31 Ağustos 2012 Cuma

Söz bitimi gibidir, odanın her köşesi

Yalçın Tosun'a 58. Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazandıran kitabı, yazarın aynı zamanda bir şiirinin adı: Peruk Gibi Hüzünlü.

Arkadaşlar, sevgiler, sevgisizlikler, kırgınlıklar, tutkular, yasak ilişkiler, tutkular ve aşklar. Hepsi peş peşe akıp geçiyor gözlerinizin önünden. Birçok duyguyu aynı anda yaşayıp, yaşantınızı ve yaşadıklarınızı yeniden yorumlayabilir, en azından gözden geçirebilirsiniz bu kitapla.

Bir şeyleri yeniden gözden geçirmek, daima iyidir. Ucu açık şımarıklıklardan ve kederlerden korur sizi. Atacağınız adımlarda ayakkabınızı sağlamlaştırır, dengede tutar yüreğinizi. Kitaplar ve edebiyat da bu yüzden hayata değer katar zaten.

Yalçın Tosun'un kitabına isim veren "Peruk Gibi Hüzünlü" adlı şiiri, Mabel Matiz tarafından şarkı olarak da yorumlanmış ve harikulade olmuş. Dinlemek için: TTNet Müzik. Şiir ise şöyle:

Çocuklar tekinsizdir
Annelerse uçurum
Olur olmaz düşülür

Bitmemiş her sevişme
Paslı bir iğne gibi
Doğrudan kalbe yürür

Söz bitimi gibidir
Odanın her köşesi
Bi' kuşatma büyütür

Gece sona ermeden
Peruk takan birini öpmezsem
Yaram büyür

Bir şiir, bir kitaba ancak bu kadar güzel yakışabilir. Bir şiir, bir şarkıda ancak bu kadar güzel kendini bulabilir. Bir şiir, ancak bu kadar hüzün kokabilir. Teşekkürler Yalçın Tosun ve hatta teşekkürler Mabel Matiz.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Ağustos'ta duyguları temizlemek

"İyi yapılmış her şiir aydınlıktır. Bir şiiri okuyup da onu karanlık bulanlar; o şiirin oldurduğu dünyaya kendilerini kapalı tutanlardır. İşi ozanın yönünden ele alırsak şiire getirdiği yenilikler, derinlikler bakımından kısa bir süre için yadırganabilir. Ama toplumun anlayışı geliştikçe o şiirler de bu gelişmeye paralel olarak er geç daha bir aydınlığa kavuşuverirler."
- Edip Cansever, 1956.

Ortaköy'de sahafları gezerken görmüş ve ilk basımını bulduğum için kendimi şanslı hissetmiştim. Eylül 1982'de Adam Yayıncılık tarafından basılan "Kirli Ağustos", Edip Cansever'in üç kitabını barındırıyor.

1966'da yazılan Çağrılmayan Yakup, 1970'de yazılan Kirli Ağustos ve 1974'te basılan Sonrası Kalır, kitabın içeriğini oluşturuyor. Edip Cansever'in bütün şiirlerini içeren dizinin ikincisi olarak basılmış bu yapıt.

217 sayfa boyunca şiire doyuyor, Edip Cansever'in tertemiz dizeleriyle içinizi temizliyorsunuz.

"Yorulduğun zaman söyle
Susalım, hiç konuşmayalım istersen
Sussak da, hiç konuşmasak da, sözlerin senin

Açık denizler gibidir zaten elimde."

"Yaşlandık da ondan mı
Susarak katlanıyoruz her mutsuzluğa."

"Ben uzakları iyi bilen bir adamın yakın elleriyim."


Edip Cansever'in şiirlerinde en çok denizi seviyorum. Hemen hemen her şiirinde denize dair bir şeyler bulmak mümkün. Eğer siz de benim gibi denizi görünce ya da denize dair bir şeyler okuyunca ferahlıyorsanız, en sevdiğiniz şiirlerin şairi Edip Cansever olabilir.

"Titriyor sazan balıkları
Suyun altında."

"Sandal ağacı gibi olacaksın

Üzerine inen baltayı kokuna boğacaksın."

"Sisini kendi yaratan gemi
Kayıp gidiyor ayaklarımın altından."

Ağustos ayı için en uygun kitap. Çok iyi araştırıp bulmanızı, eğer bulamazsanız da en azından "Sonrası Kalır"ı mutlaka kütüphanenize katmanızı öneririm. Şiir temizliktir, okuyun ve temizlenin...

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

26 Ağustos 2012 Pazar

Yakası açılmadık bir roman isteyenlere

"Yaşamın ilkelerine uzanmış kitaplarda, insanoğlunun ömrünün ilk yarısını ikinci yarısını beklemekle, ikinci yarısını da ilk yarısını anmakla geçirdiği yazılı olmalıdır."

Romanın 113. sayfasında açılan "Varolmak ya da Varolmamak" adlı bölüm bu cümleyle / bu tartışmaya girişle açılıyor.

Salâh Birsel'in 1957'de tamamladığı 1985'te yayımlattığı romanı, ülkemizde türünün tek örneğidir. Benzersiz olması ve taklit edilememesi ise onu seçkin kılacağına, görünmezlikten gelinmesine neden olmuş.

İyi edebiyat tutkunları diye ısrar ettiğim okurlar, bu kitaba bayılacaklardır. "Dört Köşeli Üçgen" adından da anlaşılacağı gibi paradoks temelli bir romanıdır. Alegorik bir eser olma hakkını elde edebilmiş, diğer romanlarla kıyaslayamayacağınız bir orijinalliktedir.

Tütün Yaprakevi adında bir tütün fabrikasının deposunda çalışan, adını roman boyunca öğrenemediğimiz kahramanımız, kendisini "uluslararası bir gözlemci" olarak tanıtıyor. Günün 24 saati gözlem yapmaktan çekinmiyor. Bu gözlemlerini deneyle artırmak için, çalıştığı fabrikada kadınların karnını dinlemeye başlıyor. Muhafazakar çalışanlar buna tepki gösterip onu müdüre şikayet ediyorlar.

Gözlemcimiz ise uslanacağı yerde daha da zıvanadan çıkıyor. Fabrikada kadınlar tuvaletine girerek gözlemlerini artırma yolunu seçiyor. Yine uyarı alıyor. En sonunda bir fabrika çalışanının karısının, müdürle olan yasak aşkını ortaya çıkarınca işinden oluyor.

Bundan sonra bir sürü işe girip çıkıyor, hepsinden kısa zamanda kovuluyor. Gözlemlerini bir günde önce 48 saate, sonra 72 saate, sonra da 96 saate çıkarmayı başardığını farkediyor. (Tabi bu zaman dilimlemesini Zenon paradoksunu bilen okurlar keyifle okuyacaklardır) Romanın temelinde tartıştığı konu da bu zaten: Matematik kesinlikler olmadan nasıl hayatta kalabiliriz?

Salâh Birsel, gözlemcisini kendi kendine çok güzel tartıştırıyor. Diğer insanlar karşısında (Müdür, iş arkadaşları, zabıta, komiser) kendi hakkını korurken nasıl bir ahlâkla, terbiyeyle karşılaştığımızı görünce okur olarak da seviniyoruz. Birsel'in amacı ise kesinlikle bu değil; gözlemciyi sevimli göstermek ya da yaptıklarını haklı çıkarmak için hiçbir oyun hazırlamıyor. Gündelik hayatımızdaki toplumsal gerçeklik ne ise bire bir onu yansıtıyor.

Bu romanın yeni baskısı 2012'de yapıldı; ancak yayınevi Birsel'in kelimeleri kullanışını değiştirmemiş. "Y" harfi yerine "ğ" kullanan Birsel'in, o günkü dilinden romanı okumak daha zevkli olmuş. (Varmağa, koymağa...)

Hoş kelimeler ve müthiş deyişler okuyacağınız bu romanı sakın kaçırmayın. (Silistresini öttürmek, eşek alıp beygir satmak, şandellemek, yakası açılmadık küfürler savurmak hoşforoşluk...)

Tuna Bahar
twitter.com/tuna_bahar

24 Ağustos 2012 Cuma

Hayatı fazlasıyla sorgulayanlara

“…ama gerçek daima biraz hüzünlüdür. Gerçeği ararken bir yandan da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. Çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir. Utanç bizi ikiye böler. İkiye bölünmenin en dayanılmaz yanı, iki parçanın da hala canlı olmasıdır. İnsan herhalde bu yüzden kendini öldürmeye kalkışır. İkisinden biri gitsin, der."

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, Barış Bıçakçı’nın çoklu bir anlatımla, parça parça, bir intiharı anlattığı; duru, etkileyici ve iz bırakan romanı. Bir intihar hikayesi anlatıyor, Başak’ın intiharını; ancak üzecek, dramatik bir biçimde değil; yalın, hüzünlü ve sahici bir üslupla ince ince işliyor hikayeyi Barış Bıçakçı. Başak’ın annesi, kardeşi, sevgilisi, yakın veya uzak onun hayatına temas etmiş kişilerin dilinden kısa kısa bölümlerle örülüyor hikaye… Zaman zaman Başak’ın sesini duyuyoruz ve nedense "Dur, yapma!" demek istiyor insan…

“Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa, aşağıdaki insanları gösterip, bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlayamayacakları şeyler anlattım diyeceğim. Öyle olsun.”

Başak’ın intiharı, etrafındaki insanların tepkileri, ölümün sarsıcılığını olduğu kadar hayatın hep, ama hep, devam ediyor oluşunu da anlatıyor, en yalın haliyle.

“Hayat devam eder. Bazı çiçekler susuzluğa ve unutulmaya dayanır. Hayat her zaman devam eder, bunu herkes bilir.”

Parça parça, farklı kişilerin dilinden okudukça tamamlanan hikaye; biraz da hayatın ve hikayemizin an’ların ve başkalarında bıraktığımız izlerin toplamı olduğunu vurguluyor. Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, hayatla meselesi olan, sorgulayan ve sözcüklere sığınmak isteyenlere iyi gelecek bir kitap…

“… Bir armağan, bir mucize olduğu söylenen şu hayatın saçma sapan bir şekilde bitebileceğinden korktum hep. İçimde böyle bir korku varken de hayatın tam da bu şekilde, yani saçma sapan bir şekilde sürdüğünü anlamadım. Asıl bundan korkman gerektiğini anlamadım.”

Merve Uzun
twitter.com/merveuzun

23 Ağustos 2012 Perşembe

Yenilgiyle sönmüş tutkular

XX. yüzyılın en bunalımlı, yalnız ve elbette unutulmaz yazarı Cesare Pavese. Bir arkadaşım, Pavese'nin bütün şiirlerini barındıran kitabını hediye ettiğinde "okurken dikkat etmek lazım" demişti. Daha ilk sayfada bunu anlamış ve sonrasında romanlarını da merak etmiştim. "Güzel Yaz", yazarın Torino'da bir otel odasında uyku hapı içerek intihar etmesinden kısa bir süre önce tek isim altında topladığı üç romanından biri. Diğerleri "Tepelerdeki Şeytan" ve "Yalnız Kadınlar Arasında". İkincisi size pek tanıdık gelmeli zira yazar arkadaşım Ümran Kio geçtiğimiz günlerde bu kitabı sizlere önermişti.

İsimlerini sürekli aklınızda tutabileceğiniz, karakterlerini öğrenmeye çabalarken gençlik gizemlerine kapılabileceğiniz güzellikler barındırıyor "Güzel Yaz". Kırsal yaşamdan kent yaşamına geçiş ve bu süreçte gençlerin yaşadıkları dejenerasyon, makul miktarda zihnimize işliyor.

"Canı sıkılanın suçu kendindedir."

Birbirinden pek ayrılmayan iki genç kız. Biri diğerinde kendi yapamadıklarını buluyor. Öteki ise kendi sahip olamadıklarını diğerinde buluyor. Günümüzde sıkça görülen dostluk ilişkilerinden bir örneği, 1948'de sunuyor bize Cesare Pavese. Karşılıklı doğal bir çekim gücü, anlık uzaklaşmalar, araya giren erkekler, kıskançlıklar, gençlik merakları ve coşkuları, "Güzel Yaz"ın konusunu oluşturuyor.

"Ginia, onun hoşuna giden şeyleri anlatmasını dinlemek için üste para bile verebilirdi, çünkü gerçek samimiyet bir başkasının arzularını öğrenebilmektir ve arzular aynı olursa, o kişi artık pek heyecan uyandırmaz olur."

Yazı güzel kapatmak için Cesare Pavese'nin "Güzel Yaz"ı, tutkularını sönük kapatan ruhlara yeniden coşku verecektir.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

22 Ağustos 2012 Çarşamba

İflah olmaz kimsesizlere

Lal beyazı, Jean Genet'nin sesi. Bir sesin anısının rengi vardır.

"(...) Bütün sesler gibi benimki de hilelidir; bu seslerdeki hilenin farkına varsa bile, hiçbir okur bunların doğasını bilemez."

Bu cümlelerle açılıyor "Jean Genet: Yüce Yalancı".

1944, Fas doğumlu Tahar Ben Jelloun, 1987'de "Kutsal Gece" romanıyla Goncourt Ödülü'nü almış büyük bir yazar. 1974'te tanıştığı Jean Genet'yle, 1986'da ünlü yazarın ölümüne kadar dost kaldı. Elbette bu dostluk karşılıklı fedakarlığı da beraberinde getirdi. Jelloun'un yazdıklarından anlıyoruz ki, korku, ürperti, çekinme gibi duygular daha çok Jelloun'un kendisine ait. Jean Genet'de ise böyle bir şey kesinlikle yok.

Jelloun, kitabın bazı sayfalarında, Jean Genet'nin neden kendisini seçtiğini bilmediğini söylüyor. Dostlukları boyunca çok düşündüğü, bir o kadar da hiçbir sonuca ulaştıramadığı bir soru bu. Sezar'ın hakkı Sezar'a diyerek, Jelloun'un hakkını vermemiz gerekir. Kitap, Jean Genet'yle olan dostluğunu anlatsa bile, Jelloun, kitabın merkezine Genet'yi koyuyor, kendisi de bu merkezin etrafında geziniyor.

Herhangi bir yazarın biyografisini okumak çoğu okur için işin gizemini kaçırabilir. Söz konusu kişi Jean Genet ise kemerlerinizin sıkıca bağlı olduğundan emin olun demekten başka çaremiz kalmıyor.

Banka hesabı olmayan, vergi ödemeyen, hayatın ilk gençlik yıllarını hapishanede geçiren, hırsızlığa doymayan, her türlü pisliğin içinde yaşayan, hijyeni umursamayan, adresi veya herhangi bir şekilde evi, dolabı, kütüphanesi olmayan bu sanatçıya, Jean Genet'ye iyi bakın. Tanıdıklarına kazık atmaktan çekinmeyen, hiçbir şeyden korkmayan, kendisini bildi bileli homoseksüel olan, kafasını koyduğunu yapan, inatçı keçi Jean Genet; iflah olmaz kimsesizlere çok iyi gelecektir. Bu kitapta anlatılanlar, iyi edebiyatla kafayı bozmuş, kuralları hiçe sayan, "Kendinden memnun bir sanatçıya, sanatçı denir mi?" sorusunun altına bir imza da kendisi atan bünyeleri soğuk suyla ıslatıp kırbaçla dövecektir.

Tuna Bahar
twitter.com/tuna_bahar

21 Ağustos 2012 Salı

İnsan olmanın ilk şartı yalnız olmaktır

Bu kitabın çarpıcı bir konusu yok, eşi bulunmaz kahramanları yok, orijinal bir üslubu da yok. Kelimeleri var, içinde huzurla oturabileceğiniz, çok iyi misafir ağırlayabilen kelimeleri var.

Kendi hayatında tek çözümü intiharda bulan Pavese, bu kitabında yalnızlığın ne kadar basit bir olgu olduğunu, büyütmemek gerektiğini vurguluyor. Bu yüzden de olayları çarpıcı olmaktan çıkarıp evinizin sokağında yaşanmışçasına size sunuyor. Öyle ki tek başına sarsıcı olabilecek bir yaşam bile bu kadınların arasında sıradanlaşıyor, yaşamın tek gerçeğine, mutlak yalnızlığın kaçınılmazlığına dönüşüyor.

Bu kitaptaki kadınların hepsinin mutluluk tanımı farklı. Biri isterik bir kadın, biri masum bir aşık, birinin her şeyi para. Kitabın anlatıcı kahramanı ise hepsine ayna tutuyor. Pavese kadınları iyi tanıyor, en gizli duygularını kadınları bile hayrete düşüren bir çıplaklıkla anlatıyor.

Yalnız Kadınlar Arasında yazarın en iyi romanım dediği kitap. Yalnızlıkla ilgili olan diğer tüm kitaplardan farkı bunu dramatize etmeden sadece var olan bir şeymiş gibi yansıtması. Yalnızlık insanlığın en büyük gerçeği. Ama bunu kabullenmeden önce bir de Pavese’nin kelimelerine misafir olmanızı tavsiye ederim, belki her şey o zaman daha kolay olur.

Ümran Kio

Anne sözü dinlemeyenlere

"Annem yıllar önce bana "Bir kadın aramak istemiyorsa, onu asla arama. Bazı kadınlar, sen onları ara diye aranmak istemiyormuş gibi yapabilir. Onları da arama. Aranmak isteyen bir kadını da arama, bırak o seni bulsun," demişti. Annemin bütün öğütlerine uysaydım zaten şimdi bambaşka yerlerde olmam gerekirdi."

Barış Uygur, memleket edebiyatımızın yeni polisiye yazarlarından. İlk romanı da "Feriköy Mezarlığı'nda Randevu" oldu, İletişim Yayınları'ndan çıkıp girdi zihnimize. İyi de etti. Akrobatik cümleler, artık klasikleşmeye yüz tutan bir "polis edebiyatı" ve gözünüzde canlanacak ağlak sahneler hayal ediyorsanız, kırıklığa uğrarsınız. Son dönemdeki "yalın üslup" başarısı gittikçe artıyor. Barış Bıçakçı'dan sonra başka bir Barış olan Uygur da bize sade bir anlatımla neler yapılabileceğini gösteriyor.

"Bu kadarı artık benim için fazla yorucuydu. Zaten böyle bir adamımdır. Orta karar. Hayır, en son söylenecek şeyi en başta söylemem ama en sonda da söylemem. Ya da aslında en sonda söylerim çünkü genellikle söyleyeceğim şeyi söyledikten sonra konuşacak başka bir şey kalmaz."

Şak diye "ben de böyleyim" dedirten anlatımlar var. En azından küçükken mahallede çok fazla hırsız-polis oynayan ve daima "başarılı polis" imajı çizen ben, bu anlatımlardan nasibimi aldım. Annemin sözünü de pek dinlemezdim o zamanlar. Pişman mıyım? Pek bilmiyorum.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Egosunu koyacak yer bulamayanlara

Benim bütün istediğim, pek yakın bir zaman öncesinin tiplerinden birini herkesin gözü önüne daha açık olarak sermektir.” diyor Dostoyevski kitabının başında. Ama geçmişten birini değil her an yanımızda, odamızda, ruhumuzda olan birini anlatıyor. Yirmi birinci yüzyılın bilgi kirliliği içinde kaybolan, sürekli bir şeyler için koştururken kendini kaybeden sonra da kendini değersiz, işe yaramaz, rezil bir durumda bulan bireylerin toplumdaki yerlerini görmelerini, bazen de bulundukları yerden endişe etmelerini sağlıyor.

Aydın olmak ne demektir? Bu kadar çok şey varken mutlak bir aydınlık söz konusu mu? Egonun sınırları nerede başlar, nerede biter? Karakter bu sorulara çoğu zaman cevap bulamasa da hepimizin zevk aldığı ama kaçındığı şeyi yapıyor: kendini aşağılıyor. Bazen kendimizi herkesten önce aşağılamak en rahatlatıcı eylemdir. Çünkü kendini aşağılamak maskelerden arınmayı, kendi kötülüğümüzün içinde mutlu olmayı gerektirir. Şüphesiz ki burası gün geçtikçe “koşmaktan” yorulan ruhlarımızın saf huzuru bulduğu yerdir. Ama bazen insan kendisiyleyken bile dürüst olmayabilir. Çünkü her şeyi anlamak korkutucudur. Her şeyi anlayan insanın kendine saygısı kalmaz. Bu yüzden de bazen insan egosunu ön plana alarak bundan kaçınmaya çalışır ve sonunda da bu hastalığından kurtulmak için yardım alması gerekir.

Dostoyevski de okuyucularına bu yardımı sunuyor. Aydın olacağım diye kendinden bile uzaklaşan insanları gerçekle yüz yüze getiriyor. Egosunu yere göğe sığdıramayanların ne ile karşı karşıya olduklarına edebi bir ayna tutuyor.

Ümran Kio

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Masal dinleyerek dinlenenlere

Şiir yazmaktan daha çok şiir okuyan biri olarak şunu söyleyebilirim ki; İsmet Özel şiirinde "son darbe" olması, kendisini baştacı yapmıştır. Son darbe, şiirin son dizelerinde İsmet Özel'in bizi perişan etmesidir. Bu perişanlık duygusal anlamda kalbimizi büker, dilimizi suskunlaştırır. İsmet Özel, özel bir şairimizdir. Eskiler, "mümtaz bir şahsiyet" ya da "nev-i şahsına münhasır" derlerdi bu tip durumlarda.

"Belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım
Aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
Adımı aşkın üstüne kendim yazarım."

"Bir Yusuf Masalı"nın ilk baskısı 1999'da yapılmış ve bu ilk baskıdaki 1000 kitap numaralandırmıştır. Kısmetiniz varsa zor bir ihtimal de olsa sahaflarda rastlayabilirsiniz. Kitap şu sıralar 15. baskısını yapmıştır. Her baskıda içi sızlayan şiirler yeniden hareketlendirmiş duygularımızı.

"Sızıyı gideren su
Suyun sızladığını kimseler bilmez."

Kitaptaki bölüm isimler şöyledir; Münacaat, Naat, Sebeb-i Telif, Dibace. Bu da bize Divan Edebiyatı'nı hem edebi hem de musiki anlamındaki güzel eserlerini anımsatır. Kitap bazen tasavvufi anlamda ruh iklimimize bahar ayları yaşatır, bazen de kışın soğukluğunu alnımıza yapıştırır.

"Başkalarının aşklarıyla başlıyor hayatımız
Ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla."

"Halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti
Demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
Vay ki gençtim
Ölümle paslanmış buldum sesimi."


Baştan sona bir masal anlatır İsmet Özel bize. Dinlemezseniz, ruhunuzu dinlendiremezsiniz.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

12 Ağustos 2012 Pazar

Kendini didiklemek isteyenlere

Ender ve Çetin. Birbirine son derece bağlı ve birbirini daima anlamak üzerine kurulmuş sıkı bir dostluğa sahipler. Bu sıkı dostluğu bozabilecek ya da aralarına gölge düşürme ihtimali yüksek olacak bir şey oluyor. Nihal giriyor hayatlarına. Bu genç kızın girmesiyle birlikte artık olanları daha çok düşünmeye, geçmişi daha çok hatırlamaya ve dolayısıyla birbirlerini daha çok didiklemeye başlıyorlar.

"Nihal'e başından beri olduğumuzdan farklı göründük. Böyle gerekmişti. Koruyucu, kollayıcı, soğukkanlı, ne yapması gerektiğini bilen, Nihal düzgün yürüsün, üniversiteyi uzatmadan bitirsin, yaşadığı felaketten makul adımlarla uzaklaşsın diye asfalt döşeyen iki orta yaşlı, deneyimli erkek. Biri göbekli, diğeri kel."

Barış Bıçakçı'nın daha önce 2 kitabını tanıtmıştık Ruhuna Kitap'ta. Laf kalabalığı yapmaktan çok uzakta, kelimeleri ip gibi dizen, ırmak gibi akan romanlarla aklımızda ve gönlümüzde yer edindi kitaplarıyla. Bu vesileyle kitap tanıtımlarına devam edeceğimiz muhakkak. Yazarın da daima yazmasını diliyoruz.

"Gençlik sancılarının hayatı anlamsız kılan ani ölümlerle birleştiğinde neler olabileceğini ikimiz de seziyorduk."

"Çok şey konuşmak istiyor, konuşamıyorduk."

"Bütün sıkı ilişkiler bir azınlıktır çünkü. Sırtlarını "dışarıya" bir güzel dönmüş iki insanın oluşturduğu azınlık."


2011 yılında sinemada da izleme fırsatı bulduk okuduklarımızı. Seyfi Teoman'ın kitaba bağlı kalmak suretiyle yönettiği filmde İlker Aksum, Fatih Al ve Güneş Sayın iyi rol oynamışlardı. Ancak bazı kitapların yerini maalesef o kitapların filmleri tutmuyor. Bizim Büyük Çaresizliğimiz de böyle kitaplardan.

Kendinizi didiklerken sağlıklı kalmaya da özen gösteriyorsanız mutlaka okuyun. Yaza veda edeceğimiz Ağustos ayında çok iyi gidecektir.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

9 Ağustos 2012 Perşembe

Uzun bir yolculuk hayali kuranlara

Ruhuna Kitap, bu yazıyla birlikte farklı bir formata da el sallıyor. Şöyle ki, daha önce bir yazar tarafından önerilmiş kitabı, diğer bir yazar da önerebilecek. Böylece okuyucularımız farklı önerilerle iyi bir değerlendirme yapabilecek. Temmuz ayında yazarlarımızdan Tuna Bahar'ın önerdiği Italo Calvio kitabı olan "Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu", bu kez de Ahu Akkaya'nın kaleminden sizlerle buluşuyor.

*** 


"Okumak yeni oluşmaya başlayan 
bir şeye yaklaşmak demektir..."

Post-modernizm akımının en başarılı temsilcisi İtalyan yazar İtalo Calvino’nun  hem yazar, hem kahraman ve hatta kendi okuru olduğu ; kurgusunun orjinalliği, geometrisinin kusursuzluğu ve içeriğinin yarattığı anlamla bir başyapıttır.

Okur kendini, kahramanının yine kendi olduğu bir öykünün, yolculuğun içinde bulur. Varış değil, yolculuktur asıl amaç.

"Okuduğum şeylerin öyle ayan beyan ortada olmasından hoşlanmam, kim bilir neyin işareti olan, şimdilik ne olduğu bilinmeyen şeylerin varlığının belli belirsiz hissedildiği konuları yeğlerim."
Klasik bir kurguya sahip diğer romanlardan çok farklı, okurla muhabbet ediyormuşcasına yazarının sesinin duyulabildiği, içinde on bir farklı romanı matruşka misali barındıran, roman nasıl okunurun romanıdır Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu. Zaman zaman yorucu ama oldukça keyifli bir yolculuğun kitabı.

Sözcüklerle yap-boz oynar gibi oynayan, üstün gözlem yeteneğine sahip Calvino’nun, bu romanını iki temel üzerine oturttuğu görülür:

Her şey başladığı yere geri döner.
Her hikaye başladığı yerde biter.

Yazar karmaşık ve zengin diline karşılık oldukça samimidir. Hayalgücü çok yüksektir ve insanın varolan durumunu hiç varolmamış hikayelerle betimler. Çok tanıdık gelen olguları, sıra dışı durumların arkasına gizler.

Siz de bu sıcak yaz günlerinde kışa hasret kalıp uzun bir yolculuk hayali kuranlardansanız Calvino’nun bindiği trene bir bilet almalısınız.

Ahu Akkaya
twitter.com/diviniacomedia

7 Ağustos 2012 Salı

Sait Faik’le daha yakından tanışmak isteyenlere

Sait Faik, Türk öykücülüğünün en bilinen isimlerinden biri. Yazmazsa çıldıracağını dile getiren, meselesi hep yazıyla ve hep insanla olan bir güçlü kalem. Bu kıymetli kalemin sözcüklerinin peşi sıra gitmek isteyenlere tavsiye: Lüzumsuz Adam.

Lüzumsuz Adam, Sait Faik’in dördüncü hikaye kitabı. Bu kitapla birlikte Sait Faik öykücülüğünün ikinci döneminin başladığı söylenir. Lüzumsuz Adam’daki on dört öyküde, evvel öyküleriyle kıyaslandığında, klasik cümle yapısının yerini devrik cümleler ve insan sevgisinin yerini hafif bir umutsuzluk almış  olsa da Sait Faik sahiciliği ve yalınlığı yine olanca gücüyle sizi içine alıyor.

Ben hikâyeciyim diye sizlerden ayrı şeyler düşünecek değilim. Sizin düşündüklerinizden başka bir şey de düşünemem. O halde bu adamın hikâyesi ne olabilir? Sakın benden büyük vakalar beklemeyin, n'olur?

Gerçek insanların hikayelerini anlatıyor Sait Faik. Yedi sene sonra sokağa ilk kez çıkan adamların, her gün aynı işi hiç aksatmadan yapanların, her şeyi bırakıp gitmek isteyenlerin ama hep kalanların ve yanımızdan geçip gidenlerin, mahallemizdekilerin, tanıdıklarımızın hikayelerini…

Sokakta, bir dükkânda, kalabalık bir yerde durup herhangi bir adamın yüzüne bakarak hayatının hiç olmazsa bir kısmını hikâye etmek mümkündür, hülyasına kapıldım."
Öykülerindeki gerçeklik ve yalınlık çarpıyor okuyucuyu. Günlük telaşların, hayat gailesinin fotoğrafını çekiyor sanki Sait Faik… Sokakların, yalnızlığın, insanların, ekmek kavgasının, umudun ve ince ince sevdaların yer aldığı kocaman bir insanlık fotoğrafı çekip sözcüklerle,  başucumuza koyuyor usulca.

Sevgilimin etrafını kalabalık gördüğüm zamanki gibi bir yalnızlığa kapılıyorum."

Sait Faik’le daha yakından tanışmak isteyenlere, Türk öykücülüğünün naif ve güçlü kaleminin peşi sıra gitmek isteyenlere iyi gelecek bir kitap Lüzumsuz Adam; ve öykü severlere, Sait Faik deryasına dalmak isteyenlere, iyi bir kitap okumak isteyenlere…

Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?


6 Ağustos 2012 Pazartesi

Soru-cevap oyunlarını sevenlere

Temmuz 2012’nin başlarında günlük takip ettiğim blog olan Sirenin Sesi’nde iki kitap naçizane tavsiye ediliyordu. Birisi Juan Pablo Villalobos’un Tavşan Deliğinde Fiesta’sı, diğeri Paul Auster’ın Timbuktu’su. Ertesi gün gittiğim kitap dükkanında Villalobos’u görüp hemen aldım (Paul Auster’ın kitabını bulamayınca Thomas Bernhard’tan yana tercihimi kullandım).

Eve geldim ve şok: Kitap gerçekten de çok iyiydi! Bu kadar iyi bir kitap beklemiyordum doğrusu. Tavşan Deliğinde Fiesta, novella denilebilecek türde kısa bir eser. Üstelik sayfa düzeninde satır aralarına mesafe konularak okumanın ritmi rahatlatılmış. Kitabın kapağında ise farklı bir karton malzemesi kullanılarak özenli basıldığı açıklanmaya çalışılmış. (Daha önce böyle bir karton kapak malzemesini, Orhan Pamuk’un İngilizce kitaplarının basımında görmüştüm).

Tavşan Deliğinde Fiesta, 1973 yılında doğan Villalobos’un ilk romanıdır. Portekizce, Almanca, Fransızca, İngilizce gibi birçok dile çevrilmiştir. Meksikalı karakterlerimiz alışageldiğimiz Meksika mafyasının bir kısmını sunuyor bizlere. Hiikâyeyi Meksika’nın en büyük mafya babalarından birinin oğlunun ağzından okuyoruz. Bir nevi, çocuk ağzından anlatılan ve içine masumiyet serpiştirilen narko-terör edebiyatına göndermedir.

Hikâyeyi mafya babasının oğlu Tochtli’nin ağzından dinlerken, babasının mafya işlerini merak edebilirsiniz ya da işin polisiye kısmını. Ancak Tochtli bunların hiçbirine değinmiyor, çünkü babasının gerçek hayattaki dünyasını tam anlamıyla bilmiyor. Babası onu duvarları sağlam bir şatoda yaşatıyor ve Tochtli dışarıyı sadece özel öğretmeni tarafından kendisine anlatıldığı kadarıyla biliyor. Tochtli’nin bu hayatta en çok istediği şey ise Liberyalı bir cüce suaygırına sahip olmak. (Bu istek hikâyenin ana iskeletini oluşturuyor). Ayrıca şapkadan tavşan çıkarır gibi sözlükten kelime çıkarıyor, bu yüzden her gece yatmadan önce sözlük okuyor. Küçük yaşına rağmen zor kelimelerin anlamını bilebiliyor. Dünyanın her köşesinden gelen devasa şapka koleksiyonu ise onun için ayrı bir önem taşıyor.

Tochtli’nin üslübuna dair bu cümleyle bitirelim o vakit: “İşte burada hikâyenin sefil kısmı başlıyor: Biri milyonlarca peso kazansın ve sonra da aslında yazar olmak istediği için mutsuz olsun. İşte bu sefil bir durum.

Tuna Bahar
twitter.com/tuna_bahar