1 Ocak 2015 Perşembe

Sayfalarda kalan Üsküdar'ın yitip giden irfan meclisi

"Yüksel'cim; biz bu dükkândan geçmemiş olsaydık şimdi yedi dükkân süprüntüsünden beter olurduk."
- Neyzen Niyazı Sayın

Bir İstanbul kitabı okumak istediğimiz zaman çok fazla kitapla ve hatta külliyatla karşılaşmamız mümkün. Son dönemde çıkan İstanbul romanlarını yazanlara bakarsak, bilhassa popüler olanlarını yazanlar 50 yaşına henüz ulaşmamış yazarlar. Çok mu önemli? Konu İstanbul ise ömrün ve doğal olarak tecrübenin önemi artıyor. Çünkü doğumundan itibaren yaşamının tamamını İstanbul'un belli bir semtinde geçiren insanların gerek üslupları, gerek anıları o kadar lezzetli oluyor ki; okuyucu işte o zaman aradığını buluyor.

Merhum Ahmed Yüksel Özemre, 1935'te Üsküdar'da dünyaya geldi ve 2008'de yine Üsküdar'da rahmet yoluna çıktı. Yolu düşenler Karaca Ahmet Sultan Kabristanı'ndaki âile kabrinde kendisine bir fatiha okuyabilirler. Son derece ilginç bir yaşam hikâyesi olan Özemre, Mekteb-i Sultanî mezunu. Bu okulda atletizm hususunda birçok salon rekoruna sahip. Türkiye'nin ilk atom mühendisi. Pozitif, sosyal ve dinî ilimler hususunda 279 makalesi ve raporu mevcut. Hâlen üniversitelerimizde okutulan ve defalarca yeniden basılmış olan Teorik Fizik ve Nükleer Mühendislik ile ilgili 12 ciltlik ders kitabı ve 11 ciltlik ilmî eser tercümesinin müellifi. Tüm bunların yanında Kubbealtı Neşriyat'tan çıkmış olan çok sayıda anı kitabı da mevcut. Bunların çoğu ise ömrünü geçirdiği Üsküdar'la ilgili. İşte Üsküdar'da Bir Attar Dükkânı da, 1994 senesinin Ramazan'ında; yaşadıklarından hafızasında yer edinmiş olanları kaleme almak hevesiyle başlayıp bitirdiği bir heves. 17 gün 17 gecede biten bu kitaba kendisini öyle bir kaptırmış ki zevcesi bile günlerce "Hû! Akşam ezânı okundu. Hadi artık attâr dükkânından çık da gel iftar et!" diye latîfe edermiş.

Kitap aktar hocaların tanıtımıyla başlıyor. Aktar demişken, aslı attar olan bu kelimeye Üsküdar halkının dili dönmemesinden dolayı zamanla aktar denmiş. Akabinde söz konusu attâr dükkânından bahis açılıyor. Dükkânın müdavimleri saymakla bitmez. Birçok tekkenin şeyhi, meşhur sanatkârlar, sırlı sôfiler, ârifler; muhabbet etmek üzere sürekli bu dükkâna geliyor, dolayısıyla dükkân bir akademi görevi görüyor. Dükkanın gönül ehli müdâvimleri arasında Rufaî şeyhi Sarı Hüsnü Efendi, Sandıkçı Dergâhı’nın son şeyhi Haydar Efendi, Celvetî-Bektâşî şeyhi Yusuf Fâhir Ataer Baba, Hamzavî-Melâmî meşreb Eşref Ede Efendi, Özbekler Tekkesi’nin son şeyhi Necmeddin Özbekkangay Efendi, Kerâmeddin Efendi, Üsküdar İskele Camii baş imamı Nâfiz Uncu Efendi, Necmeddin Okyay, Sâcid Okyay, Dümbüllü İsmail Efendi, Osmanlının son müezzinbaşısı Hâfız Muhiddin Tanık Efendi, Fehim Tandaç, Melâmî meşreb Abdullah Bey, ressam Hoca Ali Rıza Bey, neyzen Niyâzi Sayın, Turgut Çulpan, Ahmed Âmiş Efendi, Albay Mühendis Vehbi Güloğlu, Abdülbâki Gölpınarlı, Hâfız Âmâ Tevfik, Prof. Dr. Ali Alpaslan, Uğur Derman, Prof. Dr. Güngör Şatıroğlu, gazeteci-yazar-mûsikîşinas Nezih Uzel gibi isimler bulunuyor. Öte yandan dükkânın en uzun süreli müdâvimleri ise kitabın müellifi Ahmed Yüksel Özemre (53 yıl) ve pek tabii babası (54 yılı aşkın) yer alıyor.

Dükkânın sahibi Sâim Düzgünman Efendi. Evlatları ise Ahmed ile ebru sanatının son ustalarından Mustafa Düzgünman. Küçücük bir alanda attarlığın tüm kendine has mes'uliyetleri dışında yukarıda adı zikredilen ehl-i dilin muhabbetleri ve meşkleri kışı ayrı ısıtan, yazı ayrı serinleten hassasiyetlere sahip. Hem dükkanı hem de bu birbirinden farklı zevkleri, mesaileri olan mühim zatları; tüm bunların yanında da eski Üsküdar'ı o kadar lezzetli bir üslupla kaleme almış ki Ahmed Yüksel Özemre, bilhassa mekan tasvirleriyle okurken o dönemi yeniden yaşatıyor yahut konuk ediyor.

Zamanla Üsküdar'ın nüfusu 40 binden 850 bine çıkınca, etrafı da kuyumcular basınca dükkân bundan nasibini (!) alıyor ve mecburen kapanıyor. Dönemin nezaketi, zarafeti, aklı ve izanı yoldan çıkıyor, artık avamilik kol geziyor. Günümüzde de Üsküdar'ın geldiği hâl ortada. Artık meczubunda bile bir farklılık yok. Okunan ezanlardan kılınan namazlara ve ardında durulan imamlara kadar her şeyde bir bozukluk, bir kopukluk mevzubahis. Kitaptan bir anı:

“Necmeddin Hoca da, Sâim Efendi Amca da, kendi yetişme çağlarının en büyük Kur’an tilavet mürebbîsi sayılan Kaptanpaşa Camii İmamı Ahmed Nazif Efendi’nin talebelerinden olan babamın tilavetindeki şîveyi, tavrı ve musıkîye vukûfunu çok takdir ederlerdi… İmamların, kıldırdıkları namazın tilavetine göre, cemaati fevkalâde tesir altında bırakabildiklerini, çocukluğumda Necmeddin Hoca ile Saim Efendi Amca’nın arkalarında kılmış olduğum namazlardan ve bilhassa terâvih namazlarından, bilmekteyim. Kıldırdıkları namazla cemaate onlar kadar inşirah, neş’e ve letafet bahşeden imamlara, maalesef, bir daha hiç rastlayamadım. Onların arkasında namaz kılan bir insan, namazın bittiğine hayıflanırdı.”

Kitabı okuyup bitirince insan düşünüyor. Şimdi hangi dükkanda oturup da mûsikî öğrenebilir bir genç? Meşk, makam, usul? Ve hatta edeb, ilim, irfan ve erkan? Yahut hangi dükkâna bir mûsikîşinas teşrif eder de kibrini bir kenara bırakıp muhabbet ehli oluverir? Halbuki mûsikî, gönlün muhabbetidir. Netice-i kelâm: Gençlerin de suçu yok. Onlara "Dilşâd olacak diye kaç yıl avuttu felek" eserini terennüm edecek muhteremler de pek kalmadı.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder