19 Ocak 2015 Pazartesi

Rahmetli Üsküdar'ı iyi bilenlerin kitabı

"Üsküdar, bir ulu rü’yayı görenler şehri! 
Seni gıpta ile hatırlar vatanın her şehri."
- Yahya Kemal Beyatlı

Geçen akşam ana haber bültenlerinde bir balıkçının söylediklerine rast geldim. Balık fiyatlarının neden birden arttığını merak eden muhabire "Hava soğudu mu, kar kış geldi mi böyle oluyor" dediğini işitmekle birlikte şoka girdim. Böyle bir "esnaf geleneği"nin olduğunu ne okumuş ne de duymuştum. Öyle ki bu sabah da başka bir esnaf, bilhassa manav ürünlerinin neden büyük şehirlerde değişik fiyatlarda sunulduğunu "Alım gücünün yüksek olduğu semtlerde işler değişiyor" diyerek yorumlayınca, sinirlerime hâkim olamadım. Bazılarımız sinirlenince kabiliyeti doğrultusunda hareket eder. Bizim gibiler de işte anca kitaptır, musikidir, belki şiirdir. Kısacası ahuvahlar içinde seyirci kaldığım gündem benim aklıma bir kitap düşürdü. Size biraz ondan söz etmek istedim.

Ömrünün tamamını tıpkı dedeleri ve nineleri gibi Üsküdar'da geçirmiş olan merhum Ahmed Yüksel Özemre'nin Üsküdar üçlemesini oluşturan kitapları şöyledir: Üsküdar'da Bir Attar Dükkanı, Üsküdar Ah Üsküdar, Üsküdar'ın Üç Sırlısı. Bu yazıyla birlikte üçlemenin ilk kitabını da fakir önermiş oldu. "Ah Üsküdar Ah"da derin bir tahassürle Üsküdar'ın geleneklerini, edeplerini, örfünü, adetlerini, insanlarını, esnafını, kısacası hem tanık olduğu hem de görmüş geçirmiş Üsküdarlılarla birlikte öğrendiği "Üsküdar yaşamını" anlatıyor Özemre. Okuyanları bilir ki üslubu çok lezzetli ve bir o kadar hikâye kıvamındadır. Şurası da unutulmamalı ki yazdıklarının çoğunu tarih kitapları ve bilhassa anılar, biyografiler doğrulamaktadır. Madem kitabı önermeye esnaftan başladım, işte "eski" Üsküdar esnafı hususunda kitaptan bir alıntı:

"O devirde Üsküdar esnafının terâziyi hiç dengelememek gibi tuhaf bir âdeti vardı. İster manavda, ister bakkalda, isterse kasapta, isterse balıkçıda olsun ne tartılırsa tartılsın, tartılan tarafın kefesi dâimâ ağır basardı. Tartılan ister patlıcan, ister domates, ister pırasa, ister kıyma, ister uskumru, isterse bulgur olsun terâzi tam dengelenmişken tartılan tarafa bunlardan bir mikdar daha atılırdı. Hele o devrin kasapları asla, bugün yarım kilo kıymayı 50 gramlık mukavva ile birlikte tartan ve mukavvanın kilosunu da müşteriye et fiyatından sokuşturmaya kalkışanlar gibi değillerdi. çıplak et, tartıldıktan sonra ambalâjlanırdı. Esnaf haramdan korkar, bunun için de “Betim, bereketimdir” diyerek müşteriye dâimâ bir nebze fazla mal tartardı. Kumaş, kurdele ya da don lâstiği ölçerken (gayr–ı müslimleri de dâhil) tuhâfiyeciler de dâimâ beş–on santim daha fazla keserlerdi. O devirde portakal, mandalina, hıyar, kavun, karpuz ve balkabağı kiloyla değil adet hesabıyla satılırdı. Portakal, mandalina ya da hıyar söz konusu olduğunda Atlas Sokağı No: 57’deki manavımız Hasan Efendi amca kesekâğıdına bunlardan muhakkak birkaç adet fazla koyar; bana bakarak: “Bu da Yüksel Bey’in cabası!” derdi."

Üzerine yorum yapmaya gerek var mı? Benim gibi 80'li yılların sonlarına doğru dünyaya gelen kuşağın belki çocukluğunda rastladığı, belki de ancak babalarından veya dedelerinden işittiği hadiseler. Şunu da belirtmek gerekir ki Özemre, ömrünün son yıllarında Üsküdar esnafından bir hayli yakınır. Meyveyi, sebzeyi, balığı ve tavuğu "müşterisine" allayıp pullayıp sahte bir biçimde satan esnafla zaman zaman kavga eder, onları uyarır, fakat nafile... Üsküdar'ın kadınları ve çocukları hakkında çok manidar gözlemleri var yazarın. Mesela kadınlar hakkında "Üsküdar'ın kadınları, genellikle, genç kızlıklarında zayıf fakat evliliklerinde balık etinde olurlar ve, genellikle, kocalarından da daha uzun yaşarlardı. Kocaları vefât ettikten sonra, istisnaî hâller hâriç, genç iken dul kalmış olsalar bile genellikle bir daha evlenmezler; ve, eğer çocukları evlenmiş de ayrı ev açmışlarsa, "çocuklarına yük olmasınlar" diye de kendi evlerinde hür ve tek başlarına oturmayı, "tencerelerini kendilerinin kaynatmasını" tercih ederlerdi." der. Çocuklar hakkında da hem kendi çocukluğunu katarak hem de hayıflanarak şunları söyler: "Bütün sâhil çocukları gibi Üsküdar'ın çocukları da denize âşıktılar; yazın Paşalimanı, Kavak İskelesi, Şemsipaşa, Salacak ve çifte Kayalar sâhillerinin kırallarıydılar. Buralarda etraflarını umursamaz bir neşeyle denize girer ya da ellerinde oltalarla kayabalığı tutarlardı. Benim gibi "Muhallebi çocukları" ise, sokağa yalnız başına çıkmalarına destûr verilinceye kadar, Salacak Aile Gazinosu'nun altındaki Salacak Plâjı'ndan babalarının ya da ağabeylerinin refâkatinde denize girmişlerdir. Çocukluğum ve gençliğimin Üsküdar'ında çocuklar mukaddesti. Herkes ama herkes onlara hissettirmeden onları kollar, gözetirdi. Onun içindir ki aileler mutmain, çocuklar da mes'uddu."

Hangi semtten gelirse gelsin havasıyla ve suyuyla insanı büyüleyen bir iklimi var Üsküdar'ın. Bu fakir de evlilik münasebetiyle 2014'ün haziran ayında ömründe ilk defa Anadolu yakasında ikamet etmeye başladı ve taşınır taşınmaz da bu iklimi Acıbadem'de dahi hissetmeye başladı. Ara ara meydana gelen lodosun üzerimdeki etkisinin karşılığını yine kitapta buldum:

"Çocukluğumda lodosun hüküm sürdüğü günlerde annemde, babamda ve babaannemde ortaya çıkan sinirlilik, bitkinlik ve başağrıları beni hayrete düşürürdü. Hanımların lodoslu havalara rastlayan toplantı günlerinde ise hep lodosun kendileri ve yakınları üzerindeki etkilerinden söz edilirdi. Bu günlerin başlıca eğlencesi olan tombalada tombalayı çeken hanım meselâ 68'i 89 diye okuyup da sonra hatâsını fark eder, özürlerle düzeltirse hanımlar onu üzmemek için: "Normal efendim, normal! Bu lodos kimde hâl, dikkat bırakıyor ki?" diye ahkâm keserlerdi. Ben lodosun neden benim üzerimde bu türlü bir tesiri olmadığına hayret eder durur, bu tesirin tezâhürünü insanların aşırı hassasiyetine ve biraz da dikkati celbetmek ya da (o zamanların radyosuz, televizyonsuz ortamında) üzerinde konuşulacak bir mevzu ihdâs etmek eğilimlerine bağlardım. Ama 65 yaşımdan sonra lodoslu havalarda bende de aşırı bir yorgunluk zuhur etmeye başlayınca lodosun bu gücünü teslim etmek zorunda kaldım. Daha sonra da öğrendim ki eski İstanbul'da lodosun hüküm sürdüğü günlerde kadılar "Lodos, muhâkeme kābiliyetimizi bozar da adâlete uymayan bir karar veririz" endîşesiyle herhangi bir karar vermekden kaçınırlar; kararı poyrazlı bir güne ertelerlermiş."

Yine balıkçı hassasiyetime geri dönmek isterim. Baştan söyleyeyim balık tutmaya merakım yoktur. Babamın balıklar hakkında ihtisas sahası o kadar geniştir ki gözüne bakıp sülalesini sayar, kuyruğuna bakarak nereden geldiğini anlar, pullarından meteorolojik tahminler yapar. İşte eskinin balıkçıları da müşterisine "para" gözüyle bakmaz, ona en taze balığı emeğinden fazlasını talep etmeden temin edermiş. Yazar da şimdinin balıkçılarını balıkçı olarak değil, balık satıcısı olarak görüyor:

"Ne yazıktır ki eski Üsküdar'ın voli çeviren balıkçılarının o mutantan nidâları yerini artık: orkinos yavrularını torik, sarıkanatı lüfer, vonosu uskumru ve Norveç'den ithâl liparileri de palamut zanneden ve onları bu isimler altında satan echel-i cühelâ, nev-zuhur [balıkçı değil] "balık satıcıları"nın ısrarlı ve sulu çığırtkanlığına terketmiş bulunmaktadır... Birkaç senedenberidir de Üsküdar'da Eminönü'ye kalkan dolmuş motorlarının yanındaki rıhtımda mekân tutmuş olan balık satıcılarının bir kısmı Norveç'den ithâl edilen dondurulmuş "lipari"leri, yâni azman uskumruları, "Palamut" ve hattâ "Tâze Şile Palamudu" etiketleriyle teşhir etmekte ve kulak tırmalayan bir çığırtkanlıkla reklâm edip halka gagalamaktadırlar."

Son olarak, "Musiki ruhun gıdasıdır" sözünün hayat bulmuş semtlerinden biri olan eski Üsküdar'da; ezanlardan kuş seslerine kadar gün tamamen ahenk içindeymiş. Üsküdar'ın sadece şeyhleri, dervişleri, balıkçıları, sokak satıcıları, şairleri, hanendeleri, sazendeleri değil delileri bile ciddi bir musiki ahlâkından nasibi almış. Halkın hassasiyetinin egzoz seslerine karışmadığı günlerden bir bilgi olsun:

"Üsküdar müezzinleri, genellikle, sabah ezânını: sabâ ya da dilkeşhâverân; öğle ezânını: rast, hicâz; ikindi ezânını: uşşâk, hicâz, bayâtî; akşam ezânını: segâh, dügâh, rast, hicâz; yatsı ezânını ise: rast, uşşâk, nevâ, bayâtî ya da hicâz makamlarında nidâ ederlerdi."

Üsküdar, kendini kaybetmiş kentleşmenin, otomobilleşmenin ve kaybolan hassasiyetlerin inadına yaşıyor, yaşam mücadelesi veriyor. Yeniden eski günlerine dönmesi imkânsız gibi görünüyor. Umutsuzluğun bize bir faydası yok ama en azından bu kitabı okuyarak nelerin kaybedildiği ve nelerin yeniden temin edilebileceği anlaşılabilir. Yazarı rahmetle yad ederken, kitabın da çırpındığımız bu koşullarda öneminin giderek arttığını düşünüyorum. Bu kitap naçizane, artık rahmetli olan Üsküdar'ı tanımak isteyenlere ve hatta iyi bilenlere, varsa haklarını helal etme niyetiyle...

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder