5 Şubat 2016 Cuma

Kalplerin şehriydi İstanbul

"Lâl olursun söylesem bir fıkra tâb-ı sîneden 
Bir sâhife açsam ağlarsın kitâb-ı sîneden."
- Muallim Nâci


Asırlarca Dersaadet (saadet kapısı), Derâliye (yüce kapı), Pâyitaht (başkent), âsitane (saltanat merkezi) gibi isimlerle anılmış olan İstanbul, maalesef artık gâvur şehirlerinden farksız bir görünümdedir. Her geçen gün yükselen gökdelenlerin, AVM'lerin, plazaların, çirkin binaların, tek tip mimarinin hakim olmasıyla kadim gelenek yerle bir olmuş, çok ciddi bir estetik ve ahenk kaybı yaşamış, tabiri caizse kimliği belirsiz bir şehir vaziyetine gelmiştir. Vakıf arazilerinin cumhuriyetin ilk dönemlerinden itibaren üzerine "çökülmesi" de İstanbul'u çökertmiştir. Önü kesilemeyen bu safdilliğe maalesef geleneğiyle irtibatı sınırlandırılmış, kesilmiş, kaybolmuş yaşayanı da katılınca İstanbul'u sadece mazideki güzellikleri yaşatabilecek -kurtarabilecek değil- hâle gelmiştir.

Camileriyle, türbeleriyle, kurnası olmayan çeşmeleriyle, kapısına kilit vurulmuş tekkeleriyle "her şeye rağmen" yaşayan bir İstanbul vardır. Bu İstanbul'a bazı tarihçilerin ve mimarların ortakça dile getirdiği gibi tarih sayfalarından ulaşabilmek mümkün olsa da, okunan her sayfa yürek burkmaktadır. Çünkü İstanbul'un manevi iklimi, hepimizden ayrı ayrı, acı bir hesap soracaktır.

Talha Uğurluel son yıllarda Türkçeyi hem sözde hem de yazıda güzel kullanmasıyla, bir de tarihi yorumlarken coğrafyayı, mimarîyi ve müziği de bir kenarda bırakmamasıyla dikkatimi çekmişti. Sadece TV ve radyodaki tarih programlarıyla değil; editörlük, AR-GE yönetmenliği, seminer konuşmalarıyla da çalışkanlığı takdire şayan olan Uğurluel son dönemde Timaş Yayınları'ndan çıkan kitaplarıyla "tarihi sevdirenler" arasında yerini aldı. Bilhassa Çanakkale Savaşları ve Gezi RehberiMekânlar ve Olaylarıyla Hz. Muhammed'in Hayatı / Mekke-MedineOsmanlı'nın Şifreleri ve Sarayın Kutsalları / Asr-ı Saâdet'ten Osmanlı'ya adlı kitapları hem görsel zenginliği hem de genelde tarihçilerin pek değinmediği meseleleri dert edinmesiyle özel bir tebriği hak ediyor. Fakirin burada bahsedeceği ise Uğurluel'in son kitabı: Osmanlı’nın Kalbini Bekleyenler.

Biz tarih okuyucuları yahut meraklıları, ekseriyetle okullarda "masal" okuduğumuzu geç fark ederiz. Özellikle 1980 sonrası doğanlar için bu böyledir. Ne okuduğumuz kitaplarda bir keyif vardır, ne görsel ögeler ne de tarihin gizemli/mistik sayfalarından meseleler... Doğru veya yanlış; okuyucunun evvela "ilgisi" çekilmelidir. Ondan sonra "bilgisi" yoluna girecektir. Piyasada ilgi çeken bir çok tarih kitabının içindeki sözde bilgilerin düzmece, kopyala-yapıştır olduğunu da söylemek gerekiyor. Timaş Tarih yayınları ve Uğurluel'in bu konuda hassas olduğu bariz. Zira kitabın kapağı ve içeriği her ne kadar "popüler" imiş gibi dursa da yoğun bir çalışmanın, en önemlisi de düşünmenin ürünü.

Talha Uğurluel kitabına verdiği ismin başına "Eyüp Sultan'ın Manevi İkliminde" diye bir işaret düşmüş. Çünkü incelenen şahısların ekseriyeti Eyüp Sultan Camii'nin çevresinde yatmaktadır. Kitabın önsözünü de şöyle bitirmiş yazar: "Buraya ne kadar saygı gösterirseniz o kadar karşılık görürsünüz. O gün o mekân için duyulan bir heyecan, hakkını vererek okunan bir Fatiha, oraya ait bir kuşun bir tüyüne bile kıymet vermek belki bir gün sizi İstanbul'un rehberi yapabilir. Osmanlı'nın kalbini anlatan, orada medfun nice büyük zatın hikâyesini kaleme alan bir yazar haline getirebilir."

Kitapta Ebu Eyyub El-Ensarî (r.a), Semerkand'dan İstanbul'a gelen deha Ali Kuşçu, Hızır'ın oğlu Sinan Paşa, Kanunî'nin ölümünü bilen dört kişiden biri olan Feridun Ahmed Paşa, atlara düşkünlüğüyle bilinen Semiz Ali Paşa, Bosna dağlarından sadarete kadar yükselmiş olan Sokullu Mehmed Paşa, hem asker hem idareci hem de derviş olan Lala Mustafa Paşa, krallara taç giydiren yönetici Lala Mehmed Paşa, Mahfiruz Hatice Sultan, siyah inci lakabına sahip Beşir Ağa, eşleri gurbette ölen padişah kızı Saliha Sultan, itikafa çekilen padişah kızı Adile Sultan, ilk Balkan Savaşı'nı kazanan Dömeke kahramanı Gazi Ethem Paşa, zor günlerin sultanı Mehmed Reşad Han gibi ilginç karakterlerle birlikte "Bir Mekân Üç Zaman Üç Şahıs" ve "Bir Mezar Taşının Dramı" gibi konular yer alıyor.

İncelenen her şahsın sadece tarihi hikayesine, faaliyetlerine, hizmetlerine değinmekle yetinmeyen Uğurluel, muhakkak kabrine de değinmiş. Buradaki güzellik İstanbul'un tıpkı Yahya Kemal'in dediği gibi "ölüleriyle yaşayan" bir şehir olması. "Kanunî'nin tahta çıktığı senelerde İstanbul, camii, han, hamam, medrese, büyük saray, evliya türbeleri ve çeşmeleriyle tam bir Türk şehriydi" der Ahmet Hamdi Tanpınar. Nereden nereye dememek mümkün değil... Okuyucunun görsel dünyasını zenginleştirmek ve merak duygusunu artırmak için 221 sayfalık kitap, fotoğraflarla zenginleştirilmiş ve bir belgesel tadı almış.

Kitaptan küçük alıntılarla bu kitap önerisini de neticelendirmek isterim.

Osmanlı'nın fethinden bu yana gönüllerin baş tacı olan Ebu Eyyub El-Ensarî Hazretleri hakkında: "Cülûs Yolu tarafından Eyüp Sultan Camii'ne girilen ana kapının üzerinde bir kitâbe vardır. Üzerinde, "Selametle ve emin olarak içeri giriniz" yazar. Bu söz buraya öylesine konulmuş değildir. Peygamber Efendimiz'in (sas) "Allah da seni iki cihanda muhafaza etsin" duasına mazhar olmuş Eyyub Sultan'ın kendisi ve bulunduğu mekân korunmuş ve inşaallah korunacaktır. Öyle ise bu mekânda bulunanlar için bir korku söz konusu değildir."

İstanbul'a göçü asırlar evvelinden engellemek isteyen Semiz Ali Paşa hakkında: "Son derece ileri görüşlü olan Semiz Ali Paşa sanki bu günleri görmüşcesine bir konuda Kanunî ile ters düşmüştür. Sultan Süleyman İstanbul'un su sorununun ıslahı için Kâğıthane sularının da getirilmesini, gerekirse her mahalleye çeşme yapılmasını emrettiğinde Semiz Ali Paşa bu icraatın İstanbul'a göçü teşvik edeceğini, taşradan hatta uzak memleketlerden bile insanların yerleşmek için payitahta geleceklerini söylemiştir. Böyle bir durumda insanları geçindirme problemi yaşayacaklarını bildirerek ikâzda bulunmuştur."

Rüyasında Harakanî Hazretlerini gören ve ondan kabrini öğrenerek bahsettiği bölgeyi ihya eden Lala Mustafa Paşa hakkında: "Lala Mustafa Paşa Vefatından 17 gün önce, vefat edeceği günü söylemiştir. Eyüp Sultan Camii'nin iç avlusunda, Eyüp Sultan Hazretleri'nin sol tarafındaki yeri satın almış ve kabir yerini hazırlatarak buraya defnini vasiyet etmiştir. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı döneminde, Türkiye'nin Kıbrıs'a garantör devlet sıfatıyla müdahalede bulunduğu dönemde, dünya üzerindeki birçok devlet bu duruma itiraz edecektir. Kıbrıs'ın Türkiye ile bir alakasının olmadığı, Türkiye'nin bu müdahalesinin haksız olduğunun vurgulandığı günlerde, Osmanlı mirasını uzun bir süredir reddeden anlayışımız kendini sorgulayacak ve akla Lala Mustafa Paşa gelecektir. Aynı yıl Eyüp'teki kabrinin önüne mermer bir levha konacaktır. Üzerinde şöyle yazmaktadır: Kıbrıs Fatihi Lala Mustafa Paşa."

Eşi genç yaşta vefat eden ve evladının idamını da kendi vefatı sebebiyle göremeyen Mahfiruz Hatice Sultan hakkında: "Mahfiruz Kadın, türbenin iç haziresinde yatarken az ilerideki Hoca Saadeddin Efendi Darülhadisi'nin (Bugünkü adıyla Saçlı Abdülkadir Camii) bahçesinde babası Hoca Saadeddin Efendi'nin ayak ucunda, Genç Osman'ın kayınpederi, Mahfiruz Kadın'ın dünürü Şeyhülilam Mehmed Esad Efendi yatarken, Kaptan-ı Derya Halil Paşa da Eyüp Sultan Türbesi'nin denize bakan tarafında, Mihrişah Sultan Haziresi'nde medfundur. Bir padişah eşi ve annesi, bir şeyhülislam ve bir kaptan paşa... Aynı zaman dilimini paylaşmış bu farklı şahsiyetler şehrin kalbini beklemeye devam etmektedirler."

İstanbul'un bir kalbi olduğunu unutmazsak ve yeniden o kalbin sesini işitebilirsek belki İstanbul yeniden hakiki "Müslüman şehir" görünümüne kavuşabilir. Müslümanların bunu istemesi ve romantik methiyeler düzmeleri asla yetmez, yapılacak tek şey derhâl icraata geçmektir.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder