya başlandı. Evinde ve işyerinde koltuğa oturmaya alışmış bedenler camilerde yere oturamamaya başladı. Kapitalizmin dayattığı moda ve kıyafetlerde ise namaz kılınmakta, camiye girilmekte zorlanıldı ve hatta secdeye gidince açılmaması gereken mahrem yerler açıldı..."

Sadece bu kadar mı? Gelenekleriyle ve onun faziletleriyle yaşamak isteyen 'doğu insan'ı evini, mahallesini, insanını ve kendini kaybetti. Devam ediyor yazar: "Bahçeli müstakil evler terk edildi. Sokak, bahçe ve mescid ile olan sürekli ilişki sekteye uğrayınca, ev niyetine içine sığışılan kutularda tv ve internetin dünyasına zihinler teslim edildi. Doğadan kopukluk ve görüntülerin istilası hayalde canlandırılan sınırsız dünyayı görüntü sağlayıcıların heveslerine teslim etti. Müslümanlar "muhafazakâr sanat" adı altında Hıristiyan sanatlarına özendiler. Sanatları dönüştüreceklerini sanırken kendilerinin dönüştüklerini fark etmediler. Zamanın nasıl kullanılacağını kapitalizm belirledi. Şehirler çarpık hapishaneler misali "tasarlandı". Sokaklar insana göre değil motorlu taşıtlara göre kullanıldı. (Otobanlar motorlu taşıtlar içinse, evlere ulaşımı sağlayan yollar insanlar içindir. Motorlu taşıtlar insana uymalıdır, insan onlara değil.) Anneler çocuklarını gönül rahatlığıyla sokağa bırakamadı. İslâm şehirlerinin en önemli birimi olan mahalle ve mahalle insanı kayboldu. Kısacası Müslüman Doğu kendine veda etti..."

Son sözde ise Serkan Duman, "Eğer evinden çatırtılar duyuyorsan kulak tıkacı kullanabilirsin, ama evini terk edeceksen bilmeni isterim ki, belki de bir yerlerde çok daha güzel bir evin olabilir..." diyor.

Biz yine de, gözümüzü, gönlümüzü, sözümüzü açalım kadime. Çünkü sanatımızın her alanında bu güzellik vardı. Var olanla yeniden buluşabilmenin ümidi, bu kitabı da diri tutacaktır hiç şüphesiz.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

22 Eylül 2016 Perşembe

Hayat, anlam ve dilden sızan dünya

Metafor” kavramını “Bir şey söylerken, başka bir şeyi ima etmektir.” diye tanımlayan ünlü şair Neruda’ya bilmem katılır mısınız? Peki ya, “Deniz bir metafor, gökyüzü bir metafor, o zaman tüm dünya, başka bir şeyin metaforu…” diyen Mario haksız sayılabilir mi sizce? “Metafor” deyince nedense aklıma İl Postino (Postacı) filmindeki -Postacı Mario ile Şair Pablo Neruda arasında geçen- o diyalog gelir hep.

Okuduğum kitap, bu kavram üzerinde tekrar düşünmeme vesile oldu. “Konuşan daima dildir ve dilin dili, metafordur. Dilin dilinin metafor olduğunu, ‘metafor’ kelimesinin kendine bakarak anlayabiliriz. Grekçe metaphoradan gelen ‘metafor’ kelimesi, meta: öte ve phrein: taşımak kelimelerinden mürekkeptir ve ‘bir yerden başka bir yere götürmek’ anlamına gelir.

Metaforlar/ Hayat, Anlam ve Dil”… Üzerinde uzun uzun düşünmeye değer bir kavramı anlatmış George Lakoff ve Mark Johnson’ın 1980 tarihli bu kitabı. Alanındaki kıymetli çalışmalardan biri. Konuyu anlaşılır bir dille açıklayan Lakoff ve Johnson, “Öne sürdüğümüz en önemli iddia, metaforun sadece bir dil sorunu, yani yalnızca bir kelime sorunu olmadığıdır. Biz tam tersine, insanın düşünme sürecinin büyük ölçüde metaforik olduğunu ileri süreceğiz.” diyorlar.

Dilimize ilk kez 2005’te kazandırılan kitap, İthaki Yayınları tarafından yeniden gözden geçirilerek basıldı. Çeviri, Gökhan Yavuz Demir’e ait… Elinize aldığınız kitaba ilk baktığınızda -anlattığı konudan dolayı- gözünüz korkuyor, fakat daha sonra kendi dilinizde yazılmış bir kitabı okuyormuş hissine kapılıyorsanız bu, çevirmenin başarısıdır.

Otuz bölümden oluşan kitaptaki bölüm başlıklarından bazıları şunlar: “Beraber Yaşadığımız Kavramlar, Metaforik Kavramların Sistematikliği, Metaforik Sistematiklik: Vurgulamak ve Gizlemek, Yönelim Metaforları, Metafor ve Kültürel Tutarlılık, Ontolojik Metaforlar, Kişileştirme, Metonimi, Metafor, Doğru ve Eylem, Doğru, Objektivizm ve Subjektivizm Mitleri, Batı Felsefesi ve Linguistiğinde Objektivizm Miti, Metafor, Objektivizm Mitinin Kusurlarını Nasıl İfşa Eder?, Subjektivizm Mitinin Bazı Yetersizlikleri, Tecrübeci Alternatif: Eski Mitlere Yeni Anlamlar Vermek, Anlama…

Çevirenin Önsözü, Monroe Beardsley’in bir sözüyle başlıyor: “Metafor minyatür şiirdir.”. Çeviriyi yapan Demir, girişte uzun uzun anlatmış -sanılanın aksine- “metafor”un Türkçe karşılığının “istiare” yahut “eğretileme” olmadığını. Sebebini ise şöyle açıklamış: “İstiarede şu üç nitelik bulunmalıdır: kelimenin gerçek anlamının dışında herhangi bir kavrama yahut nesneye ad olması; karîne-i mâni’a (engelleyici ipucu) bulunması, yani kelimenin kendi anlamında kullanılmasının mümkün olmaması; benzetme amacının bulunması. İstiare, ‘benzetme’nin temel iki ögesinin, yani benzetilen ile benzeyenin birinden birinin söylenmemesi ile yapılır.

Metaforlar/ Hayat, Anlam ve Dil”, özellikle ‘dil’ alanında çalışanlara yönelik bir eser olmakla birlikte, aslında konuyla ilgilenen herkese yönelik bir eser.

Lakoff ve Johnson, metaforların gündelik hayatımız içinde ne kadar büyük bir yer kapladığını gösterdikleri eserlerinde, çeşitli örneklere de yer veriyorlar: “Kendimizin ve etrafı­mızdakilerin ZAMAN PARADIR, AŞK BİR YOLCULUKTUR ve PROBLEMLER YAPBOZDUR gibi metaforlarla yaşadığını fark ettiğimizde yine de hayrete düşeriz.

Kendimizi ve ‘öteki’ni anlamanın yolu da kalınca çizilmiş kitapta: “İnsan, içinde yaşadığı gerçekliği ancak metaforlar vasıtasıyla ve metaforik olarak inşa edebilir. Metaforlar hayatı, kendimizi ve ‘öteki’ni anlamanın yegâne yoludur. Metaforlar, dünya diye adlandırdığımız şeyi, onu açığa çıkararak ve gizleyerek bize sunar.

“Metaforlar” kitabı, ‘hayatı ve dili mucizevî kılanın metaforlar olduğunu fısıldıyor bize. Kitapta ayrıca, metafor vasıtasıyla tecrübeyi kavrama yeteneğimizin, dünyayı biricik algılama ve tecrübe etme tarzlarını sağlayan metaforlarla birlikte, görme yahut dokunma veyahut işitme benzeri bir duyu gibi olduğuna da değinilmiş. Bu yüzden metafor, faaliyetlerimizin dokunma kadar önemli ve vazgeçilemez unsurlarından biridir.

Kitapta baştan sona anlatılmaya çalışan ‘ana fikir’ belki de şu: “Metaforlar, dilin aslî varlığıdır. Çünkü dil sadece bir ‘göstergeler imparatorluğu’ değil, aynı zamanda bir ‘metaforlar imparatorluğu’dur da.

Metaforlar, taşıdıkları/aktardıkları anlamı bazen saklar bazen de çok daha görünür kılar. Hatta J. L. Borges, metaforun da bir metafor olduğunu söyler. (Bilmem siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?)

Kitabın yazarları, gündelik dilde metaforik ifadelerin kullanım tarzı hakkında fikir edinmenin, bize gündelik faaliyetlerimizi yapıya kavuşturan kavramların metaforik doğasına dair bir kavrayış sağlayabileceğini ileri sürüyorlar. “Felsefe ve linguistikte zihinlerimizde önemli yer tutan şeylerin kendi­lerinin de metaforlar ve metaforların bize gündelik tecrübe­lerimizde verdikleri kavrayışlar olduklarını, bütün sonuçları değerlendirdikten sonra düşünebildik.” diyorlar.

“Metaforlar” kitabı onlarca alt başlık, son derece yalın bir dil ve çarpıcı örneklerle anlatmış anlatacağını. Okurken, metaforun bir gerçeği dile getirmek amacıyla kullanıldığını ve pek çok metaforik ifadenin dilde kalıcı olduğunu görebiliyoruz.

Önsöz’de de belirtildiği gibi, “Sosyal ve kültürel gerçeklikler, hatta bilimin kendisi linguistik ve metaforik inşalardır. Novalis ‘bütün dönüşler yuvayadır’ der. Yuva metaforlardır ve bütün dönüşler metaforadır. Metaforlar yuvamızdır.

Dünyaya bakış açınızı biraz da olsa değiştirecek bir kitap “Metaforlar/ Hayat, Anlam ve Dil”… En azından yeni bir pencere açacak, ufkunuzu genişletecek, dilinizi zenginleştirecek… Az şey mi!

Merve Koçak Kurt
twitter.com/mervekocakkurt

21 Eylül 2016 Çarşamba

Şehir neydi, mekân nasıldı, meydan nerede?

"Zonklayan bir şehir, zonklayan başlar ve ruhlar demektir."
- Kemal Sayar

"Şehrin dokusu yüzlerdeki çizgiler, vücut hatları ve hatta alışılmış davranışlar gibi, o şehri kuranlar ve o şehirde yaşayanlar hakkında ipuçları verir."
- Sadettin Ökten

Bir terbiyenin ve zevkin etrafında teşekkül etmiş müşterek bir hayatı şehir olarak nitelendirmiş Ahmet Hamdi Tanpınar. Merhum bilge mimar Turgut Cansever'e göre şehir hem fizikî, hem iktisadî, hem de sosyal ve kültürel bir olay. Tüm bunların hepsi şehir oluşumunu tetikliyor ve sonrası hakkında şehrin dönüşümüne ışık tutuyor.

Lewis Mumford şehri tüm insanlık tarihinin en büyük keşfi olarak görürken, şehrin aynı zamanda kralların dinsel ve ekonomik güçleri bir arada toplayabilmesine de imkân sağladığının üzerinde durmuş. Aldo Rossi'ye göre ise şehir, tarihtir. Tarihin başladığı yerde mutlaka şehir ve onun işaretleri de yer alacaktır.

Şehir üzerine yorumlarla başladım bu kitabın tanıtımına çünkü bugün şehir, mekân ve meydan üzerine konuşurken yaşanan en büyük eksiklik kavramları henüz yerine oturtamamak diye düşünüyorum. Yola kavramsız çıkıldığında varılan yer nostaljik, romantik, klasik bir geçmiş yorumu olmaktan öteye varmıyor. Siyah beyaz fotoğraflarla şehir, mahalle ve ev üzerine konuşmak ne yazık ki bizi bir yere götüremediği gibi asıl konuşulması gerekenleri de saf dışı bırakıyor diye düşünüyorum.

Kaknüs Yayınları son yıllarda şehir ve mimarlık konularında çok önemli kitapları okuyucularla buluşturuyor. Bu kitapları sıkı biçimde takip ederken en memnun edici şey olarak; metinlerin mimarlık öğrencilerinden evvel şehir sakinlerini, şehir meraklılarını ilgilendirdiğini yakaladım. Bu yüzden okumalar yaparken yepyeni kaynaklar keşfetmek mümkün. Zaman zaman fotoğraflarla ve haritalarla zenginleştirilmiş kitaplar şüphesiz okuyanın görsel dünyasında da şablonları sağlam kılıyor. İşte Hasan Taşçı'nın "Bir Hayat Tarzı Olarak: Şehir, Mekân, Meydan" adlı kitabı da yola kavramları belirginleştirerek çıkmayı teklif edenlerden. 2012 yılında "Kent Meydanı Kent Kimliği İlişkisi; Üsküdar Meydanı Örneği" adlı tezle doktora derecesini almış olan yazar, İlim Yayma Cemiyeti'nde yöneticilik ve Esenler Belediyesi'nde Kütüphane Müdürlüğü yapmış. Halen Esenler Şehir Düşünce Merkezi tarafından çıkarılan ve alanının en ciddi dergilerinden Şehir ve Düşünce'de editörlük yapmakta. Bu dergiyi tüm şehir tutkunlarına, şehrine sahip çıkmak isteyenlere hususiyetle takip etmelerini öneririm.

Uzunca ve okuyucuyu kitaba hazırlar nitelikteki giriş yazısından sonra kitabın iki bölüme ayrıldığı görülüyor. İlk bölümde birinci kısım şehir kavramını irdeliyor: Tarihsel, coğrafi, ekonomik, idare hukuku, sosyolojik, kültürel açıdan incelenen şehir son olarak bilimsel bilgi alanın dışındaki şehir yazısıyla son buluyor. İkinci kısım mekân yazılarından oluşuyor. Morfolojik, ontolojik, kentsel, toplumsal, kamusal açıdan yorumlanan mekân, son olarak kentli mekânının incelenmesiyle bitiyor. Bu bölümdeki sıralamayı oldukça yerinde bulduğumu söyleyebilirim. Önce şehir ve ardından mekanın gelmesi, okuyucunun kafasındaki soru işaretlerini kademe kademe karşılıyor. Günümüz şehir anlayışının yok olmasındaki etkenlere sıklıkla değinen yazar "Bir yaşam biçimi olarak şehir, aynı zamanda içinde yaşanılan zaman diliminin değer yargılarını da anlatan imgelere sahiptir. İslâm inancının bireysel ve toplumsal hayatın düsturlarını belirlediği zaman diliminde ölüm telakkisi hayatla iç içe olduğundan mezarlıklar şehrin içinde yer alırken, günümüz seküler dünyasında ölümü unutturma/unutma çabasındaki toplumun mezarlıkları şehrin dışında ve ulaşım açısından zor yerlerdedir" yorumunu yapıyor ve akıllara hemen Yahya Kemal'in Koca Mustapaşa şiirini getiriyor: "Burada bir adım atıldığında geçilebilecek bir başka dünyadan bahseder şair. Ölüm hayatın hemen yanındadır, ince bir perdenin hemen arkasında. Şehir her yanıyla simgelerle doludur. Bilimsel bilginin kavrayamadığı, kavrayamayınca çareyi reddetmekte bulduğu simgeler dinlerin kutsal saydığı şehirlerde ve çoğu şehirlerde yer alan mekânlarda da mevcuttur. Müslümanlar için Mekke şehirlerin anası sayılırken Medine ise ideal şehir olarak karşımıza çıkmaktadır. Müslüman olmayanların girmesinin yasak olduğu anlamında "Harameyn" olarak adlandırılan bu iki şehirden sonra Kudüs de bir diğer önemli şehirdir. Kaldı ki Kudüs Hıristiyanlık ve Yahudilik için de önemli bir şehir statüsündedir.". Son olarak bu şehirleri önemli kılan faktörü Italo Calvino'nun şu yorumuyla canlandırıyor yazar: Şehirler ne yedi ne yetmiş yedi karikası ne de mükemmel dizaynlarıyla kentsel mekânlar değildir. Şehirler onlara atfedilen kutsallıklarla şehirdirler.

Kitabın ikinci bölümünde meydan konusu irdeleniyor. Batı şehrinde; eski Yunan, eski Roma, Ortaçağ, Rönesans, sanayi devrimi, Amerikan şehir meydanlarından sonra batı dışı toplumlarda; Çin ve Hint, İslâm şehir geleneği, Selçuklular ve Osmanlılar, Cumhuriyet Türkiye'si meydanları ve kapanışta postmodern bir yaklaşım olarak alışveriş merkezleri ve internetin oluşturduğu sanal meydan gibi oldukça ilginç bir metin yer alıyor. İkinci bölümün ikinci kısmında ise meydan çeşitleri yer alıyor: Kapalı, dominant, merkezî, grup, amorf, çok fonksiyonlu merkezî, pazar kurulan ticarî işlevli, röprezantif, dîni yapılardan oluşan, istasyon, iskele, gösteri alanı, sanatsal ve kültürel ağırlıklı meydan çeşitleri; okuyucunun ilgisini çekecek ve her gördüğü açıklığa meydan demesini engelleyecek hiç şüphesiz. İkinci kısımda meydanların temel fonksiyonlarıyla birlikte kentsel yaşamdaki rolü de masaya yatırılıyor. Dünyanın en ünlü meydanları da Hasan Taşçı'nın yorumlarından nasibini alıyor: Kızıl Meydan, Tiananmen, Concorde, Trafalgar, Mayo, Tahrir, Rabia, Özgürlük, Taksim, Beyazıt... Bu kısımda fotoğraflardan yararlanmak da mümkün.

"Kent zaman içinde oluşur. Kentin yaşam ritmi insanlardan ve kuşaklardan daha ağırdır. Onun için büyük kentler tarihlerini, hatta biyolojik bir benzetme ile embriyolarını kendi içlerinde taşırlar. Bunlar bazen fiziksel bir görüntü olarak, bazen efsaneler olarak yaşarlar... Tarih oradaki insanları onlar farkına varmadan etkilemeye ve yönlendirmeye devam eder. Bu tarihin, her zaman göz önüne getirilebilen bir imgesi vardır. Bunu topografyasıyla, büyük anıtları, yol ve meydanları ile yapar." der Doğan Kuban, kent meydanının tarihi nasıl anlattığını belirtirken. Hasan Taşçı, meydanı, fertleri bir araya getiren ve böylelikle hem toplum yapan hem de toplumla kentsel kimlik arasında iletişimi sağlayan bir mekân olarak tanımlar. Turgut Cansever'in Ev ve Şehir Üzerine Düşünceler'inde ise meydan şöyle yorumlanmaktadır: "Birbirinden ayrı kişileri bir araya getirmek, her kişi kendi ayrı yolundan gelse bile, yalnızca kendi gayesine yönelmiş bile olsa, onları bir arada tutmak toplum hayatının doğuşunu sağlamaktır. Dolayısıyla meydan, yolların ve insanların karşılaştığı yer olarak toplumun ve şehrin çekirdeği, kaçınılmaz temeli ve en ferdiyetçi bir anlayış içinde bile hayatımız için kaçınılmaz bir  çerçevedir."

Şüphesiz birbirimize karşılaşmaya olduğu kadar merhameti bol şehirlerde yaşamak da hepimizin birer hakkı. Ülkemizin kıymetli şair ve düşünür hekimlerinden biri olan Kemal Sayar, merhametli şehir başlıklı yazısında "Şehirlerimiz onulmaz bir hızla modernleşiyor ve birer hafıza mekânı olmaktan uzaklaşıyor. Yeni inşa edilen mahalle, alış veriş merkezi ve yollar, yenilenen sokaklar aşinalık hissini tahrip ederek geçmişle bir bağ kurmamızı zorlaştırıyor. ‘Kör kazma’nın değmediği bir yer bulmak giderek zorlaşıyor. Kalkınmacı bir modernlik anlayışı daha çok beton ve asfalt dökerek son tabiat adacıklarını da yok ediyor ve hem şehrin mazisiyle hem de tabiatla organik bir ilişki kurma imkânımızı elimizden alıyor. Bu da bizi ‘şehrin insanı’ olarak daha gergin, tükenmiş ve umutsuz kılıyor." demişti. Ülkemizde nefs psikolojisi üzerine ciddi çalışmalar yürüten Dr. Mustafa Merter ise Dokuz Yüz Katlı İnsan adlı kitabında şunları yazmıştır: "Çevreye veya zamana bağlı koşulların psikoterapi süreci öncesinde ve esnasında değerlendirilmesi gerekir. İçinde bulunduğumuz çağ, tarihte görülmemiş bazı özel durumlara sahne olmaktadır. Tüketim toplumunun empoze ettiği hayat tarzı yüzünden, insanla eşya, insanla insan arasındaki diyalog kopmaya yüz tutmuştur. Eşyanın hakikatinden uzaklaşan insan, giderek insanı da eşya haline dönüştürmüştür."

Hasan Taşçı'nın doktora tezinden ortaya çıkan bu kitap; şehirlere, mekânlara, meydanlara doğru bir gözle ve en önemlisi de doğru kavramlarla, tarihi süreçlerle bakmamızı sağlayabilir. Kitabın tek eksikliği belki bir son söze yer vermemesi olabilir. Esasen şehir, mekân ve meydan için son sözü vicdanlar söyleyecektir.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

19 Eylül 2016 Pazartesi

Kâtib Çelebi ve siyaseti

Selçuklu ve Osmanlı idaresi altında Anadolu'nun Batı'da Haçlılara Doğu'da Moğol istilasına karşı mücadele verilerek Türk eliyle vatanlaştırılması, beraberinde bir düzen anlayışını da bu topraklarda hâkim kılmıştı. Batı'nın istismarcı feodalitesine Doğu'nun da gaspçı, talancı yapısına karşı Türkler, gölgesinde huzur içinde yaşayabilecekleri güçlü ve adaletli bir merkezi otoritenin siyasi, sosyal ve ruhi teşkilatlanmasını vücuda getirdi.

Karşısına dikildiği güçler nazarında bir üstünlük elde etmiş bu düzenin işletilebilmesi de siyasetin işiydi. Kadim gelenek, siyaseti Antik Çağ'da Platon'un etkisiyle “terbiye”, Osmanlı İmparatorluğu'nda “idam” anlamlarında kullanmıştır. Bunun yanı sıra XI. yüzyılda Yusuf Has Hâcip'in siyaset bilgisi anlamına da gelen ve bir siyasetnâme olan “Kutadgu Bilig” eserinde siyasetin “bahtiyar”lık manasında kullanıldığını da görmekteyiz. Dolayısıyla siyaset, bir anlamda da kurulu düzenin devamlılığını esas alır bir şekilde, halkın bahtiyar kılınmasını amaçlamış, siyasetnâmeler de bu amacın hükümdarlara hatırlatılmasını esas almıştır.

Kâtib Çelebi'nin siyaset nazariyesi olarak “Düstûru'l-amel li Islâhi'l-halel”ini de bu minvalde, mevcut düzenin “bünyesinde birtakım bozulma alâmetleri, devletin karakteri ve yapısında ise bazı farklılık işaretleri görülmeye” başlandığı bir dönemde kaleme alınmış bir hatırlatma şeklinde ele alabiliriz.

Siyasal kültürümüzün en önemli eserlerinden biri olan “Düstûru'l-amel li Islâhi'l-halel”, bilge insanların sultanlara öğütlerini içerdiği diğer siyasetnâmeler gibi, dönemin kültürel hafızasıdır da. Bu önemli eser Dr. Ensar Köse hocamızın titiz çalışmasıyla Büyüyenay Yayınları tarafından günümüz Türkçesine Osmanlıca metnin tıpkıbasımı ile birlikte kazandırıldı. Bu yönüyle Büyüyenay, okuyucuyu Osmanlı Türkçesiyle buluşturuyor ve karşılaştırmalı okuma çabası içerisinde olanlar için de büyük kolaylık sağlıyor. Böylesi saklı hazineler, ancak onlara nazar edildiği takdirde kendini ifşa eder. Bu gerçeğin üzerinin örtülmeye çalışılması, toplumu tarihi ile illiyet bağı kurmaktan men ederek geçmişinden habersiz, geleneksiz ve geleceksiz bir hale sürükler. Geriye dönük bilgi ve birikim eksikliği, en ufak kriz zamanında toplumu, telafisi mümkün olmayan zararlara uğratır. Devletin istikbalini ve toplumun refahını düşünen herkes gibi Kâtib Çelebi de, tarihsizliğin neleri galebe çalacağının farkında olduğundan her fırsatta tarihten ders çıkarılması gerekliliği üzerinde durmuş ve eserlerinde de vurgulamıştır.

Kâtib Çelebi, Osmanlı İmparatorluğu ile kurulan düzenin ihtişamının sönmeye başladığı, yıllardan beri süregelen problemlerin mali krize dönüştüğü buhranlı bir dönemde yaşamıştır. Çelebi, gerek bürokrasideki görevi icabı gerek katıldığı seferler dolayısıyla, merkezde ve taşrada yaşanan ve birbirinden farklılık arz eden sıkıntıların pekâlâ farkında, kendi içinden geldiği topluma yabancılaşmamış organik bir Osmanlı bunalım dönemi mütefekkiriydi.

Devletin hallerinin anlatıldığı bir önsöz, üç bölüm (Yönetilenlerin Vaziyetine Dair, Askerin Durumuna Dair, Hazinenin Durumuna Dair) ve mevcut sıkıntıların giderilmesine yönelik çarelerin sunulduğu bir sonuç kısmı şeklinde düzenlenen “Düstûru'l-amel li Islâhi'l-halel” de bu sıkıntıların idrakiyle yazılmıştır. Eser, yerine getirilmesi ve uyulması şart olan bir fermanın aciliyeti gereği dönemin problemlerine pratik çareler sunuyor görünse de, felsefi derinliği ve öne sürülen düşüncelerin çok daha farklı kaygılara karşılık geldiği de aşikârdır. Her ne kadar eserde ıslahat yazarlarında görülen ekonomik tasarruflar yoluyla vergilerin düşürülmesi, zulmün önüne geçilmesi ve adalet vurgusu öne çıkıyor olsa da Çelebi'nin kaygısı “geçmişte küffarın Müslümanlardan kaçması keyfiyeti”nin tersine dönmesidir.

Kâtib Çelebi, Ortaçağ sistemini en iyi şekilde bilen ve karşısına dikilen Selçuklu-Osmanlı geleneğinin, Avrupa'da temellenen Yeni Dünya karşısında zafiyet gösterdiğini erkenden görmüş, eserlerinde Batı dünyasına özel bir ilgi göstererek tehdidin yönüne işaret etmiştir. Toplumu devleti ile bütünlük arz eden organizmacı görüşe sahip Çelebi, devletin ömrünü, insan doğar, büyür, ölür metaforundan hareketle kaderci bir şekilde tayin etmekte; fakat alınacak önlemler itibariyle devletin ömrünün uzatılabileceğine kanaat getirmektedir. Bu minvalde, eserlerinde dağınık bir şekilde de olsa, Osmanlı'nın bekasının sadece iktisadi tedbirlerle değil zihniyet dâhil büyük bir yapısal dönüşüm ile sağlanabileceğini belirtmiş, lakin muhatap bulamamanın ümitsizliğine de kapılmıştır: “Zâhirde bu iş soğuk demiri dövmek gibi göründüğünden, devletli efendiler idrak eksikliği sebebiyle anlamamazlıktan gelip, bundan istifade etmezlerse, bâri ahiret gününde kabahatimizi ortadan kaldırmış olur.

Kâtib Çelebi'nin siyaset nazariyesi olarak “Düstûru'l-amel li Islâhi'l-halel”, emanetin ehlinden uzaklaştırılmaya çalışıldığı ve onca sorunun peş peşe yaşandığı günümüz Türkiye'si için de bir reçete sunuyor olmasıyla dikkat çekiyor. Bu açıdan tam da yerinde ve zamanında okuyucuyla buluştuğunu düşündüğümüz eser, üzeri örtülerek unutturulmaya çalışılan kültürel hazinelerimizden sadece bir tanesidir. “Nazar manzarayı doğurur” düsturunca, bizi biz yapan değerler, onlara yönelmek suretiyle kendini bize açar. Ancak bu yolla tarihi gerçekliğimiz ile yüzleşebilir, sorumluluklarımızın farkına varabilir ve geleceğimize yönelik doğru hamlelerde bulunabiliriz. Bu vesile ile söz konusu eserin günümüze ulaştırılmasında emeği geçen Büyüyenay'ın emektar çalışanlarına teşekkür etmek boynumuzun borcudur. “Gayret kuldan takdir Allah'tan.

Haydar Barış Aybakır
twitter.com/HaydarBrs

10 Eylül 2016 Cumartesi

Bugünün insanı anlam'sızdır

"Her şey bir yana, insan, Auschwitz'in gaz odalarını icat eden varlıktır; ama dudaklarında duayla yada Shema Yisrael ile gaz odalarına dimdik yürüyen varlık da insandır."

Bazı düşünürlere göre Sanayi Devrimi, bazılarına göre de II. Dünya Savaşı; bugün "modern insan" denilen karakteri ortaya çıkarmıştır. Kimi düşünürlere görse bunu Rönesans'a kadar götürmek dahi mümkündür. İşte bu modern insan öyle bir hızın ve değişimin içinde sarsılmaktadır ki yaşamın anlamı üzerine düşünmeye fırsatı kalmamıştır. Dolayısıyla anlamdan uzak, anlamsız, anlam kaybına maruz kalmış bir karakterdir. Bu da intihardan anksiyete, yani en büyüğünden en küçüğüne birçok hastalığın sebebi olmuştur.

Batıdan doğuya birçok üniversitede 1980'lerden bu yana anlam üzerine anketler, araştırmalar yapılıyor ve yeni psikoterapi yöntemleri geliştiriliyor. Bunların sonucunda en büyük sorun olarak "anlam" ortaya çıkıyor. Stanford Üniversitesi'nden Irvin D. Yalom, Varoluşçu Psikoterapi eserinde "Psikiyatrik ayakta tedavi kliğine başvuran kırk hastadan on ikisi (%30) anlamla ilgili önemli sorunlardan şikâyetçiydi" diyor. Kaliforniya'daki bir üniversiteden çıkan sonuç buyken ondan binlerce kilometre doğudaki Viyana'da da değişen sadece yüzde birlik dilim. Viyana'da nüfusun yüzde yirmi dokuzu yaşamlarında anlam olmadığından şikâyetçi. O yıllardan bu yıllara rakam iyice artıyor. İntiharların da boşanmaların da ve hatta şiddetin de nevrozun da altında yatan sebeplerden biri olarak "anlam" çıkıveriyor.

II. Dünya Savaşı'nın ne tür felaketlere sebebiyet verdiğini tarih okurları bilir. Mesela insanlık tarihinden Auschwitz-Birkenau adlı bir toplama kampı (utanç merkezi) geçmiştir ki buraya yerleştirilen 1.300.000 insanın %90'ı gaz odalarında öldürülmüştür. Aynı zamanda zorunlu çalışma ve insanlık dışı işkenceler de yine bu kampta yapılmıştır. Alman felsefeci ve bestekâr Theodor W. Adorno her ne kadar "Auschwitz'ten sonra şiir yazmak barbarlıktır. Çünkü kültürün kimliği ve kritiği, kültür diyalektiğinin en son basamağında barbarlığın karşısında durmaktadır." dese de hâlâ ve iyi ki şiir yazılıyor. Öyle ki Auschwitz'ten sonra şiirle terapi görmüş, iyileşmiş birçok hasta ve esir de olmuştur. Fakat Auschwitz hakkında hâlâ konuşulması gerekiyor ki tekrarı veya benzerlerinin yaşanması asla mümkün olmasın.

Viktor E. Frankl, Avusturyalı bir psikiyatrist. Aynı zamanda nörolog. Varoluşçu terapinin üçüncü önemli ismi. Diğer iki ismiyle ilişkisini kısaca şöyle anlatabilirim: 15 yaşında iken Sigmund Freud ile mektuplaşıyor, 16 yaşında “Hayatın Anlamı” (Der Sinn des Lebens) konulu ilk konferansını veriyor. 19 yaşına geldiğinde ise ilk makalesini yayınlıyor. Freud'u hayatında sadece bir defa görmüş ve onunla yazışmış olan Frankl, öğrencisi olmayı kabul etmiyor. Fakat ilk makalesinin tanınmış bir psikoanalitik dergide yayınlanmasını da Freud'a borçlu olduğu belirtmiştir. 1924'ten sonra Freud ile bağını koparmış olan Frankl 1925 itibariyle Alfred Adler ile birlikte çalışmaya başlıyor. İkinci psikoterapik aşama olarak tanımladığı bu süreç boyunca makalelerini önemli dergilerde yayınlamayı sürdürüyor. Ancak çok geçmeden 1926 yılında Adler'le de ters düşüyor ve böylece Bireysel Psikoloji Derneği'yle olan ilişkisi de kesilmiş oluyor. Frankl gelecek yıllar içinde Oswald Schwarz ve Rudolf Allers ile çalışıyor ve Max Scheler'in eserlerinden etkileniyor. İnsanî görüşlerinde köklü değişiklikler yapmasına sebep oluyor. 1943 yılına gelindiğinde hayatı tam ortadan ikiye bölünüyor: Pek çok Viyana'lı Yahudi gibi Frankl da karısı, babası, annesi ve kardeşi ile birlikte Nazi'nin SS subaylarınca tutuklanarak Auschwitz toplama kamplarına naklediliyor; kızkardeşi dışında tüm ailesi gaz odalarında can veriyor. Frankl bu gerçeği ancak 1946'da Viyana'ya dönebildiğinde öğrenebiliyor. Bu kötünün de kötüsü olan tecrübe Frankl için logoterapi (Anlam Merkezli Terapi) adını verdiği kuramının da daha sağlam temellere, yaşanmış acılara ve hayatın gerçeklerine oturmasını sağlıyor. Hatta bu terapi yöntemiyle birçok hasta, tedavi oluyor. Yazdığı kitaplar sayısız dile çevrildi, kaynak kitap olarak gösterildi. Bu kitaplardan biri olan İnsanın Anlam Arayışı 2008 yılında Okuyan Us Yayınevi tarafından ilk baskısını yapmıştı. Temmuz 2016'ya geldiğimizde 34. baskısını görmek harikulade çünkü ülkemizde işin ehli olmayan insanların kişisel gelişim kitapları dışında İnsanın Anlam Arayışı gibi birçok kritik kitap da bulunuyor. Doğru kitabı bulmanın iyice zorlaşmasının dahi inanın anlam arayışıyla bir ilgisi var.

"İnsan, kendini belirleyen bir varlıktır. İnsan, ruhtan öte bir şeydir." diyen Viktor Frankl, geliştirdiği logoterapiyle insanın anlamı üç farklı yolla keşfedecebileceğini söylüyor: Bunlardan ilki bir eser yaratmak, bir iş yapmaktır. İkinci yol, yaşamaktır. Doğayı, kültürü ve insanı yaşamak, onları sevmek. Özellikle de bir insanı sevmek. Logoterapide anlamı bulmanın üçüncü yolu ise acıdan kaçmamaktır. "Çektiğim acının ne anlamı var?" diye sorabilen insanın cevabı, anlamı gizler. Logoterapide Frankl, en çok sevginin üzerinde duruyor ve şunu söylüyor: "Yaşamımda ilk kez onca şair tarafından dile getirilen, onca düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm. Gerçek: İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir.". Nitekim insanın kendini gerçekleştirmesi yolunda en büyük güç de yine sevgide, 'kendini adama'dadır ona göre: "Kişi, hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini de o kadar çok gerçekleştirir."

Bugün annelik duygusunu beslediği kediyle veya köpekle karşılayacağını, canının sıkıntısını alışveriş yaparak geçireceğini, şifayı yalnız modern tıpta bulacağını, maaşındaki artışla insanlığını yücelteceğini, takım elbise giyerek özel olacağını, hızlı bir yaşamla mutluluğu yakalayacağını, 25 katlı ve havuzlu bir konutun ev anlamına geldiğini, cipe binmenin saadet getireceğini, sıkıntıları çözecek formüller geliştirmek yerine huzurun kaçmakta olduğunu, yaşamak sevgisinin haz peşinde koşarak geleceğini zanneden her insan; 'anlamsız' insandır. Yaptıklarının hiçbir anlamı olmadığının farkında değildir ve bu yüzden de çabuk sıkılır, huzursuzdur, mutsuzdur, güçsüzdür, bezgindir ve hastadır. Şifası anlam'da saklıdır.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

İstanbul için "Ya Teslim Ya Tedbir"

Bir İstanbul Kitapları Kütüphanesi kurabilecek kadar yayın mevcut. Reşad Ekrem Koçu, Ahmet Rasim, Tanpınar, Orhan Pamuk, Edmondo De Amicis, Ernest Hemingway, Pierre Loti gibi İstanbul’u yazan erbab-ı kalemin sadece isim listesi bile bu yazının sınırlarını kat kat aşar. Bu kadim şehrin yaşadığı dönüşümler ise sahip olduğu isimlerden bile fazladır. Dolayısıyla yazılıp geçilebilecek bir şehir değildir İstanbul. Sürekli yıkılıp inşa edilen dinmek bilmeyen hummalı bir faaliyetler zinciridir onun tarihi. Depremler, yangınlar, işgaller, yağmalar… İskânın ve imarın da haddi hesabı yok elbette. Her devrin incisi olmuş bir şehir İstanbul.

Mustafa Kutlu’nun Bir Demet İstanbul ismiyle yayınladığı kitabı işte böylesi bir külliyatın en yeni halkalarından biri. Kitabın başında 25 yıllık bir zaman periyodunda yazıldığı ihtar ediliyor yazıların. Evet, bu kadim şehir için 25 yıl kısa bir süre. Ancak o kadar hızla değişen/değiştirilen bir şehir ki İstanbul, söz konusu 25 yılda yaşadıkları önceki yüzyıllarla rahatlıkla yarışabilir. Bu elbette ki hakkında yazı yazmayı da zorlaştıran bir durum. Zira bir konuda yazmak, konuyla aranıza belli bir mesafe koymayı, konunun hazmedilmiş olmasını da gerektirir. Oysa İstanbul’da yaşanan dönüşümler bu mesafeyi imkânsız kılacak denli sık ve köklüdür. “Küresel bir köy” olduğu söylenen dünyada şehir olmaktan metropol olmaya çevrilen İstanbul’un yaşadığı operasyonlar silsilesinin okunması ve anlamlandırılması ise halkımızın da sosyoekonomik ve kültürel bir metamorfozun en bariz tezahürlerinin de tespit edilebilmesini mümkün kılar aynı zamanda. Yani İstanbul’u okumak her zaman için İstanbul’dan daha büyük bir metne ulaşmamızı sağlar bizi.

Mustafa Kutlu, hikâyeleriyle yaşadığımız savrulmaların, dönüşümlerin seyir defterini tutmuş bir yazardır. Onun kaleme aldığı denemeler ise aynı kaygının farklı bir formda ifadesidir öncelikle. Yoksulluk Kitabı, Vitrinde Olmak, Vatan Yahut İnternet hep bu çizgide ortaya çıkan kitaplardır nitekim. Bir Demet İstanbul ise aynı duyarlığın İstanbul’daki yansımalarını toplayan bir çalışma. “İstanbul’u dünya kenti yapan, finans-sanayi ve ticaret merkezi olmanın önünde onun tarihi varlıklarıdır.” diyen Kutlu, kitap boyunca İstanbul’a rengini veren, onu biricik kılan detaylar üzerinden şehrin ruhunu anlatıyor yazılarında.

Bir Demet İstanbul’u, şehrin kayıplarının bir manifestosu olarak da okumak mümkün. Eski mimarinin, semt ve mahalle dokusunun, doğasının, nefes alınabilecek mekânlarının sadece mimari unsurlarının değil sosyal ve ekonomik arkaplanlarının da anlatıldığı yazılar bunlar. “Kanaattan Saltanata” başlığı bile bu anlamda çok şey ifade ettiğini söyleyebilirim. Sultanahmet’in bir semt olmaktan çıkıp turistik bir tüketim markasına dönüştüğünü dile getirdiği paragraflar başka başka semtlerin de başka başka savrulmalarla yaşadıkları dönüşümün ana dinamiğini ele veriyor. Ekonomik dönüşüm. İstanbul’da yaşanan dönüşüm, bir dizi şuursuzlukla izah edilemeyecek boyutlarda esasen. Gecekonduların apartmanlara dönüşümünü takip eden apartmanların sitelere dönüşümü tam da bu finans sisteminin “üst aklını” takip etmemizi mümkün kılan ipuçları sunuyor bize.

Mustafa Kutlu’nun İstanbul’la ilgili bir başka hassasiyeti ise “müze kent” vurgusunda gizli. Venedik, Roma gibi tarihi şehirlerin düştüğü bir tuzak bu. Turistlere iyi fotoğraf veren, onlar güzel güzel anılar satan buna karşılık insansızlaşan, hayattan mahrum kalan ve bir şehirden ziyade film platosunu andıran devasa mekânlara dönüşme sürecidir bu. İstanbul’un “suriçi” bölgesi hakkında zaman zaman gündeme gelen ve Sultanahmet civarında da uygulamaya konulan bu “Müze Kent” kavramı Mustafa Kutlu’nun dile getirdiği anlamda koruma değil mumyalamadır. Nitekim Kutlu da bu konuda: “Mahalle geri gelmez belki ama mekân yeniden eski günlerine dönebilir. Ahşap ile mor salkım yeniden bir araya gelebilir. Bu dahi tarihe geçmeye yeter. Yeter ama dönüşüm sonucu ortaya çıkacak olan bölgelere asla "Müze Kent" gözüyle bakmamalıyız. Müze deyince aklıma kelebek koleksiyonları geliyor. Öldürülmüş ve dondurulmuş kelebekler. Bunlara saatlerce bakabilirsiniz. Ancak fulyadan kalkıp hanımeline doğru uçan, uçarken etrafınızda bir tur atan afacan kanatların sizi de kanatlandırdığını hissedemezsiniz.” diyerek fikrini açıkça ifade ediyor. Koruma ve kurtarmanın binayı bir koleksiyon nesnesine dönüştürmekten değil halkın hayatına asli fonksiyonuyla dâhil etmekten hayatiyetini sürdürmesinden geçtiğini söylüyor Kutlu.

Kitapta Mustafa Kutlu yeni olan her şeye “hayır” demiyor elbette. Mesela raylı sistemlerle ve tüp geçitlerle ilgili olumlu tespitleri var Kutlu’nun. İstanbul’un eksiğinin kanundan önce feraset, beceri ve irade olduğunu vurgulayan Kutlu, yayalaştırma çalışmalarına ise kimi aksamalarına rağmen olumlu bakıyor.

Yine de Kutlu’nun Esenler Otogarı çevresinin henüz boş olduğu günlerde kaleme aldığı yazıda haklı çıkması içini sızlatmıyor değil. Kutlu; yapay şelaleler, tarihi eserlerin üzerinden geçen turistik teleferik projeleri gibi İstanbul’u İstanbulsuzlaştıran postmodern akla karşı çıkıyor. “Biz İstanbul’u nasıl marka yaparız?” sorusuna verilecek cevapta yer alan projelere de tam da bu yüzden karşı çıkıyor Kutlu. Gökkafese rahmet okutacak ve İstanbul ile göğün arasında hapishane duvarı gibi yükselen yapıların şehre yapıştırılmış dev fiyat etiketleri olmaktan başka ne kattığı muhakkak ki başka bir yazının konusu.

Kutlu, sadece binalarla değil o binaların içinde yaşayan insanlarla da ilgileniyor ve onlar için de kaygılanıyor. Zira şehir bir binalar topluluğuna indirgenemez, bir hayatlar topluluğudur şehir. Ekonomisi, sosyolojisi, siyaseti hesaba katılmadan atılacak adımlar daima kâğıt üzerinde kalmaya, unutulmaya mahkumdur. Nitekim Kutlu da “TESEV''in araştırmasında İstanbul nüfusunun yüzde 60’ının hiçbir sosyal güvenceye sahip olmadığı ortaya çıkmış. Bu büyük kalabalık resmi kuruluşların belirlediği ‘yoksulluk sınırı’nın altında yaşıyor. Yani düpedüz sürünüyor. Bu sebeple Beyazıt Meydanı’nda, Eminönü’nde, Bakırköy’de başka yerlerde üç kuruş nafaka için tezgah açan, kalabalığı öyle sivil toplum eylemleri, gönüllülerin basın bildirileri engelleyemez. Adamlar can pazarına çıkmış.” cümleleriyle tam da buna işaret ediyor.

Gökdelen dünyanın her yerinde görülen ibtidaî bir yapıdır ve olsa da olur, olmasa da. Gözümde bir "kuş evi" kadar değeri yoktur. Biz evimizi yaparken kuşları da düşünen bir milletin çocuklarıyız. Metruk semtleri ihya ederken Yahya Kemal ile Tanpınar'ın ilaveten Turgut Cansever hocanın "Türk İstanbul" konusunda söylediklerini daima göz önünde tutmalıyız.” diyen Mustafa Kutlu’nun “Bir Demet İstanbul” yazısı sadece İstanbul’la ilgilenenlerin değil kültürle, medeniyetle, kimlikle ilgili sahici meselesi olan herkese ilham verebilecek yazılardan müteşekkil bir kitap.

Kitabın son yazısının başlığı ise İstanbul’un geleceğiyle ilgili de en vurucu cümlelerden biri aynı zamanda: “Ya Teslim Ya Tedbir.

Suavi Kemal Yazgıç
twitter.com/suavikemal

3 Eylül 2016 Cumartesi

Avrupa'nın şekillenmesinde Türk etkisi

Dünya tarihinde faal bir rol almaya başladıktan sonra Türkler, Hazar Denizi’nin doğusundan başlayan ve Orta Avrupa’da sona eren bir kuşak içinde, çeşitli milletleri etkilemiş ve onlardan etkilenmişlerdir. Bu kuşak çerçevesinde yaklaşık bin yıla yakın bir zamandır faal olan Türkler, bu coğrafyanın zihniyet dünyasının şekillenmesinde de büyük bir öneme sahip olmuşlardır. Tabii burada "Türk" kelimesinden kastımız, ulus kavramı içine sıkışmış bir kelime olmaktan uzaktır. Orta Çağın sonlarından itibaren Avrupa’da "Türk" ve "Türkleşmek" kavramı, "Müslüman" ve "Müslümanlaşmak" çerçevesinde düşünülmüştür. Bu çerçevede Hristiyan birinin Türkleşmesinden bahsedilir olmuştur.

Türkler’in Avrupa’nın şekillenmesinde önemli bir rol oynadığı hususu, yakın zamanlara kadar göz ardı edilmişse de artık bu durum değişme temayülü göstermektedir. Yukarıda bahsettiğimiz kuşak içinde yer alan topluluklardan tarihçiler özellikle Osmanlı tarihini yargılamaktan ziyade anlamaya yönelik çalışmalar ortaya koymaktadırlar. Bunun dışında Avrupa’da da Türkleri ya da Osmanlıları anlamaya yönelik çabalar görülmektedir. Bu duruma misal olarak Londra’da 2005 yılı başlarında Kraliyet Sanat Akademisi’nde açılan ve büyük ilgi gören "Türkler: 1000 Yılın Yolculuğu 600-1600" adlı sergi verilebilir. Diğer tarafta Türkiye’de de kendi tarihini anlamada karşılaşılan bazı meseleler aşılmaya çalışılmaktadır. Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılan iki sergi kendimizi anlamaya yönelik bir adım teşkil etmektedir; geçen sene açılan "Floransa Saraylarında Osmanlı Görkemi" ve "17. yy. Avrupa’sında Türk İmajı" buna iyi bir örnek teşkil etmektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz konular çerçevesinde de tarihi çalışmalar yapılmakta ve yayınlanmaktadır. Giovanni Ricci’nin ‘Türk Saplantısı: Yeniçağ Avrupa’sında Korku, Nefret ve Sevgi’ adlı kitabı bu çalışmalardan biridir. Yazarın İtalya’nın Ferrara şehrinin arşiv vesikaları ve vakayinameleri ışığında hazırladığı kitabı, Osmanlı Devleti’nin uyguladığı siyasetin ve Osmanlı tebaasının yarattığı etkilerin buradaki yansımalarını göstermektedir. Ferrara şehrinin hanedan efradının diğer büyük hanedan efradıyla gerçekleştirdiği evlilikler, şehrin stratejik ve ekonomik konumu, bu şehri Avrupa siyasetinin merkezine çekmekte ve etkilemektedir. Bu çerçevede İstanbul’un düşüşü veya Viyana’nın muhasarası gibi vakıaların etkileri, Ferrara’ya ulaşmış, hatta bunlara karşı hazırlanan faaliyetlere iştirak etmek için çaba gösterilmiştir. Şehirde var olan Türk etkisini siyasetle sınırlamamak gerekmektedir. Sanatta, resimde, mimaride ve edebiyatta da varolan bu etkiyi yazar, görsel deliller ışığında sergilemektedir.

Ricci’nin kitabında gösterdiği bir diğer önemli vak’a ise Osmanlı’da var olan toplumsal seyyaliyetdir. Bu kavramdan kastımız, Hristiyan kökenli olup daha sonra Müslüman olanların devlet yönetimi içinde önemli yerlere gelebildiğidir. Kaptan-ı Deryalık ve Trablusgarp Beylerbeyliği yapmış Calabrialı Uluç (Kılıç) Ali Paşa, yine aynı ünvanlara sahip Venedikli Hasan Paşa, bunun iyi örnekleridir. Kitapta Müslüman olmuş iki Ferraralı, Tunuslu Mami ve Usta Murad’ın hikâyesi yukarıda bahsettiğimiz vak’ayı desteklemektedir. Tunus’un idaresine Usta Murad’ın Tunuslu Mami yardımıyla geçmesi, hadisenin özünü teşkil etmektedir. Bu durumun günümüz zihniyet yapısıyla anlaşılamaması kaçınılmazdır. Osmanlı idaresinin bu tutumu, aslında bugün bu topraklarda eksikliğini hissettiğimiz kendine güvenin bir işaretidir. Ricci’nin kitabı, gündeme getirdiği konularla bazı güncel meselelerin tarihi kökenine ışık tutmaktadır.

Ozan Sağsöz
twitter.com/terraincognitae

2 Eylül 2016 Cuma

Her şey biraz eksik, otostop "dahil"

I.
"Bazıları anlatmaz, işte ben anlatıyorum, en başta kendime.
Anlatıyorum ki inanayım yaşadığıma."

II.
"Dilimdeki düğümü çöz de anlasınlar beni."

Aslında kronolojik olarak bu iki sözden, duadan, ikincisi önce söyleniyor kitapta. Hatta kitabın giriş cümlesini oluşturuyor. Fakat ben yazımı yazarken bu sıralamayı değiştirme ihtiyacı hissettim çünkü talim olmadan tatbik, tatbik olmadan tebliğ olmaz. Varlığı anlamlandırılamayan bir yaratığın tarifi yapılamaz.

Ümit Aksoy da yeni kitabı "Her şey biraz eksik, otostop hariç"de varlığını tarif etme imkanı bulduğu her şeyin aslında ne kadar eksik ve kusurlu olduğunu anlatıyor bize. İstanbul'da fakat içi dışı köy olan, çamur deryası Haramidere'de başlıyor bu süreç:

"Adı bende saklı Haramidere’ye taşındığımızda tam tamına beş ev vardı mahallemizde. Ve ne zaman bu beş evi hatırlasam, nedense bir “Türkiye Haritası” gelir gözümün önüne: İstanbul, yani bizim ev; az aşağımızda bizden daha rahat oldukları her hallerinden belli, kaçak elektrikte çığır açan Arif amcaların evi, yani Muğla; ta aşağıda ufkumun sınırını çizen, “uzak ev” diye kısaca anlattığımız ahşap ev, yani Hatay; bizim evin sol paralelinde yürüme mesafesi beş dakika uzaklıkta olan Şerife teyzelerin evi, yani Van ve son olarak, dünyanın bütün kuzey rüzgârlarına açık, güzel memleketimin kuzeydoğu sınırını anlatan Şengül ablaların evi, yani Artvin. İşte, kabaca böyle bir haritaydı bizim Haramidere."

Türkiye haritasında çizilen il sınırlarının samimiyeti yazarın hayatında devam edemiyor maalesef... Şive ve ağız farklılıkları, yemeklere konulan salçanın yemeğin tümüne oranı gibi "ayırmayan ayrımlar" sınıf, cinsiyet, görünüş ayrımına dönüşüyor. Bu yaşam hikayesine sınır çizilecekse şayet daha gaddarca olmalı. Çünkü sınırın öte tarafında merhametsiz "üst sınıf" insanlar varken sınırın bu tarafında yok sayılmak istemeyen insanlar bulunuyor.

Yok sayılan, görmezden gelinen insan canlısı bu duruma iki tepki geliştirir: birincisi durumu kabullenmek ve varlığının bir anlamı olmadığına inanmak; ikincisi durumu reddetmek ve varlığını ispat için mücadele etmek. Kitapta bunca ayrıma, dışlanmaya, yok sayılmaya, görmezden gelinmeye maruz kalan çocuklardan birkaçı var olduklarına önce kendilerini inandırmak için "dünyayı gezen, biraz serkeş, çokça yalnız ama özgür bir adamın hikayesi"ne yani otostopa tutunuyor. Üç kişilik esmer arkadaş grubuyla bu maceraya atılan yazar Red Kit, Yalnız Kovboy edasıyla yolculuğa tek başına devam ediyor ki varlığın anlamlandırılması tek başına verilecek uzun bir mücadeledir.

Bu mücadelede yazar bize otostopun raconundan, çocukluğundan yetişkinliğine dek süregelen otostop deneyimlerinden bahsederken aslında bu savaş meydanında kılıcını nasıl savurduğunu, nasıl hücum ettiğini-geri çekildiğini, tehlikeye karşı hangi hamleler yaptığını anlatıyor. Yenilgiler çoğaldığında yok olmayı reddederek, adeta bir gövde gösterisi ile kendini saldırıya açık halde karanlığa bırakıyor.

Her şey biraz eksik, otostop hariç diyor yazar fakat her şey biraz eksik, otostop "dahil". Otostopun eksikliklerini sıralamayacağım ama otostopu her şey ile birbirinden ayıran, onu yazara "tam" gösteren; otostopun eksiklikleri kabul eden, kusurları örten tarafı. Savaş yaralarından tiksinmeyen, onları sarıp sarmalayan, başarısızlığını şefkatle karşılayan tarafı. Her şey ve herkes biraz koşulsuz kabul etse, yenilgi anında dahi destek olsa, kusurları örtse kimse kendini işe yaramaz, beceriksiz ve yalnız hissedip var oluş sancısı çekmeyecek. Varlığını ispat için savaş meydanlarına atılmayacak. Anlaşılmaktır bu mücadelenin özü. Yazar yaşadıklarını anlatıyor ki önce kendisi kabul etsin varlığını-yaşadıklarını, inansın bu mücadelenin-varlığının sahiciliğine, değerine. İnansın ki bize inandığını anlatabilsin, dili düğümlenmesin. Anlatabilsin ki anlayalım, anlayışla karşılayalım, kabul edelim.

Her şey biraz "aynı", otostop hariç. Yazarın verdiği mücadele hepimizle biraz aynı olduğu için kitap böyle de tanımlanabilir. Çünkü onunla sadece savaş meydanlarımız farklı. Kimimiz var oluş savaşını kürsülerde canhıraş bağırarak, kimimiz diploma toplayarak veriyoruz. O halde kendi mücadelenizin yollarda, asfalt kokusuyla nasıl şekillendiğine şahit olmak isterseniz Ümit Aksoy'un "Her Şey Biraz Eksik, Otostop Hariç" kitabı Raskol'un Baltası'ndan çıktı. Keyifli okumalar dilerim.

Hümeyra Büşra Doğan
twitter.com/humeyra_busra

1 Eylül 2016 Perşembe

Bir devrin tarihini bir kafede okumak

Karnak Kafe, “Ortadoğu’nun Balzac’ı” diye tanınan ve Nobel Ödüllü ilk Müslüman yazar olan Necib Mahfuz’un romanıdır. Eserde mekân olarak hayali bir kafe, metafor olarak bütün Mısır, zaman olarak da 1952 Devrimi’yle başlayan yıllar ele alınır. Kahramanlar ise o günkü Mısır halkını temsil eden hayali karakterlerdir.

Mahfuz, Kahire’nin eski Cemaliye mahallesinde tüccar bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Kahire Üniversitesi’nde felsefe eğitimi alırken yazmaya başladı. Bir süre kamu hizmetlerinde çalıştı. Çağdaş Mısır yaşamına dair ilk romanı 1945’te yayımlandı. Eserlerinde, Kahireli orta sınıfın yaşantılarını ele alır. Modern Arap romanının kurucusu diyebileceğimiz Mahfuz’un eserleri çok sayıda dile çevrilmiştir.

Karnak Kafe’si ile yazar, Kahire’de bir kafede tesadüfen bir araya gelen farklı kişilerin öykülerini anlatır. “Karnak, bir ara sokak üzerinde, küçük bir kafe.” Otobiyografik ögeler taşıyan bir eserdir bu. (O yüzden ‘anlatıcı-yazar’ kavramını kullanabiliriz.)

Karnak Kafe demek ilk önce Kurunfula demektir. Anlatıcı-yazarın oraya gidişi tamamıyla bir rastlantı sonucudur. “Burada sıcak bir kucaklamayla insan dünü de, bugünü de, tatlı geçmişi de, şanlı şimdiki zamanı da tadabiliyor.” diyerek anlatır mekânın atmosferini.

Hayranlıkla izlediği bir kadınla karşılaşır Kafe’de. ‘İmameddin’in yıldızı, Kurunfula’nın ta kendisidir! 1940’lı yılların pembe rüyası Kurunfula şimdi o taburede oturuyordur.’ O, göbek dansını modernize eden ilk kişidir ülkesinde. “Kurunfula’yı kim unutabilir ki?

Karnak Kafe bir aile ortamıdır. Yazar, bu mekânda yaşanan olayları romanın dört kahramanın bakış açısından, anlatıcı-yazarın da izlenimleri ve düşünceleri eşliğinde okura sunar. Müşterilerinin ve çalışanlarının hikâyeleri Kurunfula’nın bakış açısından verilir önce. Anlatıcı-yazar, hem kâtip konumundadır olaylara hem şahit… Roman boyunca Karnak Kafe’deki yaşlı kuşak ile bir grup genç üniversite öğrencisi arasındaki ilişki üzerinde durulur. Aşk da vardır dostluk da, ihanet de vardır sadakat da…

Karnak Kafe‘de mekânın tarihi aynı zamanda bir devrin tarihini aktarır. Kurunfula, İsmail El-Şeyh, Zeynep Diyab ve Halit Safvan, el-Mahdi Sokağı’ndaki Karnak Kafe’nin ahalisidir. Onlara göre tarihin başlangıç noktası, 1952 devrimidir. O tarihten önceki her şey karanlık ve anlaşılmaz bir ‘cehalet dönemi’dir. Devrimin çocuklarıdır onlar, “Bizi devrimi getirene şükürler olsun.” derler.

Kafenin tarihi ve yüzleri, 1952’deki devrimin yüzleri ve tarihidir en çok.

Yazar, bir gün kafeye gittiğinde gençlerin oturduğu sandalyeleri boş bulur. Taha el-Garib, “Tutuklamaların çok yaygınlaştığını duydum.” der. Müslüman Kardeşler örgütüne katılmış olmakla suçlanan gençler, işkenceye maruz kalırlar. Bir süre cezaevinde kaldıktan sonra suçsuz olduklarına hükmedilerek serbest bırakılırlar.

Sonrasını yazar şöyle anlatır: “Derken bir öğleden sonra, nicedir kayıp olan o yüzler aniden kapıda belirdi: Zeynep Diyab, İsmail el-Şeyh, Hilmi Hamada ve başka birkaç kişi daha. Karnak Kafe’de hayat günlük rutinine döndü, ama kafe asıl ruhunu büyük ölçüde kaybetmişti. Her şeyin üzerine kalın bir perde inmişti sanki, gençlerin olmadığı o dönemi daimi bir gizem haline getirmişti; bu ilginç sır, cevaplanmamış bir sürü soru doğurmuştu.

Serbest bırakılmalarının ardından, kendilerini “devrimin çocukları” olarak tanımlayan gençler, ikinci kez tutuklandıklarında bu kez de komünist olmakla suçlanırlar. Yine işkence görürler ve de Zeyneb’e tecavüz edilir.

Zeyneb ve İsmail, cezaevinden ancak “muhbir” olmayı kabul ettikten sonra tekrar çıkabilirler. Artık kendilerine olan saygılarını yitirmiş birer bireydirler ancak “devrime” bağlılıklarını sürdürürler. “Şanlı devrimimiz bir kuşatmaya dönüşmüştü.” demeden edemezler yine de.

Üçüncü kez tutuklanmaları ise muhbirlikleri nedeniyle olur. Bu kez de imdatlarına Haziran 1967 Savaşı yetişir ve bu sayede hapisten kurtulurlar ancak Hilmi Hamada işkence altında ölmüştür.

Gençlerin maruz kaldıkları şiddete ve her türlü aksaklığına rağmen koruyabildikleri devrime olan inanç ve sadakat, yok olur. Yaşadıkları sürecin sonucunda birbirlerine yabancılaşan ve ruhları yıpranan gençler birer hastaya dönüşmüşlerdir.

Karnak Kafe’de anlatıcı-yazar, Kurunfula, İsmail el-Şeyh, Zeyneb Diyab ve Halit Safvan ‘nın gözünden/ dilinden anlatılan devrimin sonu biraz karanlık: “Her şeyden şüpheleniyorduk, masalardan ve duvarlardan bile. Anavatanımın durumu beni şaşkına çevirmişti. Bir sürü yanlış yola sapmasına rağmen, gücü ve itibarı giderek artıyordu, devamlı gelişiyor ve büyüyordu. İğneden rokete her türlü ürün burada üretiliyordu, insanlık tarihinde harika, yeni ve insancıl bir çığır açıyordu. Ama insanlar, sinek kadar değerleri olmayacak kadar zayıf ve ezik durumda ve kişisel haklarından, şereflerinden mahrumlarsa, korkaklığın, ikiyüzlülüğün ve perişanlığın altında eziliyorlarsa, bütün bunlar ne işe yarardı?

Karnak Kafe, Kurunfula’nın gözlerinde yeniden canlanan umut ışıklarıyla son buluyor. Leyla Tonguç Basmacı çevirisini yaptı. Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından okura sunuldu. Sizi bekliyor.

Merve Koçak Kurt
twitter.com/mervekocakkurt
(Edebiyat Haber, 01.04.2015)