29 Mart 2012 Perşembe

İçindeki denizde kulaç atanlara

Seni tanımadan önce hiç yaşamak istemezdim. Hep ölsem daha iyi olur diye düşünürdüm. Her şey sona erene dek öyle uzun bir zaman beklemek gerekiyordu ki...”

Bir kadının mutsuzluğa mâhkum olduktan sonra, mutluluğa ürkek ürkek alıştığı, ara ara hüzüne yanaşıp, kendi içine çekilmesinin romanıdır Jean Rhys’ın "Geniş Geniş Bir Deniz"i.

“ ‘Ölebilseydim şimdi’ dedi. ‘Şimdi, mutluyken. Bunu yapabilir misin?Beni öldürmene gerek yok. Öl de öleyim. İnanmıyor musun? Bir dene öyleyse, dene, öl de, ölüşümü seyret.’ ”

Romanın ana karakteri
Antoinette Cosway, aristokrat ve varlıklı olduğu halde İngiltere’de doğmadığı için toplumdan dışlanıp delirtilir. Cosway’in patriarkal baskı sonucu sömürülmesi ve delirmesi, ataerkilliğe getirilen bir eleştiridir. Yazar, Antoinette’nin kocasına isim vermeyerek erkek merkezli sistemi yadsır. Roman bu yönleriyle 19. y.y. erkekegemenliğinin kadın yazısı üzerindeki denetimini kıran bir bakış açısı olarak da yorumlanabilir. 

Antoinette de bir yertsizlik yurtsuzluk örneğidir. Bunu gözündeki delilikten, arkadaş gibi görünen acımasız siyahi kızların kendisine hissettirdiklerinden ve kimsenin olmadığı sakin ve huzur dolu doğaya dönüş isteğinden anlamak mümkündür. 

Rhys romanlarında sömürgecilik sonrası eleştirinin ilk örneklerini vererek, sömürgelerdeki İngiliz hakimiyetini şiddetle eleştirir. Metinlerinde “dekonstrüksiyon” yapı bozumuna başvurarak dil sorununa eğilir. Romanda postkoloniyel yazının ilgi alanlarını (toplumsal-kültürel değişim, erezyon) görmek mümkündür.  Anlatım ve betimlemelerinin güçlülüğü sayesinde hikâyenin geçtiği egzotik adanın tüm renk ve kokularını hissettirir. Yazarın yazıyla ilişkisi varoluşsaldır ve iyi bir düzyazı üslupçusudur.

Bu arada Rhys ayna metaforunu uygulayarak Jane Eyre ve Antoinette Cosway’i karşılaştırarak okuru hiç beklemediği bir sürprize yönlendirir. 

Siz de kendi içindeki “geniş geniş deniz” de kulaç atanlardansanız bu romanı muhakkak okumalısınız.

Ahu Akkaya

27 Mart 2012 Salı

Türlü tezgahlardan ve tekrarlardan bıkanlara

Malafa, kuyumcularda yüzük düzeltme veya yüzük numarası alma aracı olarak kullanılır. Bize uzak bir kelime gibi dursa da, aslında mutlaka hayatımızda bir kez kullandığımız yahut kullanacağımız bir araç. Hakan Günday'ın bu kıvrak kitabı, bir gün içinde geçiyor. Bir kuyumcu, turist kafilesi ve tezgahtarlığın kurnazlıkları.

"Dünya bir tezgahtır. Tezgahın hangi tarafında hayat olduğuysa ancak ölünce anlaşılır."

Kitabın içinde kelime anlamını aramak isteyeceğiniz onlarca kelime var. Ahçik, meterlemek, tram, paks, tetas, pörç ve koks gibi. İnternette ufak bir araştırmayla rahatlıkla öğrenip, kitabın ilk boş sayfasına not almanızı tavsiye ediyorum. Kısa bir süre sonra hemen ezberleyeceksiniz zaten.

2009 yılında tiyatroya da uyarlanan bu kitaba büyük bir hevesle başlamıştım. Zira kuyumculardan ve dişçilerden daima nefret etmişimdir. Kimse kusura bakmasın ama bu kitap aslında hikayeden çok hayatın ve elbette tezgahın gerçeklerini püskürtüyor.

"İnsanın en zor dayanabildiği çalışma koşulu olan tekrar, sağlıklı bir aklın ani ölümüne neden olur."

Reklamcılık öğrencilerine de okumaları tavsiye edilen "Malafa"da Hakan Günday'ın eşsiz aforizmaları, müthiş hikaye kurgusu ve kaçınılması gereken üçkağıtçılıkların altı çizilmeden okunmuyor. Okurken birkaç sayfa sonra kitabın yorulduğunu, sayfaların buruştuğunu göreceksiniz. Tadına doyamıyorsunuz çünkü.

"Günahların bedeli ve işleyenlerin belleği yoktur. Anımsamayan ödemez."

Bazı sinema filmleri ve hatta kitaplar için "inanılmaz!", "sürüklüyor!", "gerilmekten bıkacaksınız!" gibi samimiyetsiz sloganlar görüyoruz. Bu kitap için, bildiğiniz tüm sloganları bir kenara bırakın ve sadece 1 saatinizi ayırın. 1 saat sonunda kitap bitmiş, siz de harikulade bir roman okumuş olacaksınız.

Hayatının belli bir döneminde türlü tezgahlara gelip zarara uğrayanlara ve yaşamındaki tekrarlardan bıkanlara, kaynamış mısır sıcaklığında ve mayhoşluğunda bir kitap "Malafa"..

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

25 Mart 2012 Pazar

Zorunluluklarından sıkılanlara

"Sustu. Konuşmak lüzumsuzdu. Bundan sonra kimseye ondan bahsetmeyecekti. Biliyordu anlamazlardı."

Aslında Bay C. ‘yi anlamak hiç zor değil. Her gün onun gibi aylak adamların yanından geçip farkına bile varmıyoruz. Onun yaşadığı hayat aslında hepimizin günlük koşuşturmalardan sıkılınca kaçmak istediği yer.

"İşi aylaklık olan bir kahraman o. Bir adı bile yok, Bay C." diyor Atılgan onun için. Hepimiz toplumun dışına çıkmak, kendi kararlarımız doğrultusunda yaşamak istiyoruz. Bay C. başarıyor bunu, oysa bizim aylaklığa bile gücümüz yok. Aylak Adam bu gücü vermek için hazırlanmış ufak bir kapsül gibi. Bay C.’nin ismi gibi kısa, C’ye yükleyeceğiniz bütün anlamlar kadar derin.

Günlük hayatınızda bile detaylardan kaçamıyorsanız, tedirgin bir aşktan çıktıysanız, koşuşturmaktan yorulduysanız Bay C.’nin aylaklığına eşlik etmenizin zamanı gelmiş demektir.

Ümran Kio

22 Mart 2012 Perşembe

Acıklı ve yoğun hisler yaşamak isteyenlere

Geçenlerde, yoğun gündelik hayatımın nefes alma molalarımın birinde internette gezerken, bir kitap paylaşım sitesinde "Ölmeden Önce Okunacak 100 Kitap" konulu bir tartışmaya rastladım. Merakıma hakim olamayıp açtığım bu listenin 3. sırasında gördüğüm bir kitap beni hem çok şaşırttı, hem sevindirdi, hem içim cız etti..

Kürk Mantolu Madonna.. Sabahattin Ali’nin daha çok Kuyucaklı Yusuf ile bilinmesine karşın, benim okuduğum ilk kitabı..

Karşılaştığım kurgu biçimi ve bildiğimiz hikayecilik yapısından farklı oluşu, diğer eserlerini de severek okumaya devam etmemi sağladı yazarın. Çünkü farklıydı bu adam, "toplumcu yazar" havasından çok yapıtlarında 19. yy Rus anlatı edebiyatının, ve Dostoyevski- Gogol gibi üstatların çağrışımlarını taşımaktaydı. Ama nedense böyle çok iyi yazarlar ardında çok uzun bir liste bırakmadan gidiyorlar dünyadan, Oğuz Atay gibi..

Sabahattin Ali’yi görünce içim cız etti dedim, çünkü Kürk Mantolu Madonna’yı elime her aldığımda "Keşke okunacak daha çok kitabı olsaydı.." diyorum. "Keşke yazar, düşünce suçundan hüküm giyip ölüme mahkum edilmeden önce benim için birkaç satır daha yazabilseydi.."

Kitap iki bölümden oluşuyor. Anlatıcının Raif Efendi’yi izleyip bize tanıttığı ilk bölüm ve eline geçen not defteri ile birlikte asıl kahramanın olayları kendi kaleminden anlattığı ikinci bölüm.

İlk yarıda beklediğim sarsıcı aşk hikayesini aradı durdu gözlerim. Hatta aradığımı bulamayınca kızdım bile.. Ama Sabahattin Ali’nin hayata ve insanlara, onarlın ruh hallerine dair anlatımının ve tahlillerinin gerçek hayattakilerle ne kadar iç içe olduğunu görünce keyfim yerine gelmedi değil..

Sendelemeden yazan bir yazar Sabahattin Ali. Zaten bence kitabı bu kadar kaliteli kılan yazarın kaleminin böyle güçlü oluşu ve düşüncelerini bu denli isabetli betimleyişi..

Örneğin kitapta geçen Raif Efendi’nin Almanya tasvirleri, fabrikadaki ruh hallerini anlatışı; yazarın Berlin’de kaldığı 2 yıllık öğrencilik döneminin anılarını nasıl yazıya geçirebildiğinin bir kanıtı.

Kısaca, hani bazı kitapların çok beğendiğiniz cümlelerinin altını çizersiniz ya, bu kitabı boydan boya karalayasım geldi desem abartmış olmam herhalde...

Gelelim kitabın asıl konusu olan "Kürk Mantolu Madonna" aşkıyla başlayan Raif Efendi ve Maria Puder’in tutkulu ilişkilerine.

Metin Erksan’ın "Sevmek Zamanı" filmini izleyeniniz varsa; Raif Efendi’nin kendisine : "Seni deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.." diyen Maria’sıyla tanışmadan önceki Kürk Mantolu Madonna tablosuna olan hayranlığını, Sevmek Zamanı’ndaki Halil’in Meral’in resmine aşık oluşuna benzetecektir.

Fakat, kitapta anlatılan bu aşkta tam olarak aradığımı bulduğumu söyleyemem. Raif Efendi’nin resimdekine benzer kadını bulunca hislerinin tamamen ona yönelmesi ve Kürk Mantolu Madonna’nın sadece bir araç olarak romanda kalışı biraz hayal kırıklığına uğrattı beni.

Romanın bundan sonraki kısmı bir Türk Filmi havasında devam ediyor. Olayların bu kısma nerdeyse 100. sayfalara doğru gelmesine karşın, yazar okuyucuyu hala elinde tutmayı başarabiliyor. Peki nedir bu kitabı özel kılan? Beni cezbeden tek şey, Sabahattin Ali’nin kişilerin duygusal ve psikolojik durumunu iliklerine kadar hissettirerek vermesi.. Raif Efendi’nin sevgilisinden ayrıldıktan sonraki 10 yıl boyunca hayata karşı soğuk ve hissiz duruşu, ancak böyle başarılı bir şekilde betimlenebilirdi bence..

Tabi, bir de aşk var yoğunlukla.. "Şimdi ben gidiyorum, fakat ne zaman çağırırsan gelirim, nereye çağırırsan gelirim.." cümleleri, her ne kadar kitaptaki aşkı çok sarsıcı bulmasam da hüzünlendirdi beni..

Kürk Mantolu Madonna, benim "Ölmeden Önce Okunacak 100 Kitabım" listemde üçüncü sırayı alacak kadar olmasa da, kişilik tahlilleri ve nefis tasvirleriyle gönlümü kazanan acıklı ve yoğun bir roman. Okumanızı kesinlikle tavsiye ettiğim bu kitabı bitirdiğinizde, bakalım siz ne düşüneceksiniz Raif Efendi’nin yaşadıkları ve yazdıkları hakkında?..

Hilal Yıldırım

20 Mart 2012 Salı

Asıl ülkeye hiç ulaşamayanlara

“Kaç zamandır yazmak istiyorum. Şimdiye kadar hiç kimsenin söyleyemediği şeyleri, hiç kimsenin söyleyemediği biçimde yazmak istiyorum. İçim sımsıcak, içim kıpır kıpır, içim lale tarlası. Kağıdın üzerine düşmeden donuveren damlacıklara dönmeden içim, yazmak istiyorum. O zaman, içimden geçenleri yazabilince, başarabilince ruhuma kanat takmayı, var olacağım sanki. Paylaştıkça çoğalacak, bölüştükçe varlığımın anlamını çözecebileceğim.”

Şimdiyle geçmişin, modern hikâyeyle klasik metinlerin arasında gidip gelen dipsiz, uçsuz bucaksız kelimeleriyle, kendi içimize döndüren bir kurguyla baş başa bırakıyor bizi Nazan Bekiroğlu. Osmanlı’nın göz kamaştırıcı saraylarında, tarihi yarımadanın aşk kokan sokaklarında, boğazın serin derinliğinde düşsel bir gezintiye çıkaran bir cariye, hattat, nakkaş, padişah masalı onunkisi. Okuru farkına bile varmadan içine çeken, kendini kaybettiren bir masal.

Bekiroğlu zengin kelime haznesiyle insan ruhunun gizli odalarında keşfe çıkarıyor adeta. Ve sırlarımızı bizden bile daha iyi biliyor. Yüreğindeki aşkı, masalı açıyor bizlere. Hem bu zamandan hem de geçmişe ait bir ruhla tanıştırıyor. Bensersiz üslubu ise tehlikeli adledilebilecek bir yola sürüklüyor eli kalem tutanı. Zira bir süre sonra ifadelerinizden onun kelimelerinin sızdığını görmek çok olası. Kült olacak, aforizma niteliği taşıyabilecek onlarca cümleyi barındırıyor metninde.

“Nihayetinde her şarkı kendi sonuna kadar vardı.”

“Yalnızlık, kuşku yok ki bu yüzden, sözcüklerin, kendi içini en çok dolduranı idi ve bu yüzden aklımızda en çok ve çabuk kalan sözcüktü yalnızlık.”

Eski aşkların bir bir kayboluşunu medeniyetle, batılılaşmayla ilintilendirirken; âşık ile maşuk’un, ilahi aşkla beşeri aşk arasında gidip gelmenin, Araf’ta kalmanın ızdırabını da sanki yaşatıyor okuyana.

Gerçekle düşün arasında bir yerde, denizle gökyüzü arasında bir yerde, ölmekle var olmanın arasında bir yerde” sayıklayan, “zamansızlığın ortasında mutlak olanı, hiç eskimeyecek ve kalıcı olanı” arayan, o asla ulaşılamayan “asıl ülke”de geçen masalın kahramanı olmak isteyenlere; varlıklarla yetindirmeyen yoklukları aratan bir başucu kitabı “Nun Masalları”.

Ahu Akkaya

19 Mart 2012 Pazartesi

Hangi ruh haline uygun kitap önerisi istersiniz?

Ruhuna Kitap, 12 Şubat 2012 tarihinde yayın hayatına başladı. Kısa sürede gerek blog gerekse Facebook sayfasından birçok kitap severe ulaştı, beğeni topladı. Bu şevkle biz de elimizden geleni yaptık, yapmaya da devam ediyoruz. Blogun sağ üst köşesinde bulunan mail adreslerimizden bizlere ulaşabilir, ruh halinizi belirterek kitap önerisi isteyebilirsiniz. Biz de böylece gelişigüzel olmaktan çıkıp, direkt sizlerin ruh haline uygun kitaplar tavsiye etmiş oluruz. Maillerinizi bekliyor, ilginizden dolayı çok teşekkür ediyoruz.

RuhunaKitap.com
Ümran Kio
Yağız Gönüler

Mitoloji: Doğmamış bir çocuğun anı defteri

Miitoloji belli bir kavime ait efsaneleri inceleyen bilim dalına verilen isim.

Celal Beydilli'nin siyah beyaz resimlerle canlandırılmış, Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlüğü birbirinden ilginç mitolojik kahramanları tanıtıyor. Bugün ile bağlantı kurmak ise okuyucuya kalıyor.

Kitaptan Alıntılar:

Ad: Sayan Altay Türklerinde mitolojik inançlara göre de kainat adlandırma yoluyla yaratılmıştı. Her şey sağır ve sessizken yer ve gök diye bir şey yokken, baştan başa sularla kaplı sonu olmayan bu dünya, adlandırılarak ve başka bir deyişle anlamlandırılarak yaratılmıştı. Çünkü adı olmayan bir şeyin kendisi de yok sayılırdı. (Anadolu köylerinde hala bebeklerin doğduğunda kulaklarına üç kere isimleri fısıldanır.)

Markut: Anadolu' da geleneksel Türk kültürünün taşıyıcılarından olan yörük boyları arasında yaramazlık yapan çocuklaı korkutmak için uydurulan hayali bir varlıktır. (Markutlaştırılan dedeler, halalar, babalar... )

Bay: Türk etnik kültürel geleneğinde mitolojik objelerin ve varlıkların adlarında kutsallık içeriğini bir kısım. Örneğin Altay Sayan halkları arasında yapılan şaman törenlerinde ' Bay ' sözcüğü kutsallıkla ilişkiyi ifade eder. Ülgen ve onun oğulları gibi. En ulu ilahi varlıkların ve en güçlü şaman ruhlarının adlarıyla birlikte yer alır. (Bay ve bayan sözcükleri bugün de iş dünyasının hitap şeklidir...)

Ejderha: Türk halklarının kültüründe zaman zaman rastlanan ve rengarenk mitolojik görüşlerle bağlı olup doğa olaylarını sembolize eden şeytani varlık, kötü ruhlu bir motif.

Kozmos: Mitolojiye göre kosmos kaostan türemedir. Kaostan türemiş olan kozmos dağılır, kaosa dönüp ona gömülür. Tekrar ondan ayrılıp yenilenir sonra yine ona döner. Kaos her defasında kosmosun başlangıcı olmaya devam eder.

Kültüre ilgi duyan herkese...

Özgür Kayım

18 Mart 2012 Pazar

Yüzleşmekten korkanlara

Oyunlar gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de bazı güçlükler yüzünden iyi oynanamayan oyunlardır.” diyor Oğuz Atay Tehlikeli Oyunlar kitabında. Hikmet geride bıraktığı evliliğini, geçmişindeki kadınları, gecekondudaki yeni hayatını sorguluyor. Bir oyun yazmak istiyor; izlenecek, sevilecek bir oyun. Ama hayatındaki oyunlardan arınamıyor, o içine düştükçe okuyucu da oyunların farkına varıyor.

Hayat bir oyun, tek gerçek diye bir şey yok. Hepimiz tehlikeli oyunlar oynamak istiyoruz aslında, ertesi gün uyanabilmek için minik oyunlar yaratıyoruz kendimize. Çünkü “gerçek, başkalarının bize dayatmaya çalıştığı bir ölçüdür. Birimi insandır.

Zaman hiçbir şeyi tek başına halledemez, bazı dönemlerde sorgulamak, yüzleşmek gerekir. Bu yüzleşmeye göğüs germenize yardımcı olacak sadık bir dost ararsanız Tehlikeli Oyunlar tam da size göre.

Hem bu süreçte yalnız olmadığınızı görüp fazla yaralanmadan çıkarsınız, hem de “Ben buradayım sevgili okur, sen neredesin?” diyen Oğuz Atay’a ölümünün 35. yılında da olsa “Biz de buradayız Usta” demiş olursunuz.


15 Mart 2012 Perşembe

Zarif şiir severlere

Şiir yazarken her "şiir yazan"ın feyz aldığı yahut idol benimsediği şairler vardır. Mesela benim için Necip Fazıl Kısakürek, Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç, İsmet Özel ve İbrahim Tenekeci idol olmuştur. Şiirlerimin birçoğunda onların etkisi görülmektedir. Bundan da her zaman için mutluluk duymaktayım. Her yazar, idol benimsediği isimleri yaşatmakla da görevlidir aynı zamanda. Saydığım bu 5 büyük isimden özellikle Zarifoğlu, Özel ve Tenekeci'nin şiirlerinde aforizmaları, ürkütecek boyuttaki benzetmeleri görmek mümkün. Şiirlerinde soyutlaştırmalar dikkat çeker, akıllarda kalır ve "ilgili anlarda" mutlaka hatırlanır.

Özellikle Zarifoğlu'nun şiirleri bu konuda belki bir ilk temsil ediyor. Beyan Yayınları'ndan çıkan "Şiirler" kitabının ilk sayfalarında, onun hakkında yorumlar mevcut.

"Kendinden sonra yazmaya başlayan genç Müslüman şairlere hangi özellikleriyle yol göstermiş olursa olsun, ondan sonrakiler onda ders alınacak bir taraf bulacaklardır. Hem şiirin kendine mahsus kaliteleri bakımından, hem Müslüman bir şairin dünya hayatındaki temayülleri bakımından."
İsmet Özel

"Zarifoğlu'nun şiiri başlangıçta benimkiyle Sezai Karakoç'unki arasında kendine yer arar. O ara bana daha da yakın olduğunu söyleyebilirim. Giderek kendini buldu.. Evet bir "Kabala" var Zarifoğlu'nun şiirinde. Ama cinlerle içli dışlı olmayan bir kabala, bir çeşit yazgı pokerine yönelmiş. Ece Ayhan'a sordum, ona göre "Cahit Zarifoğlu" şiirde yapı sorununu en iyi kavramış bu konuda örnekler gösterilebilecek sanatçılardan biri."
Cemal Süreya

"Türkçe'de hem ahenge ulaşmak hem de duygu iletişimini sağlamanın belki de en çetin bir şairlik görevi olduğu günümüzde, bir de buna "Avucunda kor tutmayı" eklemişti. "Hâl"ini iyiye doğru sürekli yüceltirken, "şiirini" de yeni "hâl"ine uydurma savaşımında idi."
Prof.Dr.Hüseyin Hatemi

İşte bu yorumları okuduktan sonra artık sadece Cahit Zarifoğlu'nun şiirlerine dikkat kesilmek gerekiyor. Önceleri -ki bu konuda birçok yorum sabittir- anlaşılması biraz güç, sonraları ise parıldayan dizelere bırakılıyor zihin.

"Aklımdan çıkmıyorsun dedim / Başka türlüsünü yorgunum anlatmaya.."

"Suyu biz böyle geçeriz / Bizi afet sanırlar.."

"O sabah ezan sesi gelmedi camimizden / Korktum bütün insanlar, bütün insanlık adına.."

"Ne çok acı var.."

İplik gibi ince dizeler, inci gibi zarif şiirler okunmalı. Okundukça tekrar okunmalı..

Yağız Gönüler

13 Mart 2012 Salı

Canetti'nin gizli olmayan yüreği

Elias Canetti'nin kitabını anlatmanın tek yolu, mikrofonu sayfaların arasına yerleştirmek. "Saatin Gizli Yüreği"ndeki hayalgücü atışlarını dinlemek.

"Saatin Gizli Yüreği"nden:

- Bütün figürlerin nasıl gençliğine sızdıklarını seyretti.

- Bir arkadaş oluşturmak.

- Saati kurban ediyor ve gelecekten kurtuluyor.

- Günlük gazeteler yüzünden solmak.

- Hükümdar olarak bellek akrobatı.

- Kaybedenlerin hep haklı çıkacağı bir tarihçilik.

- Ünleri rehin alanlar.

- Adalardan oluşma bir yıl.

- Avrupa büyüklüğünde ve yalnızca dört insanın yaşadığı bir bölge.

- Son korkuyu da üstünden çıkardı.

- Eve geldi. Her şey yerindeydi.Masa eriyip gitmişti. Oturdu ve havaya yazdı.

- Yapmacık öfke nöbetleri tarihöncesine ait.

- Çökmekte olan bilgi onu bir arada tutuyor.

- Kaldıralım sonsuzluğu ondan sonra kim yaşamak ister ki?

- Vicdan girişimleri.

- Sanatı mesafesizliğinde yatan yazar: Dostoyevski

- Gökyüzü pahalı bilgilerle gürlüyor.

- Filozofların iskambil kağıdı biçiminde kısaltılması.

- Konuşma parçalarından oluşma bir adam.

- Hiçbir şiir dünyamızın gerçek resmi olamaz. Dünyamızın gerçek ve korkunç resmi gazetedir.

- Sözcüklere ilişkin doyumsuzluk. Bu mudur ölümsüzlük?

Özgür Kayım

8 Mart 2012 Perşembe

"0.5 ucu olup da vermeyenin!" diye bağırmak isteyenlere

Adnan Algın'ın bu kıymetli kitabını öncelikle yazın dünyasında herhangi bir şekilde yer alan tüm insanlığa takdim ve hiç çekinmeden tavsiye ederim. Okurken elde edeceklerinizi burada yazıp iştahınızı kapatmak istemiyorum lakin sıkıntılarım var, anlatmam lazım. Bu kıymetli kitabın neden etrafta ziyadesiyle ilgi görmediğini, edebiyatla yatıp kalkan gençleri geçtim de reklam sektöründe farklı ünvanlarla çalışan güzel insanların bu kitap hakkında "küçücük de olsa" bir şeyler konuşmaması benim çok canımı sıktı.

Çok bilinir ki, "sektörel" kitaplar insanı yorar. Okurken bir an evvel bitsin diye bakarsınız sayfaların numaralarına. Çok az kitap vardır bittiğinde verim alabildiğiniz, not tutabildiğiniz. Oysa bu kitabı okurken, kendisine zarar vermemeniz, yırtıp aşındırmamanız ve evin, ofisin, halk otobüsünün içinde "0.5 ucu olup da vermeyenin!" diye bağırmamanız imkansızdır.

Tüm gerçekçiliği ve en önemlisiyse "yazma" adına, yazarın tabiriyle "yazan" olmak adına her şey bu kitapta mevcut. Hayır Adnan Algın kapı komşum değil. Kendisini, kitabını okuduktan sonra bana attığı son derece mütevazı mesajı ve kitap hakkındaki sohbetlerimizle tanıdım; nev-i şahsına münhasır bir "yazan" olduğunu düşünüyorum.

Bazı kitaplar size bakar ve "Neden bu kadar geç kaldın?" diye her sayfasında tokatlar. Kitabı bitirdiğimden beri nemlendirici sürüyorum kirli sakalı gömlek edinmiş yanaklarıma, uçuk da çıktı ki hiç sorma. Sıkıntı büyük.

Türkçeyi babasının takım çantasındaki pense gibi ardiyeye atan, paçavra gibi kullanan sürüye inat, FTS'nin genişletilmiş, coşturulmuş ve yenilenmiş bir baskısını raflarda görmek çok ister bu gönül.

Son olarak, kitabın içerisindeki "Mrk" parantezleri bile ayrı birer kitap konusudur. Muhtemelen benim için bu kitabın özel olma sebeplerinden biri de budur. Zira Adnan Algın ile pek çok ortak yönümüz mevcutmuş. En başta Anouar Brahem elbette.

Bu harikulade eser; diline sahip çıkmak isterken, bunun yanında bol kahkaha atıp çok miktarda yeni kültür pencereleri açmak isteyen tüm ruhlar için önerimdir.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

6 Mart 2012 Salı

Canı sıkılanlara

Psikoloji dedikleri garip bir şey, sağı solu belli olmuyor. Bir bakmışsınız çok mutlusunuz, bir bakmışsınız hiç neden yokken kendinizi bunalıma sokmuşsunuz. Malum, insan mutsuz olmak isterse mutlaka bir yolunu bulur. Bazen de olaylar psikolojinizi şekilden şekle sokmak için kendiliğinden gelişir.

Mesela bir sabah uyandığınızda  Hayatımı satıyorum! 25 yaşında, iyi eğitimli, iki yabancı dil bilen sağlıklı genç, geri kalanını temin edebilmek amacıyla hayatının bir bölümünü satıyor. İlgilenenler aşağıdaki telefon numarasına başvurarak randevu alabilirler.  ilanıyla karşılaşsaydınız ne yapardınız? Hector Berlioz başvuruyor ve hayatı değişiyor. Onun hayatıyla birlikte sizin de ruh haliniz değişiyor.

Son zamanlarda durduk yere canınız sıkılıyorsa, hayatın monotonluğuna kafa yormaya başladıysanız kendinizi Alper Canıgüz’ün kelimelerine teslim edin, muhakkak iyi gelecektir.

Herkese Tatlı Rüyalar.


5 Mart 2012 Pazartesi

Duygularını direkt ifade etmeyi sevenlere

Yapı Kredi Yayınları'nın Doğan Kardeş kategorisinde birbirinden kıymetli seçme şiir kitapları mevcut. Bunlardan biri de Cevap Çapan'ın derlediği, Oktay Rifat'ın şiirlerinden oluşan "Bir Aşka Vuran Güneş".

Cevap Çapan, kitabı şöyle özetliyor: "Bu kitapta Oktay Rifat’ın ilk şiirlerinden son dönem şiirlerine kadar nasıl bir gelişme ve olgunlaşma gösterdiğini kanıtlayan pek çok örnek bulacaksınız. Ancak onun on beş kitabından seçebileceğimiz daha o kadar çok parlak örnekler vardı ki, bu kitaba hangi şiirleri alıp hangilerini dışarda bırakacağım konusunda epeyce zorlandım. Bu yüzden okurların onu daha iyi tanımak için bu sınırlı sayıdaki şiirlerle yetinmemelerini öneriyorum. Çünkü bu şiirlerden yola çıkarak birçok okurun tek tek onun bütün şiir kitaplarına yöneleceğine ve böylece “Şiirin Aşınmaz Zamanı”na Oktay Rifat’ın bütün şiirleriyle ulaşmanın kolaylaşacağına inanıyorum."

Bazen duygularımızı fazla bekletmeden, varolan coşkusuyla direkt ifade etmek isteriz. Oktay Rifat da şiirlerinde laf dolambaçlarından kaçınan, duygularını direkt ifade etmeyi tarz olarak seçen ve abartıdan uzak duran bir şairimiz.

Şiirlerinde yalın anlatımı seçen, tek bir dizesiyle bile okuyucusunun kafasında bir hikaye oluşturabilen Oktay Rifat'ın tarzını görmek için "Karıma" adlı şiirine bakılabilir:

Sofalar seninle serin
Odalar seninle ferah
Günüm sevinçle uzun
Yatağında kalktığım sabah.

Elmanın yarısı sen yarısı ben

Günümüz gecemiz evimiz barkımız bir
Mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter
Yalnızlık gittiğin yoldan gelir.

Duygularını aşınmadan ve gizli saklı tutmadan dile getirmek isteyen ruhlar için en ideal şiir seçmelerinden biri "Bir Aşka Vuran Güneş"..

Yağız Gönüler