9 Eylül 2014 Salı

Şiir toprakla dertlenince

"İyi şiirleri (iyi müzikte olduğu gibi) okuduktan (dinledikten) sonra eserde kendimize ait ve hiç kimseden ödünç almadığımız bir şeyi unutmuş, kaybetmiş, bırakmış gibi oluruz. Kendimize ait o şeyden vazgeçmediğimiz yahut o şeysizlikten duyduğumuz mahrumiyet acısına duçar olduğumuz zaman bir daha, biraz daha yanaşırız esere. Kendimize ait başka bir şeyi oralarda düşürmek pahasına."
- İsmet Özel, Heyhat! (Dergâh, 69, Kasım 1995) 

Süleyman Çobanoğlu'nun "Şiirler Çağla" adlı kitabı hakkındaki yazdığı yazıyı böyle bitirmişti İsmet Özel. "Şiir geldi" demişti ve devam etmişti "Hece veznini ihya ettiği için falan değil. Şiirin biçim üstünde ve biçim üstüne kurulu olduğu bizim geleneğimizin ayrılmaz parçasıydı zaten. Süleyman Çobanoğlu uzun bir aradan sonra bu parçayı yerine koydu sadece" diyerek. Afyon'da doğan, parasız yatılıda okuyan ve şiir ile millet arasında daimi bir irtibat kuran şairin ismiyle, cismiyle müsemma kitaplarından biri de Hudayinabit. İlk kitabı "Şiirler Çağla" 1995'te çıkmış, 1997 ve 1999'da farklı yayınevlerinden baskı üstüne baskı yapmıştı. Aradan on yıl geçti ve 2009'da 71 şiiri barındıran Hudayinabit, okuyucusuna kavuştu. Kavuşmak deyince her Çobanoğlu okuyucusunun aklına “Bilesin kavuşmak yoktur İslâmlıkta / kavuşan kısmısı ancak gâvurdur" dizeleri gelecektir. Kitabın en hassas özelliklerinden biri de bu 71 şiirin 50'sinin hiçbir yerde yayımlanmamış olması. Geç de olsa bu kitap hakkında bir şeyler yazmak, fakir için huzur verici.

Kitabın çıktığı dönemde "eski şiire kavuştuk" etkisi uyansa da şair bir söyleşisinde bunun hem acı hem de meselenin bam teli olduğunu vurgulamıştı. Akabinde söyledikleri ise Türk şiiri açısından söylenmiş en kıymetli sözleri oluşturduğundan buraya da almakta fayda var:

"Şiir, "kültür-sanat" ortamının bir parçası değildir, sanatlardan bir sanat değildir, lezzet, hoşluk, çeşni değildir. Şiir, insan tekinin yoldaşı ve millet hayatının en temel verimidir."
Süleyman Çobanoğlu, Hudayinabit'n işte bu eski şiir - yeni şiir sorgulamasına açtığı kapı vesilesiyle mutlu olmalı. Yörüklerin bu milletin ana faktörü olduğunu şiirlerinde de söyleşilerinde de vurgulayan şair için Yunus Emre "mıyır mıyır ilahiler, defler, boynu buruk neyler" değildir, "devletli takımının turistik figürü, lüzumsuz belagatin bir satırı" ise hiç değildir. Şairin şiiri hayatın neresine koyduğu hakkındaki yorumunu da okuduktan sonra Çobanoğlu'nun derdi aşikâr olacaktır:

"Türk Milletine karşı mesuliyet hissetmeyen hiç kimse Türkçe şiir yazamaz. Bunun istisnası yoktur. Sadece Milletin hazırdaki vaziyeti değil söz konusu ettiğim şey: Şairim diyorsan, bidayetten buraya, bu milletin söylediği her esaslı söz, attığı her esaslı temel ve bina ettiği her esaslı eserle, bu milletin istikbalinin bitiştiği noktada duruyorsun."

Süleyman Çobanoğlu'nun karşısında durduğu şeyleri merak edenler için ise şu yorumları için "tam isabet" diyebiliriz:

"Türkmensin, yörüksün. Seni, Asya steplerinden buralara kadar yürüten şey neydi? Kuraklık mı? Saf olma! Sonra, nasıl tutundun hayata ve tarihe? Allah'ın arzındaki o çadırda oturdun da, nasıl Yunus oldun? Nasıl Fuzuli oldun, Kaygusuz oldun, Erzincanlı Tüfekçizade Salih Baba oldun, nasıl Itrî oldun, nasıl dalga dalga öldün, biçildin tekrar dirildin? Ferrarisini satan hergeleye üç yüz baskı yaptırdın. Tibet ruhbanının modası geçince Kore tarikatına merak sardın. Kızılderili reisinin doku-nakli ve ekolojik mektubuna "sosyal paylaşım" taklası attırdın. Ama merak etmiyor musun; beş bin yıl omuzlarında dolaştırdığın kepenek sana ne söylüyor? Dilinin derinlerinde ne var? Neden her gün yediğin taama "ekmek" demişsin, neden "yel" ile "yıl" bu kadar akraba? Yatan aslandansa gezen tilki yeğdir, neden? Neden Sultan Hamid'in kapısında bir Karakeçili vardı ve neden İstiklal Harbi öncesi henüz iskan edilmemiş yörükândan gençler kastı mahsusa ile celp edildi?"

Ne söylenebilir ki? Şair, neye neden borçlu olduğunu gayet iyi biliyor. Bu soruları da yine kendi cevaplıyor şiiriyle. Süleyman Çobanoğlu'nu bu yorumlarıyla daha kuvvetli tanıdıktan sonra Hudayinabit'ten birkaç şiir okuyalım birlikte. "Gitme" adlı şiirinden:

"Kimse özlemeyecek gidersem o avanak
O yağırdan yağmurdan ardan kalan yüzünü
Dönersen taze kekik ve yaşaran üzümler
Ve bir kalbi dağlanmış bir ismin olmayacak."


Ölüm ve yaşamın arasında, yani iki kapılı handa insanın hududunu ne güzel tespit eden bir şiir. "Ölü Köpek" şiiri ise bütün klişeleri öldüren bir sevda şiiridir fakirin gözünde:

"Senin bakışlarından arta kalan bir şey var
Eve götürdüğümde çocuklar toplanıyor
Kalbimde verem belki ve envaî şarkılar
Her nereye dokunsam büyük büyük kanıyor."


Madem eylül ortasına doğru gelmekteyiz, o halde "Kalbim Gerçekten Kırık" şiirinde bir kalbin nasıl da gerçekten kırılabildiğini dinleyip, kırılalım:

"Kalbim gerçekten kırık ve eylülün ortası
Yürüdüm yazmadığım şiirlere basarak
Yalancı ömrüm bilmem bu kaçıncı vartası
Her solukta yeniden eksilerek artarak."


Kuşları sevmeyen şair az gibidir. Kargadan serçeye kadar her şairin mutlaka sevdalı olduğu bir kuş vardır. Kuşa yüklenen anlamlarda bazen kavuşmak, bazen ayrılık, bazen özgürlük, bazen de umut yahut tam karşıtları vardır. Mesela "Korkulası Kuşlardan" şiirinde şair "Korkulası kuşlardan çoğu beni yemedi / ben çünkü hiç bir kirazın en irisi olmadım" der. "Tekfurun Kızı" şiirinde ise kuşlara yem verilen bir zamanı kullanır: "Sen bir düş imişsin kuşluk çağında". İsmi her ne kadar olumsuz bir çağrışım yapsa da tek eşli olmasıyla ve ölen eşinin ardından yas tutmasıyla tanınan angut için de şiiri vardır Süleyman Çobanoğlu'nun, hem de kopkoyu ve hakiki bir umutsuzlukla:

"Umudu kalmamış kuşlara baktım
Kupkuruydu her şey hiç umut yoktu."


Hudayinabit, Farsça ve Arapça'dan oluşan bir kelime. Üç farklı anlamı var: Kendiliğinden yetişen bitki, başıboş büyümüş kimse ve kendi kendini yetiştirmiş olan kimse. Dolayısıyla fakir için tek çocukluk da bir hudayinabit olma hâli olduğundan, kitabın ismine de hayranlık duymuşumdur.

Süleyman Çobanoğlu yazdığı senaryolarla (Sakarya Fırat, Kızıl Elma), şiirinin hece ölçüsüyle, derdiyle, şekliyle, anlamıyla, mantığıyla sapasağlam bir Türk şairidir. Dolayısıyla da yazdığı şiir bir İslam şiiridir. Birbirinden hiçbir vakit kopmamış ve kopması da mümkün olmayan Türk ve İslam, Çobanoğlu şiiriyle bize Yunus Emre'yi, Karacaoğlan'ı hatırlatır. Ne mutlu ülkesinin, toprağının, insanının derdiyle dertlenen şaire. Şairlik budur vesselam.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder