1 Aralık 2013 Pazar

Gören kim görünen kim, kaldım gümân içinde

Dünya edebiyatı denildiği zaman aklımıza Amerika, Avrupa, Rusya, Güney Amerika ve son olarak Latin edebiyatı gelebilir. Bunu doğal karşılamak gerekir, çünkü dünya edebiyatı başlığı altında yayına hazırlanan serilerin çoğunluğu bu coğrafyaların eserlerinden oluşmaktadır. L&M Yayınları ise batı edebiyatı yazarlarından Andre Gide, Goethe, Chartier Alain, Gala Galection gibi yazarların yanı sıra, doğu edebiyatına girip girmediği tartışmalı olmakla birlikte, Meşa Selimoviç ve son olarak Hıdır Amangeldi’ye de yer vererek dünyanın batıdan -hele ki edebiyat anlamında- oluşmadığını göstermektedir. Şüphesiz doğu edebiyatı ürünlerinin dünya dillerine çevrilmesi okurda yeni ufukların açılmasına neden olacaktır. Cengiz Aytmatov, Bahtiyar Vahapzade, Meşa Selimoviç, Hıdır Amangeldi ve diğer doğu edebiyatı isimlerinin dünya edebiyatı başlığı altında işleniyor oluşu, dünya edebiyatı sahasında batı tekelleşmesine kâni olmaya başlayan okurların zihninde olumlu değişikliklerin fitilini ateşleyecektir diye umut ediyorum. Türkmen, Kırgız, Azerî ve diğer Türkî ve Kafkas eserlerinin Türkçe’ye kazandırılması ise bizim için ayrıcalıklı bir öneme sahiptir. Türkçe düşünen, Türkçe konuşan, Türkçe yazan ve Türkçe yaşayan bu sanatçıların eserleri bize hem kullanılan deyimler bakımından hem de eserlerde geçen yerel âdetler bakımından hiç de yabancı gelmeyecektir. George Orwell’ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört isimli romanında örneklerini gördüğümüz, devletin bireyi kontrol altında tutma isteği, bu romanda da karşımıza çıkmaktadır. Ancak biliyoruz ki devlet, bireyleri fiziksel mânâda bir yerlere hapsedebilme kudretine sahip olsa da insanların zihin dünyasına müdahalede bulunması sanıldığının aksine kolay değildir.

Yunus Emre’nin ‘’Gören kim görünen kim, kaldım gümân içinde’’ mısrası ile başlayan kitap, hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra bir baltayı sap olamamış Şammat’ın ailesi ve çevresi tarafından hor görülmesinin verdiği ezilmişlik ile bir köye imam olması sonucu yakayı SSCB hafiyeliğine kaptırması ve varoluşsal sorgulamaları arasında cereyan etmektedir. Kitap aynı zamanda SSCB’nin Müslüman halkın kontrolünü elde tutmak için neleri göze aldığını da göstermektedir.

SSCB, Müslüman köylerde olan biteni en iyi köy imamlarının bileceğini ve köylünün imamın sözünden dışarı çıkmayacağını düşünmektedir. Bunun için görevlendirilen ajanlar köy köy gezip ağzı laf yapan, az buçuk mürekkep yalamış ve paraya gerçekten ihtiyacı olan Şammat gibi insanları köylünün yaptığını ettiğini jurnallemesi için imam olarak tayin etmiş, hatta kimi köylerde Mescid-i Dırar’ın örneklerinden açıp dini yaygınlaştırmayı ve din aracılığı ile halkı kontrol altına almayı amaçlamıştır. İnsanları bir arada tutan yegane düzenin din olduğunu SSCB de bilmektedir. Ayrıca köyde molla diye çağrılan ancak dini yalnız para kazanmak ve halk arasında itibar görmek için kullanan ihtiyarlar da vardır. Şammat bir bu insanların dini sömürmelerine bakar, bir kendisinin dini kullanarak hafiyelik yapmasına bakar. Kendisi bu durumdan aşırı derecede rahatsızdır ancak mollaların dini sömürmelerinden hiç de rahatsız olmadıklarını görür. Yanlış olanın hangisi olduğu konusunda kararsız kalır. Onlar gibi olamaz bunun yanlış olduğunu bilir ancak hafiyelikten de kurtulamaz. Şammat parasızlıktan ötürü giriştiği bu hafiyelik işini Allah inancını sorgulayan ve dünyadaki varlığının ne anlama geldiğini anlamaya çalışan, içine dönmüş bir garip olarak devam ettirir. Şammat, görenin kim ve görünenin kim olduğunu anlamaya çalışır.

Velhasılı kelam Şammat’ın yaşadığı bu varlık problemi Kierkegaard'un felsefî sorunsalına benzemektedir. Hıristiyanlık içinde ve hatta karşısında nasıl iyi bir Hıristiyan olunacağı temeline dayanan Kierkergaard, felsefesinde kavram olarak; saçma, bunaltı, korku ve kaygıyı kullanır. Şammat da köyde mevcut Müslümanlığa karşı doğal Müslümanlığın nasıl olacağı kaygısı ve bunaltısı ile bir ruhsal çatışma içerisindedir. Bu sebeple eser aynı zamanda ontolojik olarak duruşunu sorgulayan bir insanın Varlık’ın Biricikliği’ni görmesi sonucu çıkacağı noktayı da göstermesi bakımından varlık felsefesi okumalarında yardımcı olacak niteliktedir. Şammat’ın içinde bulunduğu bunaltı ve kaygı varlığı ile yokluğunun hiçbir anlamı olmadığını (mümkin-ül-vücûd) anlamasına neden olmuştur. Evrende cismen yer kaplamanın varlık olarak değil mümkün olarak gerçekleşebileceğini kavramış ve mutlak olan Varlık’a ulaşmanın insan için tek doğru olduğunu görmüştür. İnsan o Varlık’ı bulduğu takdirde kendisini bulmuş olacaktır. Çünkü dünya bir misafirhanedir ve insanın evi gibisi yoktur.

Bu noktada Parmenides’in Varlık ile alâkalı önermelerine de değinecek olursak ontolojik olarak Şammat’ın sırrına erdiği Varlık’ı daha iyi tanımış olacağız: Parmenides'e göre, evrende değişen hiçbir şey yoktur. Gerçeklik, yani Varlık mutlak anlamda Bir'dir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve değişme yoktur. Şammat’ın ‘’’’Allah yok.’’ diyebilsen, bütün dertlerinden kurtulacaksın gibi. Ben kıyametten, hesap gününden mi korkuyorum acaba? Gerçekten de ‘’yok’’ demekteyken ‘’var’’ demek kolay, fakat ‘’var’’ dedikten sonra ‘’yok’’ demek öyle kolay değil. Ama o kadar ‘’yok’’ demek istiyorum ki… Neyse, hesapsız bir şey yoktur.’’ İtirafı Parmenides’in Varlık hakkındaki önermeleri ile daha iyi anlaşılır. Tek, değişmez, sürekli bir Varlık’a ‘’var’’ dedikten sonra ‘’yok’’ demek için bütün bunların açıklamasının olması gerekir. Şammat dahil hiçbir mümkün ise bu yokluğun açıklamasını getirmeye muktedir değildir. Tek ve mutlak olan Varlık’ı mümkün ve kısıtlı deliller ile ispat etmeye çalışmak mantıksal olarak garabettir. O Var olan Bir’dir. Mümkün olan her ‘şey’e ise kendinden üflemiştir. İnsan ‘şey’ içinde yer alan ve Varlık’a ulaşması için akıl verilen bir mümkündür. İnsanın mümküne sığamayışı Varlık ile arasında ‘kâlû belâ’ ile kurulan ‘’din: deyn: borç’’tan ötürüdür. İnsan borcuna sadık kaldığı ölçüde kaygı ve bunalımlarının sebebi Varlık’a ulaşmadaki gayreti ile alâkalı olacaktır. Şammat’ın yaşadığı bunalımın seyri borcuna yakınlaşması ile şiddetlenmiştir. Dilce susup bedence konuşmaya başladığı rüya sonrası ise Şammat Sıbğatullah’a bürünmüş bir derviş olmuştur. Doğu edebiyatının hikmet ve bilgelik kokan satırları bu kitapta da hissedilir derecededir. Bu sebeple Türk edebiyatının doğu edebiyatı eserleri ile tanışması bir nevî ‘öze dönüş’e vesile olmuştur, olacaktır.

Beni bende demen bende değilim
Bir ben vardır bende benden içeri.

Süleyman kuş dilin bilir dediler
Süleyman var Süleyman’dan içeri..

Dinin terkedenin küfürdür işi
Bu ne küfürdür îmandan içeri..

- Hz. Yunus Emre

Muhammed Faruk Özcan
twitter.com/mfarukozcan
*Bu yazının tamamı Aşkar Dergisi’nin 27. sayısında yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder